19 Mayıs 2015

Gören Kâlp Mağazası

Ziya Mısırlı’ya

“Haklı olarak benzetmişler insanlar
denizi kadına
bir anda değişebilen bu iki ummanın
bilmem ki neden doyulmuyor tadına?”
(Ziya Mısırlı)*

Gören Kâlp Mağazası vaktiyle
bir şiir telgrafhanesi gibi çalışmış belli
Ziya Bey’in gönül gözüyle yazıp
elleriyle d / okuduğu şu dizelerle
“Gurbetin sayfalarında resim gibiyim”
“Gecemde güneş doğuyor, gündüzümde yıldızlar”
“Cesaret vermeli hatıralar insana”

Açık bir mektup gibi ne pul
ne zarf istiyor Ziya Bey’in gören kalbi


Haydar Ergülen

Tuzu Özleyenler İçin

Birbirimizin kıyılarına çıkar gibi
birbirimizden kıyıya çıkar gibi
seviştik o gün iki kazazede
belki de tuzlarımız sevişti birbiriyle
biz sanki iki deniz eskisiydik o gün
ve bir daha karayı göstermemek üzere
istersen iki denizkızı gibi seviştik de buna
istersen ölü bir balıkçı ve gözütuzlu siren
ve su yerine tuzunda boğulur gibi tenlerimizin
bazen de tuzunda yeniden doğulur bir sevişmenin
ruhumuz bile tuz içinde kaldı
tuz yalnızca tene değil ruha da gerekebilir
ruhu odasından çıkarabilir
bir başkasının adasına indirebilir
bir başkasının denizinde gezdirebilir
bir başkasının akşamında bahçe
bir başkasının avlusunda gölge
bir başkasının güneşinde aşk
bir başkasının yolculuğunda kılavuz
bir başkasının dilinde tuz…
Sevişmek kıyıya çıkmaktır belki de
kıyımızdan başka da çıkacak, inecek
yerimiz de yoktur bizim belki de
ruh adadır ve ten kalır derinde…


Haydar Ergülen

Severmişim Meğer

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer
akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedimtoprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer


meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yar fidan boylum
yakarız konakları
Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım
eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok
ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı
çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı


….

çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler kaktüsler fulyalar
İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948
yıldızları hatırladım



severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

19 Nisan 1962, Moskova

Nazım Hikmet

18 Mayıs 2015

Ateşböceklerine bakmaya gidelim

Bir gün de annenin
seni emzirirkenki
yüzünü gör düşünde

*

Ölen arkadaşlarım
yaşayanlardan çok

Sabah ağaçkakan gördüm
hafifledi acım

*

Taç yapraklar
her geçen yıl
biraz daha azalıyor

*

Fırtına

Tanıdığım bildiğim
bütün kuşların dili tutulmuş

*

Bir sarılsan
istediğin gibi

Bütün çiçeklerimi dökerim
açık gizli

*

Kelebekler
cenazelerdeki çelenklere
gelmezler

*

Bahar yağmurunu
yalnız bırakmıyorum

Soyunup dinmesini bekliyorum

*

Yaş altmışyedi

Sesini yeni duyduğum
bir kuş daha

*

Bu yaştan sonra
baharda
sırtüstü yatmam kırlarda

Ya kalkamazsam altından

*

Yeni tanıştığımızda
iç geçirirken
nefesim nefes aldı
nefesinden

*

İskele'de
bütün çiçekler
enginarın son çiçeği

*

Bahçedeki
ıtır ile sardunya
zamanında çiçek açtı

Sevdiğimi anlamışlar

*

Dağ tepe mi bıraktılar
baharda
yollarında yürünecek

*

Çiçek olsaydım
Bu dünyada
geceleri açardım

*

Teknoloji aldı başını gidiyor

Hatmiler melûl mahzun
gülümsüyor

*

Ateşböceklerine bakmaya gidelim

*

Ateşböceği olsam
ben de sevmem sabahı

Hangisi ateşböceği
belli olmuyor

*

Ay'ın umurunda değil
çevresindeki hâle
okşuyor
ıtır çiçeklerini

*

İyi ki gelmişim İskele'ye

Bahar da
İyi ki diyor

*

İğdenin altına
kursam tezgâhı
neler yazarım
kimbilir
kim bilir

*

Akşam sefası
kapıya dayanmış

Gel de uyu

*

Şehrin hercümecinde
hatmiyi gösterdim

Aşk gibi oldu yüzü

*

Yıllar önce ölen
sakamın ruhunu gördüm
zamansız kırılan
bir dalda

*

Beklemezdim bunu
dalı yaprağı kalmamış asmadan

Dolunay'ı seyrediyor

*

Itır ile sardunyanın
aşkına şahidim

Çocuklarını büyütüyorum

*

Bostan korkuluğu
bazı insanlardan
daha çok işe yarıyor

*

Nasıl biri diye
sorarlarsa

Beni baharı ve
şiiri sever de

*

Bahar
bu kadar değil

Daha açacaklar
kokacaklar var

*

Kelebekler mi uçuyor
başaklar mı

*

Ortancaların zamanı geliyor
Benim zamanım

*

Ortanca
Senin yerinde olsam
açmam

Renklerini değiştiriyor
zevk sahibi insanlar

*

Susalım
bir an susalım

Ortancaların açışını
duyarız belki

*

Li-Ta Po'nun
kayığına almak istediği
mehtap değil bu

İnanmak zorundayım

*

Ya bahçe muzu istemiyor
ya da muz bahçeyi

Aralarına giremem

*

Hosai yazmış o zamanlar

Kasaba gazetesi
okuyayım dedim
hemen bitti

Bugün de öyle

*

Bir daha
yakından bakmayacağım bahara

Yaşımı unutturuyor

*

Sabahı görmeyen
çiçek olsaydım
bu halimden iyiydi

*

Altından geçtiğimiz iğdeler
yine çiçeklendi

Bir yıl daha gençleştik

*

Sabaha karşı
ince bir ses

Baktım
sardunya yürüyor
sana ve güneşe doğru

*

Itır
yarın bir çiçek
daha verecek

Her yerimi tırmalıyor

*

İğde kokuları
dolaşmaya başladı evde

Meyveler çıkana kadar
onlara teslim

*

Bahar akşamı
aldım kendimi karşıma

Yaz diyorum
bir işe yara

*

Bahar gecesi
hangi kokuyla uyuyacağımı
bilmiyorum

*

Geçinip gidiyoyordum yalnızlığımla

Gördün
Kenara koydun

*

Yaşım
sonbaharın sonu

Aklım ilkbaharda

*

Kendini anlat diyenlere
uzun uzun anlatıyorum

Şiir ve hüsran

*

Ömrümün son güzünü
seninle yaşasam
başka sonbahar istemem

*

Ateşim çıksa
istirahate çekilsem
duyulur duyulmaz sesle
sorsam

Fırtına mı geliyor

*

Martılar
Yuvasız kuşların ayaktakımı

*

Ağustosböceği kurumuş
gövdesi ağaca yapışık
kabuğu çığlık çığlığa

*

Kargaları da ayarttı deniz

Akşam olunca yuvalarına
ağaçlardan değil
denizden gidiyorlar

*

Ayrıldık diyorlar
Yeni tanışıyorlar

*

Karın içine sindiği
kış aydınlığısın

*

Yağmur gibi yağdı yağmur

Karga
sesini tanıyamadı

*

Bahar yağmuru
kaçışan yavru kuşları
kuş yavrularını gördü

Durdu

*

Deniz çekildi

Yosunlar telaşsız
bakıyor

*

Ateşböceğini gördüm
Kayboldu

Müthiş yalnızlık

*

Örümcek ölmüş ağında

Buz gibi oldum

*

Yakışıklı sivri
ölmeden önce ısır beni

Korkma

*

Manolya
kendiliğnden koptu

Hemen düşmedi
Nazlandı

*

Bütün sonbahar
şehrin ortasındaki
yere düşmüş
çınar yaprağıdır

*

Eski
yıllanmış bir üvez

Titriyor
dudakların gibi

*

Kış biraz geciksin

Üvezler
hayatın tadını çıkarsın


Süreyya Berfe
Seferis ile Üvez / Metis Yayınları 2010

Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir
                                            seni sevmek saadeti...
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
güneşli bir rahatlık
ve etin daveti :
                    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
                                                             sıcak
                                                                koyu bir karanlık...

Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
                                                        kendisi değil
                                                                   edasındaki dünya...

Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
                                                            bir çekmece
                                                                        bir yüzük,
ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
             fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
                                sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

Ne güzel şey hatırlamak seni :
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...



20 Eylül 1945

Bu geç vakit
bu sonbahar gecesinde
                            kelimelerinle doluyum;
zaman gibi, madde gibi ebedî,
                                  göz gibi çıplak,
                                                 el gibi ağır
                           ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
                                                             kelimeler.
Kelimelerin geldiler bana,
yüreğinden, kafandan, etindendiler.
Kelimelerin getirdiler seni,
                                    onlar : ana,
                                    onlar : kadın
                                                ve yoldaş olan...
Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
                                                                kelimelerin insandılar...



21 Eylül 1945

Oğlumuz hasta,
babası hapiste,
senin yorgun ellerinde ağır başın,
dünyanın hali gibi halimiz...

İnsanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
oğlumuz iyileşir,
babası çıkar hapisten,
güler senin altın gözlerinin içi,
dünyanın hali gibi halimiz...



22 Eylül 1945

Kitap okurum :
                        içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
                        içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim :
                        karşımda sen oturursun,
çalışırım :
                        karşımda sen.
Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
                                konuşamayız seninle,
                                duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...



23 Eylül 1945

O şimdi ne yapıyor
                       şu anda şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
— hey gülüm,
              beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—

O şimdi ne yapıyor,
                     şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
                                               okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
— her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
                                                    sevgili, canımın içi ayaklar!...—
Ve ne düşünüyor
                       beni mi?
Yoksa
           ne bileyim
                    fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
                            neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,
                                     şu anda, şimdi, şimdi?...


24 Eylül 1945

En güzel deniz :
                        henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
                        henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
                        henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
                        henüz söylememiş olduğum sözdür...



25 Eylül 1945

Saat 21.
Meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
                                                8 yıl...
Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak :
                  seni sevmek gibi ciddî bir iştir...



26 Eylül 1945

Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
                           beni duvarların içinde,
                                                    seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...



30 Eylül 1945

Seni düşünmek güzel şey
                                  ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
                              şarkı söylemek istiyorum...



1 Ekim 1945

Dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
Bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
                                       vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...



2 Ekim 1945

Rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
                            kanatlar uçmak ister.
Kapı kapalı :
                    zorlayıp açmak ister.
Ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
      ve sevgili olsun hayat...
Biliyorum henüz bitmedi
                                sefaletin ziyafeti...
Bitecek fakat...



5 Ekim 1945

İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler :
                aç kalmayı, üşümeyi,
                yorgunluğu ölesiye
                ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.

İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
                dövüşmeyi insanlarımız için
                ve her gün biraz daha candan
                                                  biraz daha iyi
                                                                  sevmeyi...



6 Ekim 1945

Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
Yürek kirpiklerin ucunda
                                   uzayıp giden toprak uğurlanır.
Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e ,
                                                   P î r â y e !...» — diye...



7 Ekim 1945

İnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
                                                              rüzgâr-
                                                                         -larla.
Dolaşmak tehlikeli hâlâ
                                        geceleyin açık denizleri...

Altı yıldır sürülmedi bu tarla,
duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
Tank paletlerinin izleri
                                kapanır bu kış karla.

Ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
yine yalan söylüyor antenler :
alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
Fakat Ezrailin sofrasından dönenler
                                            döndüler verilmiş kararlarla...



8 Ekim 1945

    Çekilmez bir adam oldum yine :
                                                uykusuz, aksi, nâlet.
    Bir bakıyorsun ki
ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
    sonra bir de bakıyorsun ki
ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
    sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
    Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
                                        kendime karşı duyduğum nefret
                                                                                ve merhamet...

    Çekilmez bir adam oldum yine :
                                                uykusuz, aksi, nâlet.
    Yine her seferki gibi haksızım.
    Sebep yok,
                    olması da imkânsız.
    Bu yaptığım iş ayıp
                                    rezalet.
    Fakat elimde değil
                                seni kıskanıyorum
                                beni affet...



9 Ekim 1945

Dün gece rüyama girdin :
dizimin dibinde oturuyormuşun.
Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
Bir şeyler soruyormuşun.
Islak dudakların kapanıp açılıyor,
                                        sesini duymuyorum ama.

Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,
sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
                                                        sesini duymuyorum ama...

Kahrederek uyandım.
Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
Düşünüyorum :
                yoksa senin miydi bütün o sesler?



10 Ekim 1945

Gözlerine bakarken
        güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
        bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...

Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
                                                sırrını her gün bir parça veren
                                                fakat hiçbir zaman
                                                büsbütün teslim olmayacak olan...



18 Ekim 1945

Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
son defa dönüp baktığımızda şehre,
sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
«— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
       çalıştık gücümüzün yettiği kadar
                                                        seni bahtiyar
                                                                         kılalım diye.
Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
                                            devam ediyor hayat.
İçimiz rahat,
gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
                                       işte geldik gidiyoruz
                                                         şen olasın Halep şehri...»



27 Ekim 1945

Bir elmanın yarısı biz
                                yarısı bu koskoca dünya.
Bir elmanın yarısı biz
                                yarısı insanlarımız.
Bir elmanın yarısı sen
                                yarısı ben
                                          ikimiz...



28 Ekim 1945

Itır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...

Sevgilim,
yaş kemâlini buldu.
Bana öyle gelir ki
                 belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
Ama biz hâlâ
                 güneşin altında el ele yalnayak koşan
                                                                        hayran gözlü çocuklarız...



5 Kasım 1945

Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
bu bahiste
            geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut :
            olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
                                                     nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
                mevsim
                            sonbahar...



8 Kasım 1945

Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
ve Marmara denizinin dibinden geçip
sonbahar topraklarını aşarak
                                        olgun ve ıslak
                                                 geldi sesin.
Bu, üç dakikalık bir zamandı.
Sonra, telefon simsiyah kapandı...



12 Kasım 1945

Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
                                                    son lodoslar esmeye başladı.
Havayı dinliyorum :
                            nabız yavaşladı.
Uludağda, zirvede kar
ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
                                kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
Ovada kavaklar soyunuyor.
İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
sonbahar bitti bitecek,
nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
                                      büyük öfkemizin içinde
                                      ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...



13 Kasım 1945

Tarif kabul etmez, — diyorlar, — İstanbulun sefaleti,
milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
Şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
                                     yangın yerlerinde, sinema localarında...

. . . . .
. . . . . . . . .

Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
                                                                sahici İstanbulum,
sevgilim, senin mekânın olan
ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
                                           sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
                              ve evlât acısı gibi yüreğimde,
                              senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...



20 Kasım 1945

Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
                                        tohum saçılıyor.
Ve zeytin devşirilmekte.
Bir yandan kışa girilmekte,
bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
Bense hasretinle dolu
                ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
                yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...



1945 yılı Aralık ayının dördü

İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
giyin, kuşan,
benze bahar ağaçlarına...
Hapisten
          mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
                                                  ne münasebet,
böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin
          kadını...



5 Aralık 1945

Delindi sintine,
esirler parçalamakta pırangaları.
Yıldız-poyrazdır esen,
tekneyi kayaların üstüne atacak.
Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
                                      taş çatlasa batacak.
Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
                                                          kuracağız Pirâyem...



6 Aralık 1945

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun,
                meyve çağında ağacın,
                serpilip gelişen hayatın düşmanı.
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
                                — çürüyen diş, dökülen et —,
                         bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
                                        bu güzelim memlekette hürriyet...



7 Aralık 1945

Bursada havlucu Recebe,
Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
fakir-köylü Hatçe kadına,
ırgat Süleymana düşman,
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...



12 Aralık 1945

Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
                                                        pul pul altın
                                                                        bakır
                                                                              tunç ve tahta...
Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
Ve dağlar dumana batık
                                      kurşunî, sırılsıklam...
Tamam,
sonbahar belki bugün bitti artık.
Yaban kazları hızla gelip geçti demin
                                       herhal İznik gölüne gidiyorlar.
Havada serin
             havada is kokusu gibi bir şey :
             havada kar kokusu var...

Şimdi dışarda olmak,
          dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«— Ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
                                  hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
                                  Ve ikiniz de uzaktasınız...



13 Aralık 1945

Gece kar birdenbire bastırmış.
Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
Göz alabildiğine Bursa ovasında kış :
başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
Sevgilim,
değişti mevsim
            çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
Ve karın altında mağrur
                                       hamarat
                                                    sürüp gidiyor hayat...



14 Aralık 1945

Hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
Sen ve namuslu İstanbulum ne haldesiniz kim bilir?
Kömürün var mı?
Odun alabildin mi?
Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
Gece erkenden yatağa gir.
Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
Yarı aç, yarı tok üşümek :
                dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
                                              bu işte de çoğunluk bizde...


Nazım Hikmet



17 Mayıs 2015

Bir gecə baxırsan ki böyümüsən

Ayın bilmirəm neçəsidir. Deyəsən yanvar ayıdı. Hə yanvar. Dayanın, ayı da xatırlayacam. Mən yenə ağlayırdım. Mən yenə narazıydım birşeylərdən. Mən yenə peşmançılıq çəkib də hiss etmirdim. Dərindən nəfəs alırdım metroda gələrkən. Onu tanıdığım günlərdən bəri səssiz ağlamağı öyrənmişdim. Metroda səssiz səssiz ağlayırdım. Gələcək hərşeydən xəbərsiz, ümidlə onu gözləyirdim. Bilirsiz, insanın ümidi olursa bir şeyin olacağına onu əsla inandıra bilməzsiz əksinə. Mən də ümid edirdim. Mən də ümid edirdim. Ümid sözünün nə demək olduğunu dibinə qədər bilirdim mən. O qədər də yorğun idim ki həmin gün. Çünki səhər gəlməyəcəyini demişdi. Bunun üstündə qırılmışdı qəlbim. Onu görmək üçün evdən eləcə çıxmışdım. Gözüm heçnəyi görmürdü. Çağırdım, gəldi. Yenə ağlayırdım. Bildiyiniz yalvarırdım. Gözünün içinə baxırdım. “Axı hərşey yaxşıdı”. Nə yaxşıdı axı? Nədi yaxşı olan?” Mən ölürəm görmürsən? O zaman deyilən hərşeyə inanırdım. Uşaq kimi. İndi bir gecədə böyüdüm. İnsan yaşa dolduqca böyümür ki. O ki həyatın nağıllardakı kimi möhtəşəm olmadığını biləndə,ananın gözlərində acını görəndə böyüyür. Bir gecə baxırsan ki böyümüsən. Artıq əvvəlki bütün sevinclər ölür içində. O kiçik şeylərlə xoşbəxt olan qız var ha. O ölür. Öldüyü gün böyüyürsən. Boyun artımı falan. Qoyun kənara bunları. İnsan ümidi qırıldıqca böyüyür. Nə qədər ümidin qırılıb birşeylərə

Mən yenə incinirdim. Amma gedə bilmirdim. Gedən hər zaman daha dəyərlidi. Mən qalanda da dəyərli olduğumu düşünürdüm. Məhv olurdum. Ölürdüm. Ruhum çəkilirdi. Üstündən 3 ay keçib. Yenə durub boğazımda

Mən ağlayırdım. O qulaqcıqları taxdı qulağıma mahnı dinlətdi. Daft Punk instant crush. Sonra o Allahın cəzası mahnı hər ağlayanda köməyimə gəldi. Yenə fonda o musiqi var. Amma o ümid yoxdu. Mahnı dəyişməyib. Eyni ifa,eyni sözlərdi. Amma ciyərimi sökən şeylər dəyişib. Artıq onun qoxusu da yoxdur. Mahnı dəyişmir, gözyaşları da, ağrılar da. Daha da artır.

3 gün sonra ad günümdü. Və mən 21 yaşıma gəlmədən böyüdüm. Ən pisi də nədi bilirsiz? Unudulmaq. Birdən birə əlaqəsiz xatirələrdən belə silinmək. Anam deyir ki nə var axı o adamda. O adamda ümid var idi, ana. Xatirə var idi. Əzbərlədiyim qoxu vardı. Səs vardı. Sənə yenidən aşiq oldum deməsi vardı. Bir də bütün bunların toz olması vardı. Həyatımın, arzularımın, xəyallarımın üstünü basması vardı. O tozun gözlərimi yandırması vardı. Var birşeylər. Bir də Daft Punk var. İnstant Crush.

denizetirli.wordpress.com

Bilmiyorum ayın kaçıdır. Sanırım Ocak ayıydı. Evet Ocak. Dayanın, ayı da hatırlayacağım. Ben yine ağlıyordum. Ben yine razı değildim bir şeylerden. Ben yine pişmanlık çekip de hissetmiyordum. Derin nefes alıyordum metroda gelirken. Onu tanıdığım günlerden beri sessiz ağlamayı öğrenmiştim. Metroda sessiz sessiz ağlıyordum. Gelecek her şeyden habersiz, umutla onu bekliyordum. Bilirsiniz, insanın ümidi olursa bir şeyin olacağının aksine onu asla kimse inandıramaz. Ben de umuyordum. Ben de umuyordum. Umut kelimesinin ne demek olduğunu dibine kadar biliyordum. O kadar da yorgundum ki o gün. Çünkü sabah gelmeyeceğini söylemişti. Bunun üstünde kırılmıştı kalbim. Onu görmek için evden çıkmıştım. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Çağırdım, geldi. Yine ağlıyordum. Bildiğiniz yalvarıyordum. Gözünün içine bakıyordum. "Ama her şey iyiydi". Ne iyiydi ki? Neydi iyi olan? "Ben ölüyorum görmüyor musun? O zaman söylenen her şeye inanırdım. Çocuk gibi. Şimdi bir gecede büyüdüm. İnsan yaşı ilerledikçe büyümüyor ki. O ki hayatın masallardaki gibi muhteşem olmadığını öğrenince, annesinin gözlerindeki acısını görünce büyüyor. Bir gece bakıyorsun ki büyümüşsün. Artık önceki tüm sevinçler ölür içinde. O küçük şeylerle mutlu olan kız var ya. O ölür. Öldüğü gün büyüyorsun. Boyun artışı falan. Koyun bir bunları kenara. İnsan ümitleri kırıldıkça büyüyor. Ne kadar ümidin kırıldı bir şeylere?

Ben yine inciniyordum. Ama gidemiyordum. Giden her zaman daha değerli idi. Ben kaldıklarında da değerli olduğumu düşünürdüm. Mahvolurdum. Ölürdüm. Ruhum çekilirdi. Üstünden 3 ay geçti. Yine duruyor boğazımda .

Ben ağlıyordum. O kulaklıkları takıp kulağıma şarkı dinletti. Daft Punk instant crush. Sonra o Allahın cezası şarkı her ağladığımda yardımıma geldi. Yine fonda o müzik var. Ama o umut yok. Şarkı değişmedi. Aynı ifade, aynı sözlerdi. Ama ciğerimi söken şeyler değişti. Artık onun kokusu da yoktur. Şarkı değişmiyor, gözyaşları da, acılar da. Daha da artıyor.

3 gün sonra doğum günümdü. Ve ben 21 yaşıma gelmeden büyüdüm. En kötüsü de neydi biliyor musunuz? Unutulmak. Birden bire alakasız hatıralardan bile silinmek. Annem diyor ki ne var yahu o kişide. O kişide umut vardı, anne. Hatıra vardı. Ezberlediğim koku vardı. Ses vardı. Sana yeniden aşık oldum demesi vardı. Bir de tüm bunların toz olması vardı. Hayatımın, arzularımın, hayallerimin üstünü basması vardı. O tozun gözlerimi yakması vardı. Var bir şeyler. Bir de Daft Punk var. Instant Crush.

15 Mayıs 2015

Unutulan'dan

I
Unutulan gölgelerle başlamıştık
Aşklar yerinde durmuyor ki, açsan
Arkabahçeye bakan pencereyi
Kedi değil çocuk değil, çağırsan
Yakın bir harabeden.

Unutulan gölgelerle unuttuk
Bağdaş kurduğumuz döşekte
Baktıkça küçülüyoruz zamana
Gün boyu avluya açılan.

Unutulan avluda unutulmuş
Çamurlu çiçekler, kuşların gagası
Gözü kanlı nar ağacı ve ben
Kadim bir şehirde.

Artık unutulan çıplaklığını
Çocuk yatağımdan toplamıyorum
-Orda mısın?

Şuramda duran harabeden
Bir daha seslensen.


Metin Fındıkçı