13 Kasım 2014

Erdinç Durukan - (Uzaklarda bir sevgili var...)

Uzaklarda bir sevgili var
Belli belirsiz ayrımsıyorum onu
bulutların arasından
Ama ne yalan söyleyeyim
Onu düşünürken bile
örümcek ağına takılmış
küçük bir yaprak gibiyim
titriyorum boşlukta


Erdinç Durukan

Portre

Gelirken gördüm
içkievinden çıkmıştı yine
Hep güze asılı boynuyla
ne de güzel yürüyordu

Camlarda
aynalarda
bir göle bakıyordu küçük gözleri
Kimsenin bilmediği
ıpıssız bir göle

Gece gündüz


Erdinç Durukan
Kaynak: http://erdincdurukan.blogspot.com.tr/

Pars

Sen ki sulardan geçtin sulardan
Yanıbaşında akıyordu çağlayanlar
Gümbür gümbür taşlar vadilerde
Ağaçlar yalnız nehirle boyunca
Bir avuç otla kurulmuş kuş yuvaları
Uğultuyla yürüyor orman
Tırmanıyor sonra pençelerin
Yarıklarından akıyor taş ve kum
Kıran kırana bir çığ deliriyor
Bir kartal göğü okşuyor
Kanatlarında ışıldıyor güneş
Bıçak sırtı kayalar
Korkunç bir bakış gibi uzuyor
Sonunda işte bulutların arasından
Dimdik gövdenle yükselen
Saçlarında sonsuz yıldız
Yüzünde dönen ay
Ve geceye asılı gözlerinle
Bir krater gölünü ısıtan
Sen


Erdinç Durukan

11 Kasım 2014

Kün

Dün gece rüyamda bir ihtiyar, aşk mahallesinde,
“Bizim tarafa gel.” diye işaret ediyordu bana eliyle.

MEVLÂNÂ


İçki, hadi rakı diyelim, ruh hâlinin süratle değişmesine sebep olur. Hınzırın mide asidine bir gıdım minneti, bağırsak florasına zerre miskâl müdânaası yoktur. Sindirilmek için onun bunun enziminden ricacı olmaz. Ağızdan girsin, yeter. Dil ve diş etleri arasında şöyle bir gezinir ve bulduğu her delikten sızarak hızla kana karışır. Bu, rakıyı kafasına diken zat ile birlikte o zatın vücudundaki yüz trilyon hücrenin de zom olması anlamına gelir. “Ben sarhoşladım ama hücrelerim gayet şuurluydu.” diyemezsin. Sen içersen hepsi içer. Ondan sonra seyret.

Hararet kontrolsüz olarak yükselirönce, sonra duygu ve davranışları hizaya getirmek zorlaşır, en sonra da “Amaaan, ölümlü dünya değil mi, boşveeer!” hâli hakim olur. Bu, fütursuzca saçmalayacak kadar rahatlama, yani artık kasmaktan vazgeçme ânıdır. Dünya yansa, içinde saten yüzlü bir yorganının olmadığı bilincine erişme ânı.

Duyguların üzerindeki ağır dogma kapağı hafifler böylece.

O güne kadar yerine razı olmuş, tıkıştırıldığı çukuru yurt bellemiş ruh, birdenbire inzivasını tamamlamış bir keşiş gibi hissetmeye, kapağa dayı dayı omuz atmaya başlar. Bir, iki derken yerinden oynar kapak; inak ve nas cenderesiyle hürriyet âlemi arasındaki fark belirginleşir. Oh be! Işık görünmüştür. Bunu bir koordinasyon ve muhakeme bozulması ile kol kola gelen ferah ferah rezil rüsva olma, buna rağmen kendini dokunulmaz zannetme, isteseymiş uçacakmış gibi uhrevi bir zanna kapılma hâli takip eder.

Artık hegemonların saltanat tedbirlerinden ibaret ahlâk kurallarının, önyargıların, ‘Hii ne ayıp’ların, ‘O kadar da olmaz ama’ların ve de örf, âdet ve gelenek denilen sosyal kelepçelerin çay ve ihtiyaç molası vakti gelmiştir.

Sapıtır ayyaş.

Onunla birlikte hücreleri, genleri, DNA’ları, ona dair ne varsa alayı sapıtır.

Tepki zamanı uzadıkça uzar, kendini kontrol etme ihtiyacı basar gider, tedbir, temkin ve ihtiyâr yerle bir olur, fallik, vajinal, cinai ve sair, edepten hayâdan uzak ne kadar duygu ve düşünce varsa, ruhun dili olan bedende bülbül gibi şakımaya başlar. İçi dış olur sarhoşun. Olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.

Bu kadarla kalsa ne var?

Kalmaz.

Duyular zayıflar, denge kaybolur, çift görme, mekân dışından sesler işitme gibi fiziksel dingildemeler, kadehdaşının ağzını burnunu kırma ile sarılıp sarılıp öpme arasında gidip gelen ruhsal çolpalamalar ve kendi hâline ağlama veya kendini çok komik bulma gibi algısal sapmalar başgösterir.

Bilinç, Atılgan mürettebatı gibi çıkar platforma; titreşimler içinde başka bir zaman ve mekâna ışınlar kendini.

Bu andan itibaren her varlık mâzurdur. Kusuruna bakılmaz.

Çivi çiviyi sökmez. Bu bir akşamcı yalanıdır.

Rakının tesiri rakıyla geçmez.

Bilakis şiddetlenir.

O gece de öyle oldu.

İçtikçe sapıttı, sapıttıkça içti Şeref. Tek o da değil, onunla birlikte üç yüz milyon kişi daha içti ve bin nasihatten yeğ bir musibet, o taraftan bu tarafa doğru yola çıktı.

Şöyle oldu:

Üç yüz milyon sarhoş, yalpa vura vura, birbirlerine sokula sokula, takılıp düşe düşe, düşenleri eze eze ilerliyorlardı. Ne benlikleri kalmıştı ne kimlikleri. Kim olduğunu hatırlayan bir Allah’ın kulu yoktu içlerinde. Hem çok kalabalık olduklarının farkındaydılar, hem de kimsenin kimseden haberi yoktu.

“Senin adın ne?”

“Ne’bliim.”

“Öpüjeem.”

“Götümü öp orospu şojuu.”

“Senin ananı sikerim lan!”

Kanlı kavgalar üç yüz milyon sarhoşluk nüfusu kırıyordu gayet tabii. Onlar menzile ulaşamıyor, serilip kalıyorlardı yollarda. Bir de şehvetli öpüşmeler vardı ki...

“Senin adın ne?”

“Ne’bliim.”

“Öpüjeem.”

“Götümü öp orospu şojuu.”

“Aç o zaman!”

“Al açtım, hadi sen de aç.”

Nüfus biraz da abuk sabuk cinsî münasebetler sebebiyle kırılıyordu bu suretle.

Ayakta kalanlar becerebildiklerince hızlı ilerliyor, kimse yardım isteyenin yüzüne bakmıyor, aksine her geçen düşene bir tekme daha sallıyordu. Saygı ve dayanışma sükût etmişti. Küçükler büyüklere hürmetten, güçlüler güçsüzlere merhametten uzak duruyorlardı. Şurda seksen yüz bin kişi çömelmiş kusuyor, burda adaleli ve bakımlı birkaç yüz bin kişi birkaç yüz bin tâkatsiz ufaklığı boğazlıyor, orda elli altmış bin delikanlı seksen doksan bin ihtiyarı eşek sudan gelinceye kadar dövüyordu.

Kimseciklerin elleşemediği biri vardı yalnız. Yüz bin grostonluk akıllara ziyan cüssesiyle salapuryaların arasında kendine yol açan bir buzkıran gemisi gibi usul ve kararlı, ama bir o kadar da yalpalı devam ediyordu yoluna. Ara sıra birini yakalıyor, boğazını sıkarak ayaklarını yerden kesiyor ve gözlerinin hizasına getirdiği boş gözlere bakarak hırlıyordu: “Karıııı... Nerde karııı? Sööleyin bijeee.”

Aslında tek tek yakalıyordu her seferinde kurbanlarını, ama rakının tesiriyle iki iki yakaladığını sanıyordu.

Kendi de tekti. Tekten de tek.

Yegâne.

Biricik.

Eşsiz.

Ama bunu ayırt edemiyordu artık. Rakıya çarpılmış ve kendini de çift görmeye başlamıştı.

Enselenen hiç kimse karının nerde olduğunu söyleyemiyordu elbette, çünkü daha o çelik kavrayış boğazlarına yapıştığı anda bitiyordu işleri.

Seninki, çitlek çitlemiş de kabuğunu tükürürmüş gibi cesedi bir kenara fırlatıyor, yürüyor, hırlıyordu:

“Karııı... Sööleyin bijeee...”

Leş gibi anason kokuyordu.

O kadar büyüktü ki, hiç kimse kaçamıyordu ondan. Bir adımı öbürlerinin bin adımına denk olduğundan değil. İnanılmaz iriliği onu inanılmaz yavaşlatıyor, hasbelkader ilerlediği hâlde hiç ilerlemiyormuş, en az ötekiler kadar yalpaladığı hâlde hiç yalpalamıyormuş gibi görünüyor, bu yüzden de tepesinde bittiği rakipleri onu bir dağ falan zannedip soluklanmak için yaslanmaya kalkıyorlardı. Yalan değil, bir dudağı yerdeyse bir dudağı gökteydi. Folluktan yumurta toplar gibi topluyordu ayağına dolananları.

“Nerdeee?... Karıııı...”

Yavaş kaldığı için geride kalıyordu. Bu kaçınılmazdı. Ondan çok sonra yola çıkanlar onu çoktan sollayıp geçmişlerdi ve yenileri de akıp geliyordu gerilerden. Önceki seferlerde olduğugibi bu sefer de karıya kavuşamadan bir kenara büzülüp gideceğe benziyordu.Çünkü, dile kolay, üç yüz milyon kişiden sadece biriydi ilk başta. Yol üzerinde o onu öldürdü, bu bunu saf dışı bıraktı da nüfus yarı yarıya kırıldı diye hesap et, nerden baksan yüz elli milyon kişiden biriydi şimdi. Yüz elli milyon zilzurna sarhoştan biri.

Şanssızlığı, o yüz elli milyonun içindeki en yavaş olanından bile on kere daha yavaş olması, şansı ise mekanize piyade tugayı gibi tam gaz ilerleyen yüz elli milyonluk kitledeki her bir neferin en az onun kadar sarhoş olmasıydı.

Başka birisi karıya atlamadan oraya bir ulaşabilse, hepsini parçalayacağı için işi kendisinden başkasının görme şansı olmadığını biliyordu. Aslına bakarsan her zaman ulaşıyordu oraya, ama alan almış, veren vermiş oluyor, bu da onca yolu kös kös geri dönüyordu.

“Daha şok yol var mııı? Nerde karııı? Nerrrrrrdee?”

Karı az ilerideydi ve etrafında dönüp içine girmeye çalışan heriflere bakıyordu şirret bir edâyla. Çok sarhoştu. Kusası vardı. “İlk müjjj... mujjj... müşşşteriler gellldi.” diye düşündü. Kendi boyutlarıyla kıyaslanınca ‘müşteriler’ ayın yörüngesindeki uzay mekikleri kadar küçük kalıyorlardı. Küçük ve sarhoş. “Hişbiri beş para etmezzjj. Hepsi şarhoş pezevenklerin...”

Sarhoş pezevenkler dolanıp durmaktan, kur yapmaktan yorulmuş, taarruza geçmişlerdi. Ama ne taarruz! Kimi son hızla gelip yanından geçerek duvara, kimi de öte yandan gelene saplıyordu tenasül uzvunu. Denk getirip de kapısına kafa atan tek tük herifin ise kafası patlıyordu. Büzmüştü çünkü. Kusası vardı, veresi yoktu. “Yok ki erkek gibi bi erkek...”

Taarruzun yeni neferlerle şiddetlendiğini görünce kendini daha da kastı, kabuğunu katmerledi, taş kesildi. “Bunlar niye iki iki geliyollaaa acıba?” diye düşünüyordu. Rakının serkeşliği ile çift gördüğünün farkında değildi. Şuh bir kahkaha attı. Yolun ötelerinden bir nara mı duymuştu? Kulak kabarttı. Vallahi duymuştu ayol. Hâlâ duyuyordu. Yer de sarsılıyordu üstelik. Şöyle cüssesi sesine denk bir erkek gelse... “Aah ah!” dedi. Derhâl verirdi, derhâl.

Yirmi bin yıllık ‘Y’ kromozomu yüklü devâsâ sperm hücresi, döl yolunun duvarlarına çarpa çarpa kulağına kadar gelen kahkahayı işitince şevkle kükredi ilkin.

“Karıııı...”

Demek yaklaşmıştı hedefine. İyi de niye gülüyor, kime fingirdiyordu bu amcık? Bu kez öfkeyle kükredi, ter ter tepindi. Ulan, o karıya birisi kafasını soktuysa var ya, tutacaktı kuyruğundan, yerden yere çalacaktı. Ulan... Ah ulan... Kükredi, tepindi, becerebildiği kadar hızlandı. Her zaman tek koridor olurdu burda, şimdi niye iki taneydi amına koyayım? Hangisine dalsaydı ki? Yükü ağırdı. Ağır olduğu kadar da ulvi. Yirmi bin yıldır bir tek genini bile zayi etmemiş, her birinin üstüne titremiş, iki-üç yüz bin kere falan yarış kaybetmiş, ama yılmamış, sabırla beklemişti. Hiç bu kadar yaklaşmamıştı üstelik. Rakının yapıp ettiğine şükrederek soldaki koridora daldı. Zaten başka koridor yoktu. Çift görüyordu.

Yumurta hücresi, devede bit kadar kalan spermatozoidlerin çaresiz çırpınışlarıyla daha da bir tahrik olmuş vaziyette, koridorun çiftleşme odasına açılan ağzına dikti gözlerini. Şu naralanan hayvan çıksaydı da görseydi bir. Hayır, bir hoş olmuştu yani. Ilık ılık böyle. Kafası da narası kadardıysa adamın... Ay... Neler de düşünüyordu canım... Ay hah hah hah.

Tam da o anda, ortada sarhoş sarhoş vıngırdayarak yumurta hücresine intihar dalışları yapan yüz milyona yakın spermatozoidin en az bin baş yukarısında mağara gibi bir ağız açıldı.

“Karııı...”

“Ay bu beni orta yerimden ikiye beler... böler anajııım.”

Dev hücre, yeri yerinden oynatarak ilerledi. “Ulaaan...” diye bağırıyordu bir taraftan da. “Ulan, bu sefer de atlayamassam sizze atlayajam teker tekerrrr. Aşılın ulan.”

Sperm hücreleri ölmek için doğarlar, bu yüzden de ölmekten korkmazlardı. Ama başka bir şeyle tehdit ediliyorlardı. Ayıp bir şeyle. Sarhoş da olsalar göt korkusu nedir, hatırlıyorlardı. Bir buçuk milyon kadarı “Ah, nerde o günler!” diye iç çektiysede devin işi şansa bırakmaya niyeti yoktu. Kâh ezip kâh çarparak; rakiplerini duvardan duvara savurup kellelerini uçurarak ilerledi yumurtaya doğru.

“Gel kojajııım, açtım kabığımı.”

Geldi.

Normalde ‘geldikten’ sekiz - on saat sonra kafasının parçalanması ve döllemeyi gerçekleştirmesi gerekiyordu ama bu normal bir durum değildi. Taşıdığı genetik materyal çok kıymetliydi ve bu ânı yirmi bin senedir bekliyordu. Yoktu öyle sok çıkar geç git. Tadını çıkarttı. Usul usul eridi kendi salgısında, şu çağda hiçbir erkeğin sahip olamayacağı sayısız hasleti birer birer yükledi yumurtaya. İtinâyla, ihtimamla, iltifat ve iltimasla ve fakat hunharca seviştiler. Seksen dört gün boyunca...

Döllenmiş yumurta, seksen beşinci gün bölünmeye başladı.

Nurten Çavuş, yüz altmış dört gün sonra müjdeyi verdi kocasına.

“Gebeyim hay Şeref.”

“Gaç amına sıçtıım... Biz ne zaman şey ittik gız?”

“İtmişizdir hazar. Gendi gendime gebe galmadım ya.”

“Eh o çocuk bi bana benzemesin... Var yaa...”

Ki benzemeyecekti. Karısı Maraş terliği kadar, kendisi Adana şalvarı kadar karaydı. Yirmi bin senedir atalarından atalarına, atalarından dedelerine aktarılan yirmi bin yaşındaki o devâsâ sperm hücresi ise safran kadar sarı.


Kün / Sezgin Kaymaz


09 Kasım 2014

Manzara Gülüşlü Kız

öpüşmekte güçlük çeken bir kızdı işte
üstelik düşlerimden ödü kopardı
ne zaman farlar geceyi çizse
teni sakallarımda yanardı

soruları rahatlatan bir yanıttı belki
şimdi evde olsak
ne güzel
yatıp uyumazdık derdi
ev türkçesi ışırdı sesinde
dilime dolaştıkça sözcükleri

acıyı andıran bir anı artık
odamın şaşkınlığı bundan
düştutan akşam saatlerine
usul usul damlıyor zaman

gökyüzünde tuhaf bir başdönmesi


Enver Ercan

Suhte

söz kesiliyor uzuyor gölgeler
bir bilge yalanlarını satıyor
adını bilmediğim bir çiçek açıyor ufukta
mânasını çözemediğim bulmacalara bırakıyorum kendimi
boş zarflar buluyorum posta kutumda

sudaki aksime veriyorum bakışlarımı
âks uzuyor kesilen gölgemden kanıyor söz
bir taş atıp parçalıyorum yansımamı
her parçam ayrı dalgalanıyor
ayrı bir şarkı söylüyor her parçam

mevsim kendini gösteriyor serinliğiyle
bir bulut hatırlatıyor kendini
gölgemi topraktan silerek
vakit geceye dönünce
sudaki aksim de siliniyor
eve dönüyorum evsizliğime
ateşe tutunca zarfları beliriyor
kayboluşun harfleri
“hayf,” “ hayf” “hayf”
“hayfâ ki hayf”


Suavi Kemal Yazgıç

Ecel Meleğine Övgü

kalbi tut
sıyır kalbi mekândan
mekândan kalbi sıyır
zamanı gelince
zamanın elini çek elimizden
dünya gürültüsünü çek
çekilelim

kalbi tut
canı çeken canı çek kalabalıktan
kâfileye gâfil kalmış çocuğu
bu sıkı örgüden sök
sıyır beni bizden
bizi benden ayır

kalbi tut
dikişsiz beyaza bürünelim
kalbi tut
devam edelim yolun bittiği yerden
kalbi tut ecel meleği
kalbimi tut
tutuşsun taa doğumumda
elime tutuşturulan ağrılı tutku

ey ecel meleği
ey ecelimin meleği
ol deyince var edenin bildirdiğini bilirsin
yalnız onu bilirsin
yalnız onun bildirdiğince işlersin
kalbi tut
kalbi kalbet
kalbi kaybet gaybe doğru

kalbi tut


Suavi Kemâl Yazgıç