Aşk kolay göründü ilkin ama,
ne güçlükler çıkmadı ki sonra.
Umut içindeydi aşıklar
sabâ dağıtacak sevgilinin zülfünü,
getirecek misk kokusunu diye.
*
Gece karanlık;
Dalgalar ürkütüyor,
Girdap korkunç!
Ne bilir halimizi sahilde olanlar!
*
Nereye gidersin gönül böyle acele nereye?
Geçti gitti vuslat zamanı; hey gidi hey!
*
Bırakmadılar gönlümde sabır;
hân-ı yağmâya döndüm!
*
Çalgıcıdan, meyden dem vur,
Arayıp durma feleğin sırrını.
Hikmetle çözen çıkmadı;
çıkmayacak zira bu muammayı
*
Güzelliğine bulunur şu kusur ancak:
Olmaz güzellerde sevgi ile vefa.
*
Halden anlayanlar, size diyorum:
Gidiyor gönlüm elimden.
İçimdeki sırlar çıkacak ortaya, eyvah, eyvah!
Parçalandı gemimiz;
Ey uygun rüzgar; es haydi;
Olur ya,
görürüm yine sevgilimin yüzünü.
On günlük dünya hevesi
bir masal
bir yalan
*
Hey gönül,
gitti gençlik elden.
Dermedin hayattan bir demet gül.
Yaşlandın artık,
gösterme hüner ar namus adına.
*
Hafiz,
katlanıver gece gündüz sıkıntıya.
Bir gün
-nasıl olsa-
ereceksin muradına.
*
Son yatağı bir avuç toprak olan zâta de ki:
Sarayının eyvanının göklere kadar
yükseltmenin mânâsı ne?
*
Bu yolun meyhanesinde biz de yurt tutalım.
Çünkü yazgımız ezelden beri böyle yazılmış.
Akıl bir bilse ki gönül onun zülfünün hevesiyle
nasıl da mutludur; akıl sahipleri onun zincire
benzeyen zülüflerini koklamak için deli
divane olurlardı.
*
Gönlü aşk ile dirilen ölmez asla
Alem ceridesinde yazılıdır bizim aşk
meyhanesine devamımız.
*
Ey rüzgâr,
Düşerse yolun dostların gül bağına
Unutma aman,
ilet haberimizi cânana.
Deyiver bizden sevgiliye;
Unutmaya çalışmasın adımızı.
Unutkandır; biliriz;
Zaten anmaz ki adımızı.
Gönül verdik dilbere;
hoş olur mestlik gözünde.
*
Dinle bak, Hafiz dua ediyor. Dinle ve âmin de.
Şeker gibi tatlı dudağın bize kısmet olur inşallah.
*
Ey derviş;
ne halden anladığın var,
ne hal hatır sorduğun.
Bana kalırsa,
ne affedilmek umurunda
ne sevap düşüncesi.
*
Su başı çok uzak bu çölde.
Gulyabanî aldatmasın serapla seni
aman aman!
Pîrlik yolunda neyinle gidersin be gönül!
Gençliğin geçmiş hatâ ile,
heder olmuş.
*
Kaderde varmış
Lâl renkli şarapla hırka yıkamak.
Mümkün mü hiç değiştirmek!
Harap olmaktaymış Hafiz’ın baht açıklığı
Ezelî takdir atmış onu meyhane meyine.
Dönüyor şimdi devran muradımca.
Kul etti felek şimdi beni Hâce-i Cihân’a.
*
Masalı bırak Hafiz; biraz da şarap iç. Zaten gece
boyunca uyumadık; mum ise masal dinleye
dinleye yandı.
*
Gönlüm ve dinim gitti elden.
Yine de sevgilim azarladı beni:
Oturup kalkma bizimle!
Güvenilir biri değilsin sen!
Bu mecliste biraz olsun güzel güzel oturan gördün mü?
Oturup da, sohbet sonunda pişman olmadan kalkan gördün mü?
*
Görüyor musun? Bir taş gibi sağlam görünen
tövbenin temeli, bir cam kadehle nasıl da kırılıverdi!
*
Vara yoğa incitme kalbini; mutlu olmaya bak.
Çünkü her olgunluğun sonunda nasıl olsa yokluk var.
*
GAZEL 26
Zulf âşufte vu hey kerde ve handân leb u mest
Pîrehen çâk u GAZELhân u surâhî der dest
Nergiseş arbedecûy u lebeş efsûskunân
Nîmşeb-i düş be bâlîn-i men âmed benişest
Ser ferâgûş-i men âvurd, be âvâz-i hazin
Goft: Ey âşık-ı dîrîne-i men! Hâbet hest!
Âşıkî râ ki çonin bâde-i şebgîr dehend
Kâfir-i aşk buved, ger neşeved bâdeperest.
Boro ey zâhid u ber dordkeşân horde megîr
Ki nedâdend coz in tuhfe be mâ rûz-i elest
Ançi û rîht be peymâne-i mâ, nûşîdîm
Eğer ez hamr-i bihiştest veger bâde-i mest
Hande-i câm-i mey u zulf-i girihgîr-i nigâr
Ey besâ tövbe ki çun tovbe-i Hâfiz beşikest
Gazel 26
Saçları dağılmış, hafiften terlemiş, dudaklarından
gülücükler saçılıyor; çakır keyif olmuş.
Gömleğinin yakasım açmış, GAZEL okuyor; elinde
şarap sürahisi.
Nergis gibi mahmur gözleri kavga arıyor sanki.
Dudakları hayıflanmakta, işte dün gece bu halde
iken baş ucuma gelip oturdu.
Başını kulağıma yaklaştırdı ve hazin bir sesle
dedi ki: “Benim eski âşğım! Uykun mu var?”
Âşığa böyle gece şarabı verilir de bâde düşkünü
olmazsa, aşk kâfiri olur çıkar!
Git be sofi işine! Tortulu şarap içenleri eleştirip
durma. Elest günü bize bundan başka armağan
vermediler ki.
Kadehimize ne koyduysa, onu içtik; ha cennet
şarabı, ha üzüm şarabı.
Mey kadehinin gülümseyişi ve sevgilinin düğüm
düğüm saçları Hafiz’ın tövbesi gibi nice tövbeyi
bozdu.
*
Âhir be çi gûyem “hest”? Ez hod haberem çun nîst.
Vez behr-i çi gûyem “nîst”? Bâ vey nazarem çun hest
Şem’-i dil-i demsâzem benşest çu û berhâst
V’efgân zi nazarbâzân berhâst, çu û benşest
Peki, ne diye “var” diyeyim? Çünkü kendimden
haberim yok. Niçin “yok” diyeyim? Gözüm ona
çevrili çünkü.
O kalkınca, gönlümün kafadar mumu söndü.
O oturunca, ona hayran hayran bakanların feryat
figanı yükseldi.
*
Be cân-i hâce vu hakk-i kadîk u ahd-i dürüst
Ki mûnis-i dem-i subhem duâ-yi devlet-i tust
Hâce (Kıvâmuddin)’nin canına, aramızdaki eski
hak hukuka yemin ederim; sabahlan, en yakın
dostun olarak benim işim, senin devletine dua etmektir.
*
Efsûs ki şud dilber u der dîde-i giryân
Tahrîr-i hiyâl-i hatt-i û nakş ber âbest!
Yazık ki dilber gitti; yaşlı gözlerimle onun ayva
tüylerinin hayalini düşlemek suya yazı yazmaya benzer.
*
Hâfiz her an ki aşk neverzîd, vasi hâst
İhrâm-i tavf-i ka’be-i dil bîvuzû bebest
Hafiz, âşık olmadan vuslat isteyen kişi gönül
Kâbesini tavaf etmek için abdestsiz ihrama bürünen kişi gibi olur.
*
An şeb-i kadrî ki gûyend ehl-i halvet imşebest
Yârab in te’sîr-i dovlet der kudâmîn kevkebest?
Sevgiliyle baş başa kalman bu geceye kadir gecesi derler.
Tanrım, böyle bir devlet hangi yıldızdan gelebilir ki!
*
Tu hod visâl-i diğer bûdî ey nesîm-i visâl
Hatâ niger ki dil ummîd der vefâ-yi tu best
Zi dest-i covr-i tu goftem zi şehr hâhem reft
Be hande goft ki hâfiz boro! Ki pây-i tu best?
Ey vuslat rüzgârı! Vuslaat vaadin başkasınaymış!
Şu hataya bak! Gönlüm kalktı, senden vefa umar oldu.
“Bana çektirdiklerinden dolayı şehri terkedeceğim” dedim.
Güldü de “Hafiz! Git hadi; seni tutan mı var!?” dedi.
*
Ey muddeî boro ki merâ bâ tu kâr nîst
Ahbâb hâzirend, be a’dâ çi hâcetest?
Hey iddiacı; git işine! Seninle alışverişim yok.
Dostlarım burada; düşmana ne gerek var!
*
Hemçu gerd in ten-i hâkî netevâned berhâst
Ez ser-i kûy-i tu zanrû ki azîm uftâdest
Şu toprak bedenim senin sokağına çakılıp kaldığı
için toz gibi havalanamıyor.
*
Nasihati kunemet; yâd gîr u der amel âr
Ki in hadîs zi pîr-i tarîkatem yâd est
Gam-i cihân mehor u pend-i men meber ez yâd
Ki in latîfe-i aşkem zi rehrovî yâd est
Rızâ be dâde bedih vez cebin girih bugşây
Ki ber men u tu der-i ihtiyâr negşâdest
Mecû durustî-i ahd ez cihân-i sustnihâd
Ki in acûz arûs-i hezâr dâmâdest
Nişân-i ahd u vefa nîst der tebessum-i gul
Benâl bulbul-i bîdil ki cây-i feıyâd est
Hased çi mîberî ey sustnazm ber Hâfiz?
Kabûl-i hâtir u lutf-i suhen hodâdâdest
Bir öğüdüm var; dinle ve uygula.
Bu söz tarikat pirinden aklımda kalmış.
Dünya gamı çekme ve öğüdümü aklından çıkarma.
Şu aşk latîfesini de bir yoldaşımdan duydum.
Sana verilene razı ol ve alnındaki hoşnutsuzluk ifadesini sil.
Çünkü seçenek kapısı ne senin ne benim yüzüme açılmıştır.
Karaktersiz dünyadan ahde vefa arama.
Çünkü bu kocakarı bin damada gelin olmuştur.
Gülün tebessümünde ahit ve vefa işareti yok.
Aşık bülbül, inlemeye bak sen.
Çünkü feryadın tam zamanı şimdi.
Ey şair bozuntusu! Niye kıskanırsın Hafiz’ı!
Şiir gücü ve söz güzelliği Allah vergisidir çünkü.
*
Yek kıssa bîş nîst gam-i aşk vin aceb
Kes her zebân ki mîşinevem nâmukarrer est
Aşk gamı dediğin, olsa olsa, bir hikayedir; ama
şuna şaşıyorum: Kimin ağzından dinlesem, hiç
tekrar edilmemiş gibi geliyor bana.
*
Der âstîn-i murakka’ piyâle pinhân kun
Ki hemçu çeşm surâhî-i zemâne hûnrîz est
Şarap sürahisi ile adam gibi adamı bir arada
buldun mu akıllıca içki iç; çünkü zamane çok fitneci.
*
Irâk u fârs girifti ki be şi’r-i hoş Hâfız
Biyâ ki novbet-i bağdâd u vakt-i tebrîz est
Hafız, güzel şiirlerinle Irak’ı, Fars’ı fethettin.
Haydi bakalım; şimdi de Bağdat ile Tebriz’e sıra geldi.
*
Hâfizâ terk-i cân goften tarîk-i hoşdilîst
Tâ nepindârî ki ahvâl-i cihândârân hoş est
Hafiz, candan vazgeçmek mutluluğun yoludur.
Sanma ki dünyaya hâkim olan hükümdarların hali pek hoştur.
*
Behâh defter-i eş’âr u râh-i sahrâ gîr
Çi vakt-i medrese vu bahs-i Keşf-i Keşşâf est
Fakîh-i medrese dey mest bûd u fetvî dâd
Ki mey harâm velî bih zi mâl-i evkâf est
Şiir defterini iste ve kırların yolunu tut. Ne
medreseye gitmenin, ne Keşf-i Keşşâf okumanın
zamanı şimdi.
Dün medresenin fikıhçısı sarhoşken fetva verdi:
Şarap haram olsa da, vakıf malından iyidir.
*
Hadîs-i muddeiyân u hiyâl-i hemkârân
Heman hikâyet-i zerdûz u bûriyâbâf est
Hamûş Hâfiz u in nuktehâ çun zer-i surh
Nigâhdâr ki kallâb-i şehr sarrâf est
Bir tarafta şair taslağı olan iddiacılar, öbür tarafta
meslektaşımız olan şairlerin hayal güçleri.
Sırmacı ile hasırcıyı kıyaslamaya benzer bu durum.
Hafiz; sus ve hâlis altın değerindeki bu özlü
sözleri korumasını bil. Çünkü şehir kalpazanları
aynı zamanlıda sarraftır; şiirin iyisini kötüsünü
birbirinden ayırırlar.
*
Ey tevânger mefurûş in heme nahvet ki turâ
Ser u zer der kenef-i himmet-i dervîşân est
Bir ufuktan öbür ufka kadar her yerde zulüm
orduları var ama, ezelden ebede kadar da
dervişlerin zulme engel olma firsatları vardır.
*
Anki der tarz-i GAZEL nükte be Hâfiz âmûht
Yâr-i şîrînsuhan-i nâdiregotâr-i men est
Hâfiz’a GAZEL tarzında incelikler öğreten, benim
tatlı dilli, az ve öz konuşan yârimdir.
*
Günâh egerçi nebûd ihtiyâr-i mâ Hâfiz
Tu der tarîk-i edeb bâş, gû “gunâh-i men est”
Hâfiz, kabahat etmek bizim elimizde olan bir şey
olmasa bile, sen yine de edep yolundan ayrılma
ve “Kabahat benim” deyiver.
*
Bâ ki in nükte tevan goft ki an sengîndil
Kuşt mâ râ vu dem-i îsî-yi meryem bâ üst
Bu derdimi kime açabilirim? O taş yürekli
sevgilim öldürdü beni! Ama ölüleri dirilten İsa
nefesi yine onda!
*
Dârem umîd-i âtifetî ez cenâb-i dûst
Kerdem cinâyetî yu umîdem be afv-i üst
Sevgilimin katından şefkat umuyorum. Bir
kabahatim oldu; şimdi umudum onun affında.
*
Omrîst tâ zi zulf-i tu bûî şenîde’em
Zan bûy der meşâm-i dil-i men henüz büst
Uzun zaman önce zülfünün kokusunu almıştım.
Hâlâ o koku gönül burnumda durmakta.
*
Düşmen be kasd-i Hâfiz eğer dem zened, çi bâk!
Minnet hudây râ ki niyem şermsâr-i dûst
Düşman Hâfiz’ı kötülemek için konuşursa, bundan niçin korkayım?
Tanrı’ya şükür; dosta karşı utanacak bir şey yapmadım.
*
Men-i gedâ vu temennâ-yi vasl-i û heyhât
Meğer be hâb bebînem hiyâl-i manzar-i dûst
Ben yoksul nerede, ona kavuşma arzusu nerede!
Sevgilinin yüzünü görsem, ancak rüyada görebilirim.
*
Râhîst râh-i aşk ki hîçeş kenâre nîst
Ancâ cuz anki cân besipârend çâre nîst
Hergeh ki dil be aşk dehî, hoş demî buved
Der kâr-i hayr hâcet-i hîç istihâre nîst
Aşk dediğin yol, sonu olmayan bir yoldur.
O yolda can vermekten başka çare yoktur.
Aşka gönlünü teslim edersen, hoş vakit geçirirsin.
Hayırlı işlerde istihârede bulunmaya gerek yok.
*
Devlet ân est ki bî hûn-i dil âyed be kenâr
Veme bâ sa’y u amel bâğ-i cinân in heme nîst
Devlet dediğin gönül kam dökülerek elde edilir.
Yoksa, çalışıp iyi amel ile kavuşulan cennet
bahçeleri sadece bunlar değil.
*
Mebâş der pey-i âzâr u herçi hâhî, kun
Ki der şerîat-i mâ gayr ez in gunâhî nîst
Aman kimseyi incitme de, ne yaparsan yap.
Dinimizde bundan başka günah yok.
*
Kadem diriğ medâr ez cenâze-i Hâfiz
Ki gerçi gark-i günâh est mîreved be behişt
Hâfiz’ın cenazesine katılıp yürümeyi esirgeme ondan.
Çünkü günaha batmış olsa da, cennete gidecektir.
*
Dey goft tabîb ez ser-i hasret çu merâ dîd
Heyhât ki renc-i tu zi kânûn-i şifâ reft
Ey dûst be porsîden-i Hâfız kademî nih
Zan pîş ki gûyend ki ez dâr-i fenâ reft
Dün doktor beni görünce iz geçirip “Vah vah vah!
Senin hastalığının tedavisi İbni Sînâ’nın
Kânûn ve Şifâ kitaplarında da yok!” dedi.
Ey dost! “Hâfiz bu fânî dünyadan göçtü gitti”
denilmeden önce bir hal hatır sormaya gel.
*
Şud çemân der çemen-i husn u letâfet liken
Der gulistân-i visâleş neçemîdîm u bereft
Hemçu Hâfız heme şeb nâle vu zârî kerdîm
K’ey dirîgâ be vidâeş neresîdîm u bereft
Güzellik ve hoşluk çimeninde salındı ama daha
biz onun vuslat gülistanında dolaşamadan çekti gitti.
Hafiz gibi gece gündüz ağlayıp inledik.
Eyvahlar olsun; vedalaşmamıza fırsat kalmadan çekti gitti!
*
Ber berg-i gul be hûn-i şakâyık nuvişte’end
K’ankes ki puhte şud mey-i çun ergavân girift
Gelincik kanıyla gül yaprağına şöyle yazmışlar:
Pişip olgunlaşan kişi erguvan renkli meye sarıldı.
*
Der râh-i aşk merhale-i kurb u ba’d nîst
Mîbînemet iyân u duâ mîfiristemet
Aşk yolunda uzak, yakın davası olmaz.
Seni apaçık görüyor ve dua gönderiyorum.
*
Tâ dâmen-i kefen nekeşem zîr-i pây-i hâk
Bâver mekun ki dest zi dâmen bedâremet
Ey gâyib ez nazar, be hodâ mîsipâremet
Cânem besûhtî yu be dil dûst dâremet
Ey gözlerden uzak olan sevgili; seni Tann’ya emanet ediyorum.
Canımı yaktın ama ben seni gönülden seviyorum.
Toprağın altına kefenimin ucunu çekmedikçe,
elimi eteğinden çekmeyeceğim; inan buna.
Hâfız-ı Şirâzi
Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
14 Ekim 2015
Hâfız-ı Şirâzî'den Gazeller
Gazel I
Saki,
dolaştır kadehi,
sun bize.
Aşk kolay göründü ilkin ama,
ne güçlükler çıkmadı ki sonra.
Umut içindeydi aşıklar
sabâ dağıtacak sevgilinin zülfünü,
getirecek misk kokusunu diye.
Gönüller kan dolmuştu
bekleyeceğim diye.
Sevgilinin konağında güven olur mu?
Çanlar çalar durur
yükünüzü toplayın diye.
Pirin derse
“Bula seccadeni meye”
Sâlik dediğin habersiz kalmaz
yol yordamdan.
Gece karanlık;
Dalgalar ürkütüyor,
Girdap korkunç!
Ne bilir halimizi sahilde olanlar!
Bencillikten çıktı adım kötüye,
işim oldu tebah!
Kurulmuş meclis bir kere,
Hangi sır gizli kalır böyle?
Huzur istiyorsan Hafiz,
kaybolma onun gözünden.
Kavuştunsa sevdiğine,
sat anasını dünyanın!
Gazel 2
İşim nasıl girer yoluna?
Şans kim?
Harab olmuş ben kim?
Gör işte farla:
O yol nereye
Bu yol nereye gider?
Usandım manastırından
riyakârlık hırkasından!
Meyhane nerde?
Saf şarap hani?
Salah ve takvanın rintlik ile ne ilgisi var sanki?
Vaaz dinlemek nerede, rebap nağmesini
dinlemek nerede!
Ne anlar düşmanlar dost yüzünden?
Ölgün kandil nerde?
Parlak güneş nerde?
Gözümüzün ilacıysa eşiğinin toprağı;
Nereye gidelim,
söyle,
huzurundan?
Görme sadece çenesinin çukurunu.
Başka çukurlar var bu yolda.
Nereye gidersin gönül böyle acele
nereye?
Geçti gitti vuslat zamanı;
hey gidi hey!
O gamzeler nerde?
O çıkışmalar hani?
Dostum;
uyku durak bekleme Hafiz’dan.
Karar ne demek?
Sabır hani?
Uyku nerde?
Gazel 3
Şirazlı o dilber verse hani gönlümün muradım,
Yanağındaki hint benine
bağışlarım Semerkant’ı,
hem Buhara’yı.
Saki;
ver şu ölümsüzlük şarabını.
Bulamazsın Cennette zira
Ruknâbâd ile Gulgeşt-i Musellâ kenarını.
Elaman cilveli şehir âfetlerinden!
El-aman!
Bırakmadılar gönlümde sabır;
hân-ı yağmâya döndüm!
Sevgilinin cemali muhtaç mı yarım yamalak aşkımıza?
Ne hacet bene, rastığa, allığa,
yüz güzel olunca.
Hani artardı ya günbegün Yusufun güzelliği;
Anladım ki aşk,
iffetten edermiş Züleyha’yı.
ister küfret,
ister beddua;
dua ederim yine sana.
Acı cevap ne yakışır
şeker gibi lal dudağa!
Söz dinle canım benim;
Candan çok sever mesut gençler
bilge pire kulak vermeyi.
Çalgıcıdan, meyden dem vur,
Arayıp durma feleğin sırrını.
Hikmetle çözen çıkmadı;
çıkmayacak zira bu muammayı.
Hafız;
bir GAZEL söyledin ki
inciler deldin!
Oku gel güzel güzel;
Saçsın artık nazmına felek
Süreyya incilerini.
Gazel 4
Lütfet sabâ,
söyle o güzel ceylana:
Sen düşürdün bizi çöllere, dağlara.
Ömrü uzun olsun, şu şekerci
neden uğramaz şeker çiğneyen papağana?
Ey gül;
güzellik gururu mu izin vermeyen sana?
Sormaz oldun hiç aşık bülbülü.
Gönül erleri avlanır lûtf ile, iyi huyla.
Akıllı kuş yakalanır mı ökseyle, kapanla?
Neden aşinalık havası yok,
bilmem,
servi boylu,
kara gözlü,
ay yüzlülerde?
Oturmuşsan dostla,
çekiyorsan bâdeyi;
Çıkarma aklından
avucu boş sevenleri.
Güzelliğine bulunur şu kusur ancak:
Olmaz güzellerde sevgi ile vefa.
Şaşılmaz hiç Hafiz’ın şiiriyle
Zühre’nin şarkısı gökte, raksa getirse İsa’yı.
Gazel 5
Halden anlayanlar,
size diyorum:
Gidiyor gönlüm elimden.
İçimdeki sırlar çıkacak ortaya,
eyvah, eyvah!
Parçalandı gemimiz;
Ey uygun rüzgar;
es haydi;
Olur ya,
görürüm yine sevgilimin yüzünü.
On günlük dünya hevesi
bir masal
bir yalan
Dostum;
fırsat bil dostlara iyiliği.
Ne güzel şakıdı bülbül dün gece
gül ile şarap meclisinde.
Ey akşamdan kalmalar;
atın mahmurluğu üstünüzden,
için sabah şarabım.
Hey cömert insan;
esenliğin şükranesi olarak
sor hele biçare yoksulun halini.
İki dünyanın huzuru bağlı iki kelimeye:
Dostlara mürüvvet,
Düşmanla geçim.
İyi şöhret sokağına almadılar bizi.
Beğenmiyorsan eğer,
değiştir haydi kaderi!
Şu acı su var ya,
sûfî “kötülüklerin naşı” der ona,
güzelleri öpmekten tatlı gelir bana.
Yoksulluk zamanı bak iyi yaşamaya,
çek kafayı.
Bu varlık kimyası zira
Karun eder yoksulu, bînevayı.
Serkeşlik etme aman!
Bir kıskanırsa dilber,
avucundaki taşı mum eder.
Mey kadehi İskender’in aynasıdır sana bak,
göstersin Dârâ’nın
mülkünü sana.
Farsça konuşan güzeller
insan ömrüne ömür katar.
Haydi saki;
zahit rintlere müjde ver.
Hafiz boşuna giymedi meye bulanmış şu hırkayı.
Eteği temiz şeyhim, gel, mazur gör sen beni.
Gazel 6
Kim götürecek dileğimizi sultanın adamlarına?
Padişahlık hakkı için
bizi gözden uzak tutma.
Sığınırım Tanrıma
şeytan huylu rakipten.
Belki uzatır yardım elini o parlak yıldız.
Siyah kirpiklerin verdiyse ölüm fermanımızı,
ey sevgili,
düşün kirpiğin hilesini,
yanılma.
Parlatmaya gör yanağını,
yakarsın herkesin yüreğini.
Çıkarın ne bundan?
Geçinmeye gönlün yok.
Her gece bekliyorum umutla
seher yeli
dost haberiyle
alacak dostun gönlünü diye.
Ey sevgili,
kopardın aşıkların başına kıyamet.
Canım, gönlüm feda olsun yüzüne;
gösteriver yanağını.
Allah aşkına bir yudum su ver
seherleri kalkan Hafiz’a
ki sabah duası kabul olsun, tesir etsin sana.
Gazel 7
Sufi,
saftır kadehin aynası.
Gel de gör,
neymiş lâl renkli meyin safâsı.
Perde ardındaki sırlan
sor mest olmuş rintlere.
Yoktur zira bu hal
makamı yüce zahitlerde.
Anka kuşu av olmaz kimseye,
topla ökseyi, kapanı,
her zaman boş kalacak içi.
Çek bir iki kadeh bade meclisinde
Çek git sonra;
Beklerim deme daimî vuslatı.
Hey gönül,
gitti gençlik elden.
Dermedin hayattan bir demet gül.
Yaşlandın artık,
gösterme hüner ar namus adına.
Çıkar hayatın tadım;
Olmayınca nasibi zira
Bıraktı Adem Cennet ravzasım.
Çok aşındırdık eşiğini;
hey efendi,
merhamet et,
gör yine şu fakiri.
Hey saba;
Mey kadehinin mürididir Hafiz.
Ben bendesinden selam ilet
Şeyh-i Câm’a.
Gazel 8
Saki,
kalk,
ver şu kadehi;
Sat anasını gamın, kederin.
Şarap kadehini ver elime;
Atayım sırtımdan şu mavi cübbeyi.
Akıllılar kötüye çıkarır sarhoşun adını.
Kim dinler şânı, şöhreti, ârı!
Ver badeyi, haydi,
nedir bu gurur
bu çalım?
Toprak yağsın serkeş nefsin başına!
Yanık bağrımdan yükselen âh dumanı
Yaktı
bitirdi şu hamervahları.
Âşık gönlümün sırrına mahrem yok
ne halk
ne âyan arasında.
Bir sevgilim var;
aram pek hoş.
Dur durak bırakmadı hiç gönlümde.
Kim görse gümüş tenli o selviyi
Gözü görür mü artık çemendeki selviyi!
Hafiz,
katlanıver gece gündüz sıkıntıya.
Bir gün
-nasıl olsa-
ereceksin muradına.
Hâfız-ı Şirâzî
Çeviri: Mehmet Kanar
Saki,
dolaştır kadehi,
sun bize.
Aşk kolay göründü ilkin ama,
ne güçlükler çıkmadı ki sonra.
Umut içindeydi aşıklar
sabâ dağıtacak sevgilinin zülfünü,
getirecek misk kokusunu diye.
Gönüller kan dolmuştu
bekleyeceğim diye.
Sevgilinin konağında güven olur mu?
Çanlar çalar durur
yükünüzü toplayın diye.
Pirin derse
“Bula seccadeni meye”
Sâlik dediğin habersiz kalmaz
yol yordamdan.
Gece karanlık;
Dalgalar ürkütüyor,
Girdap korkunç!
Ne bilir halimizi sahilde olanlar!
Bencillikten çıktı adım kötüye,
işim oldu tebah!
Kurulmuş meclis bir kere,
Hangi sır gizli kalır böyle?
Huzur istiyorsan Hafiz,
kaybolma onun gözünden.
Kavuştunsa sevdiğine,
sat anasını dünyanın!
Gazel 2
İşim nasıl girer yoluna?
Şans kim?
Harab olmuş ben kim?
Gör işte farla:
O yol nereye
Bu yol nereye gider?
Usandım manastırından
riyakârlık hırkasından!
Meyhane nerde?
Saf şarap hani?
Salah ve takvanın rintlik ile ne ilgisi var sanki?
Vaaz dinlemek nerede, rebap nağmesini
dinlemek nerede!
Ne anlar düşmanlar dost yüzünden?
Ölgün kandil nerde?
Parlak güneş nerde?
Gözümüzün ilacıysa eşiğinin toprağı;
Nereye gidelim,
söyle,
huzurundan?
Görme sadece çenesinin çukurunu.
Başka çukurlar var bu yolda.
Nereye gidersin gönül böyle acele
nereye?
Geçti gitti vuslat zamanı;
hey gidi hey!
O gamzeler nerde?
O çıkışmalar hani?
Dostum;
uyku durak bekleme Hafiz’dan.
Karar ne demek?
Sabır hani?
Uyku nerde?
Gazel 3
Şirazlı o dilber verse hani gönlümün muradım,
Yanağındaki hint benine
bağışlarım Semerkant’ı,
hem Buhara’yı.
Saki;
ver şu ölümsüzlük şarabını.
Bulamazsın Cennette zira
Ruknâbâd ile Gulgeşt-i Musellâ kenarını.
Elaman cilveli şehir âfetlerinden!
El-aman!
Bırakmadılar gönlümde sabır;
hân-ı yağmâya döndüm!
Sevgilinin cemali muhtaç mı yarım yamalak aşkımıza?
Ne hacet bene, rastığa, allığa,
yüz güzel olunca.
Hani artardı ya günbegün Yusufun güzelliği;
Anladım ki aşk,
iffetten edermiş Züleyha’yı.
ister küfret,
ister beddua;
dua ederim yine sana.
Acı cevap ne yakışır
şeker gibi lal dudağa!
Söz dinle canım benim;
Candan çok sever mesut gençler
bilge pire kulak vermeyi.
Çalgıcıdan, meyden dem vur,
Arayıp durma feleğin sırrını.
Hikmetle çözen çıkmadı;
çıkmayacak zira bu muammayı.
Hafız;
bir GAZEL söyledin ki
inciler deldin!
Oku gel güzel güzel;
Saçsın artık nazmına felek
Süreyya incilerini.
Gazel 4
Lütfet sabâ,
söyle o güzel ceylana:
Sen düşürdün bizi çöllere, dağlara.
Ömrü uzun olsun, şu şekerci
neden uğramaz şeker çiğneyen papağana?
Ey gül;
güzellik gururu mu izin vermeyen sana?
Sormaz oldun hiç aşık bülbülü.
Gönül erleri avlanır lûtf ile, iyi huyla.
Akıllı kuş yakalanır mı ökseyle, kapanla?
Neden aşinalık havası yok,
bilmem,
servi boylu,
kara gözlü,
ay yüzlülerde?
Oturmuşsan dostla,
çekiyorsan bâdeyi;
Çıkarma aklından
avucu boş sevenleri.
Güzelliğine bulunur şu kusur ancak:
Olmaz güzellerde sevgi ile vefa.
Şaşılmaz hiç Hafiz’ın şiiriyle
Zühre’nin şarkısı gökte, raksa getirse İsa’yı.
Gazel 5
Halden anlayanlar,
size diyorum:
Gidiyor gönlüm elimden.
İçimdeki sırlar çıkacak ortaya,
eyvah, eyvah!
Parçalandı gemimiz;
Ey uygun rüzgar;
es haydi;
Olur ya,
görürüm yine sevgilimin yüzünü.
On günlük dünya hevesi
bir masal
bir yalan
Dostum;
fırsat bil dostlara iyiliği.
Ne güzel şakıdı bülbül dün gece
gül ile şarap meclisinde.
Ey akşamdan kalmalar;
atın mahmurluğu üstünüzden,
için sabah şarabım.
Hey cömert insan;
esenliğin şükranesi olarak
sor hele biçare yoksulun halini.
İki dünyanın huzuru bağlı iki kelimeye:
Dostlara mürüvvet,
Düşmanla geçim.
İyi şöhret sokağına almadılar bizi.
Beğenmiyorsan eğer,
değiştir haydi kaderi!
Şu acı su var ya,
sûfî “kötülüklerin naşı” der ona,
güzelleri öpmekten tatlı gelir bana.
Yoksulluk zamanı bak iyi yaşamaya,
çek kafayı.
Bu varlık kimyası zira
Karun eder yoksulu, bînevayı.
Serkeşlik etme aman!
Bir kıskanırsa dilber,
avucundaki taşı mum eder.
Mey kadehi İskender’in aynasıdır sana bak,
göstersin Dârâ’nın
mülkünü sana.
Farsça konuşan güzeller
insan ömrüne ömür katar.
Haydi saki;
zahit rintlere müjde ver.
Hafiz boşuna giymedi meye bulanmış şu hırkayı.
Eteği temiz şeyhim, gel, mazur gör sen beni.
Gazel 6
Kim götürecek dileğimizi sultanın adamlarına?
Padişahlık hakkı için
bizi gözden uzak tutma.
Sığınırım Tanrıma
şeytan huylu rakipten.
Belki uzatır yardım elini o parlak yıldız.
Siyah kirpiklerin verdiyse ölüm fermanımızı,
ey sevgili,
düşün kirpiğin hilesini,
yanılma.
Parlatmaya gör yanağını,
yakarsın herkesin yüreğini.
Çıkarın ne bundan?
Geçinmeye gönlün yok.
Her gece bekliyorum umutla
seher yeli
dost haberiyle
alacak dostun gönlünü diye.
Ey sevgili,
kopardın aşıkların başına kıyamet.
Canım, gönlüm feda olsun yüzüne;
gösteriver yanağını.
Allah aşkına bir yudum su ver
seherleri kalkan Hafiz’a
ki sabah duası kabul olsun, tesir etsin sana.
Gazel 7
Sufi,
saftır kadehin aynası.
Gel de gör,
neymiş lâl renkli meyin safâsı.
Perde ardındaki sırlan
sor mest olmuş rintlere.
Yoktur zira bu hal
makamı yüce zahitlerde.
Anka kuşu av olmaz kimseye,
topla ökseyi, kapanı,
her zaman boş kalacak içi.
Çek bir iki kadeh bade meclisinde
Çek git sonra;
Beklerim deme daimî vuslatı.
Hey gönül,
gitti gençlik elden.
Dermedin hayattan bir demet gül.
Yaşlandın artık,
gösterme hüner ar namus adına.
Çıkar hayatın tadım;
Olmayınca nasibi zira
Bıraktı Adem Cennet ravzasım.
Çok aşındırdık eşiğini;
hey efendi,
merhamet et,
gör yine şu fakiri.
Hey saba;
Mey kadehinin mürididir Hafiz.
Ben bendesinden selam ilet
Şeyh-i Câm’a.
Gazel 8
Saki,
kalk,
ver şu kadehi;
Sat anasını gamın, kederin.
Şarap kadehini ver elime;
Atayım sırtımdan şu mavi cübbeyi.
Akıllılar kötüye çıkarır sarhoşun adını.
Kim dinler şânı, şöhreti, ârı!
Ver badeyi, haydi,
nedir bu gurur
bu çalım?
Toprak yağsın serkeş nefsin başına!
Yanık bağrımdan yükselen âh dumanı
Yaktı
bitirdi şu hamervahları.
Âşık gönlümün sırrına mahrem yok
ne halk
ne âyan arasında.
Bir sevgilim var;
aram pek hoş.
Dur durak bırakmadı hiç gönlümde.
Kim görse gümüş tenli o selviyi
Gözü görür mü artık çemendeki selviyi!
Hafiz,
katlanıver gece gündüz sıkıntıya.
Bir gün
-nasıl olsa-
ereceksin muradına.
Hâfız-ı Şirâzî
Çeviri: Mehmet Kanar
Teşekkürler
Aşkına müteşekkirim
O benim son mucizem
Mucizeler çağı geçtikten sonra
Teşekkürler aşkına..
O bana öğretti okumayı, yazmayı
O donattı beni sözlerin en güzeliyle
Aşkın bir anda sildi bütün kadınları hayatımdan
Yok etti en güzel anılarımı..
Teşekkürler.. Ta derinden
Ey kutsal kitaplardan çıkıp gelen
Teşekkürler beline
Rüyalarımda gördüğüm, hayalini kurduğum
Defterlerimin ve günlüklerimin arasına
Bir serçe kuşu gibi gizlice giriveren
Yüzüne teşekkürler..
Teşekkürler şiirlerimde yaşadığın için
Teşekkürler..
Bütün parmaklarımda oturduğun için
Teşekkürler.. Hayatımda olduğun için..
Teşekkürler aşkına
Bütün insanlardan önce
Bana verdi müjde,
Melik olarak seçti beni,
Taç giydirdi
Ve takdis etti beni yasemin sularıyla..
Teşekkürler aşkına,
Bana ikram etti,
Beni terbiye etti,
Bana ilimlerini öğretti öncekilerin
Aşkın alemde beni seçti yanlızca
Firdevs saadetini..
Teşekkürler..
Gökkubbenin altındaki avare günlere,
Ve mahzun ekim sularına,
Endişeyle geçen saatlere
Huzurla dolduğum anlara..
Teşekkürler gözlerine
Menekşe ve şefkat adalarının yolcusu olan.
Teşekkürler
Geçip giden tüm güzel yıllara..
Teşekkürler aşkına
Benim en sadık
Ve en değerli arkadaşlarımdan olan.
Sevgin de göğsümde ağlar
Gökyüzü ağladığı zaman
Teşekkürler sevgine beni rahatlatan..
Tavus kuşu, nane ve su
Ve gül
Renkli bir bulut
Ekvatordan tesadüfen geçen
Öyle bir mucize ki peygamberlerin bile şaştığı..
Teşekkürler saçlarına
Tüm dünyayı meşgul eden
Uzunluğunu hurma bahçelerinden çalmış
Şu cimri dünyada gözlerinin bana sunduğu
Teşekkürler her bir dakika için..
Teşekkürler
Yaptığım çılgınca şeylere
Ve meydan okumalara
Senden devşirdiğim
Nice ulaşılmaz şeye..
Teşekkürler
Aşkınla dolu tüm yıllara
Sonbaharı, kışıyla
Bulutuyla, güneşiyle
Gökyüzünün tüm delişmenliğine..
Teşekkürler ağlama zamanına
Ve uzun seher mevsimlerine.
Teşekkürler bu güzel hüzne,
Teşekkürler bu güzel hüzne…
Nizar Kabbani
Çeviren: Kemal Yüksel
O benim son mucizem
Mucizeler çağı geçtikten sonra
Teşekkürler aşkına..
O bana öğretti okumayı, yazmayı
O donattı beni sözlerin en güzeliyle
Aşkın bir anda sildi bütün kadınları hayatımdan
Yok etti en güzel anılarımı..
Teşekkürler.. Ta derinden
Ey kutsal kitaplardan çıkıp gelen
Teşekkürler beline
Rüyalarımda gördüğüm, hayalini kurduğum
Defterlerimin ve günlüklerimin arasına
Bir serçe kuşu gibi gizlice giriveren
Yüzüne teşekkürler..
Teşekkürler şiirlerimde yaşadığın için
Teşekkürler..
Bütün parmaklarımda oturduğun için
Teşekkürler.. Hayatımda olduğun için..
Teşekkürler aşkına
Bütün insanlardan önce
Bana verdi müjde,
Melik olarak seçti beni,
Taç giydirdi
Ve takdis etti beni yasemin sularıyla..
Teşekkürler aşkına,
Bana ikram etti,
Beni terbiye etti,
Bana ilimlerini öğretti öncekilerin
Aşkın alemde beni seçti yanlızca
Firdevs saadetini..
Teşekkürler..
Gökkubbenin altındaki avare günlere,
Ve mahzun ekim sularına,
Endişeyle geçen saatlere
Huzurla dolduğum anlara..
Teşekkürler gözlerine
Menekşe ve şefkat adalarının yolcusu olan.
Teşekkürler
Geçip giden tüm güzel yıllara..
Teşekkürler aşkına
Benim en sadık
Ve en değerli arkadaşlarımdan olan.
Sevgin de göğsümde ağlar
Gökyüzü ağladığı zaman
Teşekkürler sevgine beni rahatlatan..
Tavus kuşu, nane ve su
Ve gül
Renkli bir bulut
Ekvatordan tesadüfen geçen
Öyle bir mucize ki peygamberlerin bile şaştığı..
Teşekkürler saçlarına
Tüm dünyayı meşgul eden
Uzunluğunu hurma bahçelerinden çalmış
Şu cimri dünyada gözlerinin bana sunduğu
Teşekkürler her bir dakika için..
Teşekkürler
Yaptığım çılgınca şeylere
Ve meydan okumalara
Senden devşirdiğim
Nice ulaşılmaz şeye..
Teşekkürler
Aşkınla dolu tüm yıllara
Sonbaharı, kışıyla
Bulutuyla, güneşiyle
Gökyüzünün tüm delişmenliğine..
Teşekkürler ağlama zamanına
Ve uzun seher mevsimlerine.
Teşekkürler bu güzel hüzne,
Teşekkürler bu güzel hüzne…
Nizar Kabbani
Çeviren: Kemal Yüksel
Sorarım, aşk özlemi ne zaman daha derinden yaralar yüreği
Ne sevincimi paylaşacak
bir sevgili
çiçeğe dururken ağaçlar.
Ne kederime ortak olacak
bir âşık
sararıp solarken çiçekler.
Sorarım, aşk özlemi
ne zaman daha derinden
yaralar yüreği:
Çiçeğe dururken mi ağaçlar,
çiçekler sararıp solarken mi?
Hsue Tao (D. 768)
bir sevgili
çiçeğe dururken ağaçlar.
Ne kederime ortak olacak
bir âşık
sararıp solarken çiçekler.
Sorarım, aşk özlemi
ne zaman daha derinden
yaralar yüreği:
Çiçeğe dururken mi ağaçlar,
çiçekler sararıp solarken mi?
Hsue Tao (D. 768)
İğneleme
Demek 'gönlünün sultanı'yım senin!
Öyle söylüyor
gözyaşların ve becerikli ellerin.
Elinde olmadan kıskanıyorsun, öpüşlerin
kendine güvenen bir sevgilinin öpüşleri,
işte o zaman daha da karışıyor kafam,
'Hadi gel, al beni' diye fısıldayacak olsam
aksırıp tıksırıp, bugün git yarın gel diyorsun.
Aşık mısın, devlet memuru mu, yahu!"
Philodemos
Öyle söylüyor
gözyaşların ve becerikli ellerin.
Elinde olmadan kıskanıyorsun, öpüşlerin
kendine güvenen bir sevgilinin öpüşleri,
işte o zaman daha da karışıyor kafam,
'Hadi gel, al beni' diye fısıldayacak olsam
aksırıp tıksırıp, bugün git yarın gel diyorsun.
Aşık mısın, devlet memuru mu, yahu!"
Philodemos
Lavanta
Odanız kızkardeşinizdir,
Büyük Ş'lerle iner giysiniz;
Bir kez onarılmış anıt mihrap;
Hemen pencereye geçersiniz.
Bütün şarkıları düşünün,
Sizin yüzünüz çıkar ortaya,
Konsolun üstünde yelpaze,
Yan yana yan yana düşünün ama.
En derin çizgiler, güzelim,
En tatlı anlardan kalma...
Değme acı baş edemez
Hazların lal oyuklarıyla.
Çıkarken yığılan basamaklar
Kaçıkaçıverirler inerken,
Beyaz sunağıyla gotik tapınak,
Eliniz sanki hep tırabzanda.
Bir şeyiniz olayım sizin,
Hani nasıl isterseniz,
Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz;
Dünyanın bir ucuna
Birlikte gider miyiz?
Bekletilmiş ipeklinizden
Kopmaya can atar bir düğme;
Boş verin, o düğme hayın,
Gider miyiz?
Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinde tutmaya yarar.
Cemal Süreya
Büyük Ş'lerle iner giysiniz;
Bir kez onarılmış anıt mihrap;
Hemen pencereye geçersiniz.
Bütün şarkıları düşünün,
Sizin yüzünüz çıkar ortaya,
Konsolun üstünde yelpaze,
Yan yana yan yana düşünün ama.
En derin çizgiler, güzelim,
En tatlı anlardan kalma...
Değme acı baş edemez
Hazların lal oyuklarıyla.
Çıkarken yığılan basamaklar
Kaçıkaçıverirler inerken,
Beyaz sunağıyla gotik tapınak,
Eliniz sanki hep tırabzanda.
Bir şeyiniz olayım sizin,
Hani nasıl isterseniz,
Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz;
Dünyanın bir ucuna
Birlikte gider miyiz?
Bekletilmiş ipeklinizden
Kopmaya can atar bir düğme;
Boş verin, o düğme hayın,
Gider miyiz?
Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinde tutmaya yarar.
Cemal Süreya
Gazze Risalesi
Gazze trajedisi karşısında
İnsanlığın vicdan yükünü neredeyse
tek başına omuzlama cesaretini ve
ferasetini gösteren Türkiye’nin
yeni ‘Yeryüzü’ politikasının
büyük mimarı ve virtüöz icracısı
Prof. Ahmet Davutoğlu’na…
I
Gazzeli Yusuf, oğlum, ben yaşlı Filistin şairlerinden biri.
şiirlerimi Türkçe yazıyor olmama bakma,
yeryüzünün bütün öteki şairleri gibi,
( düzeltiyorum ) yeryüzünün bütün
yufka yürekli şairleri gibi ben de
Filistinliyim on günden beri
ve buram buram Filistin toprağı
kokmaya başladı birden, nasılsa,
benim de kırk yıllık türkülerim,
kasidelerim.
kan, barut ve gözyaşı değil, hayır,
kin, öfke ve intikam hissi de değil, yanlış anlama,
tepeden tırnağa Yakup, tepeden tırnağa Yusuf,
tepeden tırnağa Musa, İsa
ve Muhammet’le dolup taşıyor,
Filistin toprağı gibi, on günden beri
benim de duygularım, düşüncelerim.
nesnesiyle örtüşen bilgiye, hakikat,
nesnesiyle örtüşen duyguya da sezgi
diyorlar ya, filozoflar, Yusuf, oğlum,
bu tanım doğruysa eğer, sezgilerim diyor ki bana,
hiçbir bilgi, hiçbir haber,
rüzgârın bu son on gündür şairlere
ve hamile analara taşıdığı
şu gökçe esin kadar hakikat olamazlar:
evet, her gün onlarca defa katlediyor
Filistin’de peygamber katilleri,
her gün onlarca defa Musa’yı,
onlarca defa İsa’yı, onlarca defa
Muhammed’i katlediyorlar,
ve yakıyorlar İbrahim’i, fosforlu bombalarla,
ama yine aynı Filistin’de her gün
ve her yerinde yeryüzünün,
diriliyor, on günden beri
onlardan yüzlercesi, onlardan binlercesi…
II
Gazzeli Yusuf, oğlum, keder de aynı dili konuşuyor
dünyanın her yerinde,
umut da aynı dili konuşuyor,
tıpkı nefretin ölümün dilini,
sevginin hayatın dilini konuşması gibi,
tarihin her döneminde...
ben, yeryüzünün yaşlı şairlerinden biri,
taşların, otların, kuşların dilini
çözmüş sanırdım kendimi.
ama Gazzeli çocuklar üstüne
insanların kendi diliyle konuşmaya başladığımda
titriyor, boğuklaşıyor sesim
ve orada bombalanan okullardan,
yıkılan hastanelerden, yerle bir edilen
vicdanın yıkıntıları arasından yükselen
katıksız, falsosuz ve Gazze gibi de haklı sesini
çıkarmakta zorlanıyorum, insan yüreğinin.
çıkarsam da, tutturamıyorum rengini, tınısını,
bir ucu insana, öteki tanrıya varan o sesin.
tuttursam da, duyurmakta zorlanıyorum onu,
yeryüzünün öteki çocuklarına.
çünkü bakıyorum, onlardan kimi
kulaklarına kulaklık geçirmiş,
bilmem hangi rakçının
özgürlüğü, demokrasiyi öven
savaş aleyhtarı şarkılarını dinliyor.
dinlesin, diyeceksin,
dinlesin, güzel değil mi, iyi değil mi?
kimi dağlarda koyun, keçi otarıyor,
otarsın, bu da güzel, bu da iyi!
kimi sinemada, kimi luna parkta, kimi okulda,
kimi dileniyor sokakta,
kimi mendil, kimi simit satıyor,
kimi ilahi söylüyor bir tapınakta,
pek azı bilgisayar başında,
pek pek azı da bilgi-hüner peşinde v.b.
bunların hepsi güzel,
hepsi güzel ve iyi,
oyunun, oyun olması için de gerekli.
ama, onlar bu güzel ve olağan işleri yaparken,
Gazze’de, sizin orada, bunların hiç birini
hiç birini yapmanıza izin vermeyen
çocuk katillerini, anne katillerini
ve seni düşündükçe, oğlum,
seni ve kardeşlerini,
ben yeryüzünün hüzün şairi,
sormak geliyor içimden:
biz, bütün bir insanlık,
‘birleşmiş milletler’, birleşmiş mücrimler,
cin taifesi, melek taifesi,
şeytan ve Yüce Tanrı,
hangi oyunu oynuyoruz bu tiyatroda,
hangi oyunu, onlarca yıldır,
hangi oyunu, böyle kan revan içinde?
bu kadar bebek ölüsüyle,
bu kadar çocuk ölüsüyle,
bu kadar anne ölüsüyle,
bu kadar seyirciyle
ve bu kadar sessizlikle…
gökleri dolduran bu sessizlikle,
cenneti, cehennemi, ârafı,
yerin altını, yerin üstünü
kana boyayan bu sessizlikle
hangi oyunu oynuyoruz,
hangi oyunu, tekrar tekrar,
hangi oyunu, bu cehennemde?
III
ben Küçük Asya’nın yaşlı şairi, Yusuf, oğlum,
duyuramıyorum dedim ya,
dünyanın öteki çocuklarına sesimi,
onlara bizim mahalledekiler de dahil.
duyuramıyorum bizimkilere de,
dağ gibi rüyalar, çığ gibi fikirler altında
hep iki büklüm ve soluk soluğa,
sözün yokuşuna, sözün doruğuna
tırmanmayı seven şiirlerimi.
ne zaman şairce bir saflıkla,
‘büyük insanlık ülküsü’ diye açsam ağzımı,
sözlerimi alıp götürüyor rüzgâr,
ta Ademle Havva’nın,
tanklardan, panzerlerden, insan safarilerinden uzak,
çapuldan, misyoner endişesinden uzak,
özgürce sevişip koklaştığı
ve cennetin, gökte değil,
yeryüzünde dolaştığı
o bahtiyar günlerde, dölleyerek
bilgi ağacının terennümleriyle sesimi,
günümüzden yüzlerce, belki binlerce yıl öteye,
insanlığın kanla süslü kabile yadigârlarından kurtulup,
şu düşmez kalkmaz devleti,
yıkılmaz kaleleri, aşılmaz kurumları,
şanlı orduları ve süslü bayrakları
kaf dağının öteki tarafında,
masalların zamanında bırakıp, nihaî erginliğe,
yeryüzü toplumuna, yeryüzü insanına
kavuştuğu günlere savuruyor.
yüzlerce, belki binlerce yıl, diyorum ya,
gözünü korkutmasın, bu, senin;
bin yıl dediğimiz süre, ebediyetin yanında
bir gün bile değil.
yüz yıl dediğimizse, bir günün belki
sadece kuşluk vakti.
ve yüz yıl ebediyete göre neyse,
yaşlı ebediyet de,
insanın çamuruna üflenen
tanrısal zamana göre öyle.
ve yıllar bana öğretti, öğrenmen gerekiyor senin de,
büyük düşünceler, büyük planları hilkatin,
çığ gibi yıkılmamak için başına insanlığın,
doruğundan aşağı, dağı tekrar tekrar dolaşan
fazla çiğnenmemiş patikalardan
inerler yamaçlara…
IV
çok acı çektin, Gazzeli Yusuf, oğlum, çok acı çektin
ve bu kadar acı için çok küçük bu ‘Filistin’.
dünyayı iste, bütün bir yeryüzünü,
duvarsız, tel örgüsüz, mayınsız
ve silahsız yeryüzünü, hepimiz için,
çok acı çektin, önce sen çığır bu türküyü!
göğsüne yaslayıp kulağını geleceğin,
önce sen duyur, bu yüceler yücesi ülküyü,
bu en büyük vuruntusunu aklın ve kalbin
ve bir amentüye dönüştür onu!
çok acı çektin, yapabilirsin bunu,
çok acı çektirdik sana, dönüştürebilirsin
dokunduğun her şeyi, her şeyi som altına,
hakkında konuştuğun ya da sustuğun
her fikri, her tezi gökçe bir manifestoya.
çok acı çektin, dönüştürebilirsin,
ip atlarken, sapan atarken ya da uyurken
beşikte, kaldırımda ya da yıkıntıların altında
can veren kardeşlerinin dudaklarında donan kıpırtıyı
büyük insanlık oratoryosuna.
dönüştürebilirsin yoksulların yakarışlarını
tanrının bütün evlerinde
dudaklarda ve yüreklerde kopan,
sonra dalga dalga büyüyen, yayılan
ve tankları, panzerleri önüne katıp götüren,
roketleri, obüsleri, havan toplarını,
insanın beyninden, kalbinden
ve dilinden büyük bütün silahları
ve silah tüccarlarını, silah çetelerini,
devletleri, kaleleri, kodesleri ve kafesleri,
kralları, emirleri, müebbet başkanları
önüne katıp savuran gül fırtınasına.
dönüştürebilirsin bütün acıları,
bütün duaları, bütün çığlıkları,
uyuyanların üstünü örten bir gül tufanına,
açları doyuran, küsleri barıştıran,
evsizlere ev, yarsızlara yar olan
yerle göğü insanın yüreğinde buluşturan
bir gül zamanına, gül umranına,
gül toplumuna, gül insanına.
V
çok acı çektin, yapabilirsin bunu,
çok acı çektirdik sana,
kimse hak etmiş olamaz senden daha fazla
ve hepimizin adına,
konuşmayı Tanrıyla da, tağutla· da!
konuş ve razı olma daha azına,
yeryüzünü iste, yeryüzünün bütün çocukları adına.
konuş ve razı olma, Gazzeli Yusuf, oğlum,
kapısına ‘Filistin Devleti’ yazılı
yeni bir toplama kampına!
bu ‘Devlet’ sözcüğü, ‘Bayrak’ merakı,
haritada gördüğün, bütün o
kanla sulanmış kemik tarlaları
gözünü kamaştırmasın sakın,
yolundan alıkoymasın seni!
o mezarlık parsellerindeki otlar, dikenler,
sınırın iki tarafından toprağa ekilen
gencecik Yusufların,
Yaseflerin teniyle besleniyor,
bunu unutma!
ve her iki taraftan ölenlerin, kucak kucağa
uyuduğu o sınırlarda
önlemek için kucaklaşmasını dirilerin,
dünyanın bütün açlarını on yıl boyunca doyuracak,
dünyadaki acıyı yarı yarıya azaltacak,
sevgiyi üç katına, belki beş katına çıkaracak,
karakolların yarısını tiyatroya, yarısını kafeye,
hapishanelerin yarısını sinemaya, jimnastik haneye
çevirmeye yetecek kaynaklar harcanıyor her yıl
kahrolası silahlara ve ruhsatlı katillere.
VI
razı olma sınır çekilmesine düşlerimize!
ne düşlerimize, ne başlarımıza,
ne dağlarımıza, ne taşlarımıza!
hepimizin adına sana verilmiş bir fırsat, bu,
razı olma, içerden kuşatılmasına da
dışardan kuşatılmasına da,
insan ruhunun
ve kapatılmasına bir mezar gibi
başka ruhlara, başka hayatlara,
başka oyunlara, başka oyunculara,
büyük düşlere, büyük düşüncelere,
büyük öykülere,
büyük serüvenlere!
‘kurtarıcı’larından çok çekti insanoğlu,
razı olma kurtarmasına seni kimsenin,
razı olma, kümese çevirmelerine ruhunu
‘kurtarıcı ve adamları’nın,
‘başkan ve adamları’nın,
‘kral ve adamları’nın!
doğduğun toprağı seversin, bunu anlarım…
ölünceye kadar emzirip seni
sonunda bağrına basan toprağı
elbette sevmen gerekir, bu sorulur mu,
en az ananı sevdiğin kadar hem de,
bazen daha tutkulu,
bunu anlarım,
ve ananın ismetine, toprağın namusuna,
ulusun onuruna gölge düşürmemek için de,
elbette ölmen gerekebilir, duraksamadan;
bu sorulur mu?
ama, ana sevgisi,
toprak tutkusu
ya da ulus övüncü
ya da bayrak saygısı… tamam, amenna!
ama biraz gösteri, biraz tapınma!
diyen olursa,
ben yokum bunda!
kutsallaştırarak örteriz çünkü,
ve mitleştirerek,
boşa harcadığımız değerleri.
vatanın bütün bir yeryüzü olsun,
Gazzeli Yusuf, oğlum,
bayrağın da gökyüzü senin
ve milletinse, ta Adem’den başlayarak
atan İbrahim gibi,
yolda onurluca yürümesini bilen
tüm adem oğulları.
VII
öyleyse dönüp bakma,
denizi yarıp geçtikten,
ateşi yarıp geçtikten sonra,
kutsal kalıplarla dökülmüş
altın buzağılara,
ipek, keten ya da pamuklu ikonlara
ve bezden küheylanlara!
bunca kurban verdikten sonra,
yalnızca Filistin’i değil, dediğim gibi,
yeryüzünü iste,
sınırlarla bölünmemiş dünyayı,
yerin ve göğün tamamını,
bütün çocuklar için,
bütün yoksullar için!
sınırların olmadığı,
akıldan, gönülden ve dilden başka silahın,
gülden başka merminin
kullanılmadığı,
yalnızca insanın insanı sömürmediği değil,
insanın insanı yönetmediği
dünyayı iste!
peygamberlerin yaptığını yap,
alçak sesle konuş
ve güç istemediğini söyle!
peygamberlerin yaptığını yap,
öleceksen uğruna özgürlüğün,
ne kral, ne melik, ne kayser, ne satrap…
tanrıdan başka mirasçı bırakma özgürlüğe!
çok acı çektin, çok acı çektirdik sana
hepimizin sınavı, bu;
ama sen başlat bu yolculuğu!
sen başlat, insanın önündeki
bu en büyük yürüyüşü,
zirveye doğru!
ve dağı aşmak için, saldırma dağa,
dağın çevresini dolaş,
çiçek toplaya toplaya!
VIII
düş, diyecekler, peşinen bilmen iyi olur,
hayal diyecekler,
ütopya, diyecekler, bütün bunlara.
herkesi dinle sonuna kadar,
ama dinlediğinle kalma,
devam et düş kurmaya.
önce alay konusu,
sonra köyün delisi,
sonra günah keçisi
olsan da aldırma,
devam et düş kurmaya.
düşlerini gece uykuda görenler
gündüzün unuturlar onları;
düşlerini gündüzün kuranlara gelince,
korkulur onlardan·,
kendini söküp yeniden yapmasını bilen
işte böyleleridir,
ve dünyayı değiştirmesini...
insanlık, düşlerin iyisini önüne,
kötüsünü arkasına alarak
yol alıyor düşlerin en büyüğüne,
en gerçeğine doğru.
herkesin iyiliği için büyük
ve yüksek şeyler tasarlayan
bir çırak, bir kalfa·
çıkarmak için üflemedi mi
kara balçığa,
kendi ruhundan, Yüce Sanatçı?
üfledi ve iyi düşler göre göre büyüdü,
o ilk müteal hücre.
büyüdü, bölündü
ve bölüne bölüne
cennete sığmayacak kadar çoğaldı.
çoğaldı ve akıllandı,
daha dipsiz düşler için
inerken yeryüzüne.
IX
silah kimin elinde olursa olsun, sonuçta
ölümü alıp satanların gücünü artırıyor.
yararı yok, bir daha, bir daha denemenin,
büyük aklın, arkasında bıraktığı yolları,
hurdalığa attığı küçük akılları,
çürük hamleleri!
en etkili savunma, sözgelimi,
saldırmak, der, sorsanız, bir silah tüccarına.
ne kadar tutarlı ve ne kadar akıllıca!
oysa, napalm ya da atom silahıyla yarışmak
sığmayacağına göre, ne insan onuruna,
ne yerin hukukuna, ne göğün töresine,
silahlardan arınmak değil midir,
en insanca savunma
ve bu yarışa zorlamak dostu da, düşmanı da?
hakikat gibi çıplak, cesur
ve samimi olmak yani,
hem barışma niyetinde,
hem barış çabasında!
bu durumda da insan ölebilir, kuşkusuz;
ölmek ya da yaşamak…
bugün ölmek
yahut elli yıl sonra,
elbette aynı şey değil, fark var aralarında;
ama iki ölüm de aynı hızla unutulabilir,
bütünün güzelliğine bir şey katmıyorlarsa eğer,
ölümün ve hayatın güzelliğine
bir şey katmıyorlarsa eğer.
XI
sonra, şu topluca ağlamalar,
dövünmeler, Yusuf, oğlum,
intikam yeminleri,
düşmanın resmini, büstünü,
postunu yakmalar meydanlarda,
ya da bayrağını…
acını paylaşmak isteyenler,
bunları yapmasınlar, diyemem,
çok ağır, çünkü, verdiği acı,
haklı olmanın yetmemesi
çocukların Gazze’de ölmemesi için.
taşınması zor ve yakıcı, bu gerçeğin.
ve ellerini yakıyor olmalı,
onu akıllarıyla değil,
elleriyle tutmaya kalkışanların.
ve közü tutar tutmaz da, hemen
bırakmaları gerekiyor, doğal olarak;
onunla bir şeyleri yakmaları
sonra tepinmeleri, üzerinde…
ve döküp saçmaları gerekiyor, bazen de,
içlerinde tutmasını bilseler
belki bir fikre, bir çareye
dönüştürebilecekleri
ateşli duyguları, ateşli tepkileri…
yapmasınlar diyemem, acın çok büyük.
ama bunlar, haklılığın gücünden çok,
senin ve dostlarının çaresizliğini
düşündürür düşmana, bence.
Ve Gazze bombalarla dövülürken
kameralarla, monitörlerle,
yanan Gazze’nin ışığında
gece piknik yapamaya gelen
İsralli sivillerin seyir zevkini artırır bir de.
ve sessiz kalmalarını haklılaştırır,
vicdanlarına serpecek su arayan
daha uzaklardaki seyircilerin.
belki daha yakındakilerin de,
Yakub’un öteki oğullarının yani,
Mısırlı, Ürdünlü, Hicazlı
‘üvey’ kardeşlerinin senin…
zafer, düşmanın resmini bulunca, resmini,
postunu bulunca, postunu,
kendisini bulunca da kendisini
yakmak değildir, sanırım, Gazzeli Yusuf, oğlum,
zamanın kapısını açmaktır, zafer,
zamanın kapısını açmak
özgürlüğün ve erdemin önünde,
herkes için ama, ayrım yapmadan,
düşmanların için de,
ve mümkünse onlarla birlikte…
düşmanına ölümü değil, hayatı götür;
böylece, yenilen düşmanın değil,
düşmanlık olsun;
kazanan da dostluk olsun,
ölüleri dirilten dostluk,
ne sen, ne bir başkası...
XII
bu keder ve umut taşıyan rüzgâr,
zeytin ağacının, incir ağacının,
iğde ağacının içinden geçip,
sana getirsin sesimi!
bu keder ve umut taşıyan rüzgâr
Gazzeli çocukların ve annelerin
korkusuz, tasasız gezindiği
has bahçelerin içinden geçip,
sana getirsin sesimi!
bu rüzgâr, Musa’nın, İsa’nın ,
Abu Salma’nın, Mahmut Derviş’in
Roni’nin, Kafka’nın, Edward Sait’in,
yeryüzüne ve gökyüzüne dağılmış
Filistinli çocukların içinden geçip,
sana getirsin sesimi!
bu rüzgâr Sabra ve Şatilla’da katledilen
Yakup’un, Yusuf’un ve Bünyamin’in,
Auscwitz’te yakılan Yakop’un, Yasef’in,
Ve Benjamen’in içinden geçip,
sana getirsin sesimi!
bu rüzgâr, yalnız Filistinlilerle kalmasın,
Serebzenitza’da, uygarlığın gözü önünde
binlercesi toprağa gömülen Bosnalıların,
Amerika’da kökleri kazınan Kızılderililerin,
Küçük Asya’da, yollarda kaybolan Ermenilerin
içlerinden geçip, küllerini, tozlarını
katillerin, azmettiricilerin,
suçu ve delillerini örtüp karartanların
yüzlerine, gözlerine savurup
sana getirsin sesimi!
kitapları karıştırdım, zamanın sayfalarını,
yerin ve göğün arşivlerini,
ölümün parmak izlerini, tozlu raflarda,
bulmak için yerini ve dengini
Gazze’de işlenen toplu cinayetlerin.
diyemem, rastlamadım, bu kadar vahşisine.
sicili çok kabarık çünkü, insanoğlunun,
atası Kabil’den beri, kırdığı kırkı geçmiş,
defalarca kırıp geçirmiş,
kardeşini, komşusunu ya da suç ortağını.
ona kendi zayıflığını, sefilliğini
ya da alçaklığını hatırlatan herkesi…
daha dün, Irak’ta, katledilen bir milyon Yusuf’u
unutmadım, unutur muyum hiç!
Cezair’de katledilen bir buçuk milyonu da,
Balkanlar’da, Vietnam’da, Çeçenistan’da,
Hiroşima ve Nagazaki’de olanları
unutmadım, unutur muyum hiç,
unutulur mu hiç!
siyahî Yusufları, renklerin en yusufunu,
Malcolm X’in, Martin Luther King’in,
Obama’nın atalarını unutur muyum hiç,
( ben unutsam bile, hatırlatır hemen
bana, torunum Mehmet Eren,
ya da ona vekâleten,
annesi ya da babası,
onun, Mountain View’deki
siyah tenli arkadaşlarını,
çekik gözlü arkadaşlarını,
buğday tenli arkadaşlarını.)
hepsinin içinden geçsin öyleyse,
hepsinin içinden, bu deli rüzgâr,
Başkan Obama’nın içinden
geçmeden gelmesin, sözgelimi,
onun kalbinin çevresinde
kırk kez dönüp dolaşsın, aklına geçsin sonra
ve aklını başına getirsin, Amerika’nın.
aklı başına gelince de,
üzerinden postunu çıkarıp, MGM aslanının,
süt dökmüş kedi gibi üç kere acı acı,
ve alçak sesle kükresin Amerika,
bütün bu olup bitenler için, insanlık adına
‘özür diliyor’ gibisine…
ve rüzgâr, bu filmden,
gözlerini silerek çıksın,
sana getirsin sesimi
kefeni, tabutu, mezarı olmayan kalender ölülerin,
benim vatanımdı, senin bayrağındı, ayırmayan,
aldırmayan akıllı delilerin,
ebedî gezginlerin, sürgünlerin,
büyük avarelerin içinden geçip
sana getirsin sesimi!
küflenmiş kitapların, küflenmiş kafaların
müzelerin, mumyaların ve mezarların
millerce uzağından geçip,
sana getirsin sesimi!
sokakta bir yangın, bir facia çıkınca
bazen şairler de fırlarlar ya,
şu benim yaptığım gibi, pijamayla sokağa,
işte bu yaşlı, kaçık şairin yüreğini de
terlik ve pijamayla, Gazze sokaklarını
gezdirip getiren bu şiirsever rüzgâr,
bu aklı başında gözükmeye çalışan,
ama gözyaşlarını tutamayan esinti,
elini kolunu sallayarak herkesin
girip çıkabileceği bu orta halli,
kalender, ‘esnaf işi’
şiirin içinden geçip,
sana getirsin sesimi,
Gazzeli Yusuf, oğlum!
EKLER
1
Gazze’de, dünyanın bu en güzel isimli şehrinde
sabah erken iş başı yaparken ölüm,
burada İstanbul’da,
dünyanın bu en yufka yürekli
ve sulu göz şehrinde,
çarmıhta çivi yarası gibi açılıyor
her gün sabahın gözü.
ve insanlığın körelen vicdanı gibi
kabuk üstüne kabuk bağlıyor
her gün akşamın yarası.
2
ölümün, tanklarla, roketlerle,
silahlı birliklerle talim yaptığı yerde,
asıl hayattır, provasını yapan,
daha geniş bir yol,
daha uzak bir ufuk açmak için
haklıların önünde.
3
tutmak için ağılda,
kurt korkusu içinde
alt alta, üst üste bir arada
kuzularını, Sion tanrısı,
başka vahşet kalmayınca yapacak,
gün gelecek tutup kendi kuzularını
birer birer boğazlayıp
yemeye başlayacak bu gidişle
ağıl kapısının önünde.
ve adına izrael denen
o ‘toplama’ kampında,
o ağılda tutuvermek uğruna,
gün gelecek, kendi gübrelerini
yedirtecek onlara.
o kuzucuklara acı, Gazzeli Yusuf, oğlum,
bilinen, bilinmeyen
bütün acıma biçimlerini öğren
ve bütün kuzuların Gerçek Sahibi için
o kuzucuklara acı!
Yakup oğlu Yusuf’un,
günahkâr kardeşlerine acıyıp da
kanat germesi gibi, mesela,
öykülerin en eskisi, en güzeli
ol Kıssa-yı Yusuf’ta…
4
bu kul işi, çömez işi risalenin,
benzetmek gibi olmasın, hani,
Gazzzeli dostum, ‘Fatiha’sı da şu:
kağıtları karalım ve dünyayı
yeniden paylaşalım, demiyoruz,
doğru koymalıyız davayı:
‘herkes, cennetten çalıp çırptığını’,
demeyelim de, hadi,
‘emanet aldığını’, diyelim,
çıkarıp masaya koysun,
varlığın kolu, kanadı,
ağzı, burnu, gözü, kaşı,
aklı, ruhu, yüreği,
özellikle de ciğerleri
kimdeyse,
çıkarıp yerine koysun…
ve hep birlikte, kardeşçe
yeniden oturalım, varlığın
cömert bir ev sahibi olarak
nimetler taşıyıp duracağı sofraya,
büyük insanlık şöleni için.
16 Ocak 2008
Cahit Koytak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






