16 Haziran 2016

Önce Ölür Babalar

Hayat müşterek değildir, müsriftir
Önce erkekleri harcar hayat
Kombiler, benzinler ve ekstreler yoluyla
Patronların evdeki üç çocuğu umursamazlığıyla
Bir işçinin yerin en az beş kilometre altında
Feci şekilde can vermesiyle ilgilenmeyen işletmecileriyle, sigortasız
Çılgın ev partilerinin, lohusaların ve evde kalmışların ıstırabıyla
Oklar ve mızraklar hayat babaları
Köylere, toplantı masalarına, dağlara

Önce ölür babalar
Çünkü yalnız çeneleri vardır
Koynuna cüzdanlarını alan kadınların
Memleketini bir kez görmek isteyen memura
Son isteği kızının yanağını sevmek olana
Ne Babalar Günü ne de eski bir dostun selamı çâre olamaz
Delik çoraplara, ütülenmemiş birkaç fanilaya sorun
Kılıçlar ve atlar hayat babaları
Evlere, otel odalarına, uzaklara

Önce ölür babalar
Ceplerinde son çiğnenen sakızdan bir fal kâğıdı
Belki de şeyhine götürdüğü bir rüyası
Korkunç bir yankı bulmaca sayfalarında
Soldan sağa, yukarıdan aşağıya, hep baba
Dünyaya gelmesin babaları mutsuz olan çocuklar
Ya da akciğer kanserinden ölmesin bir sigaralık ferahlığı olanlar
Sıkar ve tütünler hayat babaları
Camilere, mezarlara, gözyaşlarına

Önce ölür babalar
Peşlerinden aynı efkârlı türküler tüter
Ceplerinde kadim boşluklar

Önce ölür babalar
Bazısından geriye bedduaları

Yağız Gönüler

14 Haziran 2016

Memet Abi’nin sesi

“19 Aralık 2002 Memet Fuat’ın öldüğü tarih” diye bir cümle döküldü durup dururken dudaklarımdan. Kendimi biraz daha yalnız biraz daha fazla “iki akıntı arasında” hissettim bu içimden gelen ansızın cümleyle.

Yaş da geldi yaşlılığa erdi ya, herkese her şeye bir veda gözüyle bakıyorum artık. Eskiden gördüğüm, duyduğum dokunarak geçtiğim her eşyadan, her insandan, her yerden son bir kez daha görerek, duyarak, dokunarak geçeyim istiyorum. Bu büyük hasretle dolu ruhum. Memet Fuat’ın sayfasını ziyaret edip fotoğraflarına baktım, dalgınlığını, gülümsemesini hemen tanıdım, bir yazı okurken ya da bir konuğuyla bir konuyu konuşurken yüzüne oturan o büyük ciddiyeti hatırladım. Verilen e-mail adresine “Seni çok özledim Memet Abi” diye yazdım.

26 Mayıs’ta Eskişehir Şiir Buluşmasına katılmak üzere gittiğim İstanbul’da sevgili Ferruh’un güzel çağrısıyla Kuzguncuk’taki Mülkiyeliler restaurantta buluşuldu. Ferruh ile yaşlılık şikayetleri üzerine sohbet edip o güzel sesle hasret giderirken önce Turgay (Fişekçi) sonra Yaşar Miraç geldi.

Ferruh’un yanında ne zaman otursam kalbinin iki kapısının büyük bir dostluğa açık durduğu hissini alırım. Turgay kısa bir iki cümlesi ve gülümsemesi, konuşmaya “Biz neyi kaçırdık Necip Fazıl’da Sezai Karakoç’ta ki sen buldun” diye başlayan Yaşar Miraç ise (ki bana göre sivil şiirin teorisyeni Ece Ayhan ise bunun pratiği Yaşar Miraç ve onun kurduğu Yeni Türkü Yayınları’dır. Sığ sularda boğulma! Biraz daha derinlik ah şair!) bana kendimi bir soğuk sorgu odasında hissettiren soruları ile kaldı bende her eşyadan, her insandan, her yerden son bir kez daha görerek, duyarak, dokunarak veda ile geçerken.

Turgay’ın kirve yüzünde durdum biraz.

Memet Abi’nin yumuşak sesi geldi kulağıma:

“Ali Asker, Turgay diyor ki, Ali Asker ile İskender’i artık basmayalım, başka şairleri basalım. Sen ne düşünüyorsun.”

“Ne diyeyim Memet Abi” dedim, sustum.

Yüzüme baktı. Yüzümden anlamaya, çıkarmaya çalıştı ne düşündüğümü, sonra

“Ben de dedim ki” dedi “Turgay’a” , “Küstürürsen bu çocukları, bir daha şiir alamazsın onlardan”.

Sorsam hatırlar mı Turgay Memet Abi’ye yaptığı bu teklifi.

Turgay’ın, “Artin geldi” cümlesiyle ayrılıyorum Memet Abi’nin sesinden.


26 Mayıs İstanbul/Kuzguncuk


Ali Asker Barut

En Zoru

  insani yardım görevlisi olarak çalışırken
                        bir ABD bombardımanı sırasında
                        iki bacağını kaybeden ve hasta yatağında
                        kelle avcıları tarafından tutuklanıp
                        ABD güçlerine teslim edilen
                        Guantanamo tutuklusu
                        Abdullah Sani Faris el-Enezi ve diğerlerine



Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru
En ağırı inan
„Semirmiş bir koyun gibi“
Satılmaktır düşmana
Kardeşin tarafından

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Sırtını dönüp gerçeğe sevdiklerinin
Düşmandan yana
Taraf olmasıdır yalandan

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Korkuyla köpekleşip düşmana
Teslim olması dostlarının
Vazgeçmesidir inançlarından

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Özür için küstahça
Diz çöktürülüp karşılarında, onurun
İçine itilmesidir koca bir çamurun

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Duyuyorum kardeşim, duyuyorum
Gece „Eziyet içinde çarpan“ kederli kalbini
Tehditle olmayınca cömert vaatlerle
İtirafa zorlanmaktır yokken hiç bir suçun

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Soğuk bir zindana çevrilip sevgili ülkenin
Karanlığın baş tacı yapılması
Zorbalığın kara yasalarına
Büktürülmesidir boynunun.

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Başı önünde vicdanın susmasıdır
Güçlü cesur öfkeli kelimeler seç
Bu çığlık bu gözyaşı bu çaresizlik
Dünyanın öbür ucunda uzak bir hapisaneden
Seni ey şair içinde bir yangınla ayağa kaldırsın

Ali Asker Barut

ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

BİR ŞAİRİN BÜYÜK KİMSESİZLİĞİ
YA DA BÜYÜK ŞAİRLERİN ARASINA GÖLGESİ SIZMIŞ
ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ



Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; yüzü: Açılışına sadece kuşlar davetli bir sergi.

Gözleri; nasıl: İnsanın içine kadar bakıyor.

Bakışları; bir duvar bulsa gizlenecek, bir ağaç arkası bulsa saklanacak, olsa bir portakalı siper edecek kendine.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; „ve alnı geniş“

Fotoğrafına bakıyorum; „ellerinin gölgesi“‚ düşmüş yüzüne.

Fotoğrafına bakıyorum; mintanının içi rüzgârlar dolu.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; Ağzı kelimeler dolu

Hep bir güneşin sofrasında,

„Suları anlamış dağları sezmiş bakan bir abdal bir uygarlık şairi.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum yüzü; Yarısı Cemal de diğer yarısı Sezai Karakoç.

Şair Cahit Zarifoğlu
Şair Cahit Zarifoğlu
Yüzüne baktım yüzünde öylece duran kimsesizlik, gözlerinde hep üşümüş gibi duran bakış, o bakışlardaki kırık çocuk, yüzüne, gözlerine, bakışlarına ordan da daha derinlere içe, ruha sinmiş o büyük hüzün ve yalnızlık duygusu nasıl tanıdık yüzümden, gözlerimden, bakışlarımdan.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemal Süreya; Etrafındakiler. Azbuz şairler değil. Türk şiirinin büyük şairleri bunlar. Şiirin büyük ırmakları. O ırmaklarda boğulmak gitmek de var. Kimilerine göre Zarifoğlu’nun bu şiir adına en büyük şansıyken, bana göre büyük şairlerin ortamında, onların içinde olması onun kaderi büyük şansızlığıdır.

Bir yandan büyük şairlerin sofrasında oturup ortamında bulunmaktan ötürü onların düşünce ağırlıklı sohbetleri ile dış ve düş dünyanız zenginleşir ve ufkunuz genişlerken, diğer yandan onların gölgeleri altında kişiliğinizin ve şiirinizin kalma tehlikesi vardır. Nice yetenekli, nice iyi şairler kaybolup gitmiştir böyle. Bu tehlike Zarifoğlu ve şiiri için sözkonusu olmamış ise sebebi sadece iyi şairliği ve sağlam tabiatı değil çok hassas dünyası, ruhunda üzerinde derin izlerini taşıdığı çok özel çocukluğudur.

Bir çocuğun büyüklerinin yanında konuşurken çekine çekine, sözlerini eğe büğe konuşması gibi, Zarifoğlu şiirlerinin gür bir yatağa dönüşecekken zaman zaman sığa düşmesi bu büyük şairlerin yanında Zarifoğlu’nda ortaya çıkan kapıldığı çekingenlik duygusundan  gelir. Burda deyim yerinde: Büyük şairlerin (Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya) gölgesi ağır gelir Cahit Zarifoğlu’na. Bu gerçek büyük şairler yanında Zarifoğlu’nun şiirinin üzerinde  utangaçlık ve çekingenlik havası vardır ve hürmetten ve onlara saygısından şiirinin sesini kısmıştır yer yer ve bazı zamanlar.

Bu büyük şairlerin gölgelerinin üzerinden çekildiği, gölgelerinden sıyrıldığı ve o kendine çok ağır gelen ortamdan çıktığında ise kendi kuytu, kendi uçurum ve derinliklerini bulduğu yerlerde (şiirlerde) tıpkı gür bir ırmak gibi yankılanır ve ustalardan büyük şairlerden aldığı ve sesine, şiirine kattığı yeni bir tavırla Cahit Zarifoğlu’nu var eder içinde ve Türk şiirinde. İçinde o büyük şairlerin de olduğu yeni bir ses yeni bir şiirdir arada Cemal Süreya’ya da selam çakarak büyük ırmaklar Necip Fazıl ve Sezai Karakoç paralelinde akar.

Cahit Zarifoğlu’nun en büyük şiiri ve  Karakoç ustanın ‘Çocukluğumuz’ şiirindeki gibi bir büyük şiir-masal havasıyla beni en çok etkileyeni ‘İşaret Çocukları’dır.


İşaret Çocukları

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam
Başında yağmur halkaları
Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş
Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
Başı ve yüreği şahbaz
Kaleleri ağırlayan kadınların
Süslerini kemerlerini
Başlarını ağırlaştıran
Ağır siyah şelale saçlarını
Tutunca gençleşirdi erkekler
Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonra yıkanırdı
Zaman dert getirdi sulara
İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Belinde gezdiren babamın
Beyaz yazılarla kazındığı adları
Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere
Yün ören at güden kadınlar
Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Ormanlarda süt emziren anne
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim



“İşaret Çocukları” ki Allah yeryüzüne onlar için çakıl taşları yerine kelimeler bırakmıştır kendisini bulsunlar diye ve Cahit Zarifoğlu o kelimeleri takip ederek büyük bir kimsesizlik, büyük bir yalnızlık dolu yolun sonunda gelir Allahı bulur O’na, en yakın en sevgili arkadaşına sığınır. O kadar arkadaştır ki Allahla, Allahın karşısında gözyaşlarıyla döker bütün dünya derdini. Çünkü yoksulların en yakın arkadaşı şiir ve Allahtır. Bu duyguya en çok Cahit Zarifoğlu okurken yaklaşıyorum.

Çünkü Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri dolu ve inandırıcıdır. Çünkü onun samimiyeti bozulmamış bir samimiyettir. Şiirlerinin etkileyiciliğinin en büyük sebebi de bu samimiyetidir. Bu samimiyet ve inanç Zarifoğlu okurken ruhumu ürpertir ve içimi sarsar derinden. Şiiri ve inancıyla Yunus Emre ne kadar inandırıcıysa o kadar inandırıcıdır Zarifoğlu.

Hemen hemen bütün şiirlerinde arka plana sızmış bir kimsesizliği ve yalnızlık duygusu vardır ki, Zarifoğlu en etkileyici en büyük şiirlerini buradan söyler. Bu iki duygu 1962 yılında o sıralar Paris’te bulunan Cemal Süreya’ya Cahit Zarifoğlu’nu mektup yazmaya iter bir çare diye. O mektubu saklamamakla ne yazık etmiştir Cemal Süreya, yine de hem mektubun duygusu hem Cemal Süreya’nın hislerini anlamak için Cemal Süreya günlüğünün o mektupla ilgili tanıklığına başvuralım.

Cahit Zarifoğlu
Cahit Zarifoğlu
“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. … İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’tan almış. Saklamamışım o mektubu.
Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?
Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”


Cemal Süreya mektubu garipsese de bugün kendime ben o mektubu Zarifoğlu’nun içinde bulunduğu büyük kimsesizlik ve büyük yalnızlık duygusu ile anlıyor ve açıklayabiliyorum. O mektupla o teklifin Cemal Süreya tarafından anlaşılmaması ne yazık ki ne yazık.

Ne zaman Cahit Zarifoğlu adı duysam bir dünya kimsesizlik ile dolar içim. Ne zaman bir Zarifoğlu şiiri okusam içlenir, bir dünya kimsesizlik içinde bir büyük bir yalnızlık duygusu ağır bir taş gibi oturur şurama ta içime.


Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Hep geriye hep eskiye çağıran, eski mahallem, eski sokağım, eski evim olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Bir rüyadan bir kimsesizlikten bir yalnızlıktan, çok eski bir şiirden tanışım olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Durup bana Cemal Süreya’yı ve tutamadıkları evi hep hatırlatır ve o hatırlatmadan ötürü şiiri akrabam, kendisi dünya ahiret şairim olur.


Cahit Zarifoğlu fotoğrafına bakıyorum: Nasıl kimsesiz nasıl yalnızız ve „Sana ansızın alın yazımı ve kendimi ekliyorum“

Ali Asker Baruy
Kaynak: aliaskerbarut

13 Haziran 2016

Dua’ya Dair..

"Bize Dua'dan söz et!"

Bunun üzerine de şunları söyledi
Tanrı-Elçisi:

"Sıkıntı ve ihtiyaç içinde
olduğunuz zaman
dua edersiniz;
keşke, neşeyle dolup taştığınız zamanlar
da dua edebilseniz!
bolluk içinde yüzdüğünüz zamanlar da
dua edebilseniz!

Çünkü sizin benliğinizin, sizin
kendiliğinizin,
yaşayan küllî varlıkta açılmasından,
genişlemesinden başka nedir ki dua!

Ve daha huzurlu olmanız için,
içinizdeki karanlıkları,
içinizdeki katılıkları boşluğa boşaltmak
duayse eğer,
daha neşeli olmak için
kalbinizin şafağını dışarı saçmak da
duadır.

Ve içiniz sizi duaya çağırdığında,
ağlamaktan başka bir şey yapamıyorsanız,
sizi mahmuzlamaya devam etmeli içiniz,
ağlaya ağlaya sonunda
gülmeye varıncaya kadar.
Dua ettiğiniz zaman, sizinle aynı anda
dua eden,
ve duadan başka hiçbir yerde, başka
hiçbir halde
bir araya gelemeyeceğiniz kimselerle
buluşmak için
yükselirsiniz, yükselirsiniz,
bulunduğunuz yerden çok yukarılara.

Ve tapınağa sadece birşey istemek
için girmişseniz,
hiçbir şey elde edemezsiniz:

Oraya başkalarının iyiliğini için bile
olsa,
bir şey istemek için girmişseniz
işitilmeyecektir sesiniz.

Çünkü tapınağa girmiş olmanız yeter,
bununla, girmiş olabiliyorsanız eğer, aynı
zamanda,
sizin varlığınızda içkin
görünmeyen o en büyük tapınağa.

Sözcükleri kullanarak nasıl dua edilir,
bunu öğretmem ben size.
sizin dudaklarınızla kendisi dile
getirmedikçe onları,
Tanrı dinlemez sözcüklerinizi.

Ve ben öğretemem denizleri,
ormanların
ve dağların dualarını size.

Fakat, siz ey, dağlardan, ormanlardan
ve denizlerden doğup gelenler,
sizler hissedebilirsiniz onların dualarını,
dağların, ormanların, denizlerin içrek
yakarışlarını
kendi yüreğinizde.

Ve yalnızca gecenin sükûnetinde
duyabilirsiniz onları,
onların sessizce söylediklerini:

'Ey Tanrımız, ey bizim aşkın,
kanatlı kendiliğimiz,
Senin istemindir, ne istiyorsak, isteyen
içimizde.
'Senin arzundur, ne arzuluyorsak
arzulayan içimizde.

'Senin verdiğin güdüdür
gecelerimizi gündüze çevirmek isteyen
ve senin gecelerini, senin
gündüzlerine...

'Senden hiçbir şey istemiyoruz,
çünkü, daha onlar doğmadan içimizde
sen biliyorsun ihtiyaçlarımızı da,
özlemlerimizi de.

'Bizim ihtiyacımız sensin, özlediğimiz
sen;
ve kendini biraz daha vermekle bize,
her şeyi vermiş oluyorsun hepimize"

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-

Çeviri: Cahit Koytak

Karıma

Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah

Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir

Oktay Rifat

Göztepe Gazeli

Bir hayli yıldır açtığı yok gonca-î gülün
Feryâd-ı gelmez oldu bu gülşende bülbülün

Mecrâsı sênkzâre dönen cûylar gibi
Vâdî-i uzletinde hamûşuz tevekkülün

Varsın hurûş-i kahrına had bilmesün felek
Yoktur hudûdu bizdeki sabr ü tahammülün

Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün

Ey bî-vefâ Kemâl'e şemîm-î vefâ yeter
Bir hayli mısraında kalan bûy-i kâkülün

Yahya Kemal Beyatlı