12 Eylül 2015

Sesler ve küller

orada duruyorsun, fırtınalar tanığımdır
terkedilmiş
beyaz ve nazlı,

yorgun bir hallacın
            attığı
                yünler
                    gibi
dokunaklı.

git diyorlar gidiyorsun
kal diyorlar

ne bir ses
ne bir şarkı.

ey saçlarına ak kuşlar üşüştüren
yüzünü peçesine saklamış

ayın altında
çam dalına asılan

gümüş
gölgesi

göle düşmüş.

kendine bıçaklar bileyen
                 devrilmiş
                 kağnı
                 gibi
yolda kalmış
sevgilim.

altın benekli
fundalıklarda

pusuya düşürülen

geceleyin gözleri bağlı
                           götürülen
karaca.

inilmedik ne bir deniz
çıkılmadık ne bir dağ

uğranmadık han
bırakmayan

yaralı koşma

sevdalı
im

halkım, sevgilim.

saz yok
mızrap yok

hep konmuş
hem göçebe

hem balık hem kuş
hem ingin hem yokuş

yanık otlar gibi
              kavrulmuş

esmer ve yoksul.

iner şafağın alacasında
karıncalar ordusu
şehre
                    kenar
                    mahallelerden
yürüyerek
ve trenlerle.

su satan çocuklarıyla
kapılarında vagonların

çamaşırcı
kadınlarıyla
                  iner
                 şehre
sincan'dan
iner mamak'tan

battal gazi
destanı ve
kan kalesi

ve kılıcıyla alinin

mızraklı ilmihalle.

yok başka bir cehennem
yaşıyorsun işte

ellerine
bulaşmış

kara incirin sütü
ve kardeşinin

kanı

habil ile kabilin.

yaşıyorsun
sarışın

onurlu ve aşık

karasevdalar
içinde
               aydınlık.

yok senin kayan bir yıldızın

puslu
ssekendizin

çolpanın
görünmüyor.

bu gökyüzü

sana
bana dar

telliturnam uçamaz
gelinkuşum konamaz.

                 tel örgüyle
                 çevrilmiş

onlara
mavi ve alabildiğine
                               geniş.

hasretin çırağı
gurbetin

kalfası

ve aydınlıkların
ustasısın

             sönünce
             mum
sönünce
çarağı

karanlıklara
çarpan

pervanem.
             halkım
             sevgilim

yanar
güneşte etin kehribar

                        bir üzüm
çıngılı
gibi.

çıkrık iner
çıkar

çıkrık

varılmaz

dibi görülmedik
korkuyum.

süngerdedir
vurgun yemiş

tütün
düzer
                 inci
                 gibi.

karabükte
duman olur

                 savrulur

gıslavette işçi.

yıllar yılı

bilirim

döne döne
yıllar yılı

aynı
kitabı okur

adı acılarbilgisi

adı acılarbilgisi

acılarbilgisi.


Behçet Aysan

Behçet

İşte 'yağmur dindi'; iki yaz arasına
yokluğu bıraktılar, senin o ağustos
sesini gölgeye değil, külünü aramıza...
'Yağmur dindi', unutulmaya hazırlanan ne
varsa temmuz gibi tutuşuyor aklımda;
yarısı o güneşli sesinin tozuyla hala
ürpertili bir yaz hışırtısına takılmış
alymışsekizlik plakta, yarısı kül aklımda!
Ah, kül razı değil de kul razı, sesinin
dolaylarından alınma bu yanık havaya,
bir bulut kaynıyor temmuz göğünden
gözümüzde 'yağmur dindi', yangınsa daha...
'Yağmur dindi' şairim, tabip değil misin
sen akıl ver bana: Bu acı hangi
arkadaşlığın gölgesine çekilir şimdi,
ve hangi şiire sığar külün kimsesizliği?
'Yağmur dindi' ve sen üstlendin yine
kardeşiyle kül olan bir ülkenin sessizliğini,
bir elem doktoru üstlenirdi bu acıyı elbet:
iyisiniz değil mi ruh verdiği şiirler?

Bir adın Safa'ymış meğer, güldün mü Behçet?

Haydar Ergülen

Son Düello

Be­hçet Aysan'a

Kaybettim ömrümün son düellosunda
Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
Cunda'daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
Buna dayanamam, bu yalnızlığa
Döktüm ceplerimdeki yıldızları, ifademi verdim
Köprüler yıkık, kıyı yok, teknem su alıyor
Ölümün itirafçısıymışım meğer, geç anladım
Kalbimin üstüne tütün bastım
kalem yorgun, defter bitkin... dayadım alnımı masalara
Kesik bir tırnak gibi parmağımı arıyorum
Tetik çekildi artık, kurşun havada uçuyor
Bir mıknatıs olayım karanlığımda

Geldim, gördüm, yenildim... ne var ki bunda?
Ölüme bir yer açtım hayatın sofrasında
Buymuş hikmetim, elimden gelenim
Kanarmış ellerim koskoca bir suda
Mızrağım, mataram, kalkanım... kalbim...


Ahmet Erhan

Güvercinleri Sevindirin

her sabah
uyandığımda,
gördüğüm düşü hayra yorarım
açmasına açarım da
göğsümün altın kafesini
korkarım
ya bu gece
güvercinler
yüreğimden başka bir ülkeye
göç etmişlerse.

çünkü, ben ilyas
hasköy'lü -
kör ilyas,
şu koca istanbul şehrinde
yenicami önünde
sanki dünyanın bütün
                açlarını
doyuruyormuş gibi
gururlanan bir sevinçle
darı satarım
savrulması için güvercinlere.


Behçet Aysan

Sivas Acısı

Ben tanırım
Bu bulut bizim oranın bulutu
Hemşeriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış ta Sivas'tan gelmiş
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var

Ben bilirim
Bu rüzgar bizim oranın rüzgarı
Hemşerimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan
Yurdumun rüzgarı
Kurutsun diye akan kanlarımı

Ben anlarım
Bu acı bizim ora işi, hançer acısı
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi
Hançerin nakışı
Tanıdım acısından, Sivas işi

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde

Aziz Nesin

Kendine Ait Bir Oda

Kadının eleştirisi karşısında duydukları tedirginliği ve bir kadının herhangi bir eleştiriyi, bir kitabın kötü, bir resmin yetersiz olduğunu ya da başka bir şeyi, aynı eleştiriyi getiren bir erkekten çok daha fazla acı vermeksizin söylemesinin olanaksızlığını da açıklar. Çünkü kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar; yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir.
*
Yoksa öfke, gücün o bildik refakatçi cinlerinden miydi?
*
Sekiz çocuk doğurmuş bir kadın dünyanın gözünde yüz bin pound kazanmış bir avukattan daha mı değersizdi?
*
Evlilik, özellikle şövalye niteliklerine sahip yüksek sınıflarda, kişisel bir beğeni olayı değil, ailesel bir açgözlülük meselesiydi.
*
Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte ise hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır. Tarih kadından hemen hemen hiç söz etmez.
*
İmzasız birçok yapıtın ardında bir kadının gizlendiğini varsayacak kadar ileri gidebilirim.
*
Her şey, dahiyane bir yapıtın bir bütün olarak ve hiç örselenmeden yazarın usundan çıkabilme olasılığına karşıdır. Genelde maddi koşullar buna karşıdır...Üstüne üstlük tüm bu güçlükleri belirginleştirip katlanılmasını daha da güçleştiren, dünyanın o meşum vurdumduymazlığı vardır. Maddi güçlükleri aşmak olanaksızdı; ama daha kötüsü, maddi olmayanlardı. Keats ve Flaubert ile öbür erkeklerin güçlükle katlandıkları dünyanın aldırmazlığı, kadınların durumunda aldırmazlık değil, düşmanlıktı. Dünya erkeğe dediği gibi kadına da istersen yaz, beni hiç ilgilendirmiyor, demiyordu. Dünya kaba bir kahkahayla, yazmak mı diyordu. Yazmak senin neyine? Her zaman karşısında başkaldırılacak, üstesinden gelinecek, bunu yapamazsın, onu beceremezsin diyen o iddia vardı.
*
Kendileri için söylenenlere en çok aldıranlar, tam tersine deha sahibi kadınlar ve erkeklerdir... Yazın, başkalarının düşüncelerine mantığın ötesinde aldırmış kimselerin enkazlarıyla kaplıdır.
*
Başyapıtlar, tek ve her şeyden ayrı olarak doğmazlar; yılların ortak düşüncesinin ürünüdürler.
*
Her durumda roman, insanın iç gözünde belli bir biçimin izlerini bırakan bir yapıdır.
*
Kabaca dile getirilecek olursa, 'önemli' olan futbol ve spordur; modaya taşınmak, giysiler satın almak 'önemsiz'dir. Ve bu değer ölçütleri kaçınılmaz biçimde yaşamdan yazına aktarılırlar. Eleştirmen, 'bu önemli bir kitap' diye düşünür çünkü savaşı ele almaktadır. 'Bu önemsiz bir kitap' diye düşünür, çünkü oturma odasındaki kadınların duygularını ele alıyor. Değer ölçütlerinin farklılığı, daha incelmiş biçimlerde her yerde varlığını sürdürür.
*
Kitaplıklarınızı istediğiniz kadar kapatıp kilitleyin; ama benim aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, hiçbir kapı, hiçbir sürgü yoktur...
*
Bir kitap art arda dizilen cümlelerden değil, bir benzetme yapmak gerekirse, kemerlere, kubbelere dönüştürülmüş cümlelerden meydana gelir.
*
Kadınlar erkekler gibi yazıp erkeklere benzerlerse, çok yazık olur; çünkü dünyanın büyüklüğü ve çeşitliliği göz önüne alındığında, iki cins bile yetersiz kalırken, yalnızca bir tanesi ile nasıl idare ederiz? Eğitim, benzerlikler yerine farklılıkları ortaya çıkarıp güçlendirmemeli midir?
*
İki cinsin birbirine kışkırtılması; üstünlük iddialarının ve zayıflığın bir tarafın üstüne yıkılması, insanlığın taraflara bölünmüş olduğu ve bir tarafın öbürünü yenmesi gerektiği gibi konular, kürsüye çıkıp başöğretmenin elinden süslü püslü bir kupa almanın çok önemli olduğu ortaokul aşamasına aittir.

Virginia Woolf - (Kendine Ait Bir Oda)

Dünyanın işleri hep aceledir

Dünyanın işleri hep aceledir. Her zamanki gibi ayaküstü kahvaltı ediyordum. Annem yine öyle seslendi:
— Otursana evladım. Birazcık otur.
— Tamam. Gidiyorum.
— Acele etme yavrum.
Annem gözüme her zamankinden farklı, nasıl anlatsam bilmiyorum, değişik bir hüzünle baktı:
— Konuşmamız gerek.
Debelenir gibi saate baktım. Benzin almam gerek, işe yetişmem gerek, sonra yayınevine geçmem gerek…
— Ne vardı?
O an annem gözlerime hüzünle gözlerini dikip oturuyordu. Birden bire:
— Resim çektirelim.
Tuhafıma gitti.
— Niçin?
— Yakında ben öleceğim.
Annem bu sözü sanki “komşulara varıp geleceğim” der gibi tabii bir ahenkte söylemişti. Güldüm.
— Bırak anne!
Böyle söyledim ve çıkıp gittim.
Aradan iki hafta geçti ve… Geceleri uykumdan uyanıyorum, düşünüyorum. Düşünüyorum: “Sen, ey namert! Sen ey ahmak! Niçin o zaman güldün. Resim çektirecek zamanın yok muydu? İstesen bulurdun. Vaktin çok. Kitap için, gazete için, iş başında, bahçede, sokakta… Ne yani? Sen sinema yıldızı mısın? Bütün dünyanın tanıdığı bir kişi misin? İşte tomar tomar resimlerin var. Her çeşit. Her yerde. Yalnız… Annenle çekilmiş bir tek resmin bile yok.”


Ötkir Haşimov
Dünyanın İşleri / Bilgeoğuz Yayınları