Açılup bir dem bu bâğ-ı dil bahâr olmaz mı hìç
Nahl-i ümìdümde ya Rab berg ü bâr olmaz mı hìç
Sormaduk eslâfa bâzâr-ı sühanda her zamân
Elde ser-mâye żarardan başka kâr olmaz mı hìç
Dilde oldukça hayâlüñ dìde eşk-efşân olur
Nahl-i nâzum bâğ olur da âb-yâr olmaz mı hìç
Sìnede nâr-ı tahassürdendür âh-ı âteşìn
Hâne sûzân olsa dûd-ı pür-şerâr olmaz mı hìç
Kaddini teşbìh iden şimşâda taksìr eylemiş
Tuysa dil-dâr artırup kâmet-çenâr olmaz mı hìç
Her ne dem âh eylesem dilden hurûş eyler sirişk
Rûz-gâr esdükçe deryâ mevc-dâr olmaz mı hìç
Mûmiyânuñda nedür sordum zarìfâne kemer
Genc olan yerde didi ol şûh mâr olmaz mı hìç
Ağlarum cânâ hayâl-i perçemüñle dem-be-dem
Dìde dûd-âlûd olur da eşk-bâr olmaz mı hìç
Gûş idüp gül-şende sûzişli figân-ı Râşidi
Bülbülinden gonce ey gül serm-şâr olmaz mı hìç
İbrâhim Râşid Efendi
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
03 Kasım 2015
02 Kasım 2015
Şairler
Ne gördükse iyi kötü
Ömür biter biz hâlâ
Söyleriz.
Ne varsa şu dünyada
Türlü görüntüler
Gelsek de sonuna
Söyleriz.
Bazan boş günler
Geçer birden dolunca
Söyleriz.
Ne biter
Ne kalır geçmiş kitaplarda
Ölümden sonra da
Söyleriz.
Behçet Necatigil
Ömür biter biz hâlâ
Söyleriz.
Ne varsa şu dünyada
Türlü görüntüler
Gelsek de sonuna
Söyleriz.
Bazan boş günler
Geçer birden dolunca
Söyleriz.
Ne biter
Ne kalır geçmiş kitaplarda
Ölümden sonra da
Söyleriz.
Behçet Necatigil
Vezn-î Âhâr
Adem oldur cümle halka her zamanda dâd eder
Cümle halka cân ü dilden rahm edip imdâd eder
Her zamanda rahm edip bî-kesleri dilşâd eder
Dâd eder imdâd eder dilşâd eder irşâd eder
Asaf Yahya
***
Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sâdıkâne belki ol âlemde bir dildâr olur
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur
(Yavuz Sultan Selim / Kanunî Sultan Süleyman ve Ziya Paşa'ya izafe edilir)
***
Ol peri rû çeşm-i âhû mehlikâlar cânıdır
Çeşm-i âhû zülfü hoş-bû cânımın cânânıdır
Mehlikâlar cânımın eğlencesi candan aziz
Cânıdır cânânıdır candan aziz mihmânıdır
Mübtelâ-yı derd-i aşkı ol perînin cism ü cân
Derd-i aşkı kim çekerse istemez mülk-i cihân
Ol perînin istemez üftâdesi bağ-ı cinân
Cism ü cân mülk-i cihân bağ-i cinân kurbânıdır.
Hal ü hattı nâzenindir her edâsı dil-rübâ
Nâzenindir şûh-ı mümtâz neş'edâr sâhip vefâ
Her edâsı neş'edâr âyine-veş ibret nümâ
Dil rübâ sâhip vefâ ibretnümâ ünvânıdır
Hamd-i bîhad tâzelendi sâyesinde bezm-i Cem
Tâzelendi câm-ı gül-gûn zümre-yi âlî himem
Sâyesinde zümre-yi uşşâk bütün erbâb-ı dem
Bezm-i Cem âlî himem erbâb-ı dem meydanıdır
Ey Huzûrî bârekallâh yazdı kâmil nazm-ı ter
Bârekallâh kadri vardır her sözün manend-i zer
Yazdı kâmil her sözün hikmette bir mûciz eser
Nazm-ı ter mânend-i zer mûciz eser divânıdır
Yusufelili Huzurî
***
Güzel mislin bulunmaz hiç güzel içre sadâkatde
Bulunmaz hiç gözüm nûru sana akrân velâyetde
Güzel içre sana akran ne mümkündür nezâketde
Sadâkatde velâyetde nezâketde halâvetde
Gel ey dilber ruhın ahmer lebin sükker yanağın gül
Ruhın ahmer ruyın enver kokar anber saçın sümbül
Lebin sükker kokar anber dehânın ter dilin bülbül
Yanağın gül saçın sümbül dilin bülbül fesâhetde
Bizi gamdan halâs eyle visâlinle gel ey âfet
Halâs eyle dil ü cânım kerem kıl gel peri sûret
Visâlinle kerem kıl gel tulû eyle kamer tal'at
Gel ey âfet peri sûret kemer tal'at saâdetde
Şehâ Kenzî kulun kemter sana çâker inâyet kıl
Kulun kemter atâ ister vefâ göster adâlet kıl
Sana çâker vefâ göster şeh-i kişver şefâ'at kıl
İnâyet kıl adâlet kıl şefâ'at kıl kıyâmetde
Kenzî
***
Ey vasl-ı cennet kıl câna minnet vay serv-i kâmet cân içre cânsın
Kıl câna minnet vay serv-i kâmet can içre cansın nevres fidansın
Vay serv-i kâmet cân içre cânsın nevres fidansın şûh-i cihânsın
Cân içre cânsın nevres fidânsın şûh-i cihânsın gözden nihânsın
Üftâden oldum gül gibi soldum sor bana n'oldum cevrinle cânân
Gül gibi soldum sor bana n'oldum cevrinle cânân oldum perîşân
Sor bana n'oldum cevrinle cânân oldum perîşân ey fitne devrân
Cevrinle cânân oldum perîşân ey fitne devrân ahir zamansın
Bir hûb edâsın pek dil-rübâsın lîk pür-cefâsın sırrın bilinmez
Pek dil-rübâsın lîk pür-cefâsın sırrın bilinmez nakşın alınmaz
Lîk pür-cefâsın sırrın bilinmez nakşın alınmaz mislin bulunmaz
Sırrın bilinmez nakşın alınmaz mislin bulunmaz bir nev-civânsın
Âşüfte hâlim ref'et melâlim gel beri zâlim lutfet ne dersem
Ref'et melâlim gel beri zâlim lutfet ne dersem ol bana hem-dem
Gel beri zâlim lutfet ne dersem ol bana hem-dem gönlümde her dem
Lutfet ne dersem ol bana hem-dem gönlümde her em günden aynasın
Ettimse âhi fethetti mâhi aşk-ı ilâhî var sende gayet
Fethetti mâhi aşk-ı ilâhî var sende gâyet Hak'dan hidâyet
Aşk-ı ilâhî var sende gâyet Hak'dan hidâyet NÛRÎ nihâyet
Var sende gâyet Hak'dan hidâyet NÛRÎ nihâyet sâhib-dîvânsın
Tokatlı Nurî
Cümle halka cân ü dilden rahm edip imdâd eder
Her zamanda rahm edip bî-kesleri dilşâd eder
Dâd eder imdâd eder dilşâd eder irşâd eder
Asaf Yahya
***
Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın belki ol ağyâr olur
Sâdıkâne belki ol âlemde bir dildâr olur
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdâr olur
(Yavuz Sultan Selim / Kanunî Sultan Süleyman ve Ziya Paşa'ya izafe edilir)
***
Ol peri rû çeşm-i âhû mehlikâlar cânıdır
Çeşm-i âhû zülfü hoş-bû cânımın cânânıdır
Mehlikâlar cânımın eğlencesi candan aziz
Cânıdır cânânıdır candan aziz mihmânıdır
Mübtelâ-yı derd-i aşkı ol perînin cism ü cân
Derd-i aşkı kim çekerse istemez mülk-i cihân
Ol perînin istemez üftâdesi bağ-ı cinân
Cism ü cân mülk-i cihân bağ-i cinân kurbânıdır.
Hal ü hattı nâzenindir her edâsı dil-rübâ
Nâzenindir şûh-ı mümtâz neş'edâr sâhip vefâ
Her edâsı neş'edâr âyine-veş ibret nümâ
Dil rübâ sâhip vefâ ibretnümâ ünvânıdır
Hamd-i bîhad tâzelendi sâyesinde bezm-i Cem
Tâzelendi câm-ı gül-gûn zümre-yi âlî himem
Sâyesinde zümre-yi uşşâk bütün erbâb-ı dem
Bezm-i Cem âlî himem erbâb-ı dem meydanıdır
Ey Huzûrî bârekallâh yazdı kâmil nazm-ı ter
Bârekallâh kadri vardır her sözün manend-i zer
Yazdı kâmil her sözün hikmette bir mûciz eser
Nazm-ı ter mânend-i zer mûciz eser divânıdır
Yusufelili Huzurî
***
Güzel mislin bulunmaz hiç güzel içre sadâkatde
Bulunmaz hiç gözüm nûru sana akrân velâyetde
Güzel içre sana akran ne mümkündür nezâketde
Sadâkatde velâyetde nezâketde halâvetde
Gel ey dilber ruhın ahmer lebin sükker yanağın gül
Ruhın ahmer ruyın enver kokar anber saçın sümbül
Lebin sükker kokar anber dehânın ter dilin bülbül
Yanağın gül saçın sümbül dilin bülbül fesâhetde
Bizi gamdan halâs eyle visâlinle gel ey âfet
Halâs eyle dil ü cânım kerem kıl gel peri sûret
Visâlinle kerem kıl gel tulû eyle kamer tal'at
Gel ey âfet peri sûret kemer tal'at saâdetde
Şehâ Kenzî kulun kemter sana çâker inâyet kıl
Kulun kemter atâ ister vefâ göster adâlet kıl
Sana çâker vefâ göster şeh-i kişver şefâ'at kıl
İnâyet kıl adâlet kıl şefâ'at kıl kıyâmetde
Kenzî
***
Ey vasl-ı cennet kıl câna minnet vay serv-i kâmet cân içre cânsın
Kıl câna minnet vay serv-i kâmet can içre cansın nevres fidansın
Vay serv-i kâmet cân içre cânsın nevres fidansın şûh-i cihânsın
Cân içre cânsın nevres fidânsın şûh-i cihânsın gözden nihânsın
Üftâden oldum gül gibi soldum sor bana n'oldum cevrinle cânân
Gül gibi soldum sor bana n'oldum cevrinle cânân oldum perîşân
Sor bana n'oldum cevrinle cânân oldum perîşân ey fitne devrân
Cevrinle cânân oldum perîşân ey fitne devrân ahir zamansın
Bir hûb edâsın pek dil-rübâsın lîk pür-cefâsın sırrın bilinmez
Pek dil-rübâsın lîk pür-cefâsın sırrın bilinmez nakşın alınmaz
Lîk pür-cefâsın sırrın bilinmez nakşın alınmaz mislin bulunmaz
Sırrın bilinmez nakşın alınmaz mislin bulunmaz bir nev-civânsın
Âşüfte hâlim ref'et melâlim gel beri zâlim lutfet ne dersem
Ref'et melâlim gel beri zâlim lutfet ne dersem ol bana hem-dem
Gel beri zâlim lutfet ne dersem ol bana hem-dem gönlümde her dem
Lutfet ne dersem ol bana hem-dem gönlümde her em günden aynasın
Ettimse âhi fethetti mâhi aşk-ı ilâhî var sende gayet
Fethetti mâhi aşk-ı ilâhî var sende gâyet Hak'dan hidâyet
Aşk-ı ilâhî var sende gâyet Hak'dan hidâyet NÛRÎ nihâyet
Var sende gâyet Hak'dan hidâyet NÛRÎ nihâyet sâhib-dîvânsın
Tokatlı Nurî
Sarmaşık
Arsız bir sarmaşık gibiyim
Ta çocukluğumdan
Binbir düşe
Umuda
Sıkı sarılan
Güzde bütün yapraklar
Sarardıkları zaman
-Hemen dökülecekler-
Benimkiler güneş vurmuş
Kızıl bakırdan.
Arif Damar
Ta çocukluğumdan
Binbir düşe
Umuda
Sıkı sarılan
Güzde bütün yapraklar
Sarardıkları zaman
-Hemen dökülecekler-
Benimkiler güneş vurmuş
Kızıl bakırdan.
Arif Damar
29 Ekim 2015
Bana Bir Şimşek Çak
bana bir şimşek çak
ortalık fena karanlık
yüreğim örtülüyor
ağır bir dalgınlığa genişliyorum
durmadan değişen o mevsimde
dağlarda kalın
omuz omuza bulutlar
çok fena kalabalık
ellerim çıplak
bana bir şimşek çak
kötü bir tuzaktayım
bilmem ne yapsak
aklımda fikrimde onlar
yaşlı ve genç
erkek ve kadın
korkularıma tutsak
bana bir şimşek çak
içim içime sığmıyor artık
vahim bir çağrışımdan
daha vahimine atlamaktayım
bana bir şimşek çak
belki fena halde
yanılmaktayım
o ince kız çocuğu
gün doğmadan her sabah
bir hapisaneden bir nezarethaneye
kelepçeli götürülüyor
dudakları titrek
gözlerinde buğu
bilmem ki nasıl anlatayım
bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek
bir de o
adını bile bilmediği
kıvırcık saçlı'devrimci'öğrenciyi
fakülte kapısında vurulmuş
yağmurun altında
çıplak
bana bir şimşek çak
çok yanlış anlaşılmaktayım
hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor
içimdeki zemberek
boşandı boşanacak
yaşamak mı gerek
yoksa unutmak mı
şaşırmaktayım
galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
sanki yalın bir bıçak
kayarak
bir kırlangıç hızıyla
bulutların arasından
karanlığın böğrüne saplanacak
galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
elinde bir mektup eski yazıyla
artık yüzünü bile unuttuğu
karısından
burnunda sadece kokusu var
ilkbahar kadar müşfik
sonbahar kadar yumuşak
galiyef yoldaş ne olacak
avrasyada hala mazlumların uğultusu
kısa bozkır atlarının nallarından
gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor
azadlık mermileridir
çekirdekleri çelik
cehennem gibi sıcak
bana bir şimşek çak
sala veriliyor görünmez minarelerden
İzmir de istibdat'ı yaşamaktayım
bir yangın soluğu sokak içlerinden
kordonboyunda muzaffer atlılar
fahrettin paşanın süvarisi
bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım
Attila İlhan
ortalık fena karanlık
yüreğim örtülüyor
ağır bir dalgınlığa genişliyorum
durmadan değişen o mevsimde
dağlarda kalın
omuz omuza bulutlar
çok fena kalabalık
ellerim çıplak
bana bir şimşek çak
kötü bir tuzaktayım
bilmem ne yapsak
aklımda fikrimde onlar
yaşlı ve genç
erkek ve kadın
korkularıma tutsak
bana bir şimşek çak
içim içime sığmıyor artık
vahim bir çağrışımdan
daha vahimine atlamaktayım
bana bir şimşek çak
belki fena halde
yanılmaktayım
o ince kız çocuğu
gün doğmadan her sabah
bir hapisaneden bir nezarethaneye
kelepçeli götürülüyor
dudakları titrek
gözlerinde buğu
bilmem ki nasıl anlatayım
bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek
bir de o
adını bile bilmediği
kıvırcık saçlı'devrimci'öğrenciyi
fakülte kapısında vurulmuş
yağmurun altında
çıplak
bana bir şimşek çak
çok yanlış anlaşılmaktayım
hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor
içimdeki zemberek
boşandı boşanacak
yaşamak mı gerek
yoksa unutmak mı
şaşırmaktayım
galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
sanki yalın bir bıçak
kayarak
bir kırlangıç hızıyla
bulutların arasından
karanlığın böğrüne saplanacak
galiyef yoldaş ne olacak
galiyef yoldaş sibirya sürgünü
elinde bir mektup eski yazıyla
artık yüzünü bile unuttuğu
karısından
burnunda sadece kokusu var
ilkbahar kadar müşfik
sonbahar kadar yumuşak
galiyef yoldaş ne olacak
avrasyada hala mazlumların uğultusu
kısa bozkır atlarının nallarından
gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor
azadlık mermileridir
çekirdekleri çelik
cehennem gibi sıcak
bana bir şimşek çak
sala veriliyor görünmez minarelerden
İzmir de istibdat'ı yaşamaktayım
bir yangın soluğu sokak içlerinden
kordonboyunda muzaffer atlılar
fahrettin paşanın süvarisi
bana bir şimşek çak
yolumu aydınlatacak
gazi'nin gözlerinden
mavi bir şimşek
kuva-yı milliye mavisi
aynı emaneti taşımaktayım
'hürriyet ve istiklal benim karakterimdir'
çünkü hain sinsi ve korkak
aynı düşmana karşı
savaşmaktayım
Attila İlhan
28 Ekim 2015
SENİ İÇİME GÖMDÜM BİR ACI ROMAN; BİR SIR, TANRIM, KURTAR BENİ BU AŞKTAN...
Sevgili Tomris Uyar'ın Adnan Semih'in düşünsel etkisinde kalarak Andrew Jolly'den çevirdiği bu biçim olarak küçük ama içerik olarak dev yapıt Kafka, Camus ve Dostoyevski karışımı bir estetik tatla kimlikleşiyor, belleklerimizde bir hüznün romanı olarak irileşiyor.
Yapıtın yazarı hakkında yeterli bilgiye ise ulaşılamamış. Ancak bu bilge başka bir roman daha yazmış bu bilgiye ben ulaşmadım çünkü araştırmadım. Araştıranlara bin selam olsun. Diğer kitabının adı; A Time of Soldiers. Başka kitapları var mı? Bilmiyorum. Bilen varsa beri gelsin, dergimizin önümüzdeki sayılarında bunu konu edinsin. Belki de konu edinen olmuştur. Onlar bağışlasın beni.
Seni İçime Gömdüm, yaşamın odağında parçalanan aşk, sevgi değil ama bunların üstünde ya da bunların da anlamlandıramadığı psikososyal bir sürece denk geliyor. Yüreğe gömülen bir sevda neye denk gelir? Bence en acı ayrılıklara... Yapıt, ötekilerin romanı. Kavminden sürülmüşlerin...
Bir çığlığın romanı: Seni İçime Gömdüm (Lie Down In Me). Yalın! Romanın erkek kahramanlarından Kabrero, kimdir ne iş yapar varlığını nasıl tanımlar ona da bakalım inceleme boyunca. Ama bir sevdanın ardı sıra sürüklenen bir insana bakar gibi.
Roman: "Tan ağarırken ölmüştü kız." cümlesiyle başlar. Kızılderili olan bu kız, hastadır. Bakıma muhtaçtır. Yaralıdır. Hasta bir kıza tutkuyla eğilişin alanı bir evliliğe kayar. "Karı" olarak kendi topraklarının kızlarından birisini seçmez kahraman. Eski kamyonlar yağlı çadırlar misalidir hayat... O yüreğindeki yangına tutkundur.
Ağabeyine, sevdiği kızın ya da takıntılı bir şekilde içerikleştirdiği kadının hastalığından söz bile etmez:
"Ağabeyine yaradan söz açmayı düşünmedi bile. Duygularını tıpatıp açığa vuracak sözcükleri bulabilse de -diyelim ki vardı böyle sözcükler- yine bir işe yaramazdı; onun sözcükleriyle ağabeyinin aklından geçenler, birbirini tutmuyordu ki."
Ağabeyi Kızılderili sosyal kişilik/toplum yaşantısını kendi deneyimsel ve kültürel bilgisince gördüğü için kardeşinin vazgeçmesi yönünde düşünce belirtir. Ne kötü, rahip de aynı düşüncededir. "Rahip bir konuda daha uyarmıştı: Her şeyi göze alıp kızla evlenmeye kalkışırsa, kendisi de Kilise'nin üyesi sayılamayacaktı. O zaman kasabada hiç kimse bakmazdı yüzüne. Korku ve karanlık içinde tek başına yaşardı bundan böyle."
Yapıtın yazarı hakkında yeterli bilgiye ise ulaşılamamış. Ancak bu bilge başka bir roman daha yazmış bu bilgiye ben ulaşmadım çünkü araştırmadım. Araştıranlara bin selam olsun. Diğer kitabının adı; A Time of Soldiers. Başka kitapları var mı? Bilmiyorum. Bilen varsa beri gelsin, dergimizin önümüzdeki sayılarında bunu konu edinsin. Belki de konu edinen olmuştur. Onlar bağışlasın beni.
Seni İçime Gömdüm, yaşamın odağında parçalanan aşk, sevgi değil ama bunların üstünde ya da bunların da anlamlandıramadığı psikososyal bir sürece denk geliyor. Yüreğe gömülen bir sevda neye denk gelir? Bence en acı ayrılıklara... Yapıt, ötekilerin romanı. Kavminden sürülmüşlerin...
Bir çığlığın romanı: Seni İçime Gömdüm (Lie Down In Me). Yalın! Romanın erkek kahramanlarından Kabrero, kimdir ne iş yapar varlığını nasıl tanımlar ona da bakalım inceleme boyunca. Ama bir sevdanın ardı sıra sürüklenen bir insana bakar gibi.
Roman: "Tan ağarırken ölmüştü kız." cümlesiyle başlar. Kızılderili olan bu kız, hastadır. Bakıma muhtaçtır. Yaralıdır. Hasta bir kıza tutkuyla eğilişin alanı bir evliliğe kayar. "Karı" olarak kendi topraklarının kızlarından birisini seçmez kahraman. Eski kamyonlar yağlı çadırlar misalidir hayat... O yüreğindeki yangına tutkundur.
Ağabeyine, sevdiği kızın ya da takıntılı bir şekilde içerikleştirdiği kadının hastalığından söz bile etmez:
"Ağabeyine yaradan söz açmayı düşünmedi bile. Duygularını tıpatıp açığa vuracak sözcükleri bulabilse de -diyelim ki vardı böyle sözcükler- yine bir işe yaramazdı; onun sözcükleriyle ağabeyinin aklından geçenler, birbirini tutmuyordu ki."
Ağabeyi Kızılderili sosyal kişilik/toplum yaşantısını kendi deneyimsel ve kültürel bilgisince gördüğü için kardeşinin vazgeçmesi yönünde düşünce belirtir. Ne kötü, rahip de aynı düşüncededir. "Rahip bir konuda daha uyarmıştı: Her şeyi göze alıp kızla evlenmeye kalkışırsa, kendisi de Kilise'nin üyesi sayılamayacaktı. O zaman kasabada hiç kimse bakmazdı yüzüne. Korku ve karanlık içinde tek başına yaşardı bundan böyle."
Sosyal dışlanma adına sosyolojik olarak kendi kavminin dışından biriyle; bir Kızılderili kızıyla olan "kendisine özgü duygudurum" içinden çevresine bakan dost adam, kızın ölümünde de o yalnızlıkta buluşur. Kendi bir yalnızdır ki yalnızlıklar ortasında.
Eşinin cenazesini dışlanarak yaşadıkları dağ kulübesinden kasabaya taşır. Geceleri hep onun yanına uzanır...
Bir sabah gümüş haydutları karısının cesedini çalarlar. Söylenmesi gereken nedir: "Kim çalmıştı onu? Bir adamın ölü karısı kimin işine yarardı ki? Kendisinden başka kimin gözünde bir değeri vardı zaten?" Gümüşçülerin...
Sanki tabutta gümüş gizlidir. Öyle de sanılmıştır. Ne ki gerçeği haydutlar öğrenirler. Çıkan hengâmede ise roman kahramanını yaralamışlardır. Olan olur, haydutlar ölü kadını geri verdikleri gibi yaralının da yarasını temizlerler. Yani Dağlı anlamında gelen Kabreros'un...
Kabreros ağbisinin yaşadığı kasabaya gelir. Zaman pek geçmez, haydutlar da arkasından. Ve haydutlardan biri: "Neye yaradı peki?" diye sordu. "Nereden bileyim?" "İyi ama bu işe girişen sensin. Bir erkeğe, bir kadının ölüsünü koskoca bir dağdan aşağı sürükleten sevgi, nasıl bir sevgidir ki?" "Bilmiyorum. Başka sevgi tatmadım ben." Tadılmamış bir sevgi için her şey...
Öyle ki, hayduda yani yabancıya açılan roman kahramanı içsel bir sürüklenişe girer: "Ona karımı sevdiğimi söylemek zorunda değildim. Bunu karıma bile söylememiştim, birlikte yaşadığımız iki yıl boyunca bir kere sözünü etmemiştim, gereği yoktu çünkü. Bu yabancıya açılmamın nedeni, belki de inancımı yitirmeye başlamamdır..." Ve sürer gider...
Kasabada, tabuttaki cesede inanmayanlar orada avlanmış olan bir yırtıcı kedinin gizlendiği dedikodusunu bile üretirler böbürlenerek... Ağbisine karısının öldüğünü bile zor da olsa kanıksatır. Ne ki ağbisi onun dağa gömülmesinin daha uygun olacağını belirtir. Ama o kişilik olarak; pek kimsenin yapmayı düşünemediği şeyleri gerçekleştirmenin pratiğidir.
Rahibin bir inanan olarak söyledikleri ise "din" olgusunun "egemen" olanla ilişkisi açısından bir bakış açısı sergilemeye yetecek şekildedir:
"İki gündür yoldayım. Yarın üç gün oluyor."
Rahip başını tabuttan yana çevirdi. "Üç gün ha? Onu hemen çıkarmalısın kasabadan."
"Gömmek için getirdim."
"Olamayacağını söyledim." Tartışma sürer. Rahip din hizmetlerinin bir ayrıcalık olduğunu savunmanın aktörüdür artık:
Kahraman, cesedin gömülmesi için çareler üretir: "Öyleyse ben de babamın aldığı yeri, çitin dışında Amerikalıların yanıbaşındaki ufacık yerle takas ederim."
"Amerikalılar Protestandırlar gerçi, ama vaftizliydiler."
"Öyleyse vaftizli olmayan Kızılderililer için de özel bir yer açın."
"Sonra ne olacak? Merkeplerle köpekler keçiler için, bütün canlılar için ayrı yerler mi açacağız?"
Görünen o ki, eşitsizlik iki kişi arasındaki bu konuşmada da en bağışlanamaz yanlarıyla sergilenmektedir.
"İnanılır gibi değil." Roman kahramanının yaşadığı süreç...
Yeni günler başlayıp bitiyor. İnsanlar korkularına yenikler. İnsanlar yenik! Korkusuna yenik insandan her şey beklenir. Korku ölümü, öldürmeyi getirir beraberinde.
Bir yandan ölen babalarının maddesel varlığını sürdüren ağabeyi onun aksine koşullarını genişletmiş refahını yükseltmiştir. Söz geçirdiği alanlar sistem içinde kardeşininkinden daha fazladır. Maddeyle gelen kimlikler, yüzyılımızı da yabancılaştıran, insanı insana kırdıran ideolojilerin teorik beslenme kaynaklarıdır.
Ceset dağlara gitmelidir. İnsanların kurduğu yasaların istediği budur.
"Karısı Kızılderili olduğuna göre kendi vahşi toprağına dönsün mü demek istiyordu? Oraların toprağı acımasızdı, çirkindi doğru. Ama onların aşkıyla ne ilgisi vardı bunun? İki yıl yeşil bir sevecenlik içinde yaşamışlardı orada? Oysa karısı ne kadar inceydi; aşkları, yumuşak, sevecen bir yaraydı. Sabahleyin güneş, eğreltiotlarını aralardı onları uyandırmak için. Vahşilik neredeydi? Az rastlandığı için mi vahşiydi bu aşk yoksa? Onu sevdim diye nelere katlanacağım Tanrım? Tanrım, kurtar beni bu aşktan!" İşte budur Kabrero!
Öyle ki kahraman bir bunaltıya düştüğü an kasabanın genelevine gider; bir ilişki yaşamaz. 16 yaşındaki genç orospu "çeyizini" biriktirmek için bu işi yapmaktadır. Ama hayat kadını: "Onu
öldürdüğünü söylüyorlar." Şeklinde bir duyumunu paylaşır. Düşünün Kabrero artık şu düzleme gelir: "Onu sevmekten korkuyorum artık." Utanç ve pişmanlığın romanı mıdır yoksa... Haydutların arkaik
inançlarının mı?
Haydutlar kasabaya geri dönerler. "Sen ve karın olmadan bu iş yürümez!" derler. Ağbisini, cesedi ve onu da alıp dağa doğru yollanırlar. Ne demeli haydutlardan biri de yaşam tarzını meşrulaştıran dinamikten gelen bir öğretmendir. Bu kişinin eşkıya olması tanık olduğu bir olayla ilgilidir. Jandarma tarafından on yaşında tecavüz edilen bir kız çocuğunun hatırasınadır. Jandarmanın yaşadığı toplumda sergilediği zulüm belki de bu kişiyi sosyal bir eşkıya yapmıştır. Kuşkusuz haksızlığa karşı gelip sosyal haydut olmuştur. Ancak bu tanımlamanın yerine oturması için gerekli olan birtakım veriler romanda eksik verilmiştir. Sosyal eşkıyalık geçiş toplumu özelliklerine sahip olan Türkiye'de, Yaşar Kemal'in İnce Memed ve Çakırcalı Efe romanlarında işlendiği gibi Latin Amerika edebiyatında da karşımıza çıkmaktadır. Tolstoy'da Hacı Murat. Mario Puzo'nun Sicilyalısı akla gelen örnekler arasında değerlendirilebilir.
Dağlara geri dönüş başlar. Acıyla indirilen ceset gerisingeri dağlara sürüklenir. Oysa o, bir kutsal mezara gömüp aşkına da acısına da son vermeyi düşünmüştür. Umudun çaresizliğini yaşamaktadır.
Yolda köylüler ve jandarmaların saldırısına uğrayan haydutlardan birisi ölür. Uzun boyunlu öğretmen olan, Kabrero'nun ufak bir oyunuyla uzaklaşır gider; eşinin cesedine haydut süsü vererek yamaçtan
yuvarlar. Ve kendilerini pusuya düşürenler tarafından haydut öldürülmüş olacağı sanısıyla özgürlüğüne kavuşur.
Çatışma bitip ortalık durulduktan sonra uçurumun dibine iner. "Karısının parçalanmış, yağmalanmış ölüsünü kollarına aldı..." Ve dedi ki: "Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm."
Camus, Kafka, Dostoyevski'nin iç bunaltan roman kahramanlarından biri mi desek bu da böyle işte "yakar" ve geçer. Varoluşun kapısını, anlamını ömrünün geldiği zamana kadar, sızısını daha önce yaşamadığı bir duyguyla aralar. Sonu ölüm ve ayrılık da olsa...
Jolly, Andrew: Seni İçime Gömdüm. Çev. Tomris Uyar. Ayrıntı Yay.
İstanbul, 1998
Aziz Şeker
Eşinin cenazesini dışlanarak yaşadıkları dağ kulübesinden kasabaya taşır. Geceleri hep onun yanına uzanır...
Bir sabah gümüş haydutları karısının cesedini çalarlar. Söylenmesi gereken nedir: "Kim çalmıştı onu? Bir adamın ölü karısı kimin işine yarardı ki? Kendisinden başka kimin gözünde bir değeri vardı zaten?" Gümüşçülerin...
Sanki tabutta gümüş gizlidir. Öyle de sanılmıştır. Ne ki gerçeği haydutlar öğrenirler. Çıkan hengâmede ise roman kahramanını yaralamışlardır. Olan olur, haydutlar ölü kadını geri verdikleri gibi yaralının da yarasını temizlerler. Yani Dağlı anlamında gelen Kabreros'un...
Kabreros ağbisinin yaşadığı kasabaya gelir. Zaman pek geçmez, haydutlar da arkasından. Ve haydutlardan biri: "Neye yaradı peki?" diye sordu. "Nereden bileyim?" "İyi ama bu işe girişen sensin. Bir erkeğe, bir kadının ölüsünü koskoca bir dağdan aşağı sürükleten sevgi, nasıl bir sevgidir ki?" "Bilmiyorum. Başka sevgi tatmadım ben." Tadılmamış bir sevgi için her şey...
Öyle ki, hayduda yani yabancıya açılan roman kahramanı içsel bir sürüklenişe girer: "Ona karımı sevdiğimi söylemek zorunda değildim. Bunu karıma bile söylememiştim, birlikte yaşadığımız iki yıl boyunca bir kere sözünü etmemiştim, gereği yoktu çünkü. Bu yabancıya açılmamın nedeni, belki de inancımı yitirmeye başlamamdır..." Ve sürer gider...
Kasabada, tabuttaki cesede inanmayanlar orada avlanmış olan bir yırtıcı kedinin gizlendiği dedikodusunu bile üretirler böbürlenerek... Ağbisine karısının öldüğünü bile zor da olsa kanıksatır. Ne ki ağbisi onun dağa gömülmesinin daha uygun olacağını belirtir. Ama o kişilik olarak; pek kimsenin yapmayı düşünemediği şeyleri gerçekleştirmenin pratiğidir.
Rahibin bir inanan olarak söyledikleri ise "din" olgusunun "egemen" olanla ilişkisi açısından bir bakış açısı sergilemeye yetecek şekildedir:
"İki gündür yoldayım. Yarın üç gün oluyor."
Rahip başını tabuttan yana çevirdi. "Üç gün ha? Onu hemen çıkarmalısın kasabadan."
"Gömmek için getirdim."
"Olamayacağını söyledim." Tartışma sürer. Rahip din hizmetlerinin bir ayrıcalık olduğunu savunmanın aktörüdür artık:
Kahraman, cesedin gömülmesi için çareler üretir: "Öyleyse ben de babamın aldığı yeri, çitin dışında Amerikalıların yanıbaşındaki ufacık yerle takas ederim."
"Amerikalılar Protestandırlar gerçi, ama vaftizliydiler."
"Öyleyse vaftizli olmayan Kızılderililer için de özel bir yer açın."
"Sonra ne olacak? Merkeplerle köpekler keçiler için, bütün canlılar için ayrı yerler mi açacağız?"
Görünen o ki, eşitsizlik iki kişi arasındaki bu konuşmada da en bağışlanamaz yanlarıyla sergilenmektedir.
"İnanılır gibi değil." Roman kahramanının yaşadığı süreç...
Yeni günler başlayıp bitiyor. İnsanlar korkularına yenikler. İnsanlar yenik! Korkusuna yenik insandan her şey beklenir. Korku ölümü, öldürmeyi getirir beraberinde.
Bir yandan ölen babalarının maddesel varlığını sürdüren ağabeyi onun aksine koşullarını genişletmiş refahını yükseltmiştir. Söz geçirdiği alanlar sistem içinde kardeşininkinden daha fazladır. Maddeyle gelen kimlikler, yüzyılımızı da yabancılaştıran, insanı insana kırdıran ideolojilerin teorik beslenme kaynaklarıdır.
Ceset dağlara gitmelidir. İnsanların kurduğu yasaların istediği budur.
"Karısı Kızılderili olduğuna göre kendi vahşi toprağına dönsün mü demek istiyordu? Oraların toprağı acımasızdı, çirkindi doğru. Ama onların aşkıyla ne ilgisi vardı bunun? İki yıl yeşil bir sevecenlik içinde yaşamışlardı orada? Oysa karısı ne kadar inceydi; aşkları, yumuşak, sevecen bir yaraydı. Sabahleyin güneş, eğreltiotlarını aralardı onları uyandırmak için. Vahşilik neredeydi? Az rastlandığı için mi vahşiydi bu aşk yoksa? Onu sevdim diye nelere katlanacağım Tanrım? Tanrım, kurtar beni bu aşktan!" İşte budur Kabrero!
Öyle ki kahraman bir bunaltıya düştüğü an kasabanın genelevine gider; bir ilişki yaşamaz. 16 yaşındaki genç orospu "çeyizini" biriktirmek için bu işi yapmaktadır. Ama hayat kadını: "Onu
öldürdüğünü söylüyorlar." Şeklinde bir duyumunu paylaşır. Düşünün Kabrero artık şu düzleme gelir: "Onu sevmekten korkuyorum artık." Utanç ve pişmanlığın romanı mıdır yoksa... Haydutların arkaik
inançlarının mı?
Haydutlar kasabaya geri dönerler. "Sen ve karın olmadan bu iş yürümez!" derler. Ağbisini, cesedi ve onu da alıp dağa doğru yollanırlar. Ne demeli haydutlardan biri de yaşam tarzını meşrulaştıran dinamikten gelen bir öğretmendir. Bu kişinin eşkıya olması tanık olduğu bir olayla ilgilidir. Jandarma tarafından on yaşında tecavüz edilen bir kız çocuğunun hatırasınadır. Jandarmanın yaşadığı toplumda sergilediği zulüm belki de bu kişiyi sosyal bir eşkıya yapmıştır. Kuşkusuz haksızlığa karşı gelip sosyal haydut olmuştur. Ancak bu tanımlamanın yerine oturması için gerekli olan birtakım veriler romanda eksik verilmiştir. Sosyal eşkıyalık geçiş toplumu özelliklerine sahip olan Türkiye'de, Yaşar Kemal'in İnce Memed ve Çakırcalı Efe romanlarında işlendiği gibi Latin Amerika edebiyatında da karşımıza çıkmaktadır. Tolstoy'da Hacı Murat. Mario Puzo'nun Sicilyalısı akla gelen örnekler arasında değerlendirilebilir.
Dağlara geri dönüş başlar. Acıyla indirilen ceset gerisingeri dağlara sürüklenir. Oysa o, bir kutsal mezara gömüp aşkına da acısına da son vermeyi düşünmüştür. Umudun çaresizliğini yaşamaktadır.
Yolda köylüler ve jandarmaların saldırısına uğrayan haydutlardan birisi ölür. Uzun boyunlu öğretmen olan, Kabrero'nun ufak bir oyunuyla uzaklaşır gider; eşinin cesedine haydut süsü vererek yamaçtan
yuvarlar. Ve kendilerini pusuya düşürenler tarafından haydut öldürülmüş olacağı sanısıyla özgürlüğüne kavuşur.
Çatışma bitip ortalık durulduktan sonra uçurumun dibine iner. "Karısının parçalanmış, yağmalanmış ölüsünü kollarına aldı..." Ve dedi ki: "Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm."
Camus, Kafka, Dostoyevski'nin iç bunaltan roman kahramanlarından biri mi desek bu da böyle işte "yakar" ve geçer. Varoluşun kapısını, anlamını ömrünün geldiği zamana kadar, sızısını daha önce yaşamadığı bir duyguyla aralar. Sonu ölüm ve ayrılık da olsa...
Jolly, Andrew: Seni İçime Gömdüm. Çev. Tomris Uyar. Ayrıntı Yay.
İstanbul, 1998
Aziz Şeker
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






