biriniz birkaç yıldız taksın gökyüzüne
biriniz çay hazırlasın
biriniz akşam olsun
içinde atların öldüğü müzik susunca
biriniz çocukluğuna sarılıp kuyuya insin
biriniz onun uzattığı şiiri okusun
ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın
biriniz akşam olsun yeniden
biriniz yağmuru dansa kaldırsın.
Kompozisyon dersleri çok önemliydi, neden kaldırdıklarını bir türlü anlamıyorum. Öğrencileri tanımak için bundan daha iyi bir ders bilemiyorum. Bu derste hazırlanan kompozisyonlar sayesinde ilerde kimin ne olacağını tahmin edebilirsiniz. Kompozisyon yazılılarını okumaya ruh halimin en iyi olduğu zamanlarda otururdum. Etki altında kalmamak için yazılı kağıtlarının isim bölümünü kapatır ve sıra ile okurdum. Bir gün yine kompozisyon yazılılarını okumaya başladım. Yalnız okurken altlarda renkli kalemle yazılmış bir kağıt dikkatimi çekiyor. Adaletsizlik olmasın diye sırayı bozmayıp kağıtları toparlayıp okumaya devam ettim. Sıra o kağıda geldiğinde bir baktım, inci tanesi gibi yazılmış bir kompoziyon. Okudum, okudum, bir daha okudum. Dördüncü defa kıskanarak okudum. Not vereceğim, eksik nokta arıyorum. İmlâda, cümle düşüklüğünde, noktalamada... bulamadım. Not verdikten sonra ismi açıp baktım; o ürkek ceylan bakışlı bizim İdris'miş.
Ahmet Yüzeroğlu'nun Kahramanmaraş Ticaret Meslek Lisesi'nin hatıra defterine yazmış olduğu yazı:
“Can sebebim, yaşam kaynağım, kara sevdam, mecnunu olduğum, mabedim, sığınağım, kırk bir yıllık öğretmenlik ömrümü tükettiğim hala kulu kölesi olmaya doyamadığım okulum.
Beni mezardan çıkartarak sana getirdiler. Çilelerim bir anda çiçeğe dönüştü. 17 Mayıs 2015 Pazar benim diriliş gönüm. Bir iki saatim bir iki asır gibi bana bitmez tükenmez bir sevinç, mutluluk verdi.
Verdiklerimi bu gün fazlasıyla, bereketiyle aldım. Her öğrencim benim bir oğlum bir kızımmış. Bu kadar çocuk, ellerime sarıldılar, dünü, bu günü ve yaşamayacağım tüm zamanların toplamından bana bir buket sundular.
Bir daha görüşemesek de bütün kalbimle yüreğimin sızısıyla seni duyumsayıp bu mezuniyet gününü doğum günü kabul edeceğim.
Bir dost göndermiş… “Hayadeh”in duygu seli şarkısı “Faryad” ı…
Bu üzgün günlerimde canıma.. ruhuma şifa olsun diye…
Hem dosttan gelecek hem de Hayyam’ Ustanın diyarından..
Başım üstüne…
Şifa da olur… tatlı tatlı hüzün de verir... içimi içime dar da getirir.
Bilirim şifalarımın dahi, duygularımın isyanı olduğunu bedenime.
Öyle güzel beste, öyle duygu yüklü sözler,
Ve özlemin feryatlaşan seslendirilişi…
Bu feryad… bu dinleyiş.. bu iç çekiş.. bir blog gerektirmeli…
Nasıl olsa ara vermiştim uzun süredir yazmaya…
Sevdiklerimi, dostlarımı merak ettirerek…
Bilirler onlar sessizliğimin kapristen değil, gözümün derdinden olduğunu,
Zaten arıyordum ya… bahanem oldu….
Şu an tekrar tekrar dinliyorum...
Sözlerlerin anlamıyla söyleyenin feryadı öylesine örtüşmüş ki...
Yürek mi dayanır buna...
Hele de benim ki... bazen sorarım kendisine...
"sen kiminsin… yoksa bedenime sığınmış belalım mısın" diye...
“Geleceği olmayanım ve yorgunum.
Sevdiklerimden uzaktayım
Rüzgâr, kırdı kanatlarımı. “
Yazmalıyım... Yoksa, bu yoğunluk sığmayacak içime...
Tende ürperme, gözlerde yaşarma, içerlerde bir yerlerde dinmeyen titreme... Sona ermezse bu yürek sağanağı... vay halime....
En iyisi, sığınağım olsun çocukluğumun mutlulukları..
Bir tutam alayım onlardan… bir daha geri gelmeyecek olanlardan… Alayım da kalbimin derinliklerine sığdırayım. Şifa olsun hüzünlerime… mutluluklarıma diye… Zaman olur hayali cihan değermiş… Benimki “hayali cânâ değen” türünden olsa gerek.. Öyle uzaklar, öyle yabancılar ki… Sanki yaşayan ben değilmişim gibi… Sanki onlarla yoğrulup bu güne gelmemişim gibi...
“Kalbimin derinliklerinden,
Geçmişin mutlu günlerine sığındım.
Eğer kafesimin derinlerinden o günleri getirebilsem....
Bir sızı sarar kanatlarımı....”
Mutlu günler geride kaldı, çocukluğumun yaşam sevinciyle
Geride kaldıysa, yaşanmadı da değil ya. Hayalleşselerde, geride kalsalarda, Benimle yaşamaya devam edecekler Yürek titredikçe, ten ürperdikçe.. içerde bir şeyler sızladıkça…
“O günler artık zayıf bir inlemedir, boğazımı saran….
Ne olursa olsun feryad edeceğim…
Zira bu fırtına, bu çığlıkları gerektirir…"
Tercüme etmeye çalıştım ama ne kadar olduysa
En iyisi linkini de vereyim.
Kendinize zaman ayırdığınızda Duygularınızla baş başa kaldığınızda Ilık rüzgarlarda koşmak istediğinizde Yüzünüze birkaç damla yağmur vurduğunda Azıcık elleriniz üşüdüğünde Ürpererek sıcak yatağa sığındığınızda Anılarla başbaşa ılık yorgana sarındığınızda Tekrar çocuk olmayı, çocukça gülmeyi ağlamayı özlediğinizde Yakınlarınızdan göz yaşlarınızı gizlemeye çalıştığınızda Ve anneler gününde “ah annem” demek istediğinizde… Şifa niyetine dinlersiniz… ruh ikizlerinizi düşünerek..
Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde
Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış
Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan, aman bu adaletsizlikten
Benim ümidimi benden alma Allah'ım
Benim özlemiş kalbimi kırma Allah'ım
Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde
Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm
Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış
Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş
Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyeyim
Yazıklar olsun ki kader benim kollarımı bağlamış
Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir
Feryat ediyorum bu fırtınanın elinden
Aman bu fırtınadan, aman bu adaletsizlikten
Her dökülen yaprakta susayan bir şey gördüm
Çeşmelerin dibinde büyümeyen ağaçlar
Yaklaştıkça ışığa çözülüyor hâleler
Saklıyorum kendimi yalnızlığın yerine
Öylesine doğmuyor güneşin yedi rengi
Uzunca bekleyişin buğusudur ısıtan
Özlüyorum elinin değdiği pınarları
Ne varsa besliyorum yalnızlığın evinde
Ey Süleyman…
Kurşun izlerini taşıyor şimdi, Sinagog kürsüsünde levhalar
Ölümlerin bedelidir, yakılıyor Ulu Cami minberinde ağıtlar
Mıhlanan duaların ayinine şahit, Surp Giragos’da mihraplar
Ey Süleyman…
Şeyh’in meydanında, sabilerin yün saçını savurmuyor rüzgâr
Aslanlı çeşmede şarıldayan bereket su yerine, ağzında kanlar
Hevsel gül bahçesinden, barut kokluyor elleri kınalı nişanlılar
Ey Süleyman…
Toprak kana doymamış Hüsrev’de, diri diri şühedayı ağlattılar
Üstüne yağıyor Behram’da, günahlarının karşılığı tüm belalar
Halid’in kabri yetmedi, İç Kale’de Seni de bağrından vurdular
Ey Süleyman…
İkisi ölü, iki yaralı ayakları, minareyi gövdesinden ayırdılar
Koparıp ayak parmaklarını, köprünün on gözüne savurdular
Sur dibine gömüp koca tarihi, mezar taşına fermanını kazıdılar
Ey Süleyman…
Süt beyazı tülbentleri altında, kırlaşmış gözyaşlarını akıttılar
Düşürmeden hendeğe, omuzlarına biriken kederleri taşıttılar
Nasırlı son ömründe, torunlarını güvercin yüreğinden uçurdular
Ey Süleyman…
Ölüyor artık yavaş yavaş ve küçe başlarında oturmuyor yaşlılar
Ölüyor artık yavaş yavaş ve pencerelerinde konuşmuyor kızlar
Ölüyor artık yavaş yavaş ve şehire uzaklardan okunuyor salalar
Ey Süleyman…
Ölümden bir Dicle kaçar gibi, önümden öyle akıyor o aziz insanlar
Ahmet Maruf Demir
01 Şubat 2016
Dünyaya dair bir meseleye üzülüp kızacağım zaman, dün yanımızda olan işyeri komşum Ali ağabeyi hatırlarım inşallah. Bugün yok.