05 Ağustos 2015

Gece

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtâbı sürükledik sularda.

Bir yoldu parıldayan gümüşten,
Gittik... Bahs açmadık dönüşten.

Hulyâ tepeler hayâl ağaçlar...
Durgun suda dinlenen yamaçlar...

Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gâip bir mûsikîydi sanki.

Gitmiş, kaybolmuşuz uzakta...
Rü’yâ sona ermeden şafakta.


Yahya Kemal Beyatlı

Tahammül mülkünü yıktın Hülâgû Han mısın kâfir

Tahammül mülkünü yıktın Hülâgû Han mısın kâfir
Aman dünyayı yaktın ateş-i sûzân mısın kâfir

Kız oğlân nâzı nâzın şehlevend âvâzı âvâzın
Belâsın ben de bilmem kız mısın oğlân mısın kâfir

Ne ma’nâ gösterir duşundaki ol âteşin atlas
Ki ya’ni şule-i cansuz-ı hüsn ü ân mısın kâfir

Nedir bu gizli gizli âhlar çâk-i giribânlar
Aceb bir şûha sende âşık-ı nâlân mısın kâfir

Sana kimisi cânım kimi cânânım deyü söyler
Nesin sen doğru söyle cân mısın cânân mısın kâfir

Şarâb-ı âteşinin keyfi rûyun şul’elendirmiş
Bu haletle çerâğ-ı meclis-i mestân mısın kâfir

Niçin sık sık bakarsın öyle mirât-ı mücellâya
Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayrân mısın kafir

Nedim-i zârı bir kâfir esir etmiş işitmiştim
Sen ol cellâd-ı din, ol düşmen-i îmân mısın kâfir


Nedîm

Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım

Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım
Kurbânın olam var mı benim bunda günâhım

Âşıklığıma şâhid-i âdil mi değildir
Evzâ-i hazînimle garîbâne nigâhım

Memnûn-ı visâl eyle beni gel kereminle
Yansın hased âteşlerine baht-ı siyâhım

Ey seng dil etmez mi senin kalbine te’sîr
Hârâları hâkister eden âteş-i âhım

Bir bağrı yanık âşık-ı mihnet-zededir dil
Ağlatma Nahîfî kulunu cevr ile şâhım


Nahifî Süleyman Efendi


04 Ağustos 2015

harf sürüleri dağılmadan gel

ağaca sarıldım
bekliyorum
gelecek
misin

önce meşe ağacına
sarıldım
sonra
selvi
söğüt
ılgın
ve denizin sesi

bıraktım hepsini
tepelere
çıktım
rüzgâr daha yukarılara
sürükledi
beni


o en yalnız ağacı
buldum
hasretle
sarıldım
ona
ağladım
seni düşündüm

gelecek
misin

ey denizlerin sırrı
açan sarı lalelerin
ıtırların
dağ başındaki
kardelenlerin
ve
gülün
kanımda açan gülün
sırrı

senin hediyen
benim

gelecek
misin

ağaca sarıldım
bekliyorum

hava kararıyor
uzakta
bir dağ köyünde
akşam ezanı
okuyor
ney sesli bir çocuk

o ağacın altında
namaza
duruyorum

alnım toprağın üzerinde
dua ediyorum

ey sevgili

gelecek
misin

rüzgâr yüzümde geziniyor şimdi
hafifçe
ışıklı
bir el gibi
yüzüme
dokunmasıyla
gözlerimden aşağıya
berrak
pınarlar
boşalıyor

toprağın üzerinde
otururken buluyorum
kendimi
namaz bitmiş
ve
yanımda
gözleri ışıl ışıl
bir
çocuk
bana
bakıyor

ellerinde tuttuğu
içi süt dolu
temiz
bir
kabı
uzatıyor usulca

içmemi işaret ediyor
gülümseyerek
ve
hiç beklemeden
geri geri giderek
otların arasında
kayboluyor

ey sevgili

şimdi
burada
bu ıssız coğrafyada
kelimelerimle
seni
bekliyorum

gelecek
misin

harf sürüleri
ile
geliyor
kağıtlar

ve benim kalemimle
ağaçlara
sarılıyorlar

yaz diyorlar
bana
yaz

yoksa dağılacak
bu
harf
sürüleri
ve
hiç
kimse
birbirini
anlayamayacak

kelimeler
kaybolacak

bu sürü
bir daha
bir
araya
toplanamayacak

ey sevgili
sen
gelmezsen

bu kelimelere
kim
çobanlık
yapacak

şimdi
o dağın başında
tek
ağacın
altında
seni bekleyen bir çocuk var

gelecek misin

ey sevgili

gelecek
misin


turgay özen

Beyaz Özel-Dağlarca Şubat 2009
Hayykitap



03 Ağustos 2015

Eğer maksûd eserse mısra'-ı berceste kâfidir

Acep hayretteyim  şol sedd-i İskender hususunda
Eğer maksud eserse, mısra-ı berceste kafidir !

Koca Ragıp Paşa

Kız Kardeşim İçin

-Anneme-

Biz çocuktuk seni gömdüler
Vefasız kumlara ilgisiz eller;
O zamandan beri güçsüz ve özlemle
Ne zam an kıbleye dönsem kırık gönlümle.

Seni bir deve sırtında gidiyorken görürüm;
Sonra kumlarda şaşkın görürüm.
Bir diken belki işareti mezar yerinin
Develer belki ziyaretçilerin;

Kim bilir, belki de, altında tozların,.
Ne diken var ne gelen var ne de mezann;
Ne de sen... Bense bu gün denlimle
Seni ağlatmaya geldim, dinle.

Dinle her nerde isen, her ne isen;
Toz, bulut, ruh, melek, taş ya da diken;
Bunların hepsini ağlatıp, inletecek
Bir cinayet ki... Cinayet gerçek!
Bir cinayet ki diriler, yasalar
Koymamış adını; am a vicdan.
O büyük yargıç, o belli yasa
Veriyor yargısını: ilenç, beddua!

Bu ilenmesiyle ama sızlıyor mu vicdanın?
Sorun erdemi aşağılayan alçaklardan,
Sorun doğayı karalayan utanmazlardan;
Bu ilenmesiyle evet sızlıyor mu vicdanın?
Sorun şu temizliği zehirleyen o caniden.

Zavallı kardeşim! İnsan tasavvur ettikçe
Sonunda toprak olan sergüzeşt-i mü’limini.
Şu on sekiz senelik dehşet-i mezâhimini.
Tahammül etmiyor... Artık bu böyle gittikçe
İçim zehirlenecek yâd edip mekârimini.

Koşardı pîş-i mehâsinde dâ'imâ hevesin,
Küçüklüğünde henüz mâ'il-i lezâ’ildin.
Ulüvv-i kalbe, ulüvv-i hayâle naildin...
En ibtidâ bana telkin-i şi'r eden sensin;
Çocukluğunda beraber zarif ve âkildin.

Zarif ve âkil idin, düşmesen bu â’ileye.
Kalırdı belki kadınlıkta bir büyük yâdın.
Yaşardı belki onun gölgesinde ahfâdın.
Sen inmedin, seni indirdiler o mezbeleye;
Sen ölmedin, seni öldürdüler, zavallı kadın!

Öldürdüler... Bu hem de bugün, şimdi olmadı;
Çoktan gömüldü hüsn-i şebâbm, zarâfetin,
Kalbin, kadınlığın, şerefin, istirahatın.
Bir ân didiklemekten o hâ'in yorulmadı.
Bittin çamurlu tırnağı altında gılzatin!

Tırnak, çamur, tokat... Bu senin kısmetin değil
Ey ismet-i mübâreke, ey hüsn-i zî-hicâb.
Ey hande-i tulu'-ı hayâ, bikr-i gül-nikaab...
Tırnak, çamur, tokat... Sonu bir ömr-i mübtehil
Tırnak, çamur, tokat... Sonu mahv-ı ebed. türâb!

Elbet değil nasibi mezellet kadınlığın,
Elbet değil melekligin ümmîdi zulm ü şer.
Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer;
Lâkin bugün hep onlara â'id yığın yığın
Endişeler, kederler, eziyyctler, iğneler!

Zavallı kardeşim! İnsan, düşündükçe
Sonunda toprak olan acı serüvenini.
Şu on sekiz yıllık çektiklerinin derecesini.
Dayanmıyor... Ama bu böyle gittikçe
İçim zehirlenecek anıp iyiliklerini.

Her zaman güzelliklerin önünde koşardın.
Henüz küçüklüğünde erdemlere eğilimli idin.
Kalp yüksekliğine, hayal yüksekliğine ulaşmıştın...
Bana şiiri aşılayan en önce sensin;
Çocukluğunda bile ince ve akıllıydın.

İnce ve akıllıydın, düşmesen bu aileye.
Kalırdı belki kadınlıkta büyük bir anın.
Yaşardı belki onun gölgesinde torunların.
Sen inmedin seni indirdiler o çöplüğe;
Sen ölmedin, seni öldürdüler, zavallı kadın!

Öldürdüler... Bu hem de bu gün, şimdi olmadı;
Çoktan gömüldü gençliğinin güzelliği, inceliğin.
Yüreğin, kadınlığın, onurun, dirliğin,
Seni bir an didiklemekten o hayın yorulmadı.
Bittin çamurlu tırnağı altında ilkelliğin!

Tırnak, çamur, tokat... Senin payın değil ağlamak
Ey güzel çocukluk, ey utangaç güzellik.
Ey utanışın gülüşü, gül peçeli kız oğlan kızlık...
Tırnak, çamur, tokat... Sonu yalvaran, yakaran bir yaşamak;
Tırnak, çamur, tokat... Sonu yok olup gidiş, toprak!

Elbet aşağılanmak hakkı değil kadınlığın.
Elbet değil nıelekliğin umudu, kötülük ve zorbalık,
Elbet yoksul olursa kadın alçalır insanlık;
Ama bu gün onlann hep yığın yığın
Kaygılar, kederler, çileler, iğneler!

Bî-çâre kardeşim, ezilip bittin, öyle mi?
En sonra ezdiler seni, öldürdüler seni.
Ben yıkmak istedim, yapılırken bu medieni,
Lâkin hatâ bırakmadı: Muzlim, cehennemi
Bir kuvvetin elinde müzehher fakat denî

Bir kabr olan muhitine gördüm nüzûlünü;
Cebrî, sürüklenir gibi indin adım adım!
Arkanda ben bu hâle, bilirler, çok ağladım.
Kaldındı bir ufukta ki hattâ ufülünü
Islak nazarlarımla uzaktan selâmladım.

Bilmem ki şimdi hangi tecelline ağlasak;
Bir taze mahvolup gidivermek, bu bir keder;
Mahvolmanın sebepleri hep ayn darbeler;
Lâkin bu tazenin ebedî aşka müstahak
Bir kalb iken ezilmesi... Mahvolmadan beter!

Ba'zan felâketin de olurmuş hayırlısı:
Kurtuldun işte lâhzada bin kerre ölmeden.
Öldürdüler fakat... Beni yalnız bu titreten;
Ölmek değil, bu öldürülüş en kahırlısı;
Çektiklerinle muztaribim en ziyâde ben!

Nâmınla, ey vücûdunu tezlîl eden sefil.
Kaldır taşından olsun o jeng-i hacâleti;
Gölgen karartacak bu cebîn-i şehâdeti...
Ey karha-i hayâtı olan mel'anet, çekil,
Toprakta bâri inlemesin rûh-i ismeti!

Siz toplanın başında bu na’ş-ı mükerremin,
Siz, ey kadınlığın ebedî iştikâlan.
Ey za'f u zilletin mütevahhiş bükâlan;
Siz toplanın ve ağlaşalım... Siz, bu matemin
En doğru, en yakın, en asıl âşinâları!

Zavallı kardeşim, ezilip gittin öyle mi?
En sonra ezdiler seni, öldürdüler seni.
Ben yıkm ak istedim yapılırken bu mezan,
Ama yanılgı bırakmadı; karanlık, cehennem gibi
Bir gücün elinde çiçekli ama aşağılık

Bir mezar olan çevrene gördüm inişini;
Zorla, sürüklenir gibi indin adım adım!
Arkanda ben bu duruma bilirler çok ağladım.
Kaldındı bir ufukta ki üstelik batıp gidişini
Islak bakışlarım la uzaktan selâmladım.

Bilmem ki şimdi hangi durumuna ağlasak;
Gencecik yok olup gidivermek, bu bir keder;
Yok olmanın nedenleri hep ayn çileler;
Yalnız bu tazenin sonsuz sevgiye lâyık
B ir kalp iken ezilmesi... Yok olmaktan da beter!

Bazen felâketin de olurmuş hayırlısı:
Kurtuldun işte bir anda bin kez ölmeden.
Öldürdüler ama... Beni yalnız bu titreten:
Ölmek değil, bu öldürülüş en acısı;
Çektiklerine üzülüyorum en çok ben!

Adınla, ey onun varlığını alçaltan sefil.
Kaldır taşından olsun o utanç pasım;
Gölgen karartacak bu şehitliğin alnını...
Ey onun yaşamının yarası olan kötülük, çekil.
Toprakta olsun inlemesin temiz ruhu!

Siz toplanın başında bu saygıdeğer ölünün.
Siz. ey kadınlığın sonsuz yakınışları,
Ey güçsüzlüğün, alçalışın korkak göz yaşlan;
Siz toplanın ve ağlaşalım... Siz, bu büyük üzüntünün
En doğru, en yatan, en soylu tanışları!


Tevfik Fikret


Hemşirem İçin

-Nineme-

Biz çocuktuk, seni defneylediler
Bî-vefâ kumlara bî-kayd eller.
O zamandan beri, müştak'u zebûn.
Ne zaman Kıbleye dönsem dil-hûn,
Seni bir mafhede pûyân görürüm;
Sonra kumlarda perişân görürüm.
Bir diken belki delîl-i kabrin.
Develer belki ziyaretçilerin;

Kim bilir, belki de. pâ-mâl-i gubâr.
Ne diken var, ne ziyâret, ne mezâr;
Ne de sen... Bense bugün derdimle
Seni inletmeye geldim, dinle.

Dinle her nerde isen, her ne isen:
Toz. bulut, rûh, melek, taş ya da diken;
Bunların hepsini giryân edecek
Bir cinâyet ki... Cinayet, gerçek!
Bir cinâyet ki kavânîn, edyân
Koymamış ismini; lâkin vicdan,
O büyük hâkim, o kânûn-ı mübîn
Veriyor hükmünü: Lâ'net, nefrîn!

Bu lanetiyle takat muztarib mi vicdanın?
Sorun fazileti tahkir eden esâfilden.
Sorun tabi’atı terzil eden erâzilden;
Bu lâ’netiyle, evet, muztarib mi vicdanın?
Sorun şu ismeti tesmîm eden o kaatilden.


Tevfik Fikret