Uykudan evlerin var günden önce rüyadan
Doğarken bir dalgınlık büyüsüne dönüşü
Aşk da üşür sevgilim kanatlarında titrek
Yoksulluğu giydiren bakışların da üşür
Kalbinin yuvasından düştüğü zamanların
Erken uçuş temrini… Yaramazlıklar için
İçinin gökyüzüne, dallarına, suyuna
Döngüler köpüğünden giysiler var diktiğin…
Mehmet Aycı
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
09 Haziran 2016
Yakışıklı Ütopya
Uyuştu baştanbaşa dokunduğun eşyalar
Kalbimi gözlerinde cehenneme uzattım
Yerlerini şaşırdı gökyüzünde bulutlar
Ve bir tufan içinde son uykuya uyandım
Bahçem tarumar oldu ıslandı zambaklarım
Bir serabın ucundan tuttu diye aşklarım
Yaşlı gözlerle aktım içimdeki kahıra
Güneşi öpmeliydim kararmadan ufuklar
Yakışıklı bir tabut kesti yollarımı
Sardık içine koydum yirmi beşlik yaşımı
Ne yapsam sana doğru koşan ayaklarımı,
Artık yakalayamam bak koynumda kement var
Nazir Akalın
Kalbimi gözlerinde cehenneme uzattım
Yerlerini şaşırdı gökyüzünde bulutlar
Ve bir tufan içinde son uykuya uyandım
Bahçem tarumar oldu ıslandı zambaklarım
Bir serabın ucundan tuttu diye aşklarım
Yaşlı gözlerle aktım içimdeki kahıra
Güneşi öpmeliydim kararmadan ufuklar
Yakışıklı bir tabut kesti yollarımı
Sardık içine koydum yirmi beşlik yaşımı
Ne yapsam sana doğru koşan ayaklarımı,
Artık yakalayamam bak koynumda kement var
Nazir Akalın
Bir Şair Ölünce
Bir şair ölünce yıkılır gökler,
Düşer hayâllerin ipek kanadı.
Bir şair ölünce yanar büyükler,
Göklere yükselir çocuk feryâdı.
Bir şair ölünce öksüzdür artık:
Çiçekler, ağaçlar, çocuklar, kuşlar.
Bir şair ölünce bin gönül yıkık,
Geçit vermez olur küçük yokuşlar.
Bir şair ölünce göklerden ona
Kucaklar dolusu rahmet yağacak.
Bir şair ölünce, ey toprak ana
Gözleri mezara, nasıl sığacak?
Bir şair ölünce… Ölünce mi âh!
Kaç yürek duracak kim bilir yarın?
Bir şair ölünce her gün her sabah,
Kim kuracak kalbini çocukların? ...
Nafiz Nayır
Düşer hayâllerin ipek kanadı.
Bir şair ölünce yanar büyükler,
Göklere yükselir çocuk feryâdı.
Bir şair ölünce öksüzdür artık:
Çiçekler, ağaçlar, çocuklar, kuşlar.
Bir şair ölünce bin gönül yıkık,
Geçit vermez olur küçük yokuşlar.
Bir şair ölünce göklerden ona
Kucaklar dolusu rahmet yağacak.
Bir şair ölünce, ey toprak ana
Gözleri mezara, nasıl sığacak?
Bir şair ölünce… Ölünce mi âh!
Kaç yürek duracak kim bilir yarın?
Bir şair ölünce her gün her sabah,
Kim kuracak kalbini çocukların? ...
Nafiz Nayır
Gözlerime Yağmur Yağıyor Anne
insanlar zamanı boğuyorlar
kelimeler tükendiğinde
şehirleri rehin alıyor gökler
gözlerim öksüzleşiyor anne
sahipsizliği dolanıyor dilime
o eski çıkmaz sokakların/
kapı önlerinde
sevince doyamayanların
korkunç bir ihanete uğruyor evler
bir körelme giriyor
beynimin en izbe yerlerine
gözlerim hüzne kesiyor anne
bir yüzü valeye yorumlanan
bir yüzüne yürekkızı konulan
bir madalyon adına
gözlerin yağmalanıyor anne
bir ulusal savaşta döktüğüm kan
en son tükenişime rölans
insanlar süreğenliğimi yerle bil ettiler
gözlerime yağmur yağıyor anne
daracık bir borsa oluyor
insanların ceplerinde tüm ülkem
bir çıkmaz sokaktayım
kimseler bakmıyor yüzüme bile
bulutlar gölge düşürüyor
künyemin seçemediğim önyüzüne
içimde yalnız bana karşı ben kaldı diye
gözlerime yağmur yağıyor anne
Nazir Akalın
kelimeler tükendiğinde
şehirleri rehin alıyor gökler
gözlerim öksüzleşiyor anne
sahipsizliği dolanıyor dilime
o eski çıkmaz sokakların/
kapı önlerinde
sevince doyamayanların
korkunç bir ihanete uğruyor evler
bir körelme giriyor
beynimin en izbe yerlerine
gözlerim hüzne kesiyor anne
bir yüzü valeye yorumlanan
bir yüzüne yürekkızı konulan
bir madalyon adına
gözlerin yağmalanıyor anne
bir ulusal savaşta döktüğüm kan
en son tükenişime rölans
insanlar süreğenliğimi yerle bil ettiler
gözlerime yağmur yağıyor anne
daracık bir borsa oluyor
insanların ceplerinde tüm ülkem
bir çıkmaz sokaktayım
kimseler bakmıyor yüzüme bile
bulutlar gölge düşürüyor
künyemin seçemediğim önyüzüne
içimde yalnız bana karşı ben kaldı diye
gözlerime yağmur yağıyor anne
Nazir Akalın
Şairin Ölümü
Hüzün içinde yürüyen dört insan omzunun
Anlamaz birçokları sonsuz güzelliğinden
Sözcükler çıkagelir umulmadık bir vecdle
Dönülmez serüvenlerin gülünden dikeninden
Yüzü kanlı kız çocuklarının göz uçlarından
Sıyrılır da anlamı dört insan omzunun
Dönülmez serüvenlerin sevincinden hüznünden
Beslenir alevleri bu delişmen uykunun.
Nazir Akalın
Anlamaz birçokları sonsuz güzelliğinden
Sözcükler çıkagelir umulmadık bir vecdle
Dönülmez serüvenlerin gülünden dikeninden
Yüzü kanlı kız çocuklarının göz uçlarından
Sıyrılır da anlamı dört insan omzunun
Dönülmez serüvenlerin sevincinden hüznünden
Beslenir alevleri bu delişmen uykunun.
Nazir Akalın
Nazir Akalın Diye Hüzne Künye Düştüler
Çekilmez adamdı Nazir. Zehirli bir dille konuşurdu insanla ve eşyayla. Beni, ısrarla kendisinden soğutmaya, uzaklaştırmaya çalıştı, kendi yalnızlığına daha erken gömülmek için belki de.
Ben de uzaklaştırdım mı kendimden diye kuşkulandım şimdi. 2002'ydi galiba, bir anda doğal halimle, "Hiçbir dizen çarpmadı beni, beni titretecek bir şiirin olmadı gitti," dedim. Yürüyordu, durdu. Bir acı dalgası geçti yüzünden. "Doğru olamazsın," dedi. "Ben, hayatımı koydum şiirime." Yorum yapmadım. Keşke şimdiki gözle okusaydım şiirlerini. Fark etmiştim fark etmesine de elbette bu kadar sahici değil.
*
(Hüseyin Alacatlı'nın ölümü üzerine) Nazir'de bir yazı yazdı. Yazdığı yazıyı okuttu bana. Yazıdaki şu paragrafı çıkarmasını istedim: “Batılılar ‘ferd’in tek başına ‘insan ırkı’nı temsil ettiğine inanırlar. Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim elinden tutmak için çaresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.”
Adam düpedüz intiharını taahhüt ediyordu. Gülümsedi. Öyle gülümsedi ki bu satırları yazarken bile bütün acılığı ile gözlerime yansıyor. Ben şiiri Dergâh dergisine gönderdim, o da yazıyı. Andığım bölümü çıkarıp çıkarmadığını sordum sonra, "Hayır." dedi, "dokunmadım yazıya."
*
...kapıyı açar açmaz telefona koştum, karşıdaki ses eşinin sesiydi, zor konuşuyordu, ağlayarak, "Nazir Bey evden çok kötü ayrıldı," dedi, "Bir daha dönmemek üzere ayrıldı."
*
...Eve geldiğimde saat üçü bulmuştu, o saate kadar uyumayan, üç yaşını henüz doldurmuş oğluma sarılıp ağladım...
*
"Beni neden yalnız bırakıyorsun?" diye iki siyah uçurum olan gözbebekleriyle ruhumun kanına dokunuyordu, "Beni neden yalnız bırakıyorsun?"
*
Bu bedel ödeme onda nasıl bir mizaç ortaya çıkarmış olmalı ki, söylediklerini kelimelere bedel ödeterek, onlara acı çektirerek, onları kanatarak yahut dağlayarak kuruyor şiirini. Onun için Nazir'in şiirleri bir saraydan çok bir harabeyi andırıyor. Bir bahçeden çok bir ören yerini andırıyor. Sözü kendine ait kılmaya çalışırken söz kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar bu dünyada yaşadığının farkındaysa da aynı zamanda yaşadığı dünyanın kendi dünyası olmadığının da farkında.
Mehmet Aycı
İntihar Şairleri / Varlık Yayınları
Ben de uzaklaştırdım mı kendimden diye kuşkulandım şimdi. 2002'ydi galiba, bir anda doğal halimle, "Hiçbir dizen çarpmadı beni, beni titretecek bir şiirin olmadı gitti," dedim. Yürüyordu, durdu. Bir acı dalgası geçti yüzünden. "Doğru olamazsın," dedi. "Ben, hayatımı koydum şiirime." Yorum yapmadım. Keşke şimdiki gözle okusaydım şiirlerini. Fark etmiştim fark etmesine de elbette bu kadar sahici değil.
*
(Hüseyin Alacatlı'nın ölümü üzerine) Nazir'de bir yazı yazdı. Yazdığı yazıyı okuttu bana. Yazıdaki şu paragrafı çıkarmasını istedim: “Batılılar ‘ferd’in tek başına ‘insan ırkı’nı temsil ettiğine inanırlar. Ben de varlığımı idrak ettiğimden beri Hüseyin’in akıbetine mütemayil bir insan olarak inanmaya başladım ki, Hüseyin benim hayatıma ve sonuma da ‘ayna’ tutmuştur. Evet, hem ‘kendi’si hem de aynı anda ‘herkes’ olan Hüseyin’in açtığı kapıdan bir gün ben de gireceğim. Çünkü bu olayla bir basamak daha çıktığımı hissettim elinden tutmak için çaresizliğimin. Şimdi kendimi daha korkusuz, daha cesur hissediyorum.”
Adam düpedüz intiharını taahhüt ediyordu. Gülümsedi. Öyle gülümsedi ki bu satırları yazarken bile bütün acılığı ile gözlerime yansıyor. Ben şiiri Dergâh dergisine gönderdim, o da yazıyı. Andığım bölümü çıkarıp çıkarmadığını sordum sonra, "Hayır." dedi, "dokunmadım yazıya."
*
...kapıyı açar açmaz telefona koştum, karşıdaki ses eşinin sesiydi, zor konuşuyordu, ağlayarak, "Nazir Bey evden çok kötü ayrıldı," dedi, "Bir daha dönmemek üzere ayrıldı."
*
...Eve geldiğimde saat üçü bulmuştu, o saate kadar uyumayan, üç yaşını henüz doldurmuş oğluma sarılıp ağladım...
*
"Beni neden yalnız bırakıyorsun?" diye iki siyah uçurum olan gözbebekleriyle ruhumun kanına dokunuyordu, "Beni neden yalnız bırakıyorsun?"
*
Bu bedel ödeme onda nasıl bir mizaç ortaya çıkarmış olmalı ki, söylediklerini kelimelere bedel ödeterek, onlara acı çektirerek, onları kanatarak yahut dağlayarak kuruyor şiirini. Onun için Nazir'in şiirleri bir saraydan çok bir harabeyi andırıyor. Bir bahçeden çok bir ören yerini andırıyor. Sözü kendine ait kılmaya çalışırken söz kendisi olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar bu dünyada yaşadığının farkındaysa da aynı zamanda yaşadığı dünyanın kendi dünyası olmadığının da farkında.
Mehmet Aycı
İntihar Şairleri / Varlık Yayınları
Ondokuzuncu Asır
1.
Erişti evc-i kemâlâta nûr-ı idrâkât
Yetişti rütbe-i imkâna kısm-ı mümteniât
2.
Besâit oldu mürekkeb, mürekkeb oldu basit
Bedâhet oldu tecârible hayli meçhûlât
3.
Mecâz oldu hakîkat, hakîkat oldu mecâz
Yıkıldı belki esâsından eski mâlûmât
4.
Mebâhis-i felek ü arz ü hikmet ü kimyâ
Değil vesâvis-i ezhân ü vehm ü temsilât
5.
Mesâil-i nazarîye tecârib oldu sened
Erişti hadd-i yakîne fusûl-i zanniyyât
6.
Ukul-i zâhire sâid fezâ-yı ecrâma
Kuvâ-yı câzibe kanunu pâye-i mirkat
7.
Nüfûs-ı fâkire nâzil kaâret-i arza
Delîl-i mebhas-ı tekvîn defâin-i tabakât
8.
Havâ vü berk ü ziyâ vü buhâr u mıknâtıs
Yed-i tasarruf-ı insanda unsur-ı harekât
9.
Ziyâ; hayâlen iken şimdi bil-fiil sâî
Zılâl; zâil iken şimdi zîver-i mir’ât
10.
Sadâ; hesâb-ı mesâfâtta muhbir-i sâdık
Buhâr; zulmeti tenvîrde ebda’-i âyât
11.
Cihât-ı erbaaya berk nâkil-i ahbâr
Buhâr; bahr ü ber üstünde Hızr-ı nakliyyât
12.
Tefâhür eylemesin mi bu asr â’sâra
Kısalttı bu’d-ı mekân ü zamânı muhtereât
13.
Ne kaldı çeşme-i hayvan ne dâru-yı Suhrâb
Ne kaldı nusha-i efsûn ne hükm-i tılsımıyât
14.
Ne kaldı sa’d-ı tevâli ne kaldı nash-i kırân
Ne kaldı reml ü kehânet, ne kaldı cifriyyât
15.
Ne var hümâda saâdet ne var şeâmet-i bûm
Mukayyed asl-ı irâdâta cümle mec’ulât
16.
Ne Atlas âlemi hâmil ne Zühre fâil-i küll
Değil ukul-i Felâtun usûl-i tekvînât
17.
Ne kaldı zann-ı tenâsüh, ne kaldı nâr-ı Mecûs
Değil ukule Ekânîm kıble-i hâcât
18.
Esâs-ı hikmet-i asr oldu vahdet-i Bârî
Taammüm eyledi aslü’l-usul-i mûtekadât
19.
Bulur gider cihet-i vahdetin umûm milel
Vücûd-ı vahdeti müsbit olunca mâkulât
20.
Hudud-ı hakk u vezâif muayyen ü sâbit
Ne kaldı cebr ü tegallüb ne kaldı keyfiyyât
21.
Hukuk-ı şahs u tasarruf masûn taarruzdan
Verildi âlem-i umrâna başka tensîkât
22.
Ne Âmr Zeyd’in esîri ne Zeyd Âmr’a velî
Müesses üss-i müsâvâta nass-ı mevzûât
23.
Münevver eyledi ezhânı intişâr-ı ulûm
Mükemmel eyledi noksânı feyz-i matbûât
24.
Megarib oldu dirîga metâli-i irfân
Ne kaldı şöhret-i Rûm u Arab ne Mısr u Herât
25.
Zamân zamân-ı terakki cihân cihân-ı ulûm
Olur mu cehl ile kabil beka-yı cem’iyyât
Sadullah Paşa
Günümüz Türkçesiyle
1. Akıl, anlayış gücünün ışığı olgunluğun zirvesine erişti.
Olmaz zannedilen birçok şey mümkün hâle geldi.
2. Basit zannedilenler karışık, karışık zannedilenler basit oldu.
Bilinmezler, tecrübe (deney) sayesinde apaçık hâle geldi.
3. Hakikat oldu mecaz‚ mecaz oldu hakikat.
Eski bilgiler temelinden yıkıldı.
4. Astronomi, coğrafya, kimya, fizik ve felsefe konuları artık zihnî kuruntulardan, mantık yürütmekten ibaret değil.
5. Teorik bilgiler deneylere dayanmaktadır.
(Eskiden) zanna dayanan konular kesin bilgi seviyesine erişti.
6. Parlak akıllar (bu asırda) gökyüzüne (uzaya) yükseliyor.
Yer çekimi kanunu (yerin derinliklerine inen) bir merdiven basamağıdır.
7. İnsan düşüncesi yerin derinliklerine iniyor.
Dünyanın yaradılışına ait deliller yerin tabakalarında aranıyor.
8. (Bilim sayesinde) hava, elektrik, ışık, buhar ve mıknatıs,
insanın elindeki hareket unsurlarıdır.
9. Işık, (eskiden) sanatçılar tarafından haberciye benzetilirken şimdi gerçekten haber taşımaktadır.
Gölgeler geçici iken şimdi aynanın süsüdür.
10. Ses, mesafelerin tayininde sadık bir habercidir.
Buhar, karanlığı aydınlatmada ayetlerin en güzelidir.
11. Elektrik, dört yöne haberler taşıyor.
Buhar, deniz ve kara üstünde taşımacılığın Hızır’ıdır.
12. Bu asır diğer asırlara karşı övünmesin mi?
İcatlar mekân uzaklıklarını (mesafeleri) ve zamanı kısalttı.
13. Ne ölümsüzlük çeşmesi ne Sührab’ın (bütün hastalıkları iyileştiren) ilacı kaldı.
Ne büyü kitabı ne de tılsımın hükmü kaldı.
14. Ne uğurlu vakit ne burçların uğursuzluğu (müneccimlik) kaldı.
Ne remil ve kehanet ne de cifir (gibi gaipten haber verme işleri) kaldı.
15. Ne Hüma’da (devlet kuşunda) mutluluk ne de baykuşun uğursuzluğu var.
Ortaya çıkan her şey irade temeline oturtulmuştur.
16. Ne Atlas dünyayı omuzlarında taşıyor ne de Zühre (Venüs) her şeyi yapan, eden.
Dünyanın yaradılışını açıklayan görüşler, Eflatun’un düşünceleri değil.
17. Ne ruh göçü (reenkarnasyon) kaldı ne de Mecusilerin ateşi.
Hristiyanlığın esasları da artık kendisinden hacet dilenen bir kıble değil.
18. Tanrı’nın birliği düşüncesi bu asrın felsefesine temel oldu ve
bütün inançların özü olarak genelleşti.
19. Akıl, Tanrı’nın birliği fikrini ispat ettiği için bütün milletler
birlik yolunu bulup birliğe gider.
20. Görev ve hakların sınırları belirlenmiştir ve değişmez.
Ne zorlama ne zorbalık ne de keyfilikler (akla uymayan uygulamalar) kaldı.
21. Kişilerin hak ve tasarrufları (her tür) saldırıdan (kanunlar tarafından) korunuyor.
Medeni dünyaya (toplum hayatına) başka bir düzen getirildi.
22. Ne Amr Zeyd’in esiri ne Zeyd Amr’ın efendisi.
Kanun hükümleri eşitlik ilkesine göre yapılıyor.
23. Bilimlerin gelişip yayılması zihinleri aydınlattı.
Basının ilerlemesi, eksikleri tamamladı.
24. Maalesef, bütün bilimlerin (bu gelişmelerin) doğduğu yer Batı oldu.
Ne Anadolu ve Arabistan ne de Mısır ve Herat’ın (bu konuda) şöhreti kaldı.
25. Zaman bilgi ve medeniyet olarak ilerleme, yükselme zamanı;
(böyle bir asırda) toplumların sonsuza dek yaşaması cehaletle sağlanabilir mi?
Mehmet Kaplan
Erişti evc-i kemâlâta nûr-ı idrâkât
Yetişti rütbe-i imkâna kısm-ı mümteniât
2.
Besâit oldu mürekkeb, mürekkeb oldu basit
Bedâhet oldu tecârible hayli meçhûlât
3.
Mecâz oldu hakîkat, hakîkat oldu mecâz
Yıkıldı belki esâsından eski mâlûmât
4.
Mebâhis-i felek ü arz ü hikmet ü kimyâ
Değil vesâvis-i ezhân ü vehm ü temsilât
5.
Mesâil-i nazarîye tecârib oldu sened
Erişti hadd-i yakîne fusûl-i zanniyyât
6.
Ukul-i zâhire sâid fezâ-yı ecrâma
Kuvâ-yı câzibe kanunu pâye-i mirkat
7.
Nüfûs-ı fâkire nâzil kaâret-i arza
Delîl-i mebhas-ı tekvîn defâin-i tabakât
8.
Havâ vü berk ü ziyâ vü buhâr u mıknâtıs
Yed-i tasarruf-ı insanda unsur-ı harekât
9.
Ziyâ; hayâlen iken şimdi bil-fiil sâî
Zılâl; zâil iken şimdi zîver-i mir’ât
10.
Sadâ; hesâb-ı mesâfâtta muhbir-i sâdık
Buhâr; zulmeti tenvîrde ebda’-i âyât
11.
Cihât-ı erbaaya berk nâkil-i ahbâr
Buhâr; bahr ü ber üstünde Hızr-ı nakliyyât
12.
Tefâhür eylemesin mi bu asr â’sâra
Kısalttı bu’d-ı mekân ü zamânı muhtereât
13.
Ne kaldı çeşme-i hayvan ne dâru-yı Suhrâb
Ne kaldı nusha-i efsûn ne hükm-i tılsımıyât
14.
Ne kaldı sa’d-ı tevâli ne kaldı nash-i kırân
Ne kaldı reml ü kehânet, ne kaldı cifriyyât
15.
Ne var hümâda saâdet ne var şeâmet-i bûm
Mukayyed asl-ı irâdâta cümle mec’ulât
16.
Ne Atlas âlemi hâmil ne Zühre fâil-i küll
Değil ukul-i Felâtun usûl-i tekvînât
17.
Ne kaldı zann-ı tenâsüh, ne kaldı nâr-ı Mecûs
Değil ukule Ekânîm kıble-i hâcât
18.
Esâs-ı hikmet-i asr oldu vahdet-i Bârî
Taammüm eyledi aslü’l-usul-i mûtekadât
19.
Bulur gider cihet-i vahdetin umûm milel
Vücûd-ı vahdeti müsbit olunca mâkulât
20.
Hudud-ı hakk u vezâif muayyen ü sâbit
Ne kaldı cebr ü tegallüb ne kaldı keyfiyyât
21.
Hukuk-ı şahs u tasarruf masûn taarruzdan
Verildi âlem-i umrâna başka tensîkât
22.
Ne Âmr Zeyd’in esîri ne Zeyd Âmr’a velî
Müesses üss-i müsâvâta nass-ı mevzûât
23.
Münevver eyledi ezhânı intişâr-ı ulûm
Mükemmel eyledi noksânı feyz-i matbûât
24.
Megarib oldu dirîga metâli-i irfân
Ne kaldı şöhret-i Rûm u Arab ne Mısr u Herât
25.
Zamân zamân-ı terakki cihân cihân-ı ulûm
Olur mu cehl ile kabil beka-yı cem’iyyât
Sadullah Paşa
Günümüz Türkçesiyle
1. Akıl, anlayış gücünün ışığı olgunluğun zirvesine erişti.
Olmaz zannedilen birçok şey mümkün hâle geldi.
2. Basit zannedilenler karışık, karışık zannedilenler basit oldu.
Bilinmezler, tecrübe (deney) sayesinde apaçık hâle geldi.
3. Hakikat oldu mecaz‚ mecaz oldu hakikat.
Eski bilgiler temelinden yıkıldı.
4. Astronomi, coğrafya, kimya, fizik ve felsefe konuları artık zihnî kuruntulardan, mantık yürütmekten ibaret değil.
5. Teorik bilgiler deneylere dayanmaktadır.
(Eskiden) zanna dayanan konular kesin bilgi seviyesine erişti.
6. Parlak akıllar (bu asırda) gökyüzüne (uzaya) yükseliyor.
Yer çekimi kanunu (yerin derinliklerine inen) bir merdiven basamağıdır.
7. İnsan düşüncesi yerin derinliklerine iniyor.
Dünyanın yaradılışına ait deliller yerin tabakalarında aranıyor.
8. (Bilim sayesinde) hava, elektrik, ışık, buhar ve mıknatıs,
insanın elindeki hareket unsurlarıdır.
9. Işık, (eskiden) sanatçılar tarafından haberciye benzetilirken şimdi gerçekten haber taşımaktadır.
Gölgeler geçici iken şimdi aynanın süsüdür.
10. Ses, mesafelerin tayininde sadık bir habercidir.
Buhar, karanlığı aydınlatmada ayetlerin en güzelidir.
11. Elektrik, dört yöne haberler taşıyor.
Buhar, deniz ve kara üstünde taşımacılığın Hızır’ıdır.
12. Bu asır diğer asırlara karşı övünmesin mi?
İcatlar mekân uzaklıklarını (mesafeleri) ve zamanı kısalttı.
13. Ne ölümsüzlük çeşmesi ne Sührab’ın (bütün hastalıkları iyileştiren) ilacı kaldı.
Ne büyü kitabı ne de tılsımın hükmü kaldı.
14. Ne uğurlu vakit ne burçların uğursuzluğu (müneccimlik) kaldı.
Ne remil ve kehanet ne de cifir (gibi gaipten haber verme işleri) kaldı.
15. Ne Hüma’da (devlet kuşunda) mutluluk ne de baykuşun uğursuzluğu var.
Ortaya çıkan her şey irade temeline oturtulmuştur.
16. Ne Atlas dünyayı omuzlarında taşıyor ne de Zühre (Venüs) her şeyi yapan, eden.
Dünyanın yaradılışını açıklayan görüşler, Eflatun’un düşünceleri değil.
17. Ne ruh göçü (reenkarnasyon) kaldı ne de Mecusilerin ateşi.
Hristiyanlığın esasları da artık kendisinden hacet dilenen bir kıble değil.
18. Tanrı’nın birliği düşüncesi bu asrın felsefesine temel oldu ve
bütün inançların özü olarak genelleşti.
19. Akıl, Tanrı’nın birliği fikrini ispat ettiği için bütün milletler
birlik yolunu bulup birliğe gider.
20. Görev ve hakların sınırları belirlenmiştir ve değişmez.
Ne zorlama ne zorbalık ne de keyfilikler (akla uymayan uygulamalar) kaldı.
21. Kişilerin hak ve tasarrufları (her tür) saldırıdan (kanunlar tarafından) korunuyor.
Medeni dünyaya (toplum hayatına) başka bir düzen getirildi.
22. Ne Amr Zeyd’in esiri ne Zeyd Amr’ın efendisi.
Kanun hükümleri eşitlik ilkesine göre yapılıyor.
23. Bilimlerin gelişip yayılması zihinleri aydınlattı.
Basının ilerlemesi, eksikleri tamamladı.
24. Maalesef, bütün bilimlerin (bu gelişmelerin) doğduğu yer Batı oldu.
Ne Anadolu ve Arabistan ne de Mısır ve Herat’ın (bu konuda) şöhreti kaldı.
25. Zaman bilgi ve medeniyet olarak ilerleme, yükselme zamanı;
(böyle bir asırda) toplumların sonsuza dek yaşaması cehaletle sağlanabilir mi?
Mehmet Kaplan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






