Dün, bir gölge gibi geçti yanımdan
Oydu, bir bakışta tanıdım onu;
Rüyalarıma tayf halinde konan,
Peşime bir korku gibi düşen o.
Bazı yapraktı, bazı bir rüzgâr.
Dolardı aydınlık olup, odama.
Bahçemde süzülür giderdi bahar
Sabahının fecri vururken cama.
Ayakları kumda bırakmadan iz
Yanıma geldiği hep gecelerdi;
Sanki bir lahitten kalkar ve sessiz
Uzak bir maziye dönüp giderdi.
Bir avuç ışıktı incecik yüzü,
Gözleri geceler gibi derindi;
İçine başımın her an düştüğü
Avuçları sudan daha serindi.
Geçerken dün yoldan, ruhumu saran
Bir gölge halinde ve ağır ağır;
Tanıdım; o, yâdı hoş zamanlardan
Seven ve yaşayan bir hatıradır
Ahmet Muhip Dıranas
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
06 Nisan 2016
05 Nisan 2016
Çok Yorgun Bir Adamın Ölümü
Herhangi biri değildi. 13 yıldır, ölülerin bekçisiydi. Çoğu parçalanmış, yüzleri dağılmış, kolları bacakları hatta kafaları kesilmiş cesetler getiriyordu ona güvenlik güçleri, gömmesi için. Onları gömer ve sonra da hep ilgilenmeye devam ederdi. Bugün, üzerlerinde isim levhaları olmayan mezarlar orada ama onlara göz kulak olan biri yok artık.
Keşmir‘deki Baramullah bölgesi Bimbyar köylülerinden, isimsiz insanları gömmekle tanınan Raja Atta Mohammad Khan, cevaplanmamış sorulardan oluşan bir duvarın arkasında kaybolur gibi, aramızdan ayrıldı. Ölülere verdiği hizmet için kimse ona para ödemiyordu. Dini yükümlülüğü ve içten inancı bu çelimsiz, kırışık yüzlü, beyaz sakallı yaşlı adama yetiyordu.
Meçhul ölüleri gömme yolculuğu, 2003'te tarlasını sürmekle meşgulken başladı.
“Bir polis tarlaya geldi ve babamdan isimsiz bir adamı gömmesini istedi. Reddetti ama polis dinlemedi. Polisin tehdidi ve ısrarı onu bir mezar kazmak zorunda bıraktı. Bu babam için acı verici bir yolculuğun başlangıcıydı,” diyor, Khan'ın oğlu Manzoor Ahmed.
Sonraki 13 yıl, Khan, güvenlik güçlerinin getirdiği çok sayıda insanı gömdü, aralarında altı yaşında bir kız da vardı. Şurası önemli ki, ölüleri yara izleriyle ya da kurşun delikleriyle tek tek hatırlıyordu.
Sürekli ölüleri gömmek sadece bedenine yük olmadı, ruhsal sağlığını da yıprattı. Bu süre boyunca, kalp sorunları yaşadı.
“2003'ten önce herhangi fiziksel ya da ruhsal hastalıktan şikayet etmemişti. Zaman geçtikçe, ne yaşadığını anlatmak için sık sık beni çağırır oldu,” diyor Ahmed, ve ekliyor, “Sık sık rüyasında ağlardı. Kâbuslar görürdü. Yaşadıklarından dolayı şok geçirip öleceğini düşündüğümüz zamanlar oldu.”
Gömdüğü her insanın onun üzerinde bir etkisi olsa da, “tümüyle darmadağın” eden bazıları vardı.
Bir keresinde, oğlu hatırlıyor, polis ondan dokuz mezar kazmasını istedi. Bunaltıcı havayı ölümün kokusu sarmıştı. Gece kazmayı bitirdiğinde, orayı açık mezarlarla öylece bırakarak gitti. Sabah, sadece polisin bu mezarlara cesetleri çoktan gömdüğünü görmek için geri döndü. İçlerinden biri, yeğeni Salim Khan'dı…
Ahmed, sık sık ona bu işi bırakması için yalvardı. “2004'te, tam tarihi hatırlamıyorum, babama beş ceset geldi, hepsi parçalanmış ve kana bulanmıştı. İkisinin bacaklarında etlerini yarıp çıkmış kemikleri görünüyordu. Bacaklarını bezle sardı ve onları gömdü. Eve döndüğünde ağlamaya başladı. Yaşadığı ızdırabı görebiliyordum.”
“Cesedi ne durumdaydı? Kurşun yarası neresindeydi? İşkence görmüş müydü? Vücudunda hangi organı kayıptı? Bunlar, sevdikleri kişiyi aramak için buraya geldiklerinde kayıp yakınlarının babama sorduğu sorulardan birkaçıydı… Çoğu zaman uyuşmuş bir halde kalırdı çünkü cesedin durumunu tasvir edemezdi ve bunlar babamın hayatında en fazla ızdırap hissettiği anlardı.”
Mohammed Khan'ın katlanması istenen en zorlu sınavlardan biri de, mezarı kazıp ölüyü çıkarmak oluyordu. Bir keresinde, mezarları kazarken biraz ötede oturan birkaç kişiden yardım istedi ama reddettiler. “Ertesi gün, onlardan biri, Ghulam Mohi-ud-din evimize geldi ve gömülmüş kişilerden birinin kendi oğlu olduğunu söyledi. Trajikomik olan şuydu ki, Jalshiri köyünden Ghulam, birkaç metre ötede oturmuş izlerken kendi oğlunun gömüldüğünü bilmiyordu.”
Atta Mohammed Khan, iki ön raporda, Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Gömülmüş Kanıt” başlıklı “Hindistan Yönetimindeki Keşmir Bölgesi'nde İnsan Hakları ve Adalet” hazırlık raporunda ve Kayıp Yakınları Birliği'nin “Yeraltındaki Gerçekler” raporunda tanıklığı olan tek kişiydi.
“Muhtemelen, polisin tehditlerine rağmen isminin kamuya açıklanmasına aldırmayan tek mezar kazıcı” olarak geçiyordu, Kayıp Yakınları Birliği ve Jammu Kashmir Sivil Toplum Koalisyonu'nun ortak bildirisinde.
“Gömülmüş Kanıt"ta, acısını şöyle anlatıyordu: "Bana dayatılan bu görevin dehşetiyle yaşadım. Gecelerim işkence gibi geçiyor ve uyuyamıyorum. Rüyalarımda tekrar tekrar mezarlar ve cesetler görüyorum. Bu iş kalbimi zayıflattı. Hepsini hatırlamaya çalışıyorum… mezarları örterken toprağın sesi… kesilmiş vücutlar ve yüzler… oğullarını asla bulamayan anneler. Hafızam benim yükümlülüğüm. Hafızam benim katkım. Yoruldum, çok yoruldum.."
Zulkarnain Banday
New Delhi | 20 January, 2016
www.thestatesman.com
Keşmir‘deki Baramullah bölgesi Bimbyar köylülerinden, isimsiz insanları gömmekle tanınan Raja Atta Mohammad Khan, cevaplanmamış sorulardan oluşan bir duvarın arkasında kaybolur gibi, aramızdan ayrıldı. Ölülere verdiği hizmet için kimse ona para ödemiyordu. Dini yükümlülüğü ve içten inancı bu çelimsiz, kırışık yüzlü, beyaz sakallı yaşlı adama yetiyordu.
Meçhul ölüleri gömme yolculuğu, 2003'te tarlasını sürmekle meşgulken başladı.
“Bir polis tarlaya geldi ve babamdan isimsiz bir adamı gömmesini istedi. Reddetti ama polis dinlemedi. Polisin tehdidi ve ısrarı onu bir mezar kazmak zorunda bıraktı. Bu babam için acı verici bir yolculuğun başlangıcıydı,” diyor, Khan'ın oğlu Manzoor Ahmed.
Sonraki 13 yıl, Khan, güvenlik güçlerinin getirdiği çok sayıda insanı gömdü, aralarında altı yaşında bir kız da vardı. Şurası önemli ki, ölüleri yara izleriyle ya da kurşun delikleriyle tek tek hatırlıyordu.
Sürekli ölüleri gömmek sadece bedenine yük olmadı, ruhsal sağlığını da yıprattı. Bu süre boyunca, kalp sorunları yaşadı.
“2003'ten önce herhangi fiziksel ya da ruhsal hastalıktan şikayet etmemişti. Zaman geçtikçe, ne yaşadığını anlatmak için sık sık beni çağırır oldu,” diyor Ahmed, ve ekliyor, “Sık sık rüyasında ağlardı. Kâbuslar görürdü. Yaşadıklarından dolayı şok geçirip öleceğini düşündüğümüz zamanlar oldu.”
Gömdüğü her insanın onun üzerinde bir etkisi olsa da, “tümüyle darmadağın” eden bazıları vardı.
Bir keresinde, oğlu hatırlıyor, polis ondan dokuz mezar kazmasını istedi. Bunaltıcı havayı ölümün kokusu sarmıştı. Gece kazmayı bitirdiğinde, orayı açık mezarlarla öylece bırakarak gitti. Sabah, sadece polisin bu mezarlara cesetleri çoktan gömdüğünü görmek için geri döndü. İçlerinden biri, yeğeni Salim Khan'dı…
Ahmed, sık sık ona bu işi bırakması için yalvardı. “2004'te, tam tarihi hatırlamıyorum, babama beş ceset geldi, hepsi parçalanmış ve kana bulanmıştı. İkisinin bacaklarında etlerini yarıp çıkmış kemikleri görünüyordu. Bacaklarını bezle sardı ve onları gömdü. Eve döndüğünde ağlamaya başladı. Yaşadığı ızdırabı görebiliyordum.”
“Cesedi ne durumdaydı? Kurşun yarası neresindeydi? İşkence görmüş müydü? Vücudunda hangi organı kayıptı? Bunlar, sevdikleri kişiyi aramak için buraya geldiklerinde kayıp yakınlarının babama sorduğu sorulardan birkaçıydı… Çoğu zaman uyuşmuş bir halde kalırdı çünkü cesedin durumunu tasvir edemezdi ve bunlar babamın hayatında en fazla ızdırap hissettiği anlardı.”
Mohammed Khan'ın katlanması istenen en zorlu sınavlardan biri de, mezarı kazıp ölüyü çıkarmak oluyordu. Bir keresinde, mezarları kazarken biraz ötede oturan birkaç kişiden yardım istedi ama reddettiler. “Ertesi gün, onlardan biri, Ghulam Mohi-ud-din evimize geldi ve gömülmüş kişilerden birinin kendi oğlu olduğunu söyledi. Trajikomik olan şuydu ki, Jalshiri köyünden Ghulam, birkaç metre ötede oturmuş izlerken kendi oğlunun gömüldüğünü bilmiyordu.”
Atta Mohammed Khan, iki ön raporda, Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Gömülmüş Kanıt” başlıklı “Hindistan Yönetimindeki Keşmir Bölgesi'nde İnsan Hakları ve Adalet” hazırlık raporunda ve Kayıp Yakınları Birliği'nin “Yeraltındaki Gerçekler” raporunda tanıklığı olan tek kişiydi.
“Muhtemelen, polisin tehditlerine rağmen isminin kamuya açıklanmasına aldırmayan tek mezar kazıcı” olarak geçiyordu, Kayıp Yakınları Birliği ve Jammu Kashmir Sivil Toplum Koalisyonu'nun ortak bildirisinde.
“Gömülmüş Kanıt"ta, acısını şöyle anlatıyordu: "Bana dayatılan bu görevin dehşetiyle yaşadım. Gecelerim işkence gibi geçiyor ve uyuyamıyorum. Rüyalarımda tekrar tekrar mezarlar ve cesetler görüyorum. Bu iş kalbimi zayıflattı. Hepsini hatırlamaya çalışıyorum… mezarları örterken toprağın sesi… kesilmiş vücutlar ve yüzler… oğullarını asla bulamayan anneler. Hafızam benim yükümlülüğüm. Hafızam benim katkım. Yoruldum, çok yoruldum.."
Zulkarnain Banday
New Delhi | 20 January, 2016
www.thestatesman.com
İzmir’de “meçhul” mülteciler mezarlığı
Bir din insanıyla ölümden konuşmanın kolay ve de zor yanları var. Bir müddet sohbet edip, diyeceklerimi küstahlık olarak algılamayacak gönül genişliğini hissettikten sonra sordum: Bütün bunlara isyan ettiğiniz oluyor mu? 35 yıldır mezarlıklarda imamlık yapan Ahmet Altan’ın son altı aydır görev yeri İzmir Bayraklı’daki Doğançay Mezarlığı. Çevredeki bahar yeşili, katırtırnağı sarısı tepelere bakarak cenaze aracıyla yukarı kıvrılmışız. Kimsesizler mezarlığına… 412. ada mülteci mezarlarına ayrılmış. Tepelerinde siyah boyalı plakalarda beş haneli rakamlar olarak yatan, çoğunluğu Avrupa’ya hayalleriyle bindikleri botlardan sağ çıkamayan mülteciler.
Ölüm sıralı değil, biliyoruz. İnsanın ve kurduğu düzenin karanlığını da. Savaştan sağ kurtulup daha iyi bir hayat hayaliyle canını gözden çıkarıp Avrupa yollarına düşenleri, misal üç-beş yaşındaki çocukları, duasını okuyup da gömdükten sonra isyan ediyor mu Ahmet Altan? Bir an durdu, “İnsanlığımdan utanıyorum bunları gördükçe” dedi… “Sadece kendi çocuklarının geleceğini düşünenler, başka çocukların geleceğini karartıyor. Koşturup oynayacak yaştakileri mezara koyuyoruz. Bu insanlık değil”.
40 yıldır İzmir’de yaşayan Altan’ın hayali Arapça hocalığı yahut hafız yetiştirmekken kendisini imam olarak bulmuş. “Camide imamlık herkes yapar” diyerek 35 yılını mezarlıklarda vazifesini ifa ederek geçirmiş. Kulağında hoca olan amcasının “Mezarlıkta camiden gelen de göreceksin, meyhaneden gelen de. Hepsine eşit muamele edeceksin” öğüdü…
Altan’ın mültecilere ayrılan mezarlık için hem ayrı bir ihtimamı, hem de son görev yeri oturtmaya çalıştığı şahsına mahsus bir kroki sistemi var. Başka yapanı o duymamış. Mezarlıklar pafta birimiyle kaydediliyor lakin bir paftaya kimi zaman beş yüz mezarın denk gelebildiği hallerde, bilhassa da kimsesizler mezarlıklarında karışma ihtimali yüksek oluyor. Altan, bir gün her bir ölünün sevdiklerine en azından mezar başında ulaşabileceği ümidiyle kurdukları sistemi, Adli Tıp’tan gelen raporları sınıflandırdıkları kutuları, eliyle çizdiği krokileri gösteriyor. Ölü Kayıt Defteri’ni açıyoruz, “MEÇ- HUL” denen kutuları karşılaştırıyoruz. Tüm rakamlar eşleştiğinde gururla, “bak nasıl tutuyor” diyor.
İmam Ahmet Altan sonradan akrabaları gelip de kimlikleri tespit edilen, biri sekiz aylık, diğeri iki yaşında iki kardeşin mermer kaplanmış mezarını gösteriyordu. Her şeye rağmen başlarına isimlerinin yazılabilmesinden bir nebze ferahlık duymuş gibiydi, özellikle görelim istiyordu. O sırada telefonu çaldı, bir aylık Suriyeli bir kız bebeğin cenaze namazını kıldırması gerektiği haberini aldı. Aşağıda imamı bekleyen baba Şamlı Mohama 23 yaşında, bebek Lean ilk çocuğu. “Evvel veled” dediği Lean hasta doğmuş, bir ay hayatta kalabilmiş. İşsiz olan Mohama ve ailesi Eşrefpaşa’da yaşamaya çalışıyor. Mahalleden bir tanıdıkla birlikte iki kişilik cemaatle namazı kılınarak, bu gezegende canlı bir ay geçirebilmiş Lean toprağa veriliyor sonra.
Çocuklar ezilir…
Sahil Güvenlik’in savcılığa teslim ettiği cenazeler, DNA tespiti ve sair tetkikler için Adli Tıp’a götürülüyor. Burada bir ihtimal yakını çıkar denerek 15 gün bekletiliyor. Sonrası Doğançay Mezarlığı… Altan, şu an Ege Denizi’nde onların bildikleri 330 ölü olduğunu söylüyor. Kimsesizler mezarlığının mülteciler bölümünde “kimliği meçhul” olarak gömülmüş 136 cenaze var, sahipli Suriyeli mezarlarıyla rakam 400’e ulaşıyor. Kimliği meçhul olanlardan sekizinin kim olduğu, DNA kaydı sayesinde daha sonra tespit edilebilmiş. Bir aileden 17 kişi botlarla Ege’ye açılan, dört kayıp veren İsmetullah, gelip 412. adadan yakını bulmuş örneğin.
Çocuklara özel yer
Daha geçen hafta iki çocuk ve bir kadın gömülmüş. Altan, ölenlerin yüzde 60’ının kadın ve çocuk olduğunu söylüyor. Halep’te hamile kalıp Konya’da doğuran, Ege’de çocuğuyla boğulup, bu mezarlığa gömülen bir kadın mesela… Unutamamış. AB’yle anlaşma öncesi mart başında yoğunlaşan geçişlerin neticesi de ne yazık ki cenazelerde artışı olmuş. Cenazelerin çok büyük bir kısmı 2016 yılından. Altan bazı Adli Tıp raporlarını gösteriyor, cinsiyet dahi belirlenememiş. Balıklar yemiş çünkü. Altan, iki yaşından küçük çocuklar için köşede ayrı bir yer ayırmış, “Büyükler arasında ezilir yoksa çocuklar” diye bir cümle çıkıyor ağzından, üzerine laf edemiyorsunuz. 35 senedir işi, hayatı bu olabilir ama son altı ayını başka bir yere koyuyor. “Açıkçası çok etkileniyorum” diyor, “sağ olsun hanım bize psikolojik danışmanlık yapıyor”. İkisi evli, dört çocuğu var onun da.
Acı pazarlık
Türkiye’ye kadar ulaşabilmişler madem, neden bu insanlar ölmeyi göze alarak Avrupa’ya gitmek istiyor, diye soruyorum. Ona nasıl göründüğünü merak ediyorum. “Ne kadar acı değil mi?” diye başlıyor, “Müslüman, Müslümanın ülkesinden kaçmak istiyor, bunu düşünmemiz lazım. Çocuğunu kurtarmak için bir ümit diyor, her şeyi göze alıyor”. Peki, neden çocuğunu burada kurtaramıyor? “O yana girmeyeyim. İş, insanları getirmek değil, onlara iyi bakmaktır. Gerisi siyasete girer, susayım” diyor. Destek veren İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun ismini zikrediyor birkaç kez, ardından İzmir Valisi Mustafa Toprak’ı da anıyor. Konumu ve tercihleri böyle bir dengeyi getiriyor sanki. O yüzden sohbetin başka bir noktasında mülteci anlaşmasından konuşurken “İnsanların hayatları üzerinden pazarlık yapabiliyorlar” diyebildiğine göre, gerçekten acısı içine işlemiş demek.
Yine yola çıkacaklar
Özellikle cuma ve pazar günleri, mülteci mezarlarını ziyaret edenler çıktığını söylüyor. Kendi cenazesini gömüp sonra gelenler ya da. Vadinin bir ucu Ege Denizi, aramızda Dünya Barış Anıtı. “Ülkelerinde barış istediler olmadı. Huzur arayıp denizde yola çıktılar, o da olmadı. Şimdi denize, barış için yapılan bu anıta karşı yatıyorlar” diyor.
20 Mart’ta yürürlüğe giren AB’yle anlaşmaya, kötü hava koşullarıyla birleştiğinde geçen hafta Yunanistan’a deniz yoluyla kaçak geçişte azalma gözlenmişti. Artık yeni de bir dönem başlıyor. Geri Kabul Merkezleri nasıl işleyecek? Avrupa ülkeleri sınırlarına jiletli teller örerken, iade öncesi kamplarda sefalet artarken Ege Denizi’nde yeni geçiş yolları mı aranacak? Altan, ne olursa olsun Avrupa’ya geçmeye çalışanların direteceğini düşünüyor. Kaybecek bir şeyi kalmayan her şeyi yapar. Böyle düşünüyor o. Şu da var. Avrupa’dan iadeler başladığında, hep birlikte yola çıkıp Ege’nin bu kıyısında ölüsünü bırakanlar gelip belki kayıplarının mezarını bulacak. Ahmet Altan, krokisinden bakıp, şurası diyecek…
Pınar Öğünç
Ölüm sıralı değil, biliyoruz. İnsanın ve kurduğu düzenin karanlığını da. Savaştan sağ kurtulup daha iyi bir hayat hayaliyle canını gözden çıkarıp Avrupa yollarına düşenleri, misal üç-beş yaşındaki çocukları, duasını okuyup da gömdükten sonra isyan ediyor mu Ahmet Altan? Bir an durdu, “İnsanlığımdan utanıyorum bunları gördükçe” dedi… “Sadece kendi çocuklarının geleceğini düşünenler, başka çocukların geleceğini karartıyor. Koşturup oynayacak yaştakileri mezara koyuyoruz. Bu insanlık değil”.
40 yıldır İzmir’de yaşayan Altan’ın hayali Arapça hocalığı yahut hafız yetiştirmekken kendisini imam olarak bulmuş. “Camide imamlık herkes yapar” diyerek 35 yılını mezarlıklarda vazifesini ifa ederek geçirmiş. Kulağında hoca olan amcasının “Mezarlıkta camiden gelen de göreceksin, meyhaneden gelen de. Hepsine eşit muamele edeceksin” öğüdü…
Altan’ın mültecilere ayrılan mezarlık için hem ayrı bir ihtimamı, hem de son görev yeri oturtmaya çalıştığı şahsına mahsus bir kroki sistemi var. Başka yapanı o duymamış. Mezarlıklar pafta birimiyle kaydediliyor lakin bir paftaya kimi zaman beş yüz mezarın denk gelebildiği hallerde, bilhassa da kimsesizler mezarlıklarında karışma ihtimali yüksek oluyor. Altan, bir gün her bir ölünün sevdiklerine en azından mezar başında ulaşabileceği ümidiyle kurdukları sistemi, Adli Tıp’tan gelen raporları sınıflandırdıkları kutuları, eliyle çizdiği krokileri gösteriyor. Ölü Kayıt Defteri’ni açıyoruz, “MEÇ- HUL” denen kutuları karşılaştırıyoruz. Tüm rakamlar eşleştiğinde gururla, “bak nasıl tutuyor” diyor.
İmam Ahmet Altan sonradan akrabaları gelip de kimlikleri tespit edilen, biri sekiz aylık, diğeri iki yaşında iki kardeşin mermer kaplanmış mezarını gösteriyordu. Her şeye rağmen başlarına isimlerinin yazılabilmesinden bir nebze ferahlık duymuş gibiydi, özellikle görelim istiyordu. O sırada telefonu çaldı, bir aylık Suriyeli bir kız bebeğin cenaze namazını kıldırması gerektiği haberini aldı. Aşağıda imamı bekleyen baba Şamlı Mohama 23 yaşında, bebek Lean ilk çocuğu. “Evvel veled” dediği Lean hasta doğmuş, bir ay hayatta kalabilmiş. İşsiz olan Mohama ve ailesi Eşrefpaşa’da yaşamaya çalışıyor. Mahalleden bir tanıdıkla birlikte iki kişilik cemaatle namazı kılınarak, bu gezegende canlı bir ay geçirebilmiş Lean toprağa veriliyor sonra.
Çocuklar ezilir…
Sahil Güvenlik’in savcılığa teslim ettiği cenazeler, DNA tespiti ve sair tetkikler için Adli Tıp’a götürülüyor. Burada bir ihtimal yakını çıkar denerek 15 gün bekletiliyor. Sonrası Doğançay Mezarlığı… Altan, şu an Ege Denizi’nde onların bildikleri 330 ölü olduğunu söylüyor. Kimsesizler mezarlığının mülteciler bölümünde “kimliği meçhul” olarak gömülmüş 136 cenaze var, sahipli Suriyeli mezarlarıyla rakam 400’e ulaşıyor. Kimliği meçhul olanlardan sekizinin kim olduğu, DNA kaydı sayesinde daha sonra tespit edilebilmiş. Bir aileden 17 kişi botlarla Ege’ye açılan, dört kayıp veren İsmetullah, gelip 412. adadan yakını bulmuş örneğin.
Çocuklara özel yer
Daha geçen hafta iki çocuk ve bir kadın gömülmüş. Altan, ölenlerin yüzde 60’ının kadın ve çocuk olduğunu söylüyor. Halep’te hamile kalıp Konya’da doğuran, Ege’de çocuğuyla boğulup, bu mezarlığa gömülen bir kadın mesela… Unutamamış. AB’yle anlaşma öncesi mart başında yoğunlaşan geçişlerin neticesi de ne yazık ki cenazelerde artışı olmuş. Cenazelerin çok büyük bir kısmı 2016 yılından. Altan bazı Adli Tıp raporlarını gösteriyor, cinsiyet dahi belirlenememiş. Balıklar yemiş çünkü. Altan, iki yaşından küçük çocuklar için köşede ayrı bir yer ayırmış, “Büyükler arasında ezilir yoksa çocuklar” diye bir cümle çıkıyor ağzından, üzerine laf edemiyorsunuz. 35 senedir işi, hayatı bu olabilir ama son altı ayını başka bir yere koyuyor. “Açıkçası çok etkileniyorum” diyor, “sağ olsun hanım bize psikolojik danışmanlık yapıyor”. İkisi evli, dört çocuğu var onun da.
Acı pazarlık
Türkiye’ye kadar ulaşabilmişler madem, neden bu insanlar ölmeyi göze alarak Avrupa’ya gitmek istiyor, diye soruyorum. Ona nasıl göründüğünü merak ediyorum. “Ne kadar acı değil mi?” diye başlıyor, “Müslüman, Müslümanın ülkesinden kaçmak istiyor, bunu düşünmemiz lazım. Çocuğunu kurtarmak için bir ümit diyor, her şeyi göze alıyor”. Peki, neden çocuğunu burada kurtaramıyor? “O yana girmeyeyim. İş, insanları getirmek değil, onlara iyi bakmaktır. Gerisi siyasete girer, susayım” diyor. Destek veren İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun ismini zikrediyor birkaç kez, ardından İzmir Valisi Mustafa Toprak’ı da anıyor. Konumu ve tercihleri böyle bir dengeyi getiriyor sanki. O yüzden sohbetin başka bir noktasında mülteci anlaşmasından konuşurken “İnsanların hayatları üzerinden pazarlık yapabiliyorlar” diyebildiğine göre, gerçekten acısı içine işlemiş demek.
Yine yola çıkacaklar
Özellikle cuma ve pazar günleri, mülteci mezarlarını ziyaret edenler çıktığını söylüyor. Kendi cenazesini gömüp sonra gelenler ya da. Vadinin bir ucu Ege Denizi, aramızda Dünya Barış Anıtı. “Ülkelerinde barış istediler olmadı. Huzur arayıp denizde yola çıktılar, o da olmadı. Şimdi denize, barış için yapılan bu anıta karşı yatıyorlar” diyor.
20 Mart’ta yürürlüğe giren AB’yle anlaşmaya, kötü hava koşullarıyla birleştiğinde geçen hafta Yunanistan’a deniz yoluyla kaçak geçişte azalma gözlenmişti. Artık yeni de bir dönem başlıyor. Geri Kabul Merkezleri nasıl işleyecek? Avrupa ülkeleri sınırlarına jiletli teller örerken, iade öncesi kamplarda sefalet artarken Ege Denizi’nde yeni geçiş yolları mı aranacak? Altan, ne olursa olsun Avrupa’ya geçmeye çalışanların direteceğini düşünüyor. Kaybecek bir şeyi kalmayan her şeyi yapar. Böyle düşünüyor o. Şu da var. Avrupa’dan iadeler başladığında, hep birlikte yola çıkıp Ege’nin bu kıyısında ölüsünü bırakanlar gelip belki kayıplarının mezarını bulacak. Ahmet Altan, krokisinden bakıp, şurası diyecek…
Pınar Öğünç
04 Nisan 2016
Cennette Sessizlik
bülbülleri, sakaları bombalarla susturduktan sonra
hasbahçede hayallerin erişemeyeceği sessizlik başlar:
büyük hayaletin, 'insanlığın' sessizliği...
buzulların sessizliği,
buzdan ve külden meleklerin sessizliği.
tanrıyla, önce çığrışarak,
sonra onun sessiz ve kıpırtısız diliyle
konuşmayı deneyen
felluceli anaların çoğalttığı sessizlik...
gökçe kozalakları
havan mermileri halinde başımızda patlayan
kutsal bilgi ağacının;
tüveyçleri, katledilen bebeklerin beyinlerinin zarı
ve gözlerinin akı olup yüzümüze saçılan
gökçe minelerin, hatmilerin,
hüsnüyusufların sessizliği.
- akbabanın süslenip püslenip
yüreğimin başına konmasından,
orada boğuk boğuk ötmesinden
ve yüreğimin ebediyen susmak, ebediyen
yok olmak arzusundan
kuvvet bulan sessizlik
- kevser ırmağının uyurgezer sessizliği.
yamaçta, brugel üslubuyla boyanmış
toprak yoldan yukarı
ceset dolu bir römorku çekerek
göğe doğru tırmanan
ve bir resimden beklendiği gibi, doğal olarak,
sesi soluğu, homurtusu duyulmayan
'ilahî tartı'nın ve 'denge'in
arkasında bıraktığı sessizlik.
ruhun millerce, millerce derinlerinde
cennetin mülteci köylerinde
öğle sıcağında, ağıl kapıları önünde,
gübre yığınları üzerinde - üveyik midir, nedir ? -
çöplenen, pinekleyen ve arada
boğazını temizleyip kem küm
requiem cıvıldayan 'vicdan'ın
çekilmez kıldığı sessizlik.
bir meleğin bir sırtlan gibi ulumasının,
bir köpeğin de
bülbül gibi şakımasının
ıssızlaştırdığı sessizlik.
ölümün sesini şehvetle titreten sessizlik.
ressamın gelinlerin, güveylerin
yanaklarını, dudaklarını, perçemlerini,
ölümün tırnağıyla
kazırkenki sessizliği.
sözcüklerin dikelen tüylerinin sessizliği,
taşların büzüşen sessizliği,
suların ürperen sessizliği,
çayırların sararan sessizliği,
göklerin sancıyan sessizliği.
'ebediyet'in, güllelerin açtığı
çukurlarda kaynayan,
toplu mezarları dolduran,
tanrının göz pınarlarından taşan
ve yanaklarında donan
alçıdan sessizliği.
ve "sen tanrı, yalnızsın, işin zor!
senin için de
dua edelim mi?"
diye yakaran divanenin
ağlayarak kanattığı sessizlik.
Cahit Koytak / 13 Kasım 2004
hasbahçede hayallerin erişemeyeceği sessizlik başlar:
büyük hayaletin, 'insanlığın' sessizliği...
buzulların sessizliği,
buzdan ve külden meleklerin sessizliği.
tanrıyla, önce çığrışarak,
sonra onun sessiz ve kıpırtısız diliyle
konuşmayı deneyen
felluceli anaların çoğalttığı sessizlik...
gökçe kozalakları
havan mermileri halinde başımızda patlayan
kutsal bilgi ağacının;
tüveyçleri, katledilen bebeklerin beyinlerinin zarı
ve gözlerinin akı olup yüzümüze saçılan
gökçe minelerin, hatmilerin,
hüsnüyusufların sessizliği.
- akbabanın süslenip püslenip
yüreğimin başına konmasından,
orada boğuk boğuk ötmesinden
ve yüreğimin ebediyen susmak, ebediyen
yok olmak arzusundan
kuvvet bulan sessizlik
- kevser ırmağının uyurgezer sessizliği.
yamaçta, brugel üslubuyla boyanmış
toprak yoldan yukarı
ceset dolu bir römorku çekerek
göğe doğru tırmanan
ve bir resimden beklendiği gibi, doğal olarak,
sesi soluğu, homurtusu duyulmayan
'ilahî tartı'nın ve 'denge'in
arkasında bıraktığı sessizlik.
ruhun millerce, millerce derinlerinde
cennetin mülteci köylerinde
öğle sıcağında, ağıl kapıları önünde,
gübre yığınları üzerinde - üveyik midir, nedir ? -
çöplenen, pinekleyen ve arada
boğazını temizleyip kem küm
requiem cıvıldayan 'vicdan'ın
çekilmez kıldığı sessizlik.
bir meleğin bir sırtlan gibi ulumasının,
bir köpeğin de
bülbül gibi şakımasının
ıssızlaştırdığı sessizlik.
ölümün sesini şehvetle titreten sessizlik.
ressamın gelinlerin, güveylerin
yanaklarını, dudaklarını, perçemlerini,
ölümün tırnağıyla
kazırkenki sessizliği.
sözcüklerin dikelen tüylerinin sessizliği,
taşların büzüşen sessizliği,
suların ürperen sessizliği,
çayırların sararan sessizliği,
göklerin sancıyan sessizliği.
'ebediyet'in, güllelerin açtığı
çukurlarda kaynayan,
toplu mezarları dolduran,
tanrının göz pınarlarından taşan
ve yanaklarında donan
alçıdan sessizliği.
ve "sen tanrı, yalnızsın, işin zor!
senin için de
dua edelim mi?"
diye yakaran divanenin
ağlayarak kanattığı sessizlik.
Cahit Koytak / 13 Kasım 2004
Genizden Konuşan Prens
Tanrı senden
yazdıklarını suluboyayla
anlatmanı isteseydi
bay edward estlin cummings
muhtemelen
biraz görünür olsun diye
kanatlarının ucu
hafifçe
yeryüzünün toprağına bulanmış
uhrevi bir kelebek
resmi yapardın
bir çocuğun alt çenesine
konacağı tutmuş
şaşkın bir kelebek.
ben sende
işte o resimdeki kelebeği
ürkütmemek için
altmış dokuz yaşına kadar
çenesini kıpırdatmadan tutan
yani genizden konuşan
yahut pek pek arada ıslık çalan
şairi görüyor
ve diyorum ki
bak estlin,
ne ezra pound, ne t.s. eliot
ne de bir başkası değil hayır
biraz kekeme de olsa
ve genizden konuşsa da
ingiliz dilinin geçen yüzyıldaki
prens hamleti
kuşkusuz sensin
sevildiğini bil.
Cahit Koytak
yazdıklarını suluboyayla
anlatmanı isteseydi
bay edward estlin cummings
muhtemelen
biraz görünür olsun diye
kanatlarının ucu
hafifçe
yeryüzünün toprağına bulanmış
uhrevi bir kelebek
resmi yapardın
bir çocuğun alt çenesine
konacağı tutmuş
şaşkın bir kelebek.
ben sende
işte o resimdeki kelebeği
ürkütmemek için
altmış dokuz yaşına kadar
çenesini kıpırdatmadan tutan
yani genizden konuşan
yahut pek pek arada ıslık çalan
şairi görüyor
ve diyorum ki
bak estlin,
ne ezra pound, ne t.s. eliot
ne de bir başkası değil hayır
biraz kekeme de olsa
ve genizden konuşsa da
ingiliz dilinin geçen yüzyıldaki
prens hamleti
kuşkusuz sensin
sevildiğini bil.
Cahit Koytak
Ölümfügü
Kara çalan sütünü şafağın içeriz biz akşamüstü
içeriz biz günortasında ve sabahleyin ve içeriz geceleyin
içeriz biz ve içeriz biz
kürekleriz bir mezarı havada büzülerek uzanmayacağın senin
bir adam yaşar evde oynar yılanlarıyla ve yazar
yazar karanlık çökerken Almanya'ya senin altınımsı saçlarını Margareta
yazar onu ve çıkar dışarıya kapılardan ve yıldızlar parıldar topluca ve ıslık çalar av köpeklerine
kalsınlar yakınlarda
ıslık çalar Yahudilerine saf saf küreklesinler birer mezar toprakta
emreder bize oynaşın dansetmek için
Kara çalan sütü şafağın içeriz biz seni geceleyin
içeriz biz seni sabahleyin ve günortasında ve içeriz seni akşamüstü
içeriz biz ve içeriz biz
bir adam yaşar evde oynar yılanlarıyla ve yazar
yazar karanlık çökerken Almanya'ya senin altınımsı saçlarını Margareta
Senin külrengi saçlarını Shulamith kürekleriz bir mezarı havada büzülerek uzanmayacağın senin
Haykırır adam kazın bu toprağı daha derin siz orada öbeklenenler siz diğerleri şakıyın ve oynayın
kavrar belindeki sopayı ve sallar gözleri öylesine mavi
yapışın küreklerinize daha derinden siz orada öbeklenenler siz diğerleri oynaşın dansetmek için
Kara çalan sütü şafağın içeriz biz seni geceleyin
içeriz biz seni günortasında ve sabahleyin ve içeriz seni akşamüstü
bir adam yaşar evde senin altınımsı Saçlarını Margareta senin külrengi Saçlarını Shulamith ve oynar adam yılanlarıyla
Haykırır adam oynayın ölümü tatlı tatlı bu Ölüm bir efendidir Almanya'lı
haykırır adam kazıyın tel örgülerinizi ümitsizce yükseleceksiniz duman gibi göklere
o an bir mezar edineceksin bulutlar içre büzülerek uzanmayacağın senin
Kara çalan sütü şafağın içeriz biz seni geceleyin
içeriz biz seni günortasında Ölüm bir efendidir Almanya'lı
içeriz biz seni akşamüstü ve sabahleyin içeriz biz ve içeriz biz
bu Ölüm bir Efendidir Almanya'lı gözleri masmavi
ateş açar sana kurşundan mermilerle ateş açar tam da hedefe
bir adam yaşar evde senin altınımsı Saçlarını Margareta
bırakır av köpeklerini üzerimize bir mezar bağışlar bize havada
oynar yılanlarıyla ve düş kurar bu Ölüm bir Efendidir Almanya'lı
senin altınımsı Saçlarını Margareta
senin külrengi Saçlarını Shulamith
*Ölümfügü; Nazi toplama kampı tel örgüleri arasında mezar kazma ve gömme işiyle uğraşan bir grup Yahudinin şiiridir. Şiirde geçen "havada bir mezar" deyişi toplama kampında bacalardan tüten duman olarak anlaşılabilir, yani mecaz olduğu kadar yalın bir gerçektir. Şiir savaşlarla tutsak edilmiş Avrupa'nın dansının ritim ve hızını sergiler. Celan şiirinin başlığını ilk önce "Ölüm Tangosu" olarak düşünmüştür. Şiirin başlığını "Ölümfügü"ne değiştirerek Bach'ın ilahi aydınlığını anımsatmıştır. Margarete, Goethe'nin Faust'unda işlediği herşeye karşın sonunda Tanrı tarafından affedilen trajik kadın kahramana göndermedir. Goethe'nin Weimar yakınlarındaki meşhur meşe ağacının Buchenwald toplama kampında Nazi subaylarınca kesilmeyip korunmuş olması da savaşın karanlığında son derece ilginç bir olgudur. Margarete, Süleyman'ın Şarkısı'ndaki Yahudi umudunun kadın sembolü olan ve bağışlanmayan Shulamith ile karşılaştırılmıştır. Savaş sonrası Almanya'da bu şiir okullarda bir dönem ders kitaplarının arasına girmiştir. Şiir eleştirmenleri bir şiirin aynı zamanda füg tarzında müzikal bir örüntüsü olabileceğini sergileyen bu şiire övgüler düzmüşlerdir. Celan ise "dehşet verici güzellik"in karanlık duygusallığına doğru bir eğilimi sezinleyerek, şiiri daha sonra topluluklara okumayı reddetmiştir. Nazi toplama kampında hayatta kalmayı başaran bir diğer yazar Aharon Appelfeld, der ki: "Sayılar ve gerçekler katillerin kendi kendilerini kanıtlama araçlarıydı. İnsanların birer sayıya indirgenmiş olması insanlıktan çıkmanın yarattığı dehşetlerden birisidir." Celan "Ölümfügü" şiirinde yalnızca olgular ve gerçekler önermez. Şiirin her zaman olguların ötesinde olduğunu ileri sürer. Böylesi karanlık bir ortamda böylesi bir müzikal aydınlık sergileyerek Celan top yekün bir kültürü sorgulamıştır.
Paul Celan
Türkçesi: Samet Köse
içeriz biz günortasında ve sabahleyin ve içeriz geceleyin
içeriz biz ve içeriz biz
kürekleriz bir mezarı havada büzülerek uzanmayacağın senin
bir adam yaşar evde oynar yılanlarıyla ve yazar
yazar karanlık çökerken Almanya'ya senin altınımsı saçlarını Margareta
yazar onu ve çıkar dışarıya kapılardan ve yıldızlar parıldar topluca ve ıslık çalar av köpeklerine
kalsınlar yakınlarda
ıslık çalar Yahudilerine saf saf küreklesinler birer mezar toprakta
emreder bize oynaşın dansetmek için
Kara çalan sütü şafağın içeriz biz seni geceleyin
içeriz biz seni sabahleyin ve günortasında ve içeriz seni akşamüstü
içeriz biz ve içeriz biz
bir adam yaşar evde oynar yılanlarıyla ve yazar
yazar karanlık çökerken Almanya'ya senin altınımsı saçlarını Margareta
Senin külrengi saçlarını Shulamith kürekleriz bir mezarı havada büzülerek uzanmayacağın senin
Haykırır adam kazın bu toprağı daha derin siz orada öbeklenenler siz diğerleri şakıyın ve oynayın
kavrar belindeki sopayı ve sallar gözleri öylesine mavi
yapışın küreklerinize daha derinden siz orada öbeklenenler siz diğerleri oynaşın dansetmek için
Kara çalan sütü şafağın içeriz biz seni geceleyin
içeriz biz seni günortasında ve sabahleyin ve içeriz seni akşamüstü
bir adam yaşar evde senin altınımsı Saçlarını Margareta senin külrengi Saçlarını Shulamith ve oynar adam yılanlarıyla
Haykırır adam oynayın ölümü tatlı tatlı bu Ölüm bir efendidir Almanya'lı
haykırır adam kazıyın tel örgülerinizi ümitsizce yükseleceksiniz duman gibi göklere
o an bir mezar edineceksin bulutlar içre büzülerek uzanmayacağın senin
Kara çalan sütü şafağın içeriz biz seni geceleyin
içeriz biz seni günortasında Ölüm bir efendidir Almanya'lı
içeriz biz seni akşamüstü ve sabahleyin içeriz biz ve içeriz biz
bu Ölüm bir Efendidir Almanya'lı gözleri masmavi
ateş açar sana kurşundan mermilerle ateş açar tam da hedefe
bir adam yaşar evde senin altınımsı Saçlarını Margareta
bırakır av köpeklerini üzerimize bir mezar bağışlar bize havada
oynar yılanlarıyla ve düş kurar bu Ölüm bir Efendidir Almanya'lı
senin altınımsı Saçlarını Margareta
senin külrengi Saçlarını Shulamith
*Ölümfügü; Nazi toplama kampı tel örgüleri arasında mezar kazma ve gömme işiyle uğraşan bir grup Yahudinin şiiridir. Şiirde geçen "havada bir mezar" deyişi toplama kampında bacalardan tüten duman olarak anlaşılabilir, yani mecaz olduğu kadar yalın bir gerçektir. Şiir savaşlarla tutsak edilmiş Avrupa'nın dansının ritim ve hızını sergiler. Celan şiirinin başlığını ilk önce "Ölüm Tangosu" olarak düşünmüştür. Şiirin başlığını "Ölümfügü"ne değiştirerek Bach'ın ilahi aydınlığını anımsatmıştır. Margarete, Goethe'nin Faust'unda işlediği herşeye karşın sonunda Tanrı tarafından affedilen trajik kadın kahramana göndermedir. Goethe'nin Weimar yakınlarındaki meşhur meşe ağacının Buchenwald toplama kampında Nazi subaylarınca kesilmeyip korunmuş olması da savaşın karanlığında son derece ilginç bir olgudur. Margarete, Süleyman'ın Şarkısı'ndaki Yahudi umudunun kadın sembolü olan ve bağışlanmayan Shulamith ile karşılaştırılmıştır. Savaş sonrası Almanya'da bu şiir okullarda bir dönem ders kitaplarının arasına girmiştir. Şiir eleştirmenleri bir şiirin aynı zamanda füg tarzında müzikal bir örüntüsü olabileceğini sergileyen bu şiire övgüler düzmüşlerdir. Celan ise "dehşet verici güzellik"in karanlık duygusallığına doğru bir eğilimi sezinleyerek, şiiri daha sonra topluluklara okumayı reddetmiştir. Nazi toplama kampında hayatta kalmayı başaran bir diğer yazar Aharon Appelfeld, der ki: "Sayılar ve gerçekler katillerin kendi kendilerini kanıtlama araçlarıydı. İnsanların birer sayıya indirgenmiş olması insanlıktan çıkmanın yarattığı dehşetlerden birisidir." Celan "Ölümfügü" şiirinde yalnızca olgular ve gerçekler önermez. Şiirin her zaman olguların ötesinde olduğunu ileri sürer. Böylesi karanlık bir ortamda böylesi bir müzikal aydınlık sergileyerek Celan top yekün bir kültürü sorgulamıştır.
Paul Celan
Türkçesi: Samet Köse
Gül Hırsızları
Gül ağacı olur birileri
Birileri kızları rüzgarın
Birileri gül hırsızları
Tırmanırlar gül hırsızları gül ağacına
Bir gül çalar hırsızlardan biri
Saklar onu kalbine
Vasko Popa
Çeviren: Şakir Özüdoğru
Birileri kızları rüzgarın
Birileri gül hırsızları
Tırmanırlar gül hırsızları gül ağacına
Bir gül çalar hırsızlardan biri
Saklar onu kalbine
Vasko Popa
Çeviren: Şakir Özüdoğru
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






