parçalanmış bir aynada
nakışları esmer bir yüz
yansısını görüyorum
perçemleri akdenizli
bakışları simli sündüs
parçalanmış bir aynada.
ah! benim bu deliliğim
ıssız bir ada arıyor
yanaşıp çıkınca, şaşkın
dolaşmış çok önceleri
yabanıl ayak izleri
ah! yazık orda binlerce.
titrek bir mum ışığında
yeniden sarsak yüreğim
asla anmayacak aşkı
bir kez daha yapmayacak
yine çarpıp kayalara
su almakta, su almakta
batmaktadır köhne kalyon
yıldızları sönmüş gece.
bir yaz günü oldu bunlar
gri yağmurlar yağıyordu
çekildi bütün kılıçlar
ben bir yanda rakip hayat
denizse köpürdüyordu
ve şarkılar söylüyordu
alabildiğince bir siren
ölmemi istemiyordu.
ne parçalanmış bir ayna
ne mum ışığı kalacak
birazdan gün ağaracak
her gece yeni bir düello
her sabah yeni bir ölüm
hepsi bu şiire sığacak.
Behçet Aysan
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
08 Haziran 2016
Ölüm belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır.
Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
Said-i Nursi
Mektubat
Said-i Nursi
Mektubat
İntihâr
Kim demiş kim nâ-revâdır intihâr
Hastaya en son devâdır intihâr
Kâkülünden bahs uzundur, kıl sükût
Bir müselsel mâcerâdır intihâr
Biz esaret 'âleminde mihveriz
Devrimizde muktezâdır intihâr
Nâ-ümidîz hâl ü istikbâlden
Fikrimizde dâ'imâdır intihâr
Biz ki İslâmız sabûruz kim umar
Bizden olmak hîç sâdır intihâr
*
Nâdimim geldiğime çâre ne lâkin Âsaf
Atılan ok geri dönmez diyerek kıl zârı
*
Bir dâm-ı emeldir bu cihân vâr olana
Tebrîk ederim bundan ucuz kurtulana
Düştümse bu mâsivâya ben ma'zûrum
Deryâya düşenler sarılırmış yılana
*
Eyçarh-ı denî hüsn-i medârın yok mu
Bir burç-ı sa'âdetde karârın yok mu
Bunlar yoğ imiş farz edelim 'âlemde
Ey nefs-i gârib intihârın yok mu
*
Çökdürü dîvârı nem insanı gam
Her vücûdun bir husûsî zehri var
Âsaf
(Damat Mahmut Celâlettin Paşa)
Hastaya en son devâdır intihâr
Kâkülünden bahs uzundur, kıl sükût
Bir müselsel mâcerâdır intihâr
Biz esaret 'âleminde mihveriz
Devrimizde muktezâdır intihâr
Nâ-ümidîz hâl ü istikbâlden
Fikrimizde dâ'imâdır intihâr
Biz ki İslâmız sabûruz kim umar
Bizden olmak hîç sâdır intihâr
*
Nâdimim geldiğime çâre ne lâkin Âsaf
Atılan ok geri dönmez diyerek kıl zârı
*
Bir dâm-ı emeldir bu cihân vâr olana
Tebrîk ederim bundan ucuz kurtulana
Düştümse bu mâsivâya ben ma'zûrum
Deryâya düşenler sarılırmış yılana
*
Eyçarh-ı denî hüsn-i medârın yok mu
Bir burç-ı sa'âdetde karârın yok mu
Bunlar yoğ imiş farz edelim 'âlemde
Ey nefs-i gârib intihârın yok mu
*
Çökdürü dîvârı nem insanı gam
Her vücûdun bir husûsî zehri var
Âsaf
(Damat Mahmut Celâlettin Paşa)
05 Haziran 2016
FETRET
I
âvâz
sokakları gönendirmek için gezinen yüzüm şimdi pas
artık kesif kokularla anılıyor adım ve cismim
her kötülüğe varım artık: annem beni görmüyor
çünkü anneler bir gün icâzet verir her cocuğa:
git ve gözlerin güz olmadan başkalarını öv artık.
eski bir sevgilinin hatırasını örter gibi
kapandı ardımdan yedi kibir bir karar üstüne
yüz sürdüm yolların sonsuz âvâzına, yürüdüm
melekler bakmasın diye uyurken örtünen annem
ben uzak yaşına gelince şimdi naz:
âh ki büyüttüm çocuklarımı başkalarına!
II
biley taşı
eriyen bakışlarımda çözülürdü zamanın uğultusu
gelirdin: dudaklarının arasında yağmurun sesi
unuturdum, uzayıp giden gökyüzü kime kapalı
neden her şey vecdini soldurur
çocukluğunu anlatırken neden mendil ister babasız kadınlar
bilmedim, çünkü herkesin kalbi artık biley taşı
herkes hırpalarken kısık sesle canını
bazı babaların yasıyla yaşarken herkes
savurdum bir sitemle ölümün giz dilini
ne baba ne oğul olabildiğim kadın, bağışla:
ey yetim, bu aşkta da babanı bulamadın galiba
III
gayb
şükran çocukların kederi ki,msenin hayâsını acıtmazken
geldim ve bahar dallarını incittim ağaçların
misk ve amber
aktâr ve azelyaları uzak tuttum hanemden
kalubelâ, dinmedi içimdeki gedâ
saçlarımı rüzgara tutup döndüm nesebime
duyulmaz oluncaya kadar bağırdım kül ovalarda
unutmadım: dağlar uzak, girdap ve ahd
herkesin kollarında birinin sarılması noksan
ağabeyini soran bir çocuğun gözleriyle kaldım
doğu'da her dağa bir Fatiha'
IV
ip ve intihar
belki bir halıdaki yalancı desendim
fayda vermedi ilmeklerdeki çırpınışım
kanımın rengine bulaştı göz nurum
özürler bileklerime dolandı
kan kardeşi oldum canımla
bir örnek ses sağanağıydı evler
hangi hayatın imlâsı bozuksa ona sığındım
hep aynı tozdu yuttuğum
bir soluk için dolanırken sokaklarda
işittiğim hep aynı âzâr:
bilmediğin hayatları dokuma asla
V
gazâla
bir zaman senden ağlar kaldım gazala
sesim o uzak dağlarda dağdar şimdi
sanki unutmak için var anılar kinimde
ve sanki hep küs tadıyla söylenmiş bir şarkı duyduğum:
herkes bir gün bir aşkta imkansız hâlâ
ne ırmaklarda haz, ne perçemlerde şefkat var artık
kuşkuyla dönülen aynalar ve kapılar şimdi
yalnızlığa kötü gelen yağmurlar
acıtan tesadüflerin sesi; mutluymuş
ah gazala, her şey eskisinden fenâ:
kül büyüt canım ve mümkünse acını unutma
VI
ten yazgısı
ne kadar uğraştıysam da
ortak bir yangın yakıştıramadım gözlerime
rüzgârın geceleri sürüklediği odalarda
her suçu ergenliğimin
ince bileklerine bağışlayacak
bir ten yazgısı bulamadım gövdeme
çünkü yalnız yastıkların dinlediği iniltilerimi
kusur evler, yağma yataklar dindirdi bir süre
ne ayrılıklarıma temyiz yolunu kapatacak kadar bıçkın
ne el ele tutuştuktan sonra
avuçlarımı koklayacak kadar acemiydim artık:
bilmiyorum hangi kuytumda hangi nefes kaldı
VII
mor sevgilim
bir tespih gibi dağılıp hatırlarken seni
öptüm etimdeki kızgın mührün sızısından
dizlerimde işleyen yaraların haylazlığıyla
hayata benzeyen sözler ettim kime rastladıysam
kime baktıysam: birden acıyla bozkır ömrüm
bu kaçıncı düğüm atılan bana, bu nasıl böyle küf
söyle: artık ne, bu harabe kime
boğaza tıkanan yutkunma
nedensiz bir akşamdan kalma nem gibi unutuldum
ah! kim ki kaldı bütün aşklarının yasını tutan:
aziz sevgilim, her gülün ziyânı neden kokusu kadar
IX
kapanış konuşması
kasabanın ölümlerden aşk beğendiği zaman:
yetim çocukluğum
dizlerini karnına çekip sorardı: doğmayacak mısın
bir şehir arardım, diyelim bir yer,
aksak yürürdüm sokaklarında
yüzümden bir halkın solgun meramı okunurdu:
âh hayat! bizim hayfımız hangi devrâna kaldı
gölgeme bile silah çektiğim zaman: kurak gençliğim
ellerini çenesine dayayıp sorardı: sevinmeyecek misin
bir şehir arardım, diyelim bir yer, sabi kalırdım orda
sicilimden bir harâminin son tufanı okunurdu:
âh! geçti devrân kendine vurmadın dara
adımlarıma rahmet okumadığım zaman: ürkek sonlarım
bavuluna son parçayı koyup giderdi: konuşmayacak mısın
bir şehir arardım, diyelim bir yer, ıslak bulurdum ellerimi
tren gardan çıkarken son vagona yetişirdim
âh! benim eski sesime zarar aşktın sen:
artık kalbimde fetret,
X
âzâde
sığınakların sızısıyla büyüttüm
yolların sonundaki çölümü
Kemal Varol
âvâz
sokakları gönendirmek için gezinen yüzüm şimdi pas
artık kesif kokularla anılıyor adım ve cismim
her kötülüğe varım artık: annem beni görmüyor
çünkü anneler bir gün icâzet verir her cocuğa:
git ve gözlerin güz olmadan başkalarını öv artık.
eski bir sevgilinin hatırasını örter gibi
kapandı ardımdan yedi kibir bir karar üstüne
yüz sürdüm yolların sonsuz âvâzına, yürüdüm
melekler bakmasın diye uyurken örtünen annem
ben uzak yaşına gelince şimdi naz:
âh ki büyüttüm çocuklarımı başkalarına!
II
biley taşı
eriyen bakışlarımda çözülürdü zamanın uğultusu
gelirdin: dudaklarının arasında yağmurun sesi
unuturdum, uzayıp giden gökyüzü kime kapalı
neden her şey vecdini soldurur
çocukluğunu anlatırken neden mendil ister babasız kadınlar
bilmedim, çünkü herkesin kalbi artık biley taşı
herkes hırpalarken kısık sesle canını
bazı babaların yasıyla yaşarken herkes
savurdum bir sitemle ölümün giz dilini
ne baba ne oğul olabildiğim kadın, bağışla:
ey yetim, bu aşkta da babanı bulamadın galiba
III
gayb
şükran çocukların kederi ki,msenin hayâsını acıtmazken
geldim ve bahar dallarını incittim ağaçların
misk ve amber
aktâr ve azelyaları uzak tuttum hanemden
kalubelâ, dinmedi içimdeki gedâ
saçlarımı rüzgara tutup döndüm nesebime
duyulmaz oluncaya kadar bağırdım kül ovalarda
unutmadım: dağlar uzak, girdap ve ahd
herkesin kollarında birinin sarılması noksan
ağabeyini soran bir çocuğun gözleriyle kaldım
doğu'da her dağa bir Fatiha'
IV
ip ve intihar
belki bir halıdaki yalancı desendim
fayda vermedi ilmeklerdeki çırpınışım
kanımın rengine bulaştı göz nurum
özürler bileklerime dolandı
kan kardeşi oldum canımla
bir örnek ses sağanağıydı evler
hangi hayatın imlâsı bozuksa ona sığındım
hep aynı tozdu yuttuğum
bir soluk için dolanırken sokaklarda
işittiğim hep aynı âzâr:
bilmediğin hayatları dokuma asla
V
gazâla
bir zaman senden ağlar kaldım gazala
sesim o uzak dağlarda dağdar şimdi
sanki unutmak için var anılar kinimde
ve sanki hep küs tadıyla söylenmiş bir şarkı duyduğum:
herkes bir gün bir aşkta imkansız hâlâ
ne ırmaklarda haz, ne perçemlerde şefkat var artık
kuşkuyla dönülen aynalar ve kapılar şimdi
yalnızlığa kötü gelen yağmurlar
acıtan tesadüflerin sesi; mutluymuş
ah gazala, her şey eskisinden fenâ:
kül büyüt canım ve mümkünse acını unutma
VI
ten yazgısı
ne kadar uğraştıysam da
ortak bir yangın yakıştıramadım gözlerime
rüzgârın geceleri sürüklediği odalarda
her suçu ergenliğimin
ince bileklerine bağışlayacak
bir ten yazgısı bulamadım gövdeme
çünkü yalnız yastıkların dinlediği iniltilerimi
kusur evler, yağma yataklar dindirdi bir süre
ne ayrılıklarıma temyiz yolunu kapatacak kadar bıçkın
ne el ele tutuştuktan sonra
avuçlarımı koklayacak kadar acemiydim artık:
bilmiyorum hangi kuytumda hangi nefes kaldı
VII
mor sevgilim
bir tespih gibi dağılıp hatırlarken seni
öptüm etimdeki kızgın mührün sızısından
dizlerimde işleyen yaraların haylazlığıyla
hayata benzeyen sözler ettim kime rastladıysam
kime baktıysam: birden acıyla bozkır ömrüm
bu kaçıncı düğüm atılan bana, bu nasıl böyle küf
söyle: artık ne, bu harabe kime
boğaza tıkanan yutkunma
nedensiz bir akşamdan kalma nem gibi unutuldum
ah! kim ki kaldı bütün aşklarının yasını tutan:
aziz sevgilim, her gülün ziyânı neden kokusu kadar
IX
kapanış konuşması
kasabanın ölümlerden aşk beğendiği zaman:
yetim çocukluğum
dizlerini karnına çekip sorardı: doğmayacak mısın
bir şehir arardım, diyelim bir yer,
aksak yürürdüm sokaklarında
yüzümden bir halkın solgun meramı okunurdu:
âh hayat! bizim hayfımız hangi devrâna kaldı
gölgeme bile silah çektiğim zaman: kurak gençliğim
ellerini çenesine dayayıp sorardı: sevinmeyecek misin
bir şehir arardım, diyelim bir yer, sabi kalırdım orda
sicilimden bir harâminin son tufanı okunurdu:
âh! geçti devrân kendine vurmadın dara
adımlarıma rahmet okumadığım zaman: ürkek sonlarım
bavuluna son parçayı koyup giderdi: konuşmayacak mısın
bir şehir arardım, diyelim bir yer, ıslak bulurdum ellerimi
tren gardan çıkarken son vagona yetişirdim
âh! benim eski sesime zarar aşktın sen:
artık kalbimde fetret,
X
âzâde
sığınakların sızısıyla büyüttüm
yolların sonundaki çölümü
Kemal Varol
aşk ve ülke: kalınmaz
susulur, orda işte, sesindeki kargaşaya aldanır gönül
bir gün bir çocuk mecbur sorar:
bu nasıl gitmek
kahır, korku, sabır; vedâ bile mahrum bana
yalnız, etten ve kemikten bir ses: gitme!
hüküm soran donuk annedir
öpüp başıma koyduğum bir el
gıyâbında yargılanır kalbim
anlatılır: buymuş sana sebep
kardeşe sızı
dünyaya selam
geriye mektup bırakılır
çünkü ‘yokuş yol’da gece kurşun
gündüz çizme dağıtır devlet
durulur gökyüzü, davullar susar
bir düğün, bir cenâze
her yerde zılgıt, sorulur:
bu nasıl katlanmak.
kayalar yarılır
mezarsız ölüler korusu başlar bende:
erken yaşım, ölüm yaşım
senin vebâlini kim taşır
dönüp bakılır son kez
parmaklardaki şefkat azalır
anımsanmaz hangi kadaya gönül borcumuz kaldığı
anımsanmaz:
hâlâ kısa seyirdir dünyada insan
ağır iyiliğim, sevgilim
uzun ayrılık oldum, öyle farz et
yürüdüm, tükendim
‘her kayanın gediğinde ağladım’
gıyâbında yargılandı kalbim
anladım: buymuş bana kısmet
Kemal Varol
bir gün bir çocuk mecbur sorar:
bu nasıl gitmek
kahır, korku, sabır; vedâ bile mahrum bana
yalnız, etten ve kemikten bir ses: gitme!
hüküm soran donuk annedir
öpüp başıma koyduğum bir el
gıyâbında yargılanır kalbim
anlatılır: buymuş sana sebep
kardeşe sızı
dünyaya selam
geriye mektup bırakılır
çünkü ‘yokuş yol’da gece kurşun
gündüz çizme dağıtır devlet
durulur gökyüzü, davullar susar
bir düğün, bir cenâze
her yerde zılgıt, sorulur:
bu nasıl katlanmak.
kayalar yarılır
mezarsız ölüler korusu başlar bende:
erken yaşım, ölüm yaşım
senin vebâlini kim taşır
dönüp bakılır son kez
parmaklardaki şefkat azalır
anımsanmaz hangi kadaya gönül borcumuz kaldığı
anımsanmaz:
hâlâ kısa seyirdir dünyada insan
ağır iyiliğim, sevgilim
uzun ayrılık oldum, öyle farz et
yürüdüm, tükendim
‘her kayanın gediğinde ağladım’
gıyâbında yargılandı kalbim
anladım: buymuş bana kısmet
Kemal Varol
04 Haziran 2016
Sylvia
senin kadar üzgünüm Sylvia
ama ben intiharı yağmur gibi
hep toprağıma düşürüyorum
iyi huylu otlarım yeşersin
bakire sözüm yırtılsa iyi olurmuş
kurumuş kan kokuyor oysa her yerim
içimdeki yırtıkları diktim diye mi
hep görünmeyen bir kederi söylemişim
Sisyphos çölü sevdi
ah, o bilinmezi bildiren vaha
ceza umutsuz bir mutluluk olabilir mi
sen dayanamadın mutsuz umutlara
bunda bir yanlışlık olabilir mi
ben gördüm
şahika nasıl bir yanılsama
hep tepe üstü…
bu boşlukla aramda bir şaka
Sylvia gülümsemeni saklama
ölüm provaları hep komiktir biraz da
beni seninle anmıştı vaktiyle
eleştirmen bir bay
itirafçı şair kadın iştahı varmış bende
gizli şeker gibi bir şey olmalı bu
itiraf ediyorum farkında değildim
seninle aslında hiç benzemiyoruz birbirimize
ben alıştım gurbete
huysuzluğun huzursuzlukla kızkardeşliği gibi
aşina bir yanımız var
kabul etmem gerek belki de
başlamışken şunu da söyleyeyim
sevemedim
şiirin boy aynasında kendimi görmeyi
sevgiliminiçcebindeki ayna
o taşısaydı her yere beni
alnımdaki ateşten öptüğünde
dağılsaydım çekirdeksiz nar gibi
-saydım, seydim…
olmadı bunların hiçbiri
şimdi süt taşıran bir dalgınlıkta
gözden geçiriyorum bütün ezberlerimi
sığmadığım besbelli Sylvia bu fanusa
Galip’in asumanı… o başka
ben yıkıyorum kendimi
ışıksız bir suyun aksi olamam
ofelyası da bir erkeğin
ya da ruh ürpermesi…
senin mavin bambaşka
kendimi unuttuğum bir kuyunun başındayım
seyrediyorum çocukluğumun mevsimlerini
hatırlayamam sandığım her şey
orada yeni bir masal…
hafızanın ipini bıraktım
yekpare bir düzlükteyim Sylvia
hayatla aramda bu kamaşma
belki budalaca bir şenlik.
Asuman Susam
ama ben intiharı yağmur gibi
hep toprağıma düşürüyorum
iyi huylu otlarım yeşersin
bakire sözüm yırtılsa iyi olurmuş
kurumuş kan kokuyor oysa her yerim
içimdeki yırtıkları diktim diye mi
hep görünmeyen bir kederi söylemişim
Sisyphos çölü sevdi
ah, o bilinmezi bildiren vaha
ceza umutsuz bir mutluluk olabilir mi
sen dayanamadın mutsuz umutlara
bunda bir yanlışlık olabilir mi
ben gördüm
şahika nasıl bir yanılsama
hep tepe üstü…
bu boşlukla aramda bir şaka
Sylvia gülümsemeni saklama
ölüm provaları hep komiktir biraz da
beni seninle anmıştı vaktiyle
eleştirmen bir bay
itirafçı şair kadın iştahı varmış bende
gizli şeker gibi bir şey olmalı bu
itiraf ediyorum farkında değildim
seninle aslında hiç benzemiyoruz birbirimize
ben alıştım gurbete
huysuzluğun huzursuzlukla kızkardeşliği gibi
aşina bir yanımız var
kabul etmem gerek belki de
başlamışken şunu da söyleyeyim
sevemedim
şiirin boy aynasında kendimi görmeyi
sevgiliminiçcebindeki ayna
o taşısaydı her yere beni
alnımdaki ateşten öptüğünde
dağılsaydım çekirdeksiz nar gibi
-saydım, seydim…
olmadı bunların hiçbiri
şimdi süt taşıran bir dalgınlıkta
gözden geçiriyorum bütün ezberlerimi
sığmadığım besbelli Sylvia bu fanusa
Galip’in asumanı… o başka
ben yıkıyorum kendimi
ışıksız bir suyun aksi olamam
ofelyası da bir erkeğin
ya da ruh ürpermesi…
senin mavin bambaşka
kendimi unuttuğum bir kuyunun başındayım
seyrediyorum çocukluğumun mevsimlerini
hatırlayamam sandığım her şey
orada yeni bir masal…
hafızanın ipini bıraktım
yekpare bir düzlükteyim Sylvia
hayatla aramda bu kamaşma
belki budalaca bir şenlik.
Asuman Susam
03 Haziran 2016
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






