20 Eylül 2015

Bir damla su

Ben didinirken bir ara yavaşça elime dokunduğunu hissettim. "Oğlum bırak. Bardak doldu artık. Ömrü tamam oldu. Bir damla istiyordu, o da damladı işte."


KÜTÜPHANE 

Aralıksız yağan kar tüm kasabayı kalın ve şefkatli bir yorgan gibi örtmüş. Halk kütüphanesine çıkan yüksek merdivenlerin sokağa kavuştuğu yerde, sırtımı duvara yaslamış, kapının açılmasını bekliyorum. Az sonra kütüphanenin yaşlı odacısı Yaşar Efendi, yanımdan geçerek merdivenleri tırmanmaya başlıyor. Yan gözle bana bakıyor, hissediyorum. Kütüphanenin kapısında bekleyen cılız bir çocuk! İki üç basamak arkasından, aynı yavaşlıkta merdivenleri çıkarak takip ediyorum onu. Kapının önündeki sahanlıkta biraz oyalandıktan sonra büyükçe bir anahtarla kapıyı açıyor. İki kanatlı ahşap kapının önünde duran, mazgal tarzındaki metal paspasa ayakkabılarını iyice sürterek temizliyor sonra. Bu hareketin aslında bana yapıldığını çok iyi biliyorum. Şimdi içeri girdi ve kapının yanında dikiliyor. Eski ve ıslanmış ayakkabılarımı defalarca paspasa sürtüyorum. Yüzünde hiç değişmeyen bir ifadeyle sessizce izliyor beni. Bir süre daha baktıktan sonra yeterli olduğunu düşünmüş olmalı ki içeri gidip kayboluyor. Artık girebilirim. İçerde kimse yok. Pencerenin yanındaki masaya gidip oturuyorum. ‘Esrarlı Ada’ yarım kalmıştı, kaldığım yerden devam edeceğim. Kitabı alıyorum raftan ve doğru kayıt defterinin olduğu masaya. Yaşar Efendi, sobanın yanında elinde kömür kovasıyla durmuş, beni izliyor. Kızmak için bir şey arıyor ama şu ana kadar hiç hata yapmadım. Her şey onun istediği gibi oldu. Yerime geçiyorum ve ah, işte. Ağır sandalyeyi çekerken istemeden çıkan bir gıcırtı sesi. Öfkeyle baktıktan sonra başını sallayarak sobaya kömürleri dolduruyor. Olsun, kitabıma kavuştum nihayet. Çok geçmeden küçük kütüphane iyice ısınıyor ve içerisi gürültücü, üşümüş çocuklarla dolmaya başlıyor. Öksüren, gülüşen, birbiriyle itişerek kıkırdayan bir topluluk. Hepsi de arkadaşım. Eski ceketlerinin içinde kaybolmuş, çelimsiz ve kavruk gövdelerini nasıl taşıyacaklarını bilmeden, buldukları ilk sandalyeye oturur ve hemen etrafa bakınmaya başlarlar. Havada, ıslak ayakkabı ve çorap kokusuyla salınan bir uğultu. Girenler, çıkanlar, kapıyı açıp bir süre bakındıktan sonra kaybolanlar, sıklaşan sandalye gıcırtıları. Giderek artan gürültü ve itişmelerle baş edemeyen Yaşar Efendi, salona bitişik olan küçük odanın kapısından bir an kaybolur sonra. Kapı cızırtıyla yeniden açıldığında, eşikte kütüphanenin kadim müdürü Mehmet Bey dikilmektedir.
Mehmet Bey, hiç unutmadığım repliğini her seferinde aynı cümle ve tonlamalarla tane tane söylemeye başlar:
“Bardağı suyla doldurursunuz. Dolar ama taşmaz. Ağzına kadar doldurursunuz, yine taşmaz. Ama bir damla daha koyarsanız, işte o zaman taşar. Sadece bir damla. Biliyor musunuz, bardağın taşmasına bir damla kaldı!” 


SARMISAK 

Yaşlı adam, şişmanlığını saklayan sevimli, çevik gövdesi ve ablak, kırmızı çehresiyle bir haftadır dahiliye servisinde yatıyor. Yüksek tansiyon ve kalp yetmezliği var. Uzunca boylu, esmer, çopur yüzlü karısı da refakatçisi. Adamın benimle ve hemşirelerle arası pek iyi. Bekâr olduğumu bildiği için, serviste çalışan hemşirelerin içinden kendince en güzelini seçmiş, çöpçatanlık yapıyor. Beni de gelip gittikçe ikna etmeye çalışıyor. Eşi, sessizce ve garip bir tebessümle izliyor yaşlı adamın çocuksu hallerini. 
Hemşire hanım beni çağırdığında babama mektup yazıyordum. Koşarak gittim. Yaşlı adam epeyce kusmuş ve kendinde değildi. Mide kanaması mı geçiriyor? Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken ilk fark ettiğim şey, odadaki kesif sarmısak kokusu ve eşinin hiçbir şey olmamış gibi sessizce Kuran okumasıydı.
Muayene ederken dahiliyecinin çabuk gelmesi için de dua ediyordum içimden. Kontrol altına aldığımız bir hasta niye böyle olmuştu. Hemşire, ben sormadan konuştu: “Efendim ben söyleyecektim ama fırsat olmadı. Sabah bir avuç sarımsak yedirirken yakaladım yakınlarını. Tansiyon çabuk düşsün diye. Galiba üç dört gündür hastaya avuç avuç sarmısak yedirmişler.” Tam bu sırada, yaşlı adamda kalp ve solunum durdu. Kaybediyorduk adamı. Telaşla kalp masajına başladım. Yatağın üzerinde bir yandan kendime yer açmaya çalışıyor, bir yandan da masaj için uğraşıyordum. Tüm bu telaşın ortasında hiçbir şey yokmuş gibi davranan tek insan adamın karısıydı. Ben didinirken bir ara yavaşça elime dokunduğunu hissettim. Bir an göz göze geldik. Baktım, bir şeyler söylüyor: “Oğlum bırak. Eziyet etme adama. Bardak doldu artık. Ömrü tamam oldu. Bir damla istiyordu, o da damladı işte. Uğraşma.” 
İhtiyar adamı kaybettik. Tansiyon ve kalpten değil, mide kanamasından.


KOMUTAN 

Bir bayram günüydü. Erkenden kalkmış, ellerini öpüp, bir köşeye çekilmiştim. Sitenin bahçesinden telaşlı çocuk sesleri geliyor. Annemin dudakları kıpır kıpır, kim bilir hangi duanın peşinde. Babam ilaçların kaşıntı yaptığını söylüyor sürekli. “Hepsini bıraksak ne olur oğlum. Hiç içmesem?” dedi kendi de inanmayarak. Biraz durdum ve “İyi baba, bırakalım, hiç içme” dedim. Öylece baktı yüzüme. Kızdığımı düşünüyor, biliyorum. “Baba, biliyorsun ilaç içmeden olmaz” diyerek yumuşattım sesimi. Pencereden dışarı baktı ümitsizce ve askerdeki komutanı Semih Bey’den söz etmeye başladı: “Atış yapılacak; hedefi tutturan nişancılar mükafat iznine gönderilecek” dediler bir gün. Herkes heveslendi tabii. Atış yerine giderken ayağıma vurdu Semih Bey, “Karavana at, karavana” dedi. Niye dediğini anlamadım ama ben hep karavana attım. En iyi nişancılar Kürtlerden çıkardı hep. Yine öyle oldu. Birincilerin hepsini de doğudaki eşkıya takibine gönderdiler.” 
Mükafat izni beklerken akrabalarını öldürmeye gönderilen askerler ağlıyormuş giderken: “Vallah komutan, bizi öldür amma, gönderme.” 
“Hepsinin de künyesi geldi sonra” dedi babam hüzünle. 
Tuhaf bir sessizlik çöktü salona. Canım sıkılmıştı doğrusu. “Baba, Semih Bey nerededir şimdi” diye sordum. “Mersin’deydi galiba” dedi ve elini ceketinin iç cebine sokarak zorlukla cüzdanını çıkardı. Böyle anlarda yardım etmem lazım, biliyorum. Cüzdanı elinden alarak, emekli maaşını aldığı bankamatiğin altına yerleştirdiği kartvizitleri sıralamaya başladık. Evet, işte Semih Bey’in kartviziti. Yıllar önce yaptığı Mersin ziyareti sırasında komutanını bulmuş, sohbet etmiş, bu kartviziti de o sırada almıştı.
“İstiyorsan bulayım, ne dersin?” dedim.
“Öyle mi, bulunur mu?” dedikten sonra, sessizce beklemeye başladı. Kartvizitteki telefon ve bilinmeyen numaraların da yardımıyla, komutanın kızına ulaştım. “Babam iki sene önce öldü” dedi. Hiçbir şey söylemedim ve annesinin telefonunu aldım. Az sonra, komutanın eşi telefondaydı. Babamın oturduğu yere kadar taşıdım telefonu ve uzattım ona. Titreyerek ayağa kalktı, 85 yaşındaki parkinsonlu babam: “Efendim benim, Mevlüt ben.”
Diyafonu açmıştım. Belli ki yaşı babamdan daha küçük olan hanım, “Mevlüt, evladım” diye konuşuyordu. Semih Bey’in vefat haberini verince sarsıldı babam.
“Öyle mi, komutanımı kaybettik öyle mi?” dedi birkaç kez.
“Sen nasılsın evladım, sağlığın nasıl?” diye sordu, Semih Bey’in eşi. 
Babam, her duyduğumda beni şaşırtan bir güce sahip o cümleyi tekrarladı komutanının eşine: 
“İyiyim efendim. Yaşlılık işte. Bardak doldu, ama damlası eksik. Onu bekliyorum efendim.”

Ercan Kesel

Şaşırdım Kaldım İşte

Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla..
Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla..

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla..
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla..

Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla..
Yüreğimin başına noktalarla.. Hatlarla..

Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla..
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla.

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle..
Öldür bendeki beni..
..Sonra dirilt kendinle!

Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle..
Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle..
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle..
Ama her defasında geri döndüm SENİNLE..

Hangi düğüm çözülür.. Nazla.. Sitemle.. Kinle..
Ne olur bir gün beni, kapında olsun dinle..

Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin..?
Bazen kızkardeşimsin.. Bazen öpöz annemsin..
Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin..
Eksilmeyen çilemsin..
Orada ufuk çizgim, burda yanım yöremsin..
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin..

Çâresizim.. Çâremsin..

Şaşırdım kaldım işte bilmem ki neyimsin...


Yavuz Bülent Bakiler

18 Eylül 2015

Şarkılar

Ağladığını istemem ben ölürsem.
Beni en sevdiğin halimle hatırla.
Uzak bir yerde çalıştığımı düşün,
Hayatta olduğuma inan,
Bir gün gelir kendiliğinden
Geçer bütün üzüntün.

Her yeni gelen günü
Yeni bir ümitle beklemeli.
Her yeni gün,
Yeni havalarla gelir.
Gece, yağan yağmurla uyursun,
Sabah, bir de bakarsın odan güneşli.

Her gelen vapuru, treni
Yeni bir ümitle beklemeli.
Her gelen vapur, tren
Yeni insanlarla gelir.
Ben esmerdim güzelim,
Bu sefer bir sarışını seversin.

Aşk yaşayanlar içindir…


Necati Cumalı

Aşkın En Güzel Yönü

Aşkın en güzel yönü
Belli bir başı vardır belli bir sonu
Sakınır bitkiler gibi büyütürüz
Açtığını görürüz derken solduğunu
Dere tepe düz sürdüğümüz tımarlı atlarımız
Varır uzun bir kışa girer salar tüyünü.

Aşk iki nokta arası en kısa çizgi
Ovalarmız tepelerimiz ıssız
Ayrı basınçlarla karşılaşırız
Erir yalnızlık yıllarını aysbergleri
Karşılıklı akıntılarımızın uğultusudur
Havlarımızda dönen dolanan ezgi.

Hep iki nokta arası hep çizgi içeri
Ten ısısıyla sıcak yataklarımız
Çıplak gövdelerimizn uyumu teri
Uçurduğumuz gökler baş dönmeleri
Hiç yoktan darılmalar barışmalarımız
Her sefer siler baştan boyarız yedi rengi.

Hep çizgi içeri bir uçta sen bir uçta ben
-Yaman bir sahra telefoncusu gibidir-
Uzar o aşk çizgisi aramızda tel çeker
Bulur seni beni bilinmez nasıl nereden
Örümcekli kentler kalabalıklar içinden
Her köşede yanyana burun buruna getirir

Çizgiyi geçtik mi geçtik, sen yalnız ben yalnız
Ondan öte ne dargın ne barışık
İki aşk ölüsüyüz salt iki tanıdık
Ah, bitti bitti bil ki bitti artık
Binde bir, bir yerde kaşılaşırsak
İki ölü gibi- o da belki- selâmlaşırız…


Necati Cumalı

İthaf

Küçüğüm, sen şimdi onsekizindesin
Güzelliğin gün günden dillere destan
Hatıramda herbiri seninle canlanan
İzmir'in günlerinde gecelerindesin

Sönmüş yanardağlar, kaleler eteğinde
Yüzyıllardır uyuyan şu bizim İzmir
O âşık kadınları, levent erkekleri nerde?
Sahiden yaşayıp göçtüler mi kimbilir?

Balkonlara, yalılara dalar düşünürüm
O günler uzaklaşan yelkenlerin peşi sıra
Akan bulutlar gibi geçmiş: ne iz, ne hâtıra!
Sır şimdi bunca güzel hayat, güzel ölüm!

Sır şimdi gözyaşları, saadet dilekleri
Bize gelen yüzyılların hikâyesi sır
Eski İzmir diye ne varsa şunun bunun bildiği
Yaşlıların kırık dökük anlattığıdır

Aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır
Ben gönlümce yaşadım, gönlümce sevdim
Bilirim saadetim, yalnızlığım bundandır
Seni bulduğum, kaybettiğim günden bilirim.

Aşklarının tarihi bir şehrin tarihidir diyorum
Gün gelir aşklariyle anılır şehirler anılırsa
Niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
İzmir için ne yazarsam sana adıyorum!


Necati Cumalı

Son

İçimden hep iyilik geliyor
Yaşadığımız dünyayı seviyorum
Kin tutmak benim harcım değil
Çektiğim bütün sıkıntıları unuttum
Parasız pulsuzum ne çıkar
Gelecek güzel günlere inanıyorum

Gelecek güzel günlere
Sonunda galip geleceğine eminim
İyiliğin, zekânın ve cesaretin
İmanım var zaferine
Aşkın, adaletin ve hürriyetin

Yetiştiğim halkın içinde
Bütün şiirini duydum
Çalışmanın ve sefaletin
Kulak verin işe gidenlerin türkülerine
Yorgun argın dönüşlerini seyredin.

Şairleri peygamberleri düşünüyorum
Yaşamak o kadar tatlı ki
Daimî bir sevgi içinde
Galip sesini işitiyorum hakkın
Asırlarca zulme ve işkenceye

Gelecek güzel günlere inanıyorum
İmanım var bereketine toprağın
Ve makinenin kudretine
Parasızım pulsuzum ne çıkar
Huzuru içindeyim rahata kavuşanların
Hayatının son senelerinde.

Necati Cumalı

Balkon

Sana geldiğim yağmurlu günleri hatırlar misin?
Pencerene açılan yol dönemecini.
Aralar mısın hatırama öyle her akşam
Ilık gülüşlerinin gölgesiyle yüklü perdelerini.

Bulutlar terkederdi şehri daima
Akşamları gemiler terkederdi.
Bir balkonun kalırdı sanırım
Kaybolan gölgelere aşina.

Vapur iskelesinde buluştuğumuz bir akşam
O akşam, erkenden ayrıldık ve sonra
Hâlâ hafızamızda devam ediyordu
Unutulmuş hayatı maviliklerin
Hâlâ hatırımdadır odama son gelişin,
Ve gitmeden önce
Saçlarını tarayışın hâlâ aynada...

Benim küçük öksüzüm, genç dulum
Ben senin hem baban, hem kocanım.
Erken tenhalaşan karanlık arka sokaklarda
Bütün servetin gibi ellerini
Avuçlarıma bıraktığın geceler
Sana küçük bir evden sözetmeliydim...

Uzun bir aşktan sonra tekrar
Bütün beni sevenleri hatırlıyorum
O şehirde bütün tanıdıklarım ve sen
Sen beni severdin
Sen iyiydin, güzeldin!


Necati Cumalı