- Bir ikindi vakti, başımı omzuna dayayıp uyumak isterdim, dedi kadın.
- Ya bir daha uyanmazsan, dedi adam.
- İşte mutluluk bu olsa gerek, dedi kadın.
Ferit Edgü
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
05 Mayıs 2016
Han-ı Yağma
Bu sofracık, efendiler – ki iltikama muntazır
Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayâtıdır;
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler! Pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün; yarın kalır mı kim bilir?
Şu nâdi-i niâm, bakın kudûmunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı zi-safa sizin.
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta; say:
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray.
Bütün sizin, efendiler; konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin; hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar.
Gurur-ı ihtişâmı var, sürûr-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte âb u tab umar.
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı can-feza sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayâlini,
Bütün ferağ-ı hâlini, olanca şevk-i bâlini.
Hemen yutun düşünmeyin; haramını, helâlini…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mi’deler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın; kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı pür-neva sizin.
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Tevfik Fikret
Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayâtıdır;
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler! Pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün; yarın kalır mı kim bilir?
Şu nâdi-i niâm, bakın kudûmunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı zi-safa sizin.
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta; say:
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray.
Bütün sizin, efendiler; konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin; hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar.
Gurur-ı ihtişâmı var, sürûr-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte âb u tab umar.
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı can-feza sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayâlini,
Bütün ferağ-ı hâlini, olanca şevk-i bâlini.
Hemen yutun düşünmeyin; haramını, helâlini…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mi’deler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın; kapış kapış, çanak çanak…
Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı pür-neva sizin.
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!
Tevfik Fikret
04 Mayıs 2016
Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.
Erkeklerimiz, genel olarak, öyle kaba saba ki, onlarla oynaşmak akıllı bir kadın için katlanılmaz bir şey olsa gerek.
*
-Kadınlar ancak tanımadıklarına âşık olurlar
*
Ne garip şey şu insan kalbi, özellikle kadın kalbi!
*
Hoşça vakit! Evet, doğrusunu isterseniz, insan ruhunun yalnızca mutluluk istediği, yüreğin birini büyük bir güçle, bir tutkuyla sevmeye ihtiyaç duyduğu dönemi atlatmışım ben. Şimdilik, bütün isteğim sevilmek, hem de az kimse tarafından: Arasıra, bir tek sürekli bağlılığın yeteceğini bile düşünmüşümdür kalbin acınacak bir alışkanlığı!
Bir nokta hep acayip görünmüştür bana: Şimdiye kadar sevdiğim hiçbir kadının esiri olmadım; tersine, onların iradeleri ve kalpleri üstünde tartışılmaz bir egemenlik kazandım, hem de hiç kendimi zorlamadan. Neden? Hiçbir zaman hiçbir şeye yeterince değer vermediğimden mi, onların beni elden kaçırmamak için durmadan korkmalarından mı? Yoksa güçlü bir organizmanın etkisi mi bu? Yoksa, kendi başına buyruk bir kadına rastlamamamdan ötürü mü?
Doğrusunu isterseniz, kendi başına buyruk kadınlardan oldum bittim hoşlanmamışımdır, alt edemem
onları; hem zaten onların alanı değil ki bu.
Evet, bir zamanlar iradesi çetin bir kadın sevmiş, asla altedememiştim onu. Düşman olarak ayrılmıştık; ona beş yıl sonra rastlamış olsaydım, başka türlü ayrılırdık belki.
*
Kadınlar! Kadınlar! Kim anlar onları ki? Gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. Bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından bir şey çıkaramazlar. Şu prensesi ele alalım, mesela. Daha dün gözleri bana değdiğinde ateş gibi yanıyordu, bugünse bakışları tatsız, soğuk...
*
Vera kızararak sözünü tamamladı:
-Senin kölen olduğumu bilirsin; hiçbir zaman isteklerine karşı duramadım... Bu yüzden de cezamı
çekeceğim. Benden nasılsa bıkacaksın. Ben de onurumu koruyayım... Kendi adıma istemiyorum bunu, biliyorsun! Yalvarırım, eskisi gibi boş kuşkularla, yapmacık soğuk tavırlarla işkence etme bana. Belki de yakında öleceğim. Her geçen gün biraz daha güçsüz kaldığımı hissediyorum... Buna rağmen öbür dünyayı değil, seni düşünüyorum... Siz erkekler bir bakışın, bir el sıkışın ne tatlar verdiğini bilmezsiniz... Bense, yemin ederim, senin sesini dinlerken, öyle derin, öyle garip bir mutluluk duyuyorum ki en ateşli öpüşler bu mutluluğun yerini tutamaz.
*
Çoğu zaman kendi kendime sorarım, neden baştan çıkarmayı aklımdan bile geçirmediğim, evlenmeyi düşünmediğim bir genç kızın aşkını kazanmak için böylesine üsteliyorum? Neden bu kadınca cilveler? Vera, beni Prenses Meri'nin en çok sevebileceği erkekten fazla seviyor: Onu ele geçirilmez bir güzel olrak görseydim, belki de herhangi bir ilişki kurmanın güçlüğü bana çekici gelirdi. Gelgelelim, ortada öyle bir durum yok! Anlaşılan, benimki, gençliğimizin ilk yıllarında acıdan acıya sürükleyen, kadından kadına koşturan duraksız sevilme ihtiyacı değil. Ta ki bize katlanamayan bir kadına rastlayıncaya kadar koşarız, o zaman gerÇek bağlılık başlar; o gerçek ve sonsuz tutku; matematik deyimleriyle, bunu belli bir noktadan boşluğa indirilen bir çizgi diye adlandırabiliriz: Bu sonsuzluğun sırrı yalnız amaca ulaşmanın imkânsızlığında yatar, yani sona vardırmanın imkânsızlığında.
*
Geri dönerken, üzücü konuşmayı yenilemek istemedim, ama sorduğum sudan sorulara, yaptığım
gelişgüzel şakalara kısa karşılıklar verdi, dalgındı. Sonunda,
-Hiç sevdiniz mi? diye sordum.
Dikkatle gözlerimin içine baktı, başını iki yana salladı ve yine düşünceye daldı: Besbelli bir şey söylemek istiyor, yalnız söze nereden gireceğini kestiremiyordu. Göğsü inip inip kalkıyordu... O anda ne olsun istersiniz... Muslin elbise kolları pek korumaz insanı; bu yüzden bileğimden çıkan bir kıvılcım onun bileğini de sardı. Hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. Tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: Yine de, meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur.
Gezintiden döndüğümüzde genç prenses, zoraki bir gülümsemeyle,
-Bugün çok iyiydim, değil mi? diye sordu.
Ayrıldık.
Kendinden hoşnut değil; bana soğuk davrandığından ötürü kızıyor kendine... ilk zafer, asıl zafer bu işte!
Yarın gönlümü almak isteyecek. Bunları ezbere biliyorum işin can sıkıcı yanı da bu ya.
*
Sonunda geldiler. Arabalarının sesini işittiğimde pencere kenarında oturuyordum: Yüreğim titredi... Bu da nesi? Aşık mı oldum acaba?.. Öyle budala bir yapım var ki, benden beklenir.
Öğle yemeğini onlarda yedim. Yaşlı prenses, beni tatlı tatlı süzüyor, kızının yanından da hiç ayrılmıyor.. Kötü! Öte yandan, Vera, genç prensesi kıskanıyor; işleri amma da karıştırdım! Erkeğini paylaştığı sandığı kadını çileden çıkarmak için nelere başvurmaz kadınlar? Hiç unutmam, bir keresinde, sırf başka bir kadına aşığım diye bir kadın âşık olmuştu bana. Kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür: Onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. Onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: Diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerektir. Sözgelimi, sıradan bir örnek:
Bu adam beni seviyor, ama ben evliyim: demek ki onu sevmemeliyim.
Şimdi de kadınların yöntemi:
Evli olduğum için onu sevmemeliyinı; ama o beni seviyor, demek ki...
Burada bir sürü nokta sıralanabilir, çünkü mantık durur, artık sözü geçen dildir, gözlerdir ve sonra da, eğer varsa, yürek konuşur.
Bu yazdıklarımı bir kadın görse ne olurdu? "iftira!" diye haykırırdı öfkeyle.
Şairler şiir yazalı, kadınlar da onları okuyalı beri (bunun için de kadınlara içten bir teşekkür borçluyuz) melek olarak nitelendirilmeye öylesine alıştılar ki, aynı şairlerin Neron'u bile para uğruna yarı tanrı katına çıkardıklarını unutarak büyük bir safiyetle kendileri de inandılar melekliklerine.
Kadınlardan böylesine kinle bahsetmek, benim gibi gözü dünyada onlardan başka hiçbir şey görmeyen birine düşmezdi; ben onların uğruna iç rahatlığımı, amaçlarımı, hayatımı feda etmeye hep hazırdım. Belki de bir öfke anında, gururum kırıldığı için, ancak tecrübeli gözlerin değerlendirebileceği o büyülü örtüyü çekip atmak istiyorum üstlerinden. Hayır, hayır, onlar için bütün söylediklerim şunun sonucu:
Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.
Kadınlar, bütün erkeklerin kendilerini benim tanıdığım kadar iyi tanımalarını istemeliler, çünkü onlardan duyduğum korkuyu yeneli beri, onların küçük zaaflarını anlayalı beri yüz kat daha çok seviyorum onları.
*
Bazan kendimi çok küçük görüyorum... Belki de başkalarını küçümsemem bu yüzdendir. Soylu
davranışlarda bulunamıyorum. Kendi gözümde gülünç olmaktan korkuyorum. Benim yerimde başka birisi olsa genç prensese yüreğini ve servetini hemen sunuverirdi, ama "evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse... Ne aşk kalır, ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. Bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden. Yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim, ama özgürlüğümü asla! Neden bunca değer veriyorum ona? Bana ne iyiliği dokunuyor? Kendimi neye hazırlıyorum? Gelecekten ne bekliyorum?.. Aslında hiç. Bu benimki, içten gelen bir korku, silinmez bir önsezi.
*
Ben daha çocukken, ihtiyar bir kadın annemin falına bakmış. Benim "kötü bir evlenme sonucunda öleceğimi" söylemiş. Beni çok etkilemişti bu: Ruhumda evlenmeye karşı sonsuz bir isteksizlik uyandı. Yine de, bir şey, falın doğru çıkacağını gösteriyor, ama ben bunun mümkün olduğu kadar gecikmesi için elimden geleni yapacağım.
*
-Vasiyetnamenizi hazırlamış mıydınız? diye sordu Werner ansızın.
-Hayır.
-Ya ölürseniz?
-Mirasçılarım kendiliklerinden ortaya çıkarlar.
-Yani, son bir veda yazısı yollamak istediğiniz bir dostunuz yok mu?
Başımı salladım.
-Yani, kendisine hatıra olarak bir şey bırakmak isteyeceğiniz tek kadın da mı yok bu dünyada?
-Size açılmamı mı isterdiniz doktor? diye sordum, insanın sevgilisinin adını anarak öldüğü ya da sevgili bir dostuna pomatlı yahut pomatsız bir tutam saç bıraktığı yılları çoktan geride bıraktım ben. Yakın bir ölüm aklıma gelince yalnız kendimi düşünüyorum: Bazıları bunu bile yapmazlar. Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor: Bunlardan biri, kelimenin tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise
onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekiyse... Öteki ne
olacak?...
*
Uşağım, Werner'in geldiğini söyledi, iki tane not uzattı bana: Biri Werner'den, öteki... Vera'dan.
Birinciyi açtım; şöyle diyordu:
"Her şey mümkün olduğu kadar iyi halledildi: Parçalanmış ceset getirildi; kurşun, göğüsten çıkarıldı. Herkes bu ölümün bir kaza sonucu olduğuna inanıyor; yalnız bölge kumandanı kavganızı duymuş olacak ki başını salladı, ama bir şey demedi. Aleyhinize hiçbir delil yok; rahat uyuyabilirsiniz... Becerebilirsiniz... Hoşça kalın."
Uzun bir süre ikinci notu okuyamadım... Vera ne söyleyebilirdi bana?... içimde kötü bir önsezi vardı. îşte, her kelimesi aklıma bir bir kazılan mektubu:
"Birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğimize kesinlikle inanarak yazıyorum sana. Yıllarca önce senden ayrılırken yine aynı şeyi düşünmüştüm; ama kader beni ikinci bir kere denemek istedi. Bu sınavı başarıyla atlatamadım: Zayıf yüreğim alıştığı sese boyun eğdi yine. Beni bu yüzden küçümsemezsin, değil mi? Bu mektup hem bir ayrılış mektubu olacak hem bir açıklama: Seni seveliberi içimde biriken şeyleri açıklamak zorundayım gibi geliyor. Seni suçlayacak değilim hangi erkek olsa böyle davranırdı; sen, beni kendi malın olarak, sevinçlerinin, tedirginliğinin, üzüntülerinin, durmadan değişen bu duyguların kaynağı olarak gördün; bunlarsız hayat sıkıcı ve tekdüze olurdu. Bunu ta baştan beri biliyordum; ama mutsuzdum, ben de bir gün davranışımı değerlendirirsin umuduyla, şartlara göre değişmeyen sevecenliğimi anlarsın umuduyla kendimi feda ettim. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Senin ruhunun bütün gizli kapaklı yanlarını kavradım... ve anladım ki umudum boşunaymış. Çok buruldum tabii! Ama aşkım, yüreğimle öylesine birleşmişti ki, o da karardı, ama sönmedi.
Bir daha karşılaşmamacasına ayrılıyoruz; senden başka kimseyi sevmeyeceğimi bilmelisin: Ruhun olanca hazinesini, gözyaşlarını ve umutlarını senin uğrunda tüketti. Seni bir kere sevmiş olan kadın, başka erkekleri küçümsemeden.edemez, onlardan daha iyisin diye değil, yok canım! Ama senin yaradılışında kendine özgü bir şey var, gururlu, esrarlı bir şey. Ne söylersen söyle, altedilmez bir güç var sesinde. Hiç kimse senin gibi durmamacasına sevilmek isteyemez: Kimsede kötülük bunca çekici değildir; kimsenin bakışı böylesi bir mutluluk vaat edemez, kimse üstünlüğünden bu derece ustalıkla yararlanamaz, üstelik kimse gerçekten senin kadar mutsuz olamaz, çünkü kendini aksine inandırmaya bu kadar çaba göstermemiştir.
Şimdi, buradan alelacele gidişimin nedenlerini anlatacağım: Senin için önemsiz şeyler, çünkü yalnız beni ilgilendiriyor.
Bu sabah, kocam odama geldi ve Gruşnitski'yle tartışmanızı anlattı. Herhalde yüzüm çok bozulmuş olacak; çünkü uzun uzun beni inceledi. Bugün dövüşeceğini ve buna benim sebep olduğumu düşündükçe az kalsın bayılacaktım; delireceğimi bile sandım... Ama şimdi mantığım çalıştığı için sağ kalacağından eminim: Bensiz ölmen imkânsız bir şey, imkânsız! Kocam, uzun süre odada dolaştı durdu. Bana ne söylediğini bilmiyorum, ne karşılık verdiğimi hatırlamıyorum şimdi... Yalnız seni sevdiğimi söyledim. Bir de şunu hatırlıyorum: Konuşmamızın sonuna doğru bana feci bir hakaret ederek odadan çıktı. Arabanın hazırlanması için emir verdiğini duydum... Uç saattir pencerenin başında senin dönmeni bekliyorum...
Biliyorum hayattasın, ölemezsin sen!... Araba neredeyse hazır... Allahaısmarladık... Bittim ben, ama ne zararı var? Beni hep hatırlayacağını, seveceğini demiyorum, yalnız hatırlayacağını bir bilsem...
Allahaısmarladık... Biri geliyor... Bu mektubu saklamam gerek...
Meri'yi sevmiyorsun, değil mi? Onunla evlenmeyeceksin? Bak, benim için bu fedakârlığı göze almalısın: Senin uğrunda her şeyimi kaybettim..."
Zamanımızın Bir Kahramanı
Lermontov
-Kadınlar ancak tanımadıklarına âşık olurlar
*
Ne garip şey şu insan kalbi, özellikle kadın kalbi!
*
Hoşça vakit! Evet, doğrusunu isterseniz, insan ruhunun yalnızca mutluluk istediği, yüreğin birini büyük bir güçle, bir tutkuyla sevmeye ihtiyaç duyduğu dönemi atlatmışım ben. Şimdilik, bütün isteğim sevilmek, hem de az kimse tarafından: Arasıra, bir tek sürekli bağlılığın yeteceğini bile düşünmüşümdür kalbin acınacak bir alışkanlığı!
Bir nokta hep acayip görünmüştür bana: Şimdiye kadar sevdiğim hiçbir kadının esiri olmadım; tersine, onların iradeleri ve kalpleri üstünde tartışılmaz bir egemenlik kazandım, hem de hiç kendimi zorlamadan. Neden? Hiçbir zaman hiçbir şeye yeterince değer vermediğimden mi, onların beni elden kaçırmamak için durmadan korkmalarından mı? Yoksa güçlü bir organizmanın etkisi mi bu? Yoksa, kendi başına buyruk bir kadına rastlamamamdan ötürü mü?
Doğrusunu isterseniz, kendi başına buyruk kadınlardan oldum bittim hoşlanmamışımdır, alt edemem
onları; hem zaten onların alanı değil ki bu.
Evet, bir zamanlar iradesi çetin bir kadın sevmiş, asla altedememiştim onu. Düşman olarak ayrılmıştık; ona beş yıl sonra rastlamış olsaydım, başka türlü ayrılırdık belki.
*
Kadınlar! Kadınlar! Kim anlar onları ki? Gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. Bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından bir şey çıkaramazlar. Şu prensesi ele alalım, mesela. Daha dün gözleri bana değdiğinde ateş gibi yanıyordu, bugünse bakışları tatsız, soğuk...
*
Vera kızararak sözünü tamamladı:
-Senin kölen olduğumu bilirsin; hiçbir zaman isteklerine karşı duramadım... Bu yüzden de cezamı
çekeceğim. Benden nasılsa bıkacaksın. Ben de onurumu koruyayım... Kendi adıma istemiyorum bunu, biliyorsun! Yalvarırım, eskisi gibi boş kuşkularla, yapmacık soğuk tavırlarla işkence etme bana. Belki de yakında öleceğim. Her geçen gün biraz daha güçsüz kaldığımı hissediyorum... Buna rağmen öbür dünyayı değil, seni düşünüyorum... Siz erkekler bir bakışın, bir el sıkışın ne tatlar verdiğini bilmezsiniz... Bense, yemin ederim, senin sesini dinlerken, öyle derin, öyle garip bir mutluluk duyuyorum ki en ateşli öpüşler bu mutluluğun yerini tutamaz.
*
Çoğu zaman kendi kendime sorarım, neden baştan çıkarmayı aklımdan bile geçirmediğim, evlenmeyi düşünmediğim bir genç kızın aşkını kazanmak için böylesine üsteliyorum? Neden bu kadınca cilveler? Vera, beni Prenses Meri'nin en çok sevebileceği erkekten fazla seviyor: Onu ele geçirilmez bir güzel olrak görseydim, belki de herhangi bir ilişki kurmanın güçlüğü bana çekici gelirdi. Gelgelelim, ortada öyle bir durum yok! Anlaşılan, benimki, gençliğimizin ilk yıllarında acıdan acıya sürükleyen, kadından kadına koşturan duraksız sevilme ihtiyacı değil. Ta ki bize katlanamayan bir kadına rastlayıncaya kadar koşarız, o zaman gerÇek bağlılık başlar; o gerçek ve sonsuz tutku; matematik deyimleriyle, bunu belli bir noktadan boşluğa indirilen bir çizgi diye adlandırabiliriz: Bu sonsuzluğun sırrı yalnız amaca ulaşmanın imkânsızlığında yatar, yani sona vardırmanın imkânsızlığında.
*
Geri dönerken, üzücü konuşmayı yenilemek istemedim, ama sorduğum sudan sorulara, yaptığım
gelişgüzel şakalara kısa karşılıklar verdi, dalgındı. Sonunda,
-Hiç sevdiniz mi? diye sordum.
Dikkatle gözlerimin içine baktı, başını iki yana salladı ve yine düşünceye daldı: Besbelli bir şey söylemek istiyor, yalnız söze nereden gireceğini kestiremiyordu. Göğsü inip inip kalkıyordu... O anda ne olsun istersiniz... Muslin elbise kolları pek korumaz insanı; bu yüzden bileğimden çıkan bir kıvılcım onun bileğini de sardı. Hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. Tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: Yine de, meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur.
Gezintiden döndüğümüzde genç prenses, zoraki bir gülümsemeyle,
-Bugün çok iyiydim, değil mi? diye sordu.
Ayrıldık.
Kendinden hoşnut değil; bana soğuk davrandığından ötürü kızıyor kendine... ilk zafer, asıl zafer bu işte!
Yarın gönlümü almak isteyecek. Bunları ezbere biliyorum işin can sıkıcı yanı da bu ya.
*
Sonunda geldiler. Arabalarının sesini işittiğimde pencere kenarında oturuyordum: Yüreğim titredi... Bu da nesi? Aşık mı oldum acaba?.. Öyle budala bir yapım var ki, benden beklenir.
Öğle yemeğini onlarda yedim. Yaşlı prenses, beni tatlı tatlı süzüyor, kızının yanından da hiç ayrılmıyor.. Kötü! Öte yandan, Vera, genç prensesi kıskanıyor; işleri amma da karıştırdım! Erkeğini paylaştığı sandığı kadını çileden çıkarmak için nelere başvurmaz kadınlar? Hiç unutmam, bir keresinde, sırf başka bir kadına aşığım diye bir kadın âşık olmuştu bana. Kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür: Onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. Onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: Diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerektir. Sözgelimi, sıradan bir örnek:
Bu adam beni seviyor, ama ben evliyim: demek ki onu sevmemeliyim.
Şimdi de kadınların yöntemi:
Evli olduğum için onu sevmemeliyinı; ama o beni seviyor, demek ki...
Burada bir sürü nokta sıralanabilir, çünkü mantık durur, artık sözü geçen dildir, gözlerdir ve sonra da, eğer varsa, yürek konuşur.
Bu yazdıklarımı bir kadın görse ne olurdu? "iftira!" diye haykırırdı öfkeyle.
Şairler şiir yazalı, kadınlar da onları okuyalı beri (bunun için de kadınlara içten bir teşekkür borçluyuz) melek olarak nitelendirilmeye öylesine alıştılar ki, aynı şairlerin Neron'u bile para uğruna yarı tanrı katına çıkardıklarını unutarak büyük bir safiyetle kendileri de inandılar melekliklerine.
Kadınlardan böylesine kinle bahsetmek, benim gibi gözü dünyada onlardan başka hiçbir şey görmeyen birine düşmezdi; ben onların uğruna iç rahatlığımı, amaçlarımı, hayatımı feda etmeye hep hazırdım. Belki de bir öfke anında, gururum kırıldığı için, ancak tecrübeli gözlerin değerlendirebileceği o büyülü örtüyü çekip atmak istiyorum üstlerinden. Hayır, hayır, onlar için bütün söylediklerim şunun sonucu:
Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.
Kadınlar, bütün erkeklerin kendilerini benim tanıdığım kadar iyi tanımalarını istemeliler, çünkü onlardan duyduğum korkuyu yeneli beri, onların küçük zaaflarını anlayalı beri yüz kat daha çok seviyorum onları.
*
Bazan kendimi çok küçük görüyorum... Belki de başkalarını küçümsemem bu yüzdendir. Soylu
davranışlarda bulunamıyorum. Kendi gözümde gülünç olmaktan korkuyorum. Benim yerimde başka birisi olsa genç prensese yüreğini ve servetini hemen sunuverirdi, ama "evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse... Ne aşk kalır, ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. Bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden. Yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim, ama özgürlüğümü asla! Neden bunca değer veriyorum ona? Bana ne iyiliği dokunuyor? Kendimi neye hazırlıyorum? Gelecekten ne bekliyorum?.. Aslında hiç. Bu benimki, içten gelen bir korku, silinmez bir önsezi.
*
Ben daha çocukken, ihtiyar bir kadın annemin falına bakmış. Benim "kötü bir evlenme sonucunda öleceğimi" söylemiş. Beni çok etkilemişti bu: Ruhumda evlenmeye karşı sonsuz bir isteksizlik uyandı. Yine de, bir şey, falın doğru çıkacağını gösteriyor, ama ben bunun mümkün olduğu kadar gecikmesi için elimden geleni yapacağım.
*
-Vasiyetnamenizi hazırlamış mıydınız? diye sordu Werner ansızın.
-Hayır.
-Ya ölürseniz?
-Mirasçılarım kendiliklerinden ortaya çıkarlar.
-Yani, son bir veda yazısı yollamak istediğiniz bir dostunuz yok mu?
Başımı salladım.
-Yani, kendisine hatıra olarak bir şey bırakmak isteyeceğiniz tek kadın da mı yok bu dünyada?
-Size açılmamı mı isterdiniz doktor? diye sordum, insanın sevgilisinin adını anarak öldüğü ya da sevgili bir dostuna pomatlı yahut pomatsız bir tutam saç bıraktığı yılları çoktan geride bıraktım ben. Yakın bir ölüm aklıma gelince yalnız kendimi düşünüyorum: Bazıları bunu bile yapmazlar. Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor: Bunlardan biri, kelimenin tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise
onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekiyse... Öteki ne
olacak?...
*
Uşağım, Werner'in geldiğini söyledi, iki tane not uzattı bana: Biri Werner'den, öteki... Vera'dan.
Birinciyi açtım; şöyle diyordu:
"Her şey mümkün olduğu kadar iyi halledildi: Parçalanmış ceset getirildi; kurşun, göğüsten çıkarıldı. Herkes bu ölümün bir kaza sonucu olduğuna inanıyor; yalnız bölge kumandanı kavganızı duymuş olacak ki başını salladı, ama bir şey demedi. Aleyhinize hiçbir delil yok; rahat uyuyabilirsiniz... Becerebilirsiniz... Hoşça kalın."
Uzun bir süre ikinci notu okuyamadım... Vera ne söyleyebilirdi bana?... içimde kötü bir önsezi vardı. îşte, her kelimesi aklıma bir bir kazılan mektubu:
"Birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğimize kesinlikle inanarak yazıyorum sana. Yıllarca önce senden ayrılırken yine aynı şeyi düşünmüştüm; ama kader beni ikinci bir kere denemek istedi. Bu sınavı başarıyla atlatamadım: Zayıf yüreğim alıştığı sese boyun eğdi yine. Beni bu yüzden küçümsemezsin, değil mi? Bu mektup hem bir ayrılış mektubu olacak hem bir açıklama: Seni seveliberi içimde biriken şeyleri açıklamak zorundayım gibi geliyor. Seni suçlayacak değilim hangi erkek olsa böyle davranırdı; sen, beni kendi malın olarak, sevinçlerinin, tedirginliğinin, üzüntülerinin, durmadan değişen bu duyguların kaynağı olarak gördün; bunlarsız hayat sıkıcı ve tekdüze olurdu. Bunu ta baştan beri biliyordum; ama mutsuzdum, ben de bir gün davranışımı değerlendirirsin umuduyla, şartlara göre değişmeyen sevecenliğimi anlarsın umuduyla kendimi feda ettim. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Senin ruhunun bütün gizli kapaklı yanlarını kavradım... ve anladım ki umudum boşunaymış. Çok buruldum tabii! Ama aşkım, yüreğimle öylesine birleşmişti ki, o da karardı, ama sönmedi.
Bir daha karşılaşmamacasına ayrılıyoruz; senden başka kimseyi sevmeyeceğimi bilmelisin: Ruhun olanca hazinesini, gözyaşlarını ve umutlarını senin uğrunda tüketti. Seni bir kere sevmiş olan kadın, başka erkekleri küçümsemeden.edemez, onlardan daha iyisin diye değil, yok canım! Ama senin yaradılışında kendine özgü bir şey var, gururlu, esrarlı bir şey. Ne söylersen söyle, altedilmez bir güç var sesinde. Hiç kimse senin gibi durmamacasına sevilmek isteyemez: Kimsede kötülük bunca çekici değildir; kimsenin bakışı böylesi bir mutluluk vaat edemez, kimse üstünlüğünden bu derece ustalıkla yararlanamaz, üstelik kimse gerçekten senin kadar mutsuz olamaz, çünkü kendini aksine inandırmaya bu kadar çaba göstermemiştir.
Şimdi, buradan alelacele gidişimin nedenlerini anlatacağım: Senin için önemsiz şeyler, çünkü yalnız beni ilgilendiriyor.
Bu sabah, kocam odama geldi ve Gruşnitski'yle tartışmanızı anlattı. Herhalde yüzüm çok bozulmuş olacak; çünkü uzun uzun beni inceledi. Bugün dövüşeceğini ve buna benim sebep olduğumu düşündükçe az kalsın bayılacaktım; delireceğimi bile sandım... Ama şimdi mantığım çalıştığı için sağ kalacağından eminim: Bensiz ölmen imkânsız bir şey, imkânsız! Kocam, uzun süre odada dolaştı durdu. Bana ne söylediğini bilmiyorum, ne karşılık verdiğimi hatırlamıyorum şimdi... Yalnız seni sevdiğimi söyledim. Bir de şunu hatırlıyorum: Konuşmamızın sonuna doğru bana feci bir hakaret ederek odadan çıktı. Arabanın hazırlanması için emir verdiğini duydum... Uç saattir pencerenin başında senin dönmeni bekliyorum...
Biliyorum hayattasın, ölemezsin sen!... Araba neredeyse hazır... Allahaısmarladık... Bittim ben, ama ne zararı var? Beni hep hatırlayacağını, seveceğini demiyorum, yalnız hatırlayacağını bir bilsem...
Allahaısmarladık... Biri geliyor... Bu mektubu saklamam gerek...
Meri'yi sevmiyorsun, değil mi? Onunla evlenmeyeceksin? Bak, benim için bu fedakârlığı göze almalısın: Senin uğrunda her şeyimi kaybettim..."
Zamanımızın Bir Kahramanı
Lermontov
03 Mayıs 2016
Maddenin Haritalarında İşleyen Şehvet
I
Böyle oldu -
Bıçaklar yağıyor gökten
Beden öne doğru koşuyor, ruh sürükleniyor ardından.
Böyle oldu -
Kafatasının içinde işleyen demircilerin çekiçleri /
Bir dilsizlik ve türlerin yok oluşu, -
Yazmak ideolojik bir asit
Kitaplar ise ıhlamurgiller.
II
Nerede saklayacağım henüz
ölmemiş bayramlarımı?
Nasıl özgürleştireyim dilin kafeslerinde
feryat eden kanatlarımı? Nasıl mesken
edineyim belleğimi? İşte belleğim, su üzerinde
yüzen enkazdan bir körfez.
...
Hayır, yurdum yok benim
Şiirin gölünde buharlaşan şu bulutlardan başka
Barınağım ol, korunağım ol ey Dâd, hey Dâd – dilim, evim
Nazarlık olarak asıyorum seni bu zamanın boynuna ve
patlatıyorum arzularımı senin adına
Altar olduğun için değil, anne veya baba olduğun için değil
Sende gülmeyi, sende ağlamayı düşlediğimden
İçimdekileri dökmenin
Sana yapışıp titremenin ve kanat çırpmanın hayali
Allah'ın parmaklarından henüz çıkmış bir rüzgârın dövdüğü
pencereler gibi, -
İşte böyle düşünüyorum senin içinde göğün ağzından inip
yerin kadınlık organına üfürülen bir nefese,
Böyle sarıyorum seni ve diyorum ki - yeniden
Yarın denen bedensin sen
Tarihin zarı atılıyor bu bedenin üstünde.
Adonis
Türkçesi: Mehmet Hakkı Suçin
Böyle oldu -
Bıçaklar yağıyor gökten
Beden öne doğru koşuyor, ruh sürükleniyor ardından.
Böyle oldu -
Kafatasının içinde işleyen demircilerin çekiçleri /
Bir dilsizlik ve türlerin yok oluşu, -
Yazmak ideolojik bir asit
Kitaplar ise ıhlamurgiller.
II
Nerede saklayacağım henüz
ölmemiş bayramlarımı?
Nasıl özgürleştireyim dilin kafeslerinde
feryat eden kanatlarımı? Nasıl mesken
edineyim belleğimi? İşte belleğim, su üzerinde
yüzen enkazdan bir körfez.
...
Hayır, yurdum yok benim
Şiirin gölünde buharlaşan şu bulutlardan başka
Barınağım ol, korunağım ol ey Dâd, hey Dâd – dilim, evim
Nazarlık olarak asıyorum seni bu zamanın boynuna ve
patlatıyorum arzularımı senin adına
Altar olduğun için değil, anne veya baba olduğun için değil
Sende gülmeyi, sende ağlamayı düşlediğimden
İçimdekileri dökmenin
Sana yapışıp titremenin ve kanat çırpmanın hayali
Allah'ın parmaklarından henüz çıkmış bir rüzgârın dövdüğü
pencereler gibi, -
İşte böyle düşünüyorum senin içinde göğün ağzından inip
yerin kadınlık organına üfürülen bir nefese,
Böyle sarıyorum seni ve diyorum ki - yeniden
Yarın denen bedensin sen
Tarihin zarı atılıyor bu bedenin üstünde.
Adonis
Türkçesi: Mehmet Hakkı Suçin
Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum
Bu şiirin bitmesini istemiyorum
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…
Şimdi burada ölmeyeceğiz
böylesi düğünsü bir günde
öyleyse öğlenin kesinliğiyle dol
dol ve doldur beni
basiretin ışığıyla
Mahmud Derviş
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…
Şimdi burada ölmeyeceğiz
böylesi düğünsü bir günde
öyleyse öğlenin kesinliğiyle dol
dol ve doldur beni
basiretin ışığıyla
Mahmud Derviş
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin
30 Nisan 2016
Egemen Düşünce
Çok tatlısın sen, hem de güçlü;
egemensin aklıma baştan sona;
ürkütürsün, ama değerli armağanısın
tanrıların bana; içimi karartan
günlerimin yoldaşı; aşk düşüncemsin
sen benim, karşıma sık sık çıkan.
...
Nasıl da tenhalaştı aklım
sen ona yerleşince!
Tüm diğer düşünceler hemen ardından,
tıpkı şimşekler gibi sağa sola
dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda
tek başına duran bir kule nasılsa, sen de
öylesin, dev gibi, aklımın ta ortasında.
Her şey, yaşamın kendisi de,
senin dışında nedir ki
benim gözümde!
Dayanılmaz bir sıkıntı,
eğlenceler, günlük dedikodu,
anlamsız zevkler, boş umutlar;
nedir ki, tüm bunlar senin bana verdiğin
gökselliğe denk zevkin yanında.
Nasıl ki Apeninlerin yalçın kayalıklarından
uzaktan gülen yeşil vadiye
can atar yolcu; nasıl ki çevirir
gözlerini oraya; ben de kuru ve tatsız
günlük konuşmalardan sonra
dönüyorum can atarak sana: Çiçekli
bir bahçeye döner gibiyim neredeyse;
seninle olmak iyi geliyor duygularıma.
İnanılmaz gibi bir şey bu,
nasıl da dayandım uzun zaman
bu mutsuz yaşama ve sensizlik
içinde bu aptal dünyaya; anlamıyorum,
nasıl da özlem duyar başkaları,
sana benzemeyen şeylere.
...
Giacomo Leopardi
Çeviren: Necdet Adabağ
egemensin aklıma baştan sona;
ürkütürsün, ama değerli armağanısın
tanrıların bana; içimi karartan
günlerimin yoldaşı; aşk düşüncemsin
sen benim, karşıma sık sık çıkan.
...
Nasıl da tenhalaştı aklım
sen ona yerleşince!
Tüm diğer düşünceler hemen ardından,
tıpkı şimşekler gibi sağa sola
dağılmaya başladılar. Bomboş bir alanda
tek başına duran bir kule nasılsa, sen de
öylesin, dev gibi, aklımın ta ortasında.
Her şey, yaşamın kendisi de,
senin dışında nedir ki
benim gözümde!
Dayanılmaz bir sıkıntı,
eğlenceler, günlük dedikodu,
anlamsız zevkler, boş umutlar;
nedir ki, tüm bunlar senin bana verdiğin
gökselliğe denk zevkin yanında.
Nasıl ki Apeninlerin yalçın kayalıklarından
uzaktan gülen yeşil vadiye
can atar yolcu; nasıl ki çevirir
gözlerini oraya; ben de kuru ve tatsız
günlük konuşmalardan sonra
dönüyorum can atarak sana: Çiçekli
bir bahçeye döner gibiyim neredeyse;
seninle olmak iyi geliyor duygularıma.
İnanılmaz gibi bir şey bu,
nasıl da dayandım uzun zaman
bu mutsuz yaşama ve sensizlik
içinde bu aptal dünyaya; anlamıyorum,
nasıl da özlem duyar başkaları,
sana benzemeyen şeylere.
...
Giacomo Leopardi
Çeviren: Necdet Adabağ
Anılar
...
Daha gençlik çağımın başında, mutluluk,
tasa ve sevdalarımın henüz yeşerdiği yıllardı;
çok kez ölümü çağırdım ve uzun uzun
oturdum o havuzun başına; düşündüm son
vermeyi umutlarıma, acıma. Ne ki, nedeni
bilinmeyen, hastalığımdan ötürü nasıl olsa
yaşayamayacaktım zaten; ağladım gençliğime
ve zavallı günlerimin çiçeğine; zamanından
önce solup dökülen. Ve geç saatlerde sık sık,
derdimin ortağı yatağımda oturmuş, sıkıntılı,
dizeler yakıyordum lambanın sönük ışığına.
Yakınıyordum gecenin karanlığına,
sessizliklere, elimden kaçıp giden yaşamımdan
ötürü. Ve kendimden geçerken
ölüm marşımı mırıldanıyordum kulağıma.
Ey gençliğimizin ilk yılları; sevimli ve
anlatılamaz güzellikteki günlerimiz,
kim anımsayabilir sizi özlem duymadan;
genç kızlara hayran hayran bakarken
ilk gülücükleri kopardığımız karşılığında;
etrafındaki her şey sanki
yarışırcasına gülümser insana; henüz
yoktur kıskançlık; dokunmaz kötülüğü,
eğer varsa da hayrettir! Neredeyse
elini uzatır, yardımına koşar tüm dünya.
Bağışlar yanlışlarını.
Kutlar yeniden gelişini yaşama.
Efendisi gibi karşılar onu; efendim der ona.
Tıpkı bir şimşek gibi, elimden kaçan günler!
Kim tatmamıştır bu acıyı,
görmüşse eğer sona erdiğini
tatlı yılların, güzel zamanların ve gençliğin?
...
Giacomo Leopardi
Çeviren: Necdet Adabağ
Daha gençlik çağımın başında, mutluluk,
tasa ve sevdalarımın henüz yeşerdiği yıllardı;
çok kez ölümü çağırdım ve uzun uzun
oturdum o havuzun başına; düşündüm son
vermeyi umutlarıma, acıma. Ne ki, nedeni
bilinmeyen, hastalığımdan ötürü nasıl olsa
yaşayamayacaktım zaten; ağladım gençliğime
ve zavallı günlerimin çiçeğine; zamanından
önce solup dökülen. Ve geç saatlerde sık sık,
derdimin ortağı yatağımda oturmuş, sıkıntılı,
dizeler yakıyordum lambanın sönük ışığına.
Yakınıyordum gecenin karanlığına,
sessizliklere, elimden kaçıp giden yaşamımdan
ötürü. Ve kendimden geçerken
ölüm marşımı mırıldanıyordum kulağıma.
Ey gençliğimizin ilk yılları; sevimli ve
anlatılamaz güzellikteki günlerimiz,
kim anımsayabilir sizi özlem duymadan;
genç kızlara hayran hayran bakarken
ilk gülücükleri kopardığımız karşılığında;
etrafındaki her şey sanki
yarışırcasına gülümser insana; henüz
yoktur kıskançlık; dokunmaz kötülüğü,
eğer varsa da hayrettir! Neredeyse
elini uzatır, yardımına koşar tüm dünya.
Bağışlar yanlışlarını.
Kutlar yeniden gelişini yaşama.
Efendisi gibi karşılar onu; efendim der ona.
Tıpkı bir şimşek gibi, elimden kaçan günler!
Kim tatmamıştır bu acıyı,
görmüşse eğer sona erdiğini
tatlı yılların, güzel zamanların ve gençliğin?
...
Giacomo Leopardi
Çeviren: Necdet Adabağ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






