Unutmaya başladım oralarını
denize inen yol siliniyor
yokuşun başındaki ev
yoğurtçunun üstündeki top ağaç
balıkçı tezgahları çarşıda
soluyor önce sonra siliniyor
hızla giden bir araçtan
bakıyormuşum gibi görünüm
uzaklaşıyor önce sonra siliniyor
uçuyor gün geçtikçe resim
eksilmeyen bitmeyen sadece
gittikçe daha baygın daha dirençli
kokusu mayısta ıhlamurların.
Oktay Rıfat
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
24 Mart 2015
Nara Benzerdin
Nara benzerdin bir zamanlar, çoktun! N'oldu
Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı
İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,
Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.
Miçoydun isteyince, kaptandın, korsandın;
Martıydı, buluttu, engindi yamacında.
Şarap fıçılarına yaslanır limanda,
Doğudan batıya usulca kayıp giden
Mavna dizilerine bakardın Zaman'ın.
Avcıydın, eski taşlara sinmiş günleri,
Tavşan yakalar gibi, çeker çıkarırdın
Kulağından. Bizans surları doruğundan
Bir Osmanlı vakti düşerdi ellerine.
Aşınmış tahtalara sürerdin yüzünü.
Hani paslı kancalarla çiviler! N'oldu
Damında kediler sevişen ev, rüzgârın
Tuzlu tüylerini döktüğü arka sokak!
Yitirdi çoktan düşlerindeki çocuklar,
Kumsala çekilmiş ölü kayıklar gibi,
Gecesiz gözlerinde yeşil ya da mavi
Bir güneşe benzer o öfkeyi! Kırıldı
İnce belli bardaklar. Küpeçiçekleri
Kavruldu gitti tozlu camların ardında.
Kenar semtleri İstanbul'un! Sisli, ılık
İlkyaz günleri! Cumbalar, şahnişler! Kızın
Yüzü, atın boynu, arabanın dingili
Bir kahve peykesinde verirdi kendini.
Duvar sürüp gider sessizliğin boyunca.
Ordan bir perdenin gülü, burdan bir zakkum
Dalı, sevinçler, aşklar toplardın torbana.
Üstüne serçe sürüsü inmiş, o mutlu
Ağaca benzerdin, deniz kokan yollarda
Şiirler düştü mü aklına! N'oldu sana!
Boşaldın, susuz değirmene döndün şimdi!
Sana! Kırk atlı çıkardın dağa, yüz atlı
İnerdin dağdan. Kurşun bitmez tabancanda,
Atın şahlanır, kırbacın ıslık çalardı.
Miçoydun isteyince, kaptandın, korsandın;
Martıydı, buluttu, engindi yamacında.
Şarap fıçılarına yaslanır limanda,
Doğudan batıya usulca kayıp giden
Mavna dizilerine bakardın Zaman'ın.
Avcıydın, eski taşlara sinmiş günleri,
Tavşan yakalar gibi, çeker çıkarırdın
Kulağından. Bizans surları doruğundan
Bir Osmanlı vakti düşerdi ellerine.
Aşınmış tahtalara sürerdin yüzünü.
Hani paslı kancalarla çiviler! N'oldu
Damında kediler sevişen ev, rüzgârın
Tuzlu tüylerini döktüğü arka sokak!
Yitirdi çoktan düşlerindeki çocuklar,
Kumsala çekilmiş ölü kayıklar gibi,
Gecesiz gözlerinde yeşil ya da mavi
Bir güneşe benzer o öfkeyi! Kırıldı
İnce belli bardaklar. Küpeçiçekleri
Kavruldu gitti tozlu camların ardında.
Kenar semtleri İstanbul'un! Sisli, ılık
İlkyaz günleri! Cumbalar, şahnişler! Kızın
Yüzü, atın boynu, arabanın dingili
Bir kahve peykesinde verirdi kendini.
Duvar sürüp gider sessizliğin boyunca.
Ordan bir perdenin gülü, burdan bir zakkum
Dalı, sevinçler, aşklar toplardın torbana.
Üstüne serçe sürüsü inmiş, o mutlu
Ağaca benzerdin, deniz kokan yollarda
Şiirler düştü mü aklına! N'oldu sana!
Boşaldın, susuz değirmene döndün şimdi!
Oktay Rifat
23 Mart 2015
Yüzün
Eskimiş bir konsolun
Çatlak aynasında durmadan,
Bir buluttur mehtabı inatla kovalayan.
Bir hüznü yansıtan alnının ortasında,
Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun haritasında,
Kendime yeni duraklar bulduğum.
Ulaştığım ıssız dağ doruklarında
Yüzün müdür hep sorular sorduğum,
Bakışının titrek aydınlığında?
Aslında ne bulunur bir gezginin yanında
Kendi yüzünden başka,
Hüzünle bileyen direncini.
Bir suyun ürpermiş aynasında
Apansız gözgöze geldiğim.
Ayakları ayaklarıma bitişik
Kımıltısız bir gövdeyle rüzgârın sildiği.
Bir bulup bir kaybettiğim
Yani bir gezginin hep gittiği,
Senin yüzün benim yüzüm değil mi?
Metin Altıok
Çatlak aynasında durmadan,
Bir buluttur mehtabı inatla kovalayan.
Bir hüznü yansıtan alnının ortasında,
Yüzün müdür acaba yolumu dolaştıran?
Acının bu solgun haritasında,
Kendime yeni duraklar bulduğum.
Ulaştığım ıssız dağ doruklarında
Yüzün müdür hep sorular sorduğum,
Bakışının titrek aydınlığında?
Aslında ne bulunur bir gezginin yanında
Kendi yüzünden başka,
Hüzünle bileyen direncini.
Bir suyun ürpermiş aynasında
Apansız gözgöze geldiğim.
Ayakları ayaklarıma bitişik
Kımıltısız bir gövdeyle rüzgârın sildiği.
Bir bulup bir kaybettiğim
Yani bir gezginin hep gittiği,
Senin yüzün benim yüzüm değil mi?
Metin Altıok
Muska
Üstümde bu ütüsüz gökyüzü,
Altımdaki tarazlanmış yol benim
Hep yanımdaydı zaten,
Kendimi bildim bileli.
Zaman zaman katlayıp bazen açardım,
Cebimde taşıdığım bir mendil gibi.
Yani bilirdim bir kamyon şoförünün
Göğsündeki motor sesini,
Uykuda bile dinlediğini.
Yüzünde hasret belirtileri bulunan biri,
Koynunda taşırdı bir aşk hikâyesini
Kabuk bağlamış muska gibi.
Ama yine de yaralıyor beni,
Yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi;
Ürkütüyor bir şiirin içinden,
Göçebe kuş sürülerini
Ve ben böğrümde bir avlu serinliği,
Sessizce dinliyorum akıp giden geceyi.
Metin Altıok
Altımdaki tarazlanmış yol benim
Hep yanımdaydı zaten,
Kendimi bildim bileli.
Zaman zaman katlayıp bazen açardım,
Cebimde taşıdığım bir mendil gibi.
Yani bilirdim bir kamyon şoförünün
Göğsündeki motor sesini,
Uykuda bile dinlediğini.
Yüzünde hasret belirtileri bulunan biri,
Koynunda taşırdı bir aşk hikâyesini
Kabuk bağlamış muska gibi.
Ama yine de yaralıyor beni,
Yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi;
Ürkütüyor bir şiirin içinden,
Göçebe kuş sürülerini
Ve ben böğrümde bir avlu serinliği,
Sessizce dinliyorum akıp giden geceyi.
Metin Altıok
Bin Mısra Kaçak Sonbahar Ele Geçirildi
BİN MISRA KAÇAK SONBAHAR
ELE GEÇİRİLDİ
iki sonbahar kaçakçısı
dün izmir'de yakalandı
şair olduğunu ileri süren sanık ve italyan
sevgilisi ilk sorgularından sonra tutuklandılar
Et je les écoutais, assis
au bord des routes
ces bon soirs de septembre
où je sentais des gouttes
de rosée à mon front
comme un vin de vigueur
rimbaud
- 1. yalnızgezer
bir ağaç soyunur pencerelerimde
hangi yabancılığa kendimi atsam
alımlı bir kadın kurak gecelerimde
giysilerin kınından sıyrılmış yalın
tepeden tırnağa vücuduma tamam
yeşil sarıklı bir çınar eğer istanbul'daysam
belki küçüksu'da belki büyükdere'de
ney ıslıklarıyla pırıltılı darmadağın
eğer paris'teysem şanlı bir atkestanesi
bolonya korusu'nun aydınlık gemisi
en kuytu limanında bir neuilly akşamının
izmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber
ya dikenli bir palmiye ağustos delisi
ayışığında ya da bir turunç ağacı
yıldız serpintileriyle sırılsıklam
kadınsa o bildiğimiz bıçak sırtı kadın
her şehirde güzellikler değiştirerek
bazen konyak kıvamındaki sarışın
bazen gerçek mi yalan mı anlayamam
yukardan kahkahasıyla neredeyse erkek
elinde isteklerin delimsirek kırbacı
bazen gergef işler mendelsohn sokağı'nda
parmak uçlarında rönesans nakışları
gizli çiçeklerle süsler karanlık kışları
vahşi bir takımyıldız yalnızlığın ağacı
bir uzay panayırı kurulmuş pencereme
yüzlerimi aranırım hiçbirini bulamam
ensemde düşten bozma kadınların kıskacı
erkekliğim azalır git git şairliğime
o kadar uğraşırım yalnızlığımdan çıkamam
-2. semplon treni
bu iş lozan'la cenevre arasında oldu
semplon treni gecenin gözlerini oyuyordu
bir ben uyanıktım bütün kompartımanda
bir de cenova elleri avuçlarıma sığınmış
camlarda leman gölü yamyassı uyuyordu
hoyrat alp dağlarının ağırlığıyla ezilmiş
bu iş birdenbire oldu hiç hazırlığımız yoktu
benim sigortalarım yanmıştı cenova çocuktu
uykulu gözleri uzun kirpikleriyle gölgeli
böcek çıtırtıları bilezikli saatinde
saçları omuzlarıma akan altın yeşili
çocukluğundan titrek bir mandolin aklında
bense bir mısra kaçak sonbahar götürüyordum
tren yavaşlayacak olsa gizliden ürperiyordum
üstelik tıraş olmamıştım midem bozuktu
bir biz uyumuyorduk bütün kompartımanda
öbürleri her biri bir başka dilden uyumuştu
doktor lariviere elbette fransızca uyumuştu
dachau kampı'nın komünistler barakasında
nasıl kar yağıyordu uykusu buz tutmuştu
karnına saplı paslı bir mızraktı açlık
uzakta duman içindeki nöbetçi kuleleri
miss higgins beygir dişleriyle ingilizce uyumuştu
bir genç kız soyuyordu harıl harıl uykusunda
durmadan göğüslerine kocaman erkek elleri
ne dilden uyuduklarını bir türlü anlayamadık
iki zenci öğrenci ağızları kalabalık
düşlerinde nazlı muz ağaçları hurmalıklar
gözlerinde patrice lumumba'nın gözlükleri var
bu iş lozan'la cenevre arasında oldu
nasıl olduysa oldu hiç hazırlıklı değildik
artık cenova benim gözlerimle bakıyordu
ben onun bakışlarını kullanmaya başlamıştım
kanı damarlarımın ağacında akıyordu
tozlu karanlığım aydınlığına bulaşmıştı
büyük bir yaşantıyı birdenbire eskitmiştik
italyan sınırını gök gürültüleriyle geçtik
televizyon antenleri metal şimşek böcekleri
demir kapıların ardında yağmurlu gümrükçüler
-3. venedik
bir katedral koparıp ortaçağ bulutlarından
yığdılar çan sesleriyle san marco meydanı'na
rüzgâr susar susmaz pencereleri açtım
soluk yeşil bir balıkçıl sokuldu yanıma
dedim uyandın mı dedi çok üşüyorum
yorgunluk çizgileri çekilmiş alnına
yoksulluk gölgeleriyle savaş yıllarından
soluk yeşil bir balıkçıl sokuldu yanıma
adımı duyar duymaz uçuk dudaklarından
sevmek sorumluluğunu titreyerek anladım
dedim karnın aç mı dedi çok üşüyorum
dedim uzay ıslıkları yıldızların arasından
dedi vapur yanaşmış sabah karanlığına
dedim bu monteverdi venedik saraylarından
dedi tut ellerimi dedi sakın bırakma
dedim korkuyor musun dedi çok üşüyorum
-4. üç yaşamak
bir vuruşta kim kalbimi bulabilir
el değmedik yerlerimde saklıyorum
bazen adımın son harfinde gizlidir
bazen ben bile bulamıyorum
gökyüzünde bir yere çekilmiştir
venedik son telefon çaldığım şehir
almanca vapurları anlayamıyorum
iki ambar kimsesizlik yüklemişler
biraz hamburg oldukça rotterdam
marsilya'dan akordeon gülüşmeleri
batı yansımaları uzak camlardan
tanıdık bir limana demirlemişler
bir kanun taksimiyle uyanıyorum
istanbul son tutuklandığım şehir
şarkılar söyleyeni azaldıkça güzelleşir
en güzel şarkı eylül'ün getirdiğidir
alacakaranlıktaki yalnızlık sesleri
içimize uçuşan çınar yapraklarından
çekilip gitmekleri buluşmaklar mı
her sabah çocuk her akşam adam
bir bakışta tanıyıp gönüllü sürgünleri
paris son kapaklandığım şehir
-5. savcılıktaki ifademdir
biz aslında iki kişiydik
cenova'yı gümrükte tuttular
kaçak sonbahar sokuyormuş
hırsızlama bir ay incecik
yüz papel bilmem kaç kuruş
kadınlığı benden sorulur
adımı kaptana tamamladı
düşecek olsam eli kolumda
yadsımak kalleşlik olur
şiirlerimi ilk o anladı
metresim oldu sonunda
cenova saçların ne uyanmak
şişelerin birden patlaması
zilzurna ıslanan kirpikler
gözyaşı bir karış üç parmak
yolculuğun sonuna yaklaşması
bir günü beyliği beylikler
ben varsam onunla varım
kanımız kontakt kırmızısı
eşzamanlı vurur yüreğimiz
bu kaçakçılığı ben tasarladım
gemide saklayıp şarkımızı
karaya indim tertemiz
ya onu bırakın ya beni tutun
benim sonbaharı kaçıran
işim gücüm kaç türlü yağmur
geldim işte ne soracaksanız sorun
cenova'nın dalgası attilâ ilhan
öteki adı yılanlı çukur
Attila İlhan
Kaynak: menzilcambazi.blogspot.com.tr/
Sera Oteli
I
Üç çiçekten birini sevdiriyorum yakama: Zakkum
Üç sokaktan birini seçiyorum kendime: Şunu
Üç alandan hangisini mi: İşte
Ve
Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi
Diye bir 'dalıp gitme' tamamlarken ivmesini
Duyuveriyorum seslerini yakından
Oldukça yakından -ama belli belirsiz-
İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas
Üçü de bir ağızdan: İşte zaman
Bir park kanepesinde oturmuşlar da
Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki
Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ
Şimdiki gibi
Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.
Görüyordum bense
Duyumsuyordum da
Üç kavasın üç ayrı yüzünde
Üç yalnızlıktan herbirini:
1. Yaşamı soruyordu kendine biri
Bir flavta eşliğinde bir başka flavta gibi.
2. Öyleydi, o idi, sanki
Gül içinde bir sümbülün iç çekişi.
3. Kim bilir kaç yaşında tanıdım onu
Sevdimdi tam otuzunda
Yitirdimdi on sekizinde bir genç kız iken
Şimdi belki yaşamadı hiç
Ya da
Bölündü bölündü bölündü
Denizlerden berkitilmiş bir deniz bıçağıyla
(1. Başındaki sarı gül eksik. Neden? Sarı gül yerin-
deyse kendisi nerde? Unutulmaya çizilmiş bir de-
sen miydi yoksa? Hayır, unutulmaya değil, başka-
lığa. Başkalık! kendini sorardı kendine hep, başıyla
bir şeyler çizerekten boşluğuna. (Ey gökyüzü neden
böylesin?) Flavta flavta flavta! Bir tını olsun yok
mu? Yok! Her şey kaçınılmaz bir ayrılıktı çümkü.
Her şey bir belirsizlik, bir yanıtsızlık, bir... Yani bir
avucumuz hep öteki avucumuzda. Öyle değil mi?
Öyle değil mi Sara?
2. Sümbüllerden bir vakit miydi, neydi. Yüzündeki
bir dakikayı masaya iliştirir, cibinlikli karyolasına
atardı herhangi bir saniyeyi. İsterse tutardı iki gaz
lambası arasında ve yansıtırdı günlerce bir hüznün
gittikçe ölen mavisini. Öyleydi. Bir dudak büküşüyle
aşkın doğasını ölçer ölçer ve üzünçler biriktirirdi.
Ve yetinmezdi. Buğulu bir cam imgesini eliyle siler
gibi yaparak ister ister isterdi. Haklıydı. Çünkü biz
iki ayrı kavimdik de sanki, sınırlarımıza gelince...
nedense bir bilinmezlikti...
3. Sahnede olsun; yanımda, karşımda olsun; geniş bir
alanın yüzlerce merdiveninden birine oturmuş ya da
öğle sıcağında bir terasta cin içiyorken olsun, sanki
bir yersizliğe sığınırdı boyuna. Ve bir devinim tersliğine
Makyajını mı tazeliyor, elinde bir fırça, evimizin bahçe
parmaklığını boyuyor olurdu bir yandan da.
Adım adım denize girer gibi giyinirdi ve hoşlanırdı
bundan ayrıca. Sırtını dönmüş, bir şeyler yazıyor
sanırdınız bir kâğıda -yazmazdı pek- bakardınız ki
sonra, kan içinde bir parmağı, ona dalmıştır yepyeni
bir olayın ayırdına varmışcasına. Hiç mi hiç, yatkın
değildi kusurluluğa da (işte en yalınından bir kemerle
renkli çoraplar ve simli ayakkabılar yan yana). Ve ne-
dense bir zamansızlıktan gelirdi sanki, öperdi hafifçe
dudaklarımdan, dönerdi yeniden o zamansızlığa.
Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse
her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm-
semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla.
"Uzaklardan geldin, atını değiştirdin, yeniden uzak-
lara gittin, geceyi bir handa geçirdin, uyanınca baktın
ki yola çıktığın yerdesin," derdi. Ve derdi: Ayrılıklar
tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir.
Ey suret! neden iki kişisin?)
II
Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir 'uzak-yakınlığa' koşullanıyorduk. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Saçlarınla, boynun boynunla, her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da... yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zaman ki gibi, beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi.
Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa?
Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?
Anımsıyorum da...
III
Kıştı, bilmem ki hangi kıştı
Her yerdeki bir kumaşçıdan
Kumaşlar, kumaşlar satın alınırdı.Eski Yunandan çıkıp gelmiş bir terziydin de. Ellerin çarçabuk bir devinimle, parmaklarınsa yaylı bir çalgıyı en ustalıklı çalabilen unutulmuş bir bilimle, hep birden ne yaparlardı söyle? Yunan heykellerinin giysileri gibi sayısız giysiyi bir anda biçip dikerler miydi? Ve buluştururlar mıydı iğneyi saf mermerle? Bilmez miyim hiç, yalınlık bir dil edinmişti sende. Öyleyken... Evet öyleyken? Gerekli miydi çok, gözleri kapalı, kolları kırık, anlamı çoktan yitmiş heykeller gibi bir şeyler sevindirmek aramızda?
IV
Bir albüm ki zaman aralıklarını
Altından üstüne doğru ağır ağır kapayan. Bir yanda şapkacı kadın (tüller içinde), bir yanda otelci (hasır şapkalı ve kim bilir o gün hangi otelde), ortada Zaharyadis gibi bir adamın sadece adı (siyahlar giyinmiş bir ad), pantolonunun ütüsü bozulmasın diye iki eliyle iki dizini kavramış ve oturmadan kalakalmış öylece (adının elleriyle birlikte). Bense çizgili bir kaşkolun bırakılışı gibi bırakılıvermişim yere. Ve gelin en yukarıda (yazlık şemsiyesini sallamakta gök damlası meleklerine). Bir fayton görünüyor gerilerde, çok gerilerde (bir yağmur bulutu da olabilir, hayvanat bahçesinden kaçmış bir panter de). Ve faytonun arkasında bir kuş sürüsü ( bir duvar freskidir, bence). Çünkü bu ve başka kuş sürüleri her zaman olmuşlardır dondurulmuş çağların üstünde birer leke gibi.
Ve konuşuyorlar aralarında. Otelci: Ne iyi, ne iyi, birazdan yağmur yağacak, ıslanacak su perileri. Şapkacı: Dünyanın bütün şapkalarını şu karışımda duran gün gibi bir vitrine koyup sergilemeli. Gelin: Kapadım, kapadım şemsiyemi. Zaharyadisin adı: Cilalı, maun bir tabutu andırmıyorsam başka neyim ki? Ben: Katlanmışım, buruşturmuşum, öyleyse neden yakamda bir karanfil?
Ansızın kayboluyorlar hepsi de. Otelci otel otel sekerek ve dimdik. Şapkacı boğuk boğuk ağlayarak tüllerinin içinde ve ağarak göğe doğru. Zaharyadis adına yetişmek için hızla. Gelinle ben kalmışız yalnız. Bir de... arkamızda bir çan arpı, sağ yanımızda açık bir pencere, sol yanımızda uzun mu uzun bir kapı. Bir öğle sonrası. Ortalık ışıklar içinde. Ben hafifçe gülümsemişim, gelin de. Üç kişi daha eklenmiş bize. Evet, evet, tanıyorum üçünü de. Demek ki sahnede çektirmişiz bu fotoğrafı.
Ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.
Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de.
Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine.
V
Orkide nasıl tutulur(du). Çünkü
Kış soldu, ortada kaldı su. Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf öyle. İlginç bir gardayız onunla (gelinle). Kalabalık. Kırmızı şapkalı, düdüğü ağzında bir hareket memuru (onlarca, yüzlerce gövdesi var sanki oraya buraya koşuşturmaktan. Tıpkı reklam filmlerindeki gibi art arda -peşi sıra-). Trenin penceresinde şişman bir kadınla şişman bir erkek tartışıyorlar (metal paraların üstündeki kabartma resimler gibi harcanırken ayırdına varılmayan). Ortalık bembeyaz duman köpükleri içinde. Sanki şapkacı intihar etmiş (ve etti, kendini astı ipek bir kurdeleyle). Ve sanki otelci ölmüş (ki öldü, ölüsünü buldular bomboş bir lunaparkta). O (gelin), kaygan ve ıslak bir alçı kitlesi (sanki). Ben, fularım açık renk, saçlarım ortadan ayrılarak taranmış ve güneşi elinden alınmış bir boşluk gibi karanlık ve sallantıda. Ve elimde bir orkide, beyaz eldivenli elimde. Siyah-beyaz çekilmiş bir mutluluk işte. Gene de... masasına kıvrılıp yatmış ufacık bir çanım ben, hüzünlü bir çınlamayla seslendiriyorum biraz biraz fotoğrafı.
VI
Adım adına karışmış bir ad gibiydi. Önceleri, çok önceleri. Atları kenar kenar otları yolan içi boş bir faytonun kış güneşinde çekilmiş anlamsız fotoğrafıydık. Yaz kuşları gülüp gülüp geçiyorlardı üstümüzden. Girmişti aramıza bir kez o yabancı. Sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz, ne varolmuş ne de var olacak o yabancı. Ama vardı. Bir sanrı, bir hayalet gibi olsa da vardı. Sadece duyumsadığımız, ama bir türlü sorgulayamadığımız, insanlar arasında devinen bir başka insanlık gibi.
VII
Ey istemenin bir de hiç istememenin çoğu kez tersine işleyen o gizemli göstergesi.
Ey benim yalnızlığım! kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önerirsin.
Ey benim yalnızlığım! benzeşmez misin ki, orkestra geçmişte yeniden bulunmuş olsun da, bugünkünden apayrı partisyonlarla süregelerek, beni bir başıma bırakan yeni bir müzik insanlığı oluştursun.
VIII
Yağdı, yağdı, yağdı
Birikti caddeye uzantılı tentede
Birden iri bir delik açtı boşaldı.
Yayıldı kirli sular gövdeme
Kesildi sanki ayaklarım yerden
Dedim ki
Eh ben de neyim ki zaten, yıllardır
Kâğıttan bir gemi gibi suların akışına kapılmış
Umarsız, sevgisiz, başıboş
Yaşamışım yazgının o hileli zarını
Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm
-Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-
Buruşuk bir üzüm tanesi gibi
Sarkmış da kalabalıklardan
Gün günden nasıl da çökmüş
Gün günden nasıl da sararmış dudaklarım
Ve işte
Üstümde ucuz tütün kokusu
Tersyüz edilmiş çeketim
Yana taramışım seyrek saçlarımı
Fularım soluk, üstelik iyi bağlanmamış
Ya şu belli belirsiz acı tam gülümserken
Nasıl da kaplayıvermiş
Bir mask gibi yüzümün bütün anlamını
Ah nasıl yitirdim ben gülen aslanı.
Duyar gibiyim şimdi uzaktan
O alkış seslerini sürekli
Ve bir de yaşlı uşak Firs'in
Vişne bahçesindeki Firs'in sesini
"Yaşam gelip geçti, sanki hiç yaşamadım"
Oysa ben yaşamın -ki yıllar geçti-
Dağıttım ellerimle o sırça çatısını
Ah nasıl da yitirdim ben gülen aslanı.
IX
Pastaneyi, bir iki bahçe duvarını
Mezarlığı, eski bir kameriyeyi geçtim
Terzi Abidin gibi bir şeyleri, bir yerleri
Ve otobüs durağını, eczaneyi
Geçtim, geçtim
Meksika'da dingili kırılmış bir arabaya benzeyen üç beş kişi
yanımdan geçtiler
İlkyaz, dedim, en son satılan bir bebek gibi tozlu
Bıraktı avuçlarıma kendini
Bir park kanepesinde kısa bir süre oturdum
Herhangi bir teyzenin veya halanın
Ağaçlarına baktım uzun uzun
Ve kalktım
Biraz daha yürüdüm
Kıyıdaki kapısı çıngıraklı lokantanın
Önünde durdum
Haç çıkardım -yani bir oyunumda haç çıkardım-
Kapıyı açtım, içeri girdim
Babamın kırık dökük masalarına baktım
Annemin sırları dökülmüş aynalarına
Cam önündeki bir masaya oturdum.
Yaşlı garson ortalığı topluyordu. Günaydın
-Günaydın
Sandviçle bira söyledim
Bir süre hiç konuşmadım
O da hiç konuşmadı
Şişeyi ağzıma götürdüm bir yudum içtim
Sonra bardağa dökerek içtim
İki tad alma duygusunu
Önce bir karıştırdım
Sonra ayırdım
Bana bir votka, dedim yaşlı garsona
Ağzını açtı, çürük dişlerinin arasından
Bir şeyler söyleyecekti ki
Vazgeçti
Yürüdü yürüdü
Az sonra geri döndü
-Votka mı
-Evet, limonlu, sodalı
Anlamış gibi yaptı ama
Asıl anlayacağını hiç anlamadı
Yöneldi tezgâha doğru, biraz bakındı
Ve döndü
Votka kalmamışmış, cin vardı.
(Ey anılar, benim anılarım
Ne çıkar azıcık yaklaşsam size
Bir deniz kıyısını, bahçeli
Küçük bir evi ya da
Sözgelimi bir yaz tatilini
Şöyle bir yedeğime alıp da
Yaklaşsam yanınıza
Ey bir kır yolu, pembe bir bulut
Bir yağmur sonrası, bir günbatımı
Geri vermez misiniz bana
Bir yüzün her şeyden önce belli belirsizliğini
Sonra da belki daha yakından
Bir duruşu, bir durgunluğu ve
Ne bileyim işte kısa bir dalgınlığı
Ardından
Sessizlikle kuşatılmış o tanıdık sözleri
Ve hatta bir sarılışı
O içten öpüşleri
Bilmem ki
Geri vermez misiniz bana.)
-Bana bir cin daha
-Cin de yok, votka da
Konyak içer miydiniz
(Ey ilk aldanışın doyumsuz payı
Seni de yitirdim çoktan.)
-Bir kokteyl istiyorum öyleyse
(Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz
buz, cin, vermut, bir damla da angostra. Bir parça
da portakal kabuğu. Ama iyi çalkalanmalı, sev-
gilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir içki
doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne
güzel bir akşam. Yarın... yarın sabah da New Orle-
ans'dayız. Her şey, her şey ne iyi...)
X
Otele döndüm. Şöyle ki
Bayraklar, bayraklar, bayraklar
Bayrakların arkasında bütün çalgılar
En önde borazanlar. Daha arkada
Yaylı sazlar, nefesli sazlar
Gitarlar, obualar, ziller, piyanolar
Ve çalgılar arasında boşluklar
Boşluklarda titreşimler
Ve billurdan haleler. Adını bilmediğim
Bir sürü renkler
Ve renklerden renklere
Kentlerin akışı gibi akan bir tren penceresinden
Birbirine karışmış yüzler
Ve borazanların ucunda kurdeleler
Kurdelelerin ucunda
Sağ ayağından bağlı
Sol ayağından bağlı
Ve
Hiçbir yerinden bağlı olmayan güvercinler
Bir doğa örtüsü gibi
Sarmıştı dört bir yanımı
Bir ara
Deniz bayrakları taşıyan bir topluluk geçti
Bir hayalet gemi bayrağı
Dikildi denizin ruhuna
Bir çiçek öbeği bayrağıysa
Yıkık bir konağın önünde
-Yalnızca flütlerin eşliğinde-
Ateşe verildi
Ve ateş bayrakları saçıldı ortalığa
Ayrıca
Her durumun bir bayrağı vardı
Sözgelimi unutulmanın bayrağı
Sevişmelerin bayrağı
Bayrakların bile bayrağı vardı da
Otel bayrağı, otel bayrağı
Diye bağırdım birden
Sırmalı dişleriyle güldü üç kavas
Park kanepesine oturmuş üç kavas
Her yerdeki üç kavas
İçimde sanki
Bir sümbül yarışması düzenlendi
Sarı sümbüller öne geçti
Ellerinde O'nun bayrağı
Sara'nın
İri bir gözyaşının, çok iri bir gözyaşının
Ardına gizlenmiş gibi
Merdivenleri ağır ağır çıktım.
Çıkmadım, indim
Dört mevsimden koparılmış bir kalabalık
Ama yaşayan
Her mevsimde yaşayan bir kalabalık
Çevremde toplandı hemen
Ellerinde otelin bayrakları
Yüzlerinde sevginin
Bakışlarında yaşamın
Bütün bayrakları
Bir bayrak da bana verdiler.
Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.
Edip Cansever
Üç çiçekten birini sevdiriyorum yakama: Zakkum
Üç sokaktan birini seçiyorum kendime: Şunu
Üç alandan hangisini mi: İşte
Ve
Geçmiş mi, gelecek mi, şimdi mi
Diye bir 'dalıp gitme' tamamlarken ivmesini
Duyuveriyorum seslerini yakından
Oldukça yakından -ama belli belirsiz-
İşte zaman, diyordu üç yaşlı kavas
Üçü de bir ağızdan: İşte zaman
Bir park kanepesinde oturmuşlar da
Konuşup duruyorlardı aralarında. Sanki
Durgun bir öğle sonuymuş da ortaçağ
Şimdiki gibi
Azıcık bir vakit kalmışmış akşama.
Görüyordum bense
Duyumsuyordum da
Üç kavasın üç ayrı yüzünde
Üç yalnızlıktan herbirini:
1. Yaşamı soruyordu kendine biri
Bir flavta eşliğinde bir başka flavta gibi.
2. Öyleydi, o idi, sanki
Gül içinde bir sümbülün iç çekişi.
3. Kim bilir kaç yaşında tanıdım onu
Sevdimdi tam otuzunda
Yitirdimdi on sekizinde bir genç kız iken
Şimdi belki yaşamadı hiç
Ya da
Bölündü bölündü bölündü
Denizlerden berkitilmiş bir deniz bıçağıyla
(1. Başındaki sarı gül eksik. Neden? Sarı gül yerin-
deyse kendisi nerde? Unutulmaya çizilmiş bir de-
sen miydi yoksa? Hayır, unutulmaya değil, başka-
lığa. Başkalık! kendini sorardı kendine hep, başıyla
bir şeyler çizerekten boşluğuna. (Ey gökyüzü neden
böylesin?) Flavta flavta flavta! Bir tını olsun yok
mu? Yok! Her şey kaçınılmaz bir ayrılıktı çümkü.
Her şey bir belirsizlik, bir yanıtsızlık, bir... Yani bir
avucumuz hep öteki avucumuzda. Öyle değil mi?
Öyle değil mi Sara?
2. Sümbüllerden bir vakit miydi, neydi. Yüzündeki
bir dakikayı masaya iliştirir, cibinlikli karyolasına
atardı herhangi bir saniyeyi. İsterse tutardı iki gaz
lambası arasında ve yansıtırdı günlerce bir hüznün
gittikçe ölen mavisini. Öyleydi. Bir dudak büküşüyle
aşkın doğasını ölçer ölçer ve üzünçler biriktirirdi.
Ve yetinmezdi. Buğulu bir cam imgesini eliyle siler
gibi yaparak ister ister isterdi. Haklıydı. Çünkü biz
iki ayrı kavimdik de sanki, sınırlarımıza gelince...
nedense bir bilinmezlikti...
3. Sahnede olsun; yanımda, karşımda olsun; geniş bir
alanın yüzlerce merdiveninden birine oturmuş ya da
öğle sıcağında bir terasta cin içiyorken olsun, sanki
bir yersizliğe sığınırdı boyuna. Ve bir devinim tersliğine
Makyajını mı tazeliyor, elinde bir fırça, evimizin bahçe
parmaklığını boyuyor olurdu bir yandan da.
Adım adım denize girer gibi giyinirdi ve hoşlanırdı
bundan ayrıca. Sırtını dönmüş, bir şeyler yazıyor
sanırdınız bir kâğıda -yazmazdı pek- bakardınız ki
sonra, kan içinde bir parmağı, ona dalmıştır yepyeni
bir olayın ayırdına varmışcasına. Hiç mi hiç, yatkın
değildi kusurluluğa da (işte en yalınından bir kemerle
renkli çoraplar ve simli ayakkabılar yan yana). Ve ne-
dense bir zamansızlıktan gelirdi sanki, öperdi hafifçe
dudaklarımdan, dönerdi yeniden o zamansızlığa.
Yüzyılların tortusundan yaratılmış gibiydi. Yüzüyse
her çağa uygun bir yüzdü. İç çekişi ilkel bir gülüm-
semeyle kucaklaşırdı, ağlaması çok eski bir şarkıyla.
"Uzaklardan geldin, atını değiştirdin, yeniden uzak-
lara gittin, geceyi bir handa geçirdin, uyanınca baktın
ki yola çıktığın yerdesin," derdi. Ve derdi: Ayrılıklar
tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir.
Ey suret! neden iki kişisin?)
II
Bilmem ki hangi yıldı. Karışık bir akşamüstüydü. Bir panayır ölüsünü andırıyordu kent. Kar yağıyordu sürekli. İçimize yağıyordu, dışımıza yağıyordu. Oysa bir otel odasında, odanın varlığına duruşlarımızı uydurmuş, bir 'uzak-yakınlığa' koşullanıyorduk. Karşımda duruyordun, hemen karşımda. Çok uzun bir yolculuktan yeni dönmüştün. Yani kendinin bir o kadar uzağına düşmekten. Saçlarınla, boynun boynunla, her yerin her yerinle tek çizgide tek uyumda birleşiyordu da... yüzün mü? Merdivenlerden bir iniş gibiydi yüzün. Ama sevgiyle doluydun her zaman ki gibi, beni de aşan bir sevgiyle. Oysa sevmek belirsizlikti benim için. Anlamı baktığı yerde kalan bir çift göz imgesiydi. Öyleydi.
Çok gerekli bir şeyi ararken ararken dalıp gittiğimiz olur ya bazen bir buluta, duvardaki bir çatlağa, ne bileyim işte, bir güvercinin boşluğu bir cennet gibi oymasına. Tam böyle mi bulurdum seni? Bulamaz mıydım yoksa?
Çok sevmek sevmemenin içgüdüsel bir çılgınlığı mıydı acaba?
Anımsıyorum da...
III
Kıştı, bilmem ki hangi kıştı
Her yerdeki bir kumaşçıdan
Kumaşlar, kumaşlar satın alınırdı.Eski Yunandan çıkıp gelmiş bir terziydin de. Ellerin çarçabuk bir devinimle, parmaklarınsa yaylı bir çalgıyı en ustalıklı çalabilen unutulmuş bir bilimle, hep birden ne yaparlardı söyle? Yunan heykellerinin giysileri gibi sayısız giysiyi bir anda biçip dikerler miydi? Ve buluştururlar mıydı iğneyi saf mermerle? Bilmez miyim hiç, yalınlık bir dil edinmişti sende. Öyleyken... Evet öyleyken? Gerekli miydi çok, gözleri kapalı, kolları kırık, anlamı çoktan yitmiş heykeller gibi bir şeyler sevindirmek aramızda?
IV
Bir albüm ki zaman aralıklarını
Altından üstüne doğru ağır ağır kapayan. Bir yanda şapkacı kadın (tüller içinde), bir yanda otelci (hasır şapkalı ve kim bilir o gün hangi otelde), ortada Zaharyadis gibi bir adamın sadece adı (siyahlar giyinmiş bir ad), pantolonunun ütüsü bozulmasın diye iki eliyle iki dizini kavramış ve oturmadan kalakalmış öylece (adının elleriyle birlikte). Bense çizgili bir kaşkolun bırakılışı gibi bırakılıvermişim yere. Ve gelin en yukarıda (yazlık şemsiyesini sallamakta gök damlası meleklerine). Bir fayton görünüyor gerilerde, çok gerilerde (bir yağmur bulutu da olabilir, hayvanat bahçesinden kaçmış bir panter de). Ve faytonun arkasında bir kuş sürüsü ( bir duvar freskidir, bence). Çünkü bu ve başka kuş sürüleri her zaman olmuşlardır dondurulmuş çağların üstünde birer leke gibi.
Ve konuşuyorlar aralarında. Otelci: Ne iyi, ne iyi, birazdan yağmur yağacak, ıslanacak su perileri. Şapkacı: Dünyanın bütün şapkalarını şu karışımda duran gün gibi bir vitrine koyup sergilemeli. Gelin: Kapadım, kapadım şemsiyemi. Zaharyadisin adı: Cilalı, maun bir tabutu andırmıyorsam başka neyim ki? Ben: Katlanmışım, buruşturmuşum, öyleyse neden yakamda bir karanfil?
Ansızın kayboluyorlar hepsi de. Otelci otel otel sekerek ve dimdik. Şapkacı boğuk boğuk ağlayarak tüllerinin içinde ve ağarak göğe doğru. Zaharyadis adına yetişmek için hızla. Gelinle ben kalmışız yalnız. Bir de... arkamızda bir çan arpı, sağ yanımızda açık bir pencere, sol yanımızda uzun mu uzun bir kapı. Bir öğle sonrası. Ortalık ışıklar içinde. Ben hafifçe gülümsemişim, gelin de. Üç kişi daha eklenmiş bize. Evet, evet, tanıyorum üçünü de. Demek ki sahnede çektirmişiz bu fotoğrafı.
Ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın.
Ey şimdi! Geçmişle süslenirsin sen de.
Ey zaman aralıkları, zaman aralıkları! bilmem ki ne isterdiniz bir gidiş-dönüş biletine.
V
Orkide nasıl tutulur(du). Çünkü
Kış soldu, ortada kaldı su. Çekildiği zaman fotoğraf olmamış, çekilmediği zaman fotoğraf olmuş bir fotoğraf öyle. İlginç bir gardayız onunla (gelinle). Kalabalık. Kırmızı şapkalı, düdüğü ağzında bir hareket memuru (onlarca, yüzlerce gövdesi var sanki oraya buraya koşuşturmaktan. Tıpkı reklam filmlerindeki gibi art arda -peşi sıra-). Trenin penceresinde şişman bir kadınla şişman bir erkek tartışıyorlar (metal paraların üstündeki kabartma resimler gibi harcanırken ayırdına varılmayan). Ortalık bembeyaz duman köpükleri içinde. Sanki şapkacı intihar etmiş (ve etti, kendini astı ipek bir kurdeleyle). Ve sanki otelci ölmüş (ki öldü, ölüsünü buldular bomboş bir lunaparkta). O (gelin), kaygan ve ıslak bir alçı kitlesi (sanki). Ben, fularım açık renk, saçlarım ortadan ayrılarak taranmış ve güneşi elinden alınmış bir boşluk gibi karanlık ve sallantıda. Ve elimde bir orkide, beyaz eldivenli elimde. Siyah-beyaz çekilmiş bir mutluluk işte. Gene de... masasına kıvrılıp yatmış ufacık bir çanım ben, hüzünlü bir çınlamayla seslendiriyorum biraz biraz fotoğrafı.
VI
Adım adına karışmış bir ad gibiydi. Önceleri, çok önceleri. Atları kenar kenar otları yolan içi boş bir faytonun kış güneşinde çekilmiş anlamsız fotoğrafıydık. Yaz kuşları gülüp gülüp geçiyorlardı üstümüzden. Girmişti aramıza bir kez o yabancı. Sesini duymadığımız, yüzünü görmediğimiz, ne varolmuş ne de var olacak o yabancı. Ama vardı. Bir sanrı, bir hayalet gibi olsa da vardı. Sadece duyumsadığımız, ama bir türlü sorgulayamadığımız, insanlar arasında devinen bir başka insanlık gibi.
VII
Ey istemenin bir de hiç istememenin çoğu kez tersine işleyen o gizemli göstergesi.
Ey benim yalnızlığım! kirpiğime takılan bir kum tanesi gibi dünyaya takılmamı önerirsin.
Ey benim yalnızlığım! benzeşmez misin ki, orkestra geçmişte yeniden bulunmuş olsun da, bugünkünden apayrı partisyonlarla süregelerek, beni bir başıma bırakan yeni bir müzik insanlığı oluştursun.
VIII
Yağdı, yağdı, yağdı
Birikti caddeye uzantılı tentede
Birden iri bir delik açtı boşaldı.
Yayıldı kirli sular gövdeme
Kesildi sanki ayaklarım yerden
Dedim ki
Eh ben de neyim ki zaten, yıllardır
Kâğıttan bir gemi gibi suların akışına kapılmış
Umarsız, sevgisiz, başıboş
Yaşamışım yazgının o hileli zarını
Baksana şu yalnızlık taşkını yüzüm
-Hep de bir fotoğrafın en arkasında kalan-
Buruşuk bir üzüm tanesi gibi
Sarkmış da kalabalıklardan
Gün günden nasıl da çökmüş
Gün günden nasıl da sararmış dudaklarım
Ve işte
Üstümde ucuz tütün kokusu
Tersyüz edilmiş çeketim
Yana taramışım seyrek saçlarımı
Fularım soluk, üstelik iyi bağlanmamış
Ya şu belli belirsiz acı tam gülümserken
Nasıl da kaplayıvermiş
Bir mask gibi yüzümün bütün anlamını
Ah nasıl yitirdim ben gülen aslanı.
Duyar gibiyim şimdi uzaktan
O alkış seslerini sürekli
Ve bir de yaşlı uşak Firs'in
Vişne bahçesindeki Firs'in sesini
"Yaşam gelip geçti, sanki hiç yaşamadım"
Oysa ben yaşamın -ki yıllar geçti-
Dağıttım ellerimle o sırça çatısını
Ah nasıl da yitirdim ben gülen aslanı.
IX
Pastaneyi, bir iki bahçe duvarını
Mezarlığı, eski bir kameriyeyi geçtim
Terzi Abidin gibi bir şeyleri, bir yerleri
Ve otobüs durağını, eczaneyi
Geçtim, geçtim
Meksika'da dingili kırılmış bir arabaya benzeyen üç beş kişi
yanımdan geçtiler
İlkyaz, dedim, en son satılan bir bebek gibi tozlu
Bıraktı avuçlarıma kendini
Bir park kanepesinde kısa bir süre oturdum
Herhangi bir teyzenin veya halanın
Ağaçlarına baktım uzun uzun
Ve kalktım
Biraz daha yürüdüm
Kıyıdaki kapısı çıngıraklı lokantanın
Önünde durdum
Haç çıkardım -yani bir oyunumda haç çıkardım-
Kapıyı açtım, içeri girdim
Babamın kırık dökük masalarına baktım
Annemin sırları dökülmüş aynalarına
Cam önündeki bir masaya oturdum.
Yaşlı garson ortalığı topluyordu. Günaydın
-Günaydın
Sandviçle bira söyledim
Bir süre hiç konuşmadım
O da hiç konuşmadı
Şişeyi ağzıma götürdüm bir yudum içtim
Sonra bardağa dökerek içtim
İki tad alma duygusunu
Önce bir karıştırdım
Sonra ayırdım
Bana bir votka, dedim yaşlı garsona
Ağzını açtı, çürük dişlerinin arasından
Bir şeyler söyleyecekti ki
Vazgeçti
Yürüdü yürüdü
Az sonra geri döndü
-Votka mı
-Evet, limonlu, sodalı
Anlamış gibi yaptı ama
Asıl anlayacağını hiç anlamadı
Yöneldi tezgâha doğru, biraz bakındı
Ve döndü
Votka kalmamışmış, cin vardı.
(Ey anılar, benim anılarım
Ne çıkar azıcık yaklaşsam size
Bir deniz kıyısını, bahçeli
Küçük bir evi ya da
Sözgelimi bir yaz tatilini
Şöyle bir yedeğime alıp da
Yaklaşsam yanınıza
Ey bir kır yolu, pembe bir bulut
Bir yağmur sonrası, bir günbatımı
Geri vermez misiniz bana
Bir yüzün her şeyden önce belli belirsizliğini
Sonra da belki daha yakından
Bir duruşu, bir durgunluğu ve
Ne bileyim işte kısa bir dalgınlığı
Ardından
Sessizlikle kuşatılmış o tanıdık sözleri
Ve hatta bir sarılışı
O içten öpüşleri
Bilmem ki
Geri vermez misiniz bana.)
-Bana bir cin daha
-Cin de yok, votka da
Konyak içer miydiniz
(Ey ilk aldanışın doyumsuz payı
Seni de yitirdim çoktan.)
-Bir kokteyl istiyorum öyleyse
(Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz
buz, cin, vermut, bir damla da angostra. Bir parça
da portakal kabuğu. Ama iyi çalkalanmalı, sev-
gilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir içki
doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne
güzel bir akşam. Yarın... yarın sabah da New Orle-
ans'dayız. Her şey, her şey ne iyi...)
X
Otele döndüm. Şöyle ki
Bayraklar, bayraklar, bayraklar
Bayrakların arkasında bütün çalgılar
En önde borazanlar. Daha arkada
Yaylı sazlar, nefesli sazlar
Gitarlar, obualar, ziller, piyanolar
Ve çalgılar arasında boşluklar
Boşluklarda titreşimler
Ve billurdan haleler. Adını bilmediğim
Bir sürü renkler
Ve renklerden renklere
Kentlerin akışı gibi akan bir tren penceresinden
Birbirine karışmış yüzler
Ve borazanların ucunda kurdeleler
Kurdelelerin ucunda
Sağ ayağından bağlı
Sol ayağından bağlı
Ve
Hiçbir yerinden bağlı olmayan güvercinler
Bir doğa örtüsü gibi
Sarmıştı dört bir yanımı
Bir ara
Deniz bayrakları taşıyan bir topluluk geçti
Bir hayalet gemi bayrağı
Dikildi denizin ruhuna
Bir çiçek öbeği bayrağıysa
Yıkık bir konağın önünde
-Yalnızca flütlerin eşliğinde-
Ateşe verildi
Ve ateş bayrakları saçıldı ortalığa
Ayrıca
Her durumun bir bayrağı vardı
Sözgelimi unutulmanın bayrağı
Sevişmelerin bayrağı
Bayrakların bile bayrağı vardı da
Otel bayrağı, otel bayrağı
Diye bağırdım birden
Sırmalı dişleriyle güldü üç kavas
Park kanepesine oturmuş üç kavas
Her yerdeki üç kavas
İçimde sanki
Bir sümbül yarışması düzenlendi
Sarı sümbüller öne geçti
Ellerinde O'nun bayrağı
Sara'nın
İri bir gözyaşının, çok iri bir gözyaşının
Ardına gizlenmiş gibi
Merdivenleri ağır ağır çıktım.
Çıkmadım, indim
Dört mevsimden koparılmış bir kalabalık
Ama yaşayan
Her mevsimde yaşayan bir kalabalık
Çevremde toplandı hemen
Ellerinde otelin bayrakları
Yüzlerinde sevginin
Bakışlarında yaşamın
Bütün bayrakları
Bir bayrak da bana verdiler.
Dışarı çıkmadık, çünkü hep dışardaydık
İçeri girmedik, çünkü hep içerdeydik
Bir oteldik ki hepimiz
Öylece otel kaldık.
Edip Cansever
Hovhannes Tumanyan
Yine çağırmakta...Çağırır durmaksızın
Sıla derdinin uykusuz hasreti.
Ve gönlüm kanatlarını seriverip ansızın,
Uçar yuvaya doğru dileyerek vuslatı.
Orada baba ocağında beklemekteler beni,
Uzun kış gecelerinde, anarak eski günleri.
Ve karanlık inlerin yosunlu duvarlarından,
Yalçın kayalıkların sessiz derinlerinden,
Çocukluğumun şen kahkahalarının
Aksini duymaktayım şimdi yeniden.
Kah şen şakrak gürüldemede dere,
Kah dumanı tütmede aşina bir bacanın
Ve hepsi sıcacık, güçlü, dünü savurup yere,
Gönlüme doluyorlar aşaraktan zamanı.
Sus, kulakver ve dinle türkü yakan çobanı.
***
Ey eski dostlar, ey yeşil dağlar,
Sizi gördüm de hatırladım,
Mutlu olduğum güzel günleri,
Aramızdan ayrılıp yiten dünleri.
Daha dün, yazın yamaçlarınızda,
Açan çiçekler gibi kaybetmişiz onları.
Hanidir doruğunuzda geçen yıl karları?
Anmaya geldim ben tüm gidenleri.
Selam hayatımın ilk anıları,
Yetim ruhumla merhaba derim,
Ve hasretle dağ taş demez arar da,
Sizi bu şenliğe buyur ederim.
Bir kez daha mezarlarınızdan çıkın,
Çıkın ki sizleri tutup okşayayım,
Hayatı duyun yeniden yaşayın
Ve doldurun keyif tasasını ozanın.
Hovhannes Tumanyan
Kaynak: nabukednazar.blogspot.com.tr/
Sıla derdinin uykusuz hasreti.
Ve gönlüm kanatlarını seriverip ansızın,
Uçar yuvaya doğru dileyerek vuslatı.
Orada baba ocağında beklemekteler beni,
Uzun kış gecelerinde, anarak eski günleri.
Ve karanlık inlerin yosunlu duvarlarından,
Yalçın kayalıkların sessiz derinlerinden,
Çocukluğumun şen kahkahalarının
Aksini duymaktayım şimdi yeniden.
Kah şen şakrak gürüldemede dere,
Kah dumanı tütmede aşina bir bacanın
Ve hepsi sıcacık, güçlü, dünü savurup yere,
Gönlüme doluyorlar aşaraktan zamanı.
Sus, kulakver ve dinle türkü yakan çobanı.
***
Ey eski dostlar, ey yeşil dağlar,
Sizi gördüm de hatırladım,
Mutlu olduğum güzel günleri,
Aramızdan ayrılıp yiten dünleri.
Daha dün, yazın yamaçlarınızda,
Açan çiçekler gibi kaybetmişiz onları.
Hanidir doruğunuzda geçen yıl karları?
Anmaya geldim ben tüm gidenleri.
Selam hayatımın ilk anıları,
Yetim ruhumla merhaba derim,
Ve hasretle dağ taş demez arar da,
Sizi bu şenliğe buyur ederim.
Bir kez daha mezarlarınızdan çıkın,
Çıkın ki sizleri tutup okşayayım,
Hayatı duyun yeniden yaşayın
Ve doldurun keyif tasasını ozanın.
Hovhannes Tumanyan
Kaynak: nabukednazar.blogspot.com.tr/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






