-Mezarlıklara gitmek gibi bir alışkanlığım yok, mezarlık ziyareti yapmanın anlamını çözebilmiş değilim. Yanlış anlama ben çözemiyorum.
-Çok düşünme, ölümle bağ kurmak gibi, kaybettiğinle, belki de yaşamla…
– Teyzemi, son zamanlarında iyice kötüleştiğinde, hasta yatağında da ziyaret etmedim. 23 yaşındaydı ve siyah saçları omuzlarına düşüyordu yanı başında hayran hayran ona bakarken, o güzelim sesiyle bana şarkı söylediği anlardaki gibi pırıl pırıldı gözleri, hastalık kavramamıştı bakışını. Dönüp, son bir kez baktım kapıdan çıkarken, o da gülümsedi, iyileşmeden bir daha onu görmemeye söz verdim, içimden. Dışımdan da böyle dedim sorduklarında, ergen halimin üstüne varmadılar pek ya da hayalperest halimin mi desem. İyileşmeyeceğini biliyordum biliyor musun, his gibi. Umutlandığım anlar olmadı değil ama biliyordum. Sesim güzel değil, iyi şarkı söyleyemem. Bende yok diye küfredecek bir şey seçseydim bunu seçerdim. Ellerim onun elleri gibi, onun gibi yetenekli de değilim ama onun elleri gibi. Mezarına çok az gittim, kuzenler baskı yapınca gittiklerinde. Gittiğimde de kahkahalarla konuştum, içimden.
-Daha ne kadar yürüyeceğiz Osman?
-Şu patika yol bitecek, sağa döneceğiz, yine uzunca bir düzlük, biraz daha gidip birine soracağız.
Bence bunu istemezdi Mahir. Bu kadar yolu aşarak başına gelip, Fatiha okuyup, ayak ucunda durup, onun bizi görmesini beklememizi istemezdi. Ölünün ayak ucuna gidince onun da geleni gördüğüne inanılır biliyor musun? Karşılıklı bir ekran düşün iki taraf da birbirini görmüyor ama birbirini gördüğü düşüncesiyle görmenin dolayımının peşine düşüyor. İnsanoğlu ne pahasına olursa olsun görmek istiyor farkındasın değil mi, “görülecek bir şey yok” diyenler görmenin kendisinin görme eylemini yok ettiği paramparça bir aynadan baktığımızı biliyorlar.
-Osman, yol patika ve çenen düştü, kitabının arasına sıkıştır şu sözleri, anlıyorum halini ama çok yorgunum.
Mahir bu patikada koşmuş belli ki, yerinde duramayan deli fişek bir bitirim. Rakıyı sek içişi de, ben diyeyim içimizi kurutan şu rüzgara alışkınlığından… Dedi, içinden.
Orman alabildiğine yeşil, bir film karesine gelse şu rüzgar, ağaçlara tam değdiği an, yönetmene zahmetsiz bir ivme kazandırır. Geçmişin ve şimdinin kesiştiği dehliz. Yokluk. Küçük bir kız çocuğu görünüyor az ileriki ahşap evin önünde ve yalnız. Bugünkü gibi yalnız bir başına kalmayalı ne kadar süre oldu. Mahir’in gittiği günden beri de ağzıma bir yudum koyamadım. Çantamda bir ufak… Mezar ziyaretine giderken çantama bir ufak attığımı söylesem ne olurdu kim bilir, neyse gülmemeli yol uzun. Bu ayakkabıları da niye giydiysem!
Bu sessizlikte yaşamak nasıl olurdu? Sürekli bir devinim ama sesin kendisi doğal, sessizlik göreceli. Doğanın kendisi, ağaçların sesi, kuşların ürkütücü sesi, bastığımda otların sesi, patikanın üzerindeki taşların çıkaracağı sesi bilişimin sesi, hepsi… Müdahil olmadığın dahil olduğun düzen içinde, sessizliğin içinde… Gürültü, bir modern çağ kelimesi… Doğanın büyüttüğü insanoğlu aslında sessiz, doğa sessiz, dışarısı sesin kendisi ve ne ise “dışarısı” içerisine göre o, gürültü. İçimde boşluk, bir dostun sesi biteviye yankılanırken, içim sessiz: “Osman, bir dahaki gelişimizde söz ver sen de sek içeceksin” deyip kolunu boynuma dolayışı… Sek içeceğim elbet.
-Osman biraz dinlenelim mi?
-Olur dinlenelim, karşısına nefesimiz içimize kaçmış soluya soluya gitmeyelim dalgasından kurtulamayız. Deli işte makaraya almadığı şey yok.
Patika bitiyor yol bitmek bilmiyor, alabildiğine düzlük, çıldırtır, tımarhane. Mezarlık yolun kenarında bir yerdedir biliyorum telaşa mahal yok, bu yol alabildiğine giderken, alabildiğine gitmeyecek içim, içim kendi kendine sürüklenirken içimden, alabildiğine gitmeyecek. Hiç bitmeyecek bir girdap, sarmalamadığı için de görmenin kıyıcılığında savruluyorum, önüme doğru alabildiğine uzun. Bir keresinde bir karakterimin kâbuslarından uyandığında söylediği sözlerle baş edememiş, yanı başında beklemiştim o sakinleşene dek. Gelse… Kâbuslarına uyanan kız, konuşsa benim yerime.
Mahir de istemezdi ki. Yol bitiminin yanı mezarlık…
Köşede, bayır çıkan bir mezar gibi hafif eğik bir mezar, beyaz mermer kara yazı…
-Ne yapıyorsun Osman?
-Buraya kadar getirdin beni tabii ki ayakucundayım seni şikâyet edeyim diyorum, suratıma bakıp gülsün pis.
-Hayır onu demiyorum ne içiyorsun sen öyle?
-Su.
İçimi kurutan söz, bu su. Mahir, uyan…
Kaynak: rakiveedebiyat
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
27 Eylül 2015
25 Eylül 2015
Yazgınız, sizinle Tanrı arasında bir sırdır
Yazgınız, sizinle Tanrı arasında bir sırdır; tıpkı aşkın iki kalp arasında bir sır olduğu gibi.
Balzac / Seraphita
Balzac / Seraphita
24 Eylül 2015
Alınyazısı Saati 4
Bütün dünya mahkûm gibi
Yalnız sen hürsün sabah yıldızı
Bizim zincirle bağlı her yanımız kolumuz kanadımız
Yalnız sen özgürsün sabah yıldızı
Güneş bile lekelenmiş
Yerden yükselen dumanlarla
Ay paslanmış
Geceden sisler ve puslarla
Yalnız sen saf lekesiz ve mâsum
Yalnız sen tertemiz
Gecenin eremediği
Gündüzden önce ulaşan
Kendi gönül sırrına
Ve günün soluğuyla sararmayan
Parçalanmaz aydınlık
Ve bölünmez ışık
Alınyazımızın tek ak noktası gibi parlayan
Sabah yıldızı
Bütün gece uykusuz kalsam
Bütün ömür susuz kalsam
Ne çıkar
Seni görürüm mutlak
Sabaha doğru
Sabah namazı
Senin kanatlarındır
İnsanı götüren
Hür ve aydınlık ufuklara doğru
Yıldızlar çekilir
Ve güneş erteler doğmasını
Ve sana kalır
Zaptedilmez öz vatan gibi
Gökyüzü
Ve sabah rüzgârı
Hafif hafif siler
Gözünde birikmiş yaşları
Kadifeden görünmez ellerle
Neden ağladın bu gece
Ve dün gece
Ve neden ağladın evvelki gece
Neden söyle
Sabah yıldızı
Bırak Beyrut’a ben ağlayayım
Altmış bin ölü verdi
Daha dün
Kardeş kardeşe
Ve Irak’ın ve İran’ın
Canım şehirlerine ağlayayım
Ölen kadınlarına ve çocuklarına ağlayayım
Avrupa’dan Rusya’dan Amerika’dan
Kan pahasına alınmış
Ölüm kusan silâhlarla
Bir kalp duracaksa
Acıdan ve ıstıraptan
O benim kalbim olsun
Senin kalbin değil
Sabah yıldızı
Ağlama ve dayan sabah yıldızı
Kalbin durabilir sonra
Bunca acı ve ıstırap levhası karşısında
Oysa sen daha çok lâzımsın
Sabah uyanan insanlara
Tanrı’nın bütün mâsum yaratıklarına
Gülümsemen gerek
Hatırlatman gerek onlara
Yüzyıllarca belki bin yıllarca
Mâsumluğun var olduğunu
Umut gibi ışı
Ezan gibi uzan her sabah
Ve rüyasına sız
Uyuyan o çocuğun
Bir kalp duracaksa
O benim kalbim olsun
Sınırları belli insan ömrünün çünkü
Ama senin yaşını
Ölüm saatini kim bilebilir
Şanı yüce
Tanrı’dan başka
Sezai Karakoç
Alınyazısı Saati 4
Yalnız sen hürsün sabah yıldızı
Bizim zincirle bağlı her yanımız kolumuz kanadımız
Yalnız sen özgürsün sabah yıldızı
Güneş bile lekelenmiş
Yerden yükselen dumanlarla
Ay paslanmış
Geceden sisler ve puslarla
Yalnız sen saf lekesiz ve mâsum
Yalnız sen tertemiz
Gecenin eremediği
Gündüzden önce ulaşan
Kendi gönül sırrına
Ve günün soluğuyla sararmayan
Parçalanmaz aydınlık
Ve bölünmez ışık
Alınyazımızın tek ak noktası gibi parlayan
Sabah yıldızı
Bütün gece uykusuz kalsam
Bütün ömür susuz kalsam
Ne çıkar
Seni görürüm mutlak
Sabaha doğru
Sabah namazı
Senin kanatlarındır
İnsanı götüren
Hür ve aydınlık ufuklara doğru
Yıldızlar çekilir
Ve güneş erteler doğmasını
Ve sana kalır
Zaptedilmez öz vatan gibi
Gökyüzü
Ve sabah rüzgârı
Hafif hafif siler
Gözünde birikmiş yaşları
Kadifeden görünmez ellerle
Neden ağladın bu gece
Ve dün gece
Ve neden ağladın evvelki gece
Neden söyle
Sabah yıldızı
Bırak Beyrut’a ben ağlayayım
Altmış bin ölü verdi
Daha dün
Kardeş kardeşe
Ve Irak’ın ve İran’ın
Canım şehirlerine ağlayayım
Ölen kadınlarına ve çocuklarına ağlayayım
Avrupa’dan Rusya’dan Amerika’dan
Kan pahasına alınmış
Ölüm kusan silâhlarla
Bir kalp duracaksa
Acıdan ve ıstıraptan
O benim kalbim olsun
Senin kalbin değil
Sabah yıldızı
Ağlama ve dayan sabah yıldızı
Kalbin durabilir sonra
Bunca acı ve ıstırap levhası karşısında
Oysa sen daha çok lâzımsın
Sabah uyanan insanlara
Tanrı’nın bütün mâsum yaratıklarına
Gülümsemen gerek
Hatırlatman gerek onlara
Yüzyıllarca belki bin yıllarca
Mâsumluğun var olduğunu
Umut gibi ışı
Ezan gibi uzan her sabah
Ve rüyasına sız
Uyuyan o çocuğun
Bir kalp duracaksa
O benim kalbim olsun
Sınırları belli insan ömrünün çünkü
Ama senin yaşını
Ölüm saatini kim bilebilir
Şanı yüce
Tanrı’dan başka
Sezai Karakoç
Alınyazısı Saati 4
Alınyazısı Saati 6
6.
Kimse söndüremez seni
Sabah yıldızı İnsanlığın alınyazısısın
Altın çivilerle çakılmış
Zaman levhasının göğsüne
Ürkek bir güvercinin
Kalbi gibi atsa da nabzın
Sen çelik kalesisin secdenin ve sabrın
Kerpiç damlara
Sessizce sürünüp geçsen de
Ayın gölgesinde
Belli belirsiz
İletsen de bildirini
Güneşin ilk parlayışıyla
Sönecek çiğ tanelerine
Kimse bilmese de
Yine sen olacaksın
O güneşin gözbebeğinde
Güneş yakar
Sen ışıtırsın
Ateş denizinin çalkantılarından
Yüzü bulandıkça onun
Yüzünü aydınlatan
Suyunu durultan
Sen olacaksın onun
*
Ve o kadınlar nereye gittiler
Anne olan sevgili olan o kadınlar
Çocuklarının üzerine titreyen
Kirpiklerinde hep aynı
Sevgi ve merhamet ışığı
O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler
Eleğimsağmalara mı göçtüler
Muratlarımızla birlikte Ve şimdi
Erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili
Bir kadınlar seli
Onlar gibi
Kumar içki ve şiddetin esiri
Ve kentte gece yarılarında
Tabanca sesleri
Bir kurşun senin de yüzünü sıyırmıştır
O terör yıllarında
Farketmişsindir sabah yıldızı
Yaşatmağa değil
Öldürmeğe inanmış
Diriltmeğe değil
Söndürmeğe kanmış
Bir takım eli silâhlılar
Seni de mutlaka seni de
O sonsuz sükûnet dünyasında
O her kımıldanışın bir altın değer kazandığı cihanda
Ürperttiler titrettiler sarstılar
En sefil bir kapitalizm taklidi
Ve komünizm ciridi
Kendi insanımızı
Ruhumuzu canımızı kanımızı
Eritip emdi, emdi eritti
Bir oyun böyle başladı
Bir oyun böyle gitti
Bir oyun böyle bitti
Hayır, sabah yıldızı
Gözümüzün bebeği
Gönlümüzün çiçeği
Sevgili Sabah yıldızı
Oyun bitmedi.
Bitti sanılan bu yerde
Yeniden başlayacak
İndi sanılan bu perde
Yeniden açılacak
Onların istediği gibi değil
Kaderin istediği biçimde
Kan seli olarak değil
Gül sağnağı halinde
Ve yeniden
O anneler o sevgililer
Geri gelecekler
Ve o aydın o yiğit çocuklarını getirecekler
Senin kurşunla yaralanmış
Kana batmış gözlerini
Ruhlarından akan
Ak ve billûr
Bir kevserle yıkayacaklar
Gök gök olacak Yer yer olacak
Ve yeniden başlayacak maceramız
Dünya ve âhiret hayatımız
Sezai Karakoç
Kimse söndüremez seni
Sabah yıldızı İnsanlığın alınyazısısın
Altın çivilerle çakılmış
Zaman levhasının göğsüne
Ürkek bir güvercinin
Kalbi gibi atsa da nabzın
Sen çelik kalesisin secdenin ve sabrın
Kerpiç damlara
Sessizce sürünüp geçsen de
Ayın gölgesinde
Belli belirsiz
İletsen de bildirini
Güneşin ilk parlayışıyla
Sönecek çiğ tanelerine
Kimse bilmese de
Yine sen olacaksın
O güneşin gözbebeğinde
Güneş yakar
Sen ışıtırsın
Ateş denizinin çalkantılarından
Yüzü bulandıkça onun
Yüzünü aydınlatan
Suyunu durultan
Sen olacaksın onun
*
Ve o kadınlar nereye gittiler
Anne olan sevgili olan o kadınlar
Çocuklarının üzerine titreyen
Kirpiklerinde hep aynı
Sevgi ve merhamet ışığı
O kadınlar gökyüzüne mi çekildiler
Eleğimsağmalara mı göçtüler
Muratlarımızla birlikte Ve şimdi
Erkeklerin kötü alışkanlıklarına özentili
Bir kadınlar seli
Onlar gibi
Kumar içki ve şiddetin esiri
Ve kentte gece yarılarında
Tabanca sesleri
Bir kurşun senin de yüzünü sıyırmıştır
O terör yıllarında
Farketmişsindir sabah yıldızı
Yaşatmağa değil
Öldürmeğe inanmış
Diriltmeğe değil
Söndürmeğe kanmış
Bir takım eli silâhlılar
Seni de mutlaka seni de
O sonsuz sükûnet dünyasında
O her kımıldanışın bir altın değer kazandığı cihanda
Ürperttiler titrettiler sarstılar
En sefil bir kapitalizm taklidi
Ve komünizm ciridi
Kendi insanımızı
Ruhumuzu canımızı kanımızı
Eritip emdi, emdi eritti
Bir oyun böyle başladı
Bir oyun böyle gitti
Bir oyun böyle bitti
Hayır, sabah yıldızı
Gözümüzün bebeği
Gönlümüzün çiçeği
Sevgili Sabah yıldızı
Oyun bitmedi.
Bitti sanılan bu yerde
Yeniden başlayacak
İndi sanılan bu perde
Yeniden açılacak
Onların istediği gibi değil
Kaderin istediği biçimde
Kan seli olarak değil
Gül sağnağı halinde
Ve yeniden
O anneler o sevgililer
Geri gelecekler
Ve o aydın o yiğit çocuklarını getirecekler
Senin kurşunla yaralanmış
Kana batmış gözlerini
Ruhlarından akan
Ak ve billûr
Bir kevserle yıkayacaklar
Gök gök olacak Yer yer olacak
Ve yeniden başlayacak maceramız
Dünya ve âhiret hayatımız
Sezai Karakoç
23 Eylül 2015
Konyak, Kitap ve Kahve
Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve
Otururken dalmış kendi kendime,
Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden
Ot kokan nefesiyle.
Hızla çevirerek sayfalarını
Savuruyor bütün harfleri
Gözlerimin önünde,
Koparıp kimbilir hangi sözlerden
İrili ufaklı belki binlerce.
Telâşla kapatıyorum kapağını kitabın
Bastırıp üstüne elimle.
Bakıyorum herşey yerliyerinde;
Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve.
Metin Altıok
Bir bardak konyak, kitap ve kahve
Otururken dalmış kendi kendime,
Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden
Ot kokan nefesiyle.
Hızla çevirerek sayfalarını
Savuruyor bütün harfleri
Gözlerimin önünde,
Koparıp kimbilir hangi sözlerden
İrili ufaklı belki binlerce.
Telâşla kapatıyorum kapağını kitabın
Bastırıp üstüne elimle.
Bakıyorum herşey yerliyerinde;
Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve.
Metin Altıok
Herkimsen şimdi ellerinde tutuyorsun beni
Herkimsen şimdi ellerinde tutuyorsun beni,
Biri dışında faydalı olmayacak hiçbir şey,
Dürüstçe uyarıyorum seni bende daha fazla ilerlemeden önce,
Her ne sanıyorsan onun çok uzağındayım.
Kim o takipçim olmaya gelen?
Kim o kendini muhabbetime soyunduran?
Yol belirsiz, sonuç kesin değil, hatta yok edici,
Bunların hepsini bir kenara koysan bile, yalnızca ben senin biricik ve seçilmiş miyarın olmayı
umarım,
Çıraklığın çok daha uzun ve yorucu olabilir,
Hayatının bütün geçmiş kuramları ve etrafında yaşanan tüm biteviyelikler yasaklanabilir,
Bu yüzden daha fazla zarar vermeden kendine terk et beni, çek ellerini omuzlarımdan,
Bırak beni ve yürü git yoluna.
Ya da ne bileyim gizlice bir ormanda,
Ya da açık havada bir kayanın arkasında,
(herhangi bir evin raflı odasında asla ortaya çıkmam, ya da bir toplulukta
Ve kütüphanelerde tıpkı bir ahraz, bir ahmak, bir doğmamış veya bir ölü gibi yalan söylerim,)
Fakat seninle sadece, etraftan ilk bakışta kimsenin görüp fark edemeyeceği yüksek bir tepenin
üstünde mümkün,
Ya da denizde açılırken veya bir deniz kıyısında veya ıssız bir adada,
Razıyım, buraya, üzerime kapat dudaklarını,
Refikin uzun süre akılda kalan öpücüğü ya da yeni evlenmiş bir kocanınkiyle,
Çünkü yeni koca da benim, refik de.
Ya da eğer istersen, bana güvenip çıkar elbiselerini
Kalp atışlarını ve kalçalarının üzerinde kalan her şeyi hissedebilirim belki,
Uzak topraklara ya da deniz aşırı yerlere giderken yanında götür beni;
Bu yolla sana dokunmam yeterli, en iyisi,
Böylece, sana dokunarak sessizce uyuyabilirim ve bitimsiz gidebilirim.
Fakat bu üçkâğıtçı yapraklar seni tehlikeye atar,
Bu yapraklar ve benim yüzümden anlayamazsın,
Bunlar en başta sana unutturur ve sonrasında daha fazla, kesinlikle aklını başından alırım,
Açıkça beni tuttuğunu düşünüyorsan bile, seyret!
Zaten göreceksin senden kaçtığımı.
İçine bir şeyler kattığım için bu kitabı yazmış değilim,
Sen de okudun diye ona sahip olacak değilsin,
Ne insanların beni tanıyıp hayran olmaları ve beni takdir etmeleri için,
Ne de benim sevgimi isteyenleri (az da olsalar) utkulu ispat için,
Şiirlerim bir işe yaradığı için de değil, onlar zaten daha berbat eder, belki de fazlası,
Örtülü dokundurmalarımı birçok kere belki tahmin etmen ve fakat tutturamaman dışında hepsi
faydasız;
Bu yüzden bırak beni ve yürü git yoluna.
Walt Whitman
Çeviri: Kadir Yılmaz
Biri dışında faydalı olmayacak hiçbir şey,
Dürüstçe uyarıyorum seni bende daha fazla ilerlemeden önce,
Her ne sanıyorsan onun çok uzağındayım.
Kim o takipçim olmaya gelen?
Kim o kendini muhabbetime soyunduran?
Yol belirsiz, sonuç kesin değil, hatta yok edici,
Bunların hepsini bir kenara koysan bile, yalnızca ben senin biricik ve seçilmiş miyarın olmayı
umarım,
Çıraklığın çok daha uzun ve yorucu olabilir,
Hayatının bütün geçmiş kuramları ve etrafında yaşanan tüm biteviyelikler yasaklanabilir,
Bu yüzden daha fazla zarar vermeden kendine terk et beni, çek ellerini omuzlarımdan,
Bırak beni ve yürü git yoluna.
Ya da ne bileyim gizlice bir ormanda,
Ya da açık havada bir kayanın arkasında,
(herhangi bir evin raflı odasında asla ortaya çıkmam, ya da bir toplulukta
Ve kütüphanelerde tıpkı bir ahraz, bir ahmak, bir doğmamış veya bir ölü gibi yalan söylerim,)
Fakat seninle sadece, etraftan ilk bakışta kimsenin görüp fark edemeyeceği yüksek bir tepenin
üstünde mümkün,
Ya da denizde açılırken veya bir deniz kıyısında veya ıssız bir adada,
Razıyım, buraya, üzerime kapat dudaklarını,
Refikin uzun süre akılda kalan öpücüğü ya da yeni evlenmiş bir kocanınkiyle,
Çünkü yeni koca da benim, refik de.
Ya da eğer istersen, bana güvenip çıkar elbiselerini
Kalp atışlarını ve kalçalarının üzerinde kalan her şeyi hissedebilirim belki,
Uzak topraklara ya da deniz aşırı yerlere giderken yanında götür beni;
Bu yolla sana dokunmam yeterli, en iyisi,
Böylece, sana dokunarak sessizce uyuyabilirim ve bitimsiz gidebilirim.
Fakat bu üçkâğıtçı yapraklar seni tehlikeye atar,
Bu yapraklar ve benim yüzümden anlayamazsın,
Bunlar en başta sana unutturur ve sonrasında daha fazla, kesinlikle aklını başından alırım,
Açıkça beni tuttuğunu düşünüyorsan bile, seyret!
Zaten göreceksin senden kaçtığımı.
İçine bir şeyler kattığım için bu kitabı yazmış değilim,
Sen de okudun diye ona sahip olacak değilsin,
Ne insanların beni tanıyıp hayran olmaları ve beni takdir etmeleri için,
Ne de benim sevgimi isteyenleri (az da olsalar) utkulu ispat için,
Şiirlerim bir işe yaradığı için de değil, onlar zaten daha berbat eder, belki de fazlası,
Örtülü dokundurmalarımı birçok kere belki tahmin etmen ve fakat tutturamaman dışında hepsi
faydasız;
Bu yüzden bırak beni ve yürü git yoluna.
Walt Whitman
Çeviri: Kadir Yılmaz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






