28 Haziran 2016

Kâbe İlk Ne Zaman Yapıldı, Nasıl Yapıldı? Kâbe’nin Tarihçesi

“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor. (şöyle diyorlardı) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur: Şüphesiz sen işitensin, bilensin”. (Bakara Suresi – Ayet: 127)

Kabe’nin yapılışı hakkındaki rivayetlere göre, Hz. Adem ile Havva cennetten çıkarıldıkları vakit yeryüzünde Arafat’ta buluşurlar, beraberce batıya doğru yürürler. Kabe’nin bulunduğu yere gelirler. Bu esnada Hz. Adem, bu buluşmaya şükür olmak üzere Rabbine ibadet etmek ister ve cennette iken, etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan sütunun tekrar kendisine verilmesini diler. İşte o nurdan sütun orada tecelli eder ve Hz. Adem, onun etrafında tavaf ederek Allah’a ibadet eder. Bu nurdan sütun Hz. Şit zamanında kaybolur, yerine bir taş kalır. Bunun üzerine Hz. Şit, onun yerine taştan onun gibi dört köşe bir bina yapar ve o siyah taşı binanın bir köşesine yerleştirir. İşte bugün Hacer-ül Esved diye bilinen siyah taş odur. Sonra Nuh tufanında bina kumlar altında uzunca bir süre gizli kalır.

Hz. İbrahim Allah’ın emri ile Kabe’nin bulunduğu yere gider. Oğlu İsmail, annesi ile birlikte orada iskan eder. Sonra İsmail ile beraber Kabe’nin yerini kazar. Hz. Şit tarafından yapılan binanın temellerini bulur ve o temellerin üzerine bugün mevcut olan Kabe’yi inşa eder. Ayette “Beytullah’ın temellerini yükseltiyor” cümlesi bunu ifade eder.”

“İnsanın ilk evi” şeklinde adlandırılan ve her gün yüz milyonlarca Müslümanın, o yöne dönerek ibadet ettikleri Kabe’nin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmiyor, öte yandan Kabe’nin Hz. İbrahim tarafından ikinci kez inşa edilmesi sırasında bazı esrarengiz olayların yaşandığı belirtiliyor.

Dünyada yaşayan ve çeşitli dinlere mensup insanların farklı farklı ibadet şekilleri vardır. Her inanç sahibi, kendi dininin gerek­tirdiği şekilde her gün ibadetini sürdürür. Kabe, Müslümanların ibadetinde çok önemli bir yer tutar. Her gün dünya üzerinde yaşayan milyonlarca Müslüman, nerede olurlarsa olsunlar, Kabe’nin bulunduğu yönü hedef alıp, o yöne doğru namaz kılarlar.

Kabe’nin yerini arıyor

Birçok kaynağın bildirdiğine göre, Kabe’nin bu günkü duruma gelişi, Hz. İbrahim’in zama­nına dek uzanır. İslam metinlerinde Allah’ın Hz. İbrahim’i Kabe’yi inşa etmekle görevlendirerek Mekke’ye gönderdiği yazılı­dır. Bununla birlikte, Kabe’nin Hz. İbrahim’ den çok çok daha eski dönemlere uzanan bir geçmişi olduğu da söyleniyor. Çünkü Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmek için Mekke’ye geldiği sırada, “Kabe’nin yerini aradığından” söz ediliyor. İnanışa göre Kabe çok önceleride vardı. Fakat Nuh Tufanı sırasında yıkıla­rak kayboldu. İşte Hz. İbrahim de Kabe’nin özgün yerini bulmak ve onu yeniden inşa etmekle görevlendirilmişti.

Dünyadan 1000 yıl önce yaratıldı

İslam bilginleri arasındaki yaygın inanca göre, “Allah gökleri ve yeri yaratmadan 40 yıl ince, Kabe su üzerinde bir köpük halinde bulunuyordu.” Yeryüzü o köpükten döşenmiştir. Dolayısıyla Kabe, kâinatın mayasını oluşturmaktadır. Bir başka söylentiye göre de Allah yeryüzüne ait hiçbir şey yaratmadan 1000 yıl önce Kabe’nin yerini yaratmıştı. Aynı inanışa göre Kabe’nin temelleri yerin yedi kat altına kadar uzanır.

İlk tavaf ne zaman oldu?

Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in oğlu Muhammed, babası ile bir adamın arasında geçen ilginç bir konuşmaya tanık olduğundan söz eder. “Babam ile beraber Mekke’de Mes­cidi Haram’daydik. Babam Kabe’yi tavaf ediyordu, ben de onun arkasından gidiyordum. Birden babamın yanına bir adam yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey Resulullah’ın oğlu! Sana bir şey sormak istiyorum’. Babam ise tavaf bitin­ceye kadar adamla konuşmadı. Daha sonra babam tavafını bitirdi ve Kabe’nin oluğunun (mizab) altında durdu. O adam tekrar geldi ve babama şunu sordu: ‘Kabe’yi tavafın başlangı­cını soruyorum. Tavaf ne zaman, nasıl ve niçin yapılmıştır?’ Şam yöresinden geldiğini öğrendi­ğim bu adama babam şunları anlattı:”

 “Yeryüzüne bir halife göndereceğim”
“Şam’lı kardeş, şimdi sana söyleyeceklerimi iyi ezberle ve doğru olarak anlat. Kabe’yi tavafın başlangıcı şöyledir: Allah meleklere, ‘Ben yer­yüzüne bir halife göndereceğim’ dediği zaman melekler ona, ‘Ey bizim Rabbimiz! Halife, yer­yüzünü fesada uğratacak, orada kanlar akıta­cak, düşmanlıkta bulanacak, suç ve cinayet işleyecek kimselerden, yani bizden başkasın­dan mı tayin olunacak? Rabbimiz, o halifeyi bizim aramızdan seç’ şeklinde ısrar ettiler. Allah ise şöyle dedi: ‘Ben şüphesiz sizin bilme­diklerinizi de bilirim.’ “

Gökteki beyt
“Melekler bunun üzerine Rab’larına karşı yap­tıkları bu itirazdan ötürü, O’nun gazabını anlayarak Arş’a sığındılar. Başlarını yukarıya kaldırarak Allah’a yalvarmaya başladılar. Bu şekilde hiç durmadan saatlerce arşı tavaf etti­ler. Bu hareketlerinden ötürü Allah meleklere acıdı. Bundan sonra da Allah arşın altında dört direkli bir ‘Beyt’ (ev) koydu. Bu Beyt’in direkle­rini kırmızı yakuttan süsledi ve ona Beyt’üd Darrah adını verdi. Sonra da meleklere şöyle dedi: “Arşı tavaf etmeyi bırakın da bu Beyt’i dolaşın.’ Bunun üzerine melekler bu gökteki Beyt’in çev­resinde tavafa başladılar. (Bazı araştırmacılar Darrah’ın, gökte tam Kabe’nin hizasında bulunduğunu ve buna da Beyt’ül-Mamur denildiğini öne sürüyorlar).

Melekler Kabe’nin temelini kazıyorlar

Yine bir diğer İslam inancına göre, Âdem, cennetten yeryüzüne indirildiğinde, Allah onu teselli etmek için melekler aracılığıyla yeryüzüne bir beyt indirmişti. Melekler yeryü­züne inip Kabe için yedinci kata kadar varan bir temel kazdılar. Temele ancak otuz kişinin kaldırabileceği büyüklükte taşlar yerleştirdi­ler. Âdem de bu sağlam temelin üzerine cen­netten indirilen beyti yerleştirdi. Ve onun çevresinde ilk tavaf eden kişi oldu.

Tufan’da kayboldu

Nuh Tufanı’nda ise Kabe’nin yeri kayboldu. Tufan’dan, Hz. İbrahim’in zamanına kadar yeri de belirsiz kaldı. Sadece Kabe’nin bulun­duğu alan biliniyordu. Bu yer de kırmızı top­raklı ve sel sularının ulaşamayacağı kadar tümsek bir tepe durumundaydı. Yeri kesin olarak belli olmamakla birlikte, insanlar tara­fından Kabe’nin yerinin bu bölgede olduğu biliniyordu ve tıpkı bugün olduğu gibi o zaman da yeryüzünün çeşitli yerlerinden insanlar Kabe’nin bulunduğu bölgeye gelip dua ederlerdi, ibadet ederlerdi.

Esrarengiz bulut

Bu durum Hz. İbrahim’in Allah tarafından Kabe’nin yeniden inşa edilmesiyle görevlen­dirildiği zamana kadar sürdü. Bu konuya iliş­kin kaynaklardaki bilgilere göre Kabe’nin Hz. İbrahim tarafından inşasında birtakım esrarengiz olaylar oldu. Sözgelimi Hz. İbra­him, Kabe’yi inşa etmek için Mekke’ye geldi­ğinde, yanında bir melek ve ‘Sekine’ adı verilen bir “şey” vardı. Sekine’nin ne olduğu konusunda çelişkili ve farklı bilgiler öne sürü­lüyor. Kimilerine göre, Sekine iki kanadı ve kedi başı gibi bir başı olan ve çok hızlı uçan bir “kuş” idi. Kimilerine göre ise Sekine’nin insan yüzüne benzeyen bir yüzü vardı ve bir tür inilti sesi çıkarırdı. Daha başkaları ise Sekine’nin hoş bir rüzgâr olduğunu öne sürüyorlar.
Müslüman hacıların Kabe’de tavaf ettikleri sırada çekilen bir gece fotoğrafı, islami inanışa göre ilk tavaf Âdem Peygamberden önce melekler tarafından yapıldı. Meleklerin gökte tavaf ettikleri yer, tam bugünkü Kabe’nin bulunduğu yerin üstündeydi.

Bulut yere iniyor

Hz. İbrahim, bugünkü Kabe’nin bulunduğu yere gelince Sekine, ona, “Burada dur!” dedi. Kabe’nin yeri bu şekilde belirlendikten sonra Sekine, içinde baş şekli bulunan bir bulut biçi­minde yere indi. Bulut ona Kabe’nin inşa edi­leceği yer üzerinde görünerek şöyle dedi: “Ey İbrahim! Rabbin sana bu bulutun altında ve onun ölçüsünde bir temel kazmanı emrediyor.” Hz. İbrahim de bulutun gösterdiği ölçülerde yeri kazmaya başladı. Oğlu Hz. İsmail de ona yardım ediyordu. Bir süre sonra Kabe’nin Adem tarafından inşa edildiği zamanki ilk temeline ulaştılar. Bundan sonra meleklerin de yardımıyla Kabe inşa edilmeye başlandı. Kabe’nin inşasında kullanılan taşların, Sina, Lübnan, Hira, Zeytinlik ve Cudi dağlarından getirildiği söyleniyor.
Kabe’nin kapısının üzerindeki siyah örtü hac mevsiminde kaldırılır. Kapıya el sürmek hacıların yerine getirmesi gereken bir davranış olarak kabul ediliyor.

Levite olan taş

Kabe’nin yüksekliği yerden bir adam boyu olunca bulut birden kayboldu. Bundan sonra Kabe’nin duvarları inşa edilmeye başlandı. Hz. İsmail taş taşıyor, yaşlı babası Hz. İbra­him de duvar örüyordu. Fakat binanın duvar­ları yükselip de insan boyunu aşınca Hz. İsmail özel bir taş getirdi. Bu taş denildiğine göre yere temas etmiyordu ve Hz. İbrahim’in ihtiyacına göre alçalıp, yükseliyordu. Kabe’ nin duvarı Hacer-ül Esved taşının bulunduğu yere gelince Hz. İbrahim oğluna şöyle dedi: “Bana öyle bir taş getir ki, onu bu köşeye koyayım.” Bunun üzerine Hz. İsmail, babas­nın istediği taşı bulmak için çevrede dağlara çıktı. O sırada karşısına Cebrail çıktı ve ona Hacer-ül Esved taşını verdi. Taş böylece bugünkü yerine yerleştirildi.

İnsanlar kirletmeseydi, şifa verecekti

Hz. Muhammed’in ise Hacer-ül Esved ile ilgili olarak şöyle dediği söyleniyor: “Bu taş eğer cahiliye devrinin pislikleri ve kirleri ile kirletil­miş olmasaydı onunla her türlü hastalık, veba ve musibetten kurtulmak için Allah’tan şifa istenirdi. Allah elbette bir gün onu ilk yarattığı şekle döndürecektir. O, cennet yakutlarından beyaz bir yakut idi, fakat, Allah onu, kötülerin günahlarından ötürü değiştirip, ziynetini zalim ve günahkârlardan gizledi. Çünkü onlar, cen­netten çıkma bir şey bakmaya layık değillerdir.”

“Hacer-ül Esved cennete dönecektir”

Hz. Muhammed’in Hacer-ül Esved ile ilgili diğer sözleri de şöyle: “Hacer-ül Esved cennet taşlarından bir taştır. Eğer ona kirli eller dokunmasaydı, şimdi aynen indiği şekilde kala­caktı… Hacer-ül Esved Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir. Allah onun vasıtasıyla kulları ile tokalaşır… Cebrail, Hacer-ül Esved’i cennetten getirdi ve onu gördüğünüz yere yerleştirdi. O sizin desteğinizdir. O durdukça siz iyilik üze­rinde kalırsınız. Ona gücünüz yettiği kadar yapışın. Çünkü şüphe yoktur ki, Cebrail bir gün gelip onu getirdiği yere götürecektir… Hacer-ül Esved cennet yakutlarından bir yakuttur. Dönüp gideceği yer de yine cennettir.”
İbni Abbas ise şöyle diyor: “Yeryüzünde cennete ait sadece iki varlık vardır. Bunlardan biri Hacer-ül Esved, diğeri ise Makamı ibrahim’dir. Eğer bunlara müşriklerin elleri dokunmamış olsaydı, onlara dokunan kimse­lere Allah şifa verecektir.”

Dünyaya ait değil

Hacer-ül Esved taşı, Kabe’nin doğu köşe­sinde, kapıya yakın bir yerde ve yerden 1,5 metre yükseklikte yer alır. Bu taş, 30 cm çapında, yumurta biçiminde, hafif sarı ve kır­mızı damarlı bir taştır. Bilim adamları Hacer-ül Esved’in yüzyıllardır çeşitli etkilerle karşı karşıya kalmasından ötürü, onun yapısını anlamanın son derece güç olduğunu söylü­yorlar. Ayrıca bu taşın yeryüzünde kendi türünde “tek” olduğunu öne sürenler de var. Bazı araştırmacılar da Hacer-ül Esved’in dün­yaya ait bir taş olmadığını, başka bir dünya­dan getirilmiş olabileceğini belirtiyorlar.

Kabe ve 19 sayısı

Öte yandan, gizemli 19 sayısının Kabe ve çev­resinde de ortaya çıktığı görülüyor. Derinle­mesine olmamakla birlikte, yapılan küçük bir inceleme, şu sonuçlan ortaya koydu: Kabe’ nin de içinde bulunduğu Mescid-ül-Haram’ın kapılarının sayısı 19’dur. Hacer-ül Esved ile Makamı İbrahim’in arasındaki uzaklık 19 metredir. Kabe’nin içerisinde bulunan levha­ların toplam adedi 38’dir (2X19). Bu levhalar­dan yine 19 tanesi yeşil renktedir. Kabe’nin güney köşesi (Rükn-ül-Yemani) ile doğu köşesi (Rükn-ül Esved – Hacer-ül Esved’in bulunduğu köşe) arasında 19 taş vardır.

Ruhsal enerji merkezleri

Yazılı tarihin bilgilerine göre Kabe’nin ne zaman, hangi uygarlık zamanında, nasıl ve niçin yapıldığına ilişkin hiçbir bilgi yok. Bazı gizemciler Kabe’nin, yeryüzünün en büyük ve en güçlü ruhsal enerji merkezi olduğunu belir­tiyorlar. Onlara göre yeryüzünün çeşitli yöre­lerine dağılmış durumda bulunan psişik enerji santralları var. Esrarengiz yeraltı ülkesi Agarta, Paskalya Adası’ndaki dev heykeller, İngiltere’deki Stonehenge megalitleri, ve Piramitler bunlardan sadece birkaçı. Öte yandan, bilindiği gibi ley araştırmacıları da bu söz konusu noktalarda, “ley enerjisi” adını verdikleri fakat içeriği tam olarak bilinmeyen bir enerjinin akıştığından söz ediyorlar.
Eski insanlar ve enerjinin odaklandığı noktaları şu ya da bu şekilde biliyorlardı ve bu odak noktalarına çeşitli yapılar kurmuşlardı. Tarihin çeşitli dönemlerinde insanların bura­larda dinsel törenler düzenledikleri biliniyor.

Hatta Druid rahiplerinin izleyicileri günü­müzde bile, yılda bir kez Stonehenge megalitleri çevresinde toplanıp dinsel tören yapıyorlar. Fakat kuşkusuz tüm bu enerji merkezleri artık, o ilk etkinliklerini kaybet­mişe benziyorlar.


Kabe’nin, Hacer-ül Esved ve Makamı İbrahim’in İçinde yer aldığı Mescid-ül Haram. Mescid-ül Haramın 19 kapısı var. Ayrıca Hacer-ül Esved ile Makamı İbrahim arasındaki uzaklığın da 19 metre olduğu belirtiliyor.

Kozmik enerjileri topluyor

Eğer gerçekten Kabe denildiği gibi bir ruhsal enerji merkezi ise, etkinliğini hâlâ tüm canlılı­ğıyla sürdürüyor demektir. Kabe’nin, birta­kım kozmik enerjileri bünyesinde toplayarak yeryüzüne dağıttığı, böylece bir tür transfor­matör işlevi gördüğü söyleniyor. Bunun sonucunda da her gün milyonlarca Müslü­man, Kabe yönüne dönerek oradan yayılan psişik enerji ile uyuma geçiyorlar. Ayrıca, namaz sırasında yapılan hareketler de bu enerjinin, insanın ruhsal ve fiziksel varlığının tüm unsurlarına nüfuz etmesini sağlıyor. Kabe’de tavaf yapıldığı zaman ise, yani enerji­nin odak noktasının çevresinde dönüldüğü zaman bu psişik enerji ile en üst düzeyde bağlantı kurulduğu an oluyor. Nitekim insanların tavaf sırasında birtakım normalötesi olaylar yaşadıkları söyleniyor. Bunların arasında zaman kaymaları, ışınlama olayları, apor olayları, çeşitli ruhsal görüntüler var. Hatta tavaf sırasında gökte uçandaire gördüğünü söyleyenler bile var.
Şeytan taşlama yeri. İslam inanışa göre Hz. ibrahim, oğlu İsmail’i Allah’a kurban etmek istedi. Denildiğine göre Hz. İbrahim’i böyle yapmaya zorlayan şeytan oldu. Hz. İbrahim önce buna karşı çıktı ve Şeytan ile aralarında bir mücadele başladı. Hz. İbrahim Şeytan’a taşlar atmaya başladı. Bu olayın geçtiği yer olduğuna inanılan noktaya sonraları fotoğrafta görülen sütun dikildi. Bu sütuna taş atılarak şeytan’ın kovulacağına inanılıyor.

Kıyamet günü tanıklık yapacak

Hacer-ül Esved taşının ise Dünyadışı bir kökeni olduğu öne sürülüyor. Ayrıca Hacer-ül Esved’in, öyle sadece basit bir taş olmanın ötesinde evrensel düzeyde bir işlevi olduğu belirtiliyor. Bu işlevin ise Dünyadışı zekâlarla bağlantılı bir tür kozmik bilgisayar olabile­ceği düşünülüyor. Nitekim, bazı gizemciler, Hz. Muhammed’in şu sözünün, ancak bu şekilde bir anlam kazanabileceğini vurgulu­yorlar: “Şüphesiz, Allah bu taşı, göreceği iki gözü ve kendisini öpenlere şahitlik yapacağı bir dili ile kıyamet gününde insanlar için konuşturacaktır.”

Kaynak: insanveevren.wordpress.com

FİL VAKASI: EBREHE’NİN KABE’Yİ YIKMA TEŞEBBÜSÜ VE HELAKI

Habeş Krallığı’nın Yemen Valisi Ebrehe Arapların Kabe’yi ziyaretlerini engellemek üzere San’a’da büyük bir kilise yaptırdı. Kabilelere elçi göndererek bundan böyle hac için bu mabedin ziyaret edilmesini istedi. Ancak Araplar onun beklentisinin aksine ciddi bir ilgi göstermediler. Üstelik bu arada kiliseye karşı bazı saygısız savranışlar sergilendi. Hatta Ebrehe’nin halkı hac için Kabe yerine San’a’ya çağırmasına öfkelenen Kinane kabilesine mensup bir Arab, kiliseye girip oraya pislemişti. Yaptırdığı kiliseye büyük önem veren Ebrehe amacına ulaşamamanın getirdiği hayal kırıklığıyla Kabe’yi yıkmaya karar verdi. Mekke şehrini zaptederek dini merkez olma özelliğini ortadan kaldırmayı ve Mekkelilerin ticari faaliyetlerine son vermeyi planladı. Çok sayıda askerden oluşan ordusuyla birlikte Yemen’den yola çıktı. Ordusunun önünde büyük bir fil yürüyordu. Ebrehe Kabe’yi yıkmaya o kadar kararlıydı ki, yolda önüne çıkıp kendisini bundan vazgeçirmek isteyenlere şiddetle tepki gösteriyordu. Ebrehe’nin ordusu Mekke yakınlarında Mugammes adı verilen yere kadar gelip konakladı. Bu sırada Ebrehe’nin Mekke’ye doğru gönderdiği öncü süvari birlikleri Mekkelilere ait sürüleri gaspetti. Bunlar arasında Abdülmuttalib’in 200 devesi de bulunuyordu.

Ebrehe Mekke’ye elçi göndererek hedefinin sadece Kabe olduğunu ve kendisine karşı gelinmedikçe halka dokunmayacağını, ayrıca Mekkelilerin lideri ile görüşmek istediğini bildirdi.

O sırada Kureyş’in Haşimoğulları kolunun reisi olan Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib Ebrehe’nin elçisiyle birlikte onunla görüşmeye gitti. Ebrehe boylu-boslu ve heybetli bir görünümü olan Abdülmuttalib’i karşısında görünce ayağa kalkarak onu selamladı ve yanına buyur ederek birlikte oturdular. Ebrehe ile Abdülmuttalib arasında şu konuşma geçti:

Ebrehe: Ne istiyorsun?

Abdülmuttalib: Askerleriniz tarafından gasp edilen 200 devemin geri verilmesini istiyorum.

Ebrehe şaşkınlık ve hayal kırıklığını gizlemeyerek: “Ben seni ilk gördüğümde azamet ve heybetinden etkilenip sana karşı saygı hissetmiştim. Ancak bu cevabını duyunca senin hakkındaki kanaatimde yanıldığımı anladım. Ben, senin ve ataların için dini bakımdan hayati önem taşıyan Kabe’yi yıkmaya gelmişim. Sen ise bunu bildiğin halde, sizin için şeref meselesi olan bu konuda tek kelime söylemiyorsun, fakat askerlerimin ele geçirdiği develerinden bahsedip onları istiyorsun.” Abdülmuttalib Ebrehe’nin alaycı ve küçümseyici bir üslupla tahakküm edercesine söylediği bu sözler karşısında gayet kararlı bir şekilde şu tarihi cevabı verdi: “Ben develerimin sahibiyim. Bu sebeple onları istiyorum. Kabe’nin sahibi ise Allah’tır ve şüphesiz onu koruyacak olan da O’dur.” Bu konuşmalardan sonra Ebrehe develeri iade etti. Mekke’ye dönen Abdülmuttalib şehir halkına durumu anlattı ve Ebrehe’nin saldırısından herhangi bir zarar görmemeleri için şehirden uzaklaşıp dağ başlarına doğru çıkmalarını istedi. Ardından Mescid-i Haram’a  gitti ve Kabe kapısının halkasına yapışarak şöyle dua etti:

“Allah’ım her kul kendi evini tehlikelere karşı korur. Sen de Kabe’yi ve hareminde güvenliği tehlikeye düşmüş olan bizleri Ebrehe’ye ve askerlerine karşı koru. İnanıyoruz ki, onların gücü senin güç ve kuvvetine asla üstün gelemez.” Kureyş’ten bazıları da Abdülmuttali’le birlikte Kabe’ye gidip Allah’a dua ettiler. Sonra da olup bitenleri görebilecekleri şekilde dağlara çekildiler.

Kabe’yi yıkmaya kararlı olan Ebrehe ertesi sabah hücum emri verdi; ancak ordusunun önünde bulunan Mahmûd adlı büyük fil, olduğu yerde kaldı ve Kabe’ye doğru bir adım dahi atmadı. Bu sırada deniz ve tarafından sürüler halinde gelen kuşlar gaga ve ayaklarıyla taşıdıkları nohut ve mercimek büyüklüğündeki taşları Ebrehe ve askerlerinin üzerine atmaya başladı. Ebrehe ordusunun büyük kısmı oracıkta helak oldu. Kendisine isabet eden bir taş yüznden ağır yaralanan Ebrehe, sağ kurtulan az sayıda asker tarafından San’a’ye götürüldü. Ancak vücudu parça parça döküldüğünden bir süre sonra acılar içinde kıvranarak can verdi. Mekke’de Ebrehe’nin ordusu helak olmuş, cesetleri ortada kalmıştı. O sırada sağanak halinde yağan yağmurların oluşturduğu seller cesetleri alıp götürdü ve ortalık temizlendi.

105. Fil Sûresi
(Mekke döneminde nâzil olmuştur. Beş âyettir. Adını ilk âyetteki aynı kelimeden almıştır.)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla

1. Görmedin mi nasıl yaptı Rabbin, (Kâbe’yi yıkmaya gelen) fil sahiplerini (Ebrehe ve ordusunu)?

2. Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

3. Onların üzerine sürüler halinde kuşlar gönderdi.

4. (Bunlar) onlara pişkin sert çamurdan (dolu gibi) taşlar atıyor(lar)dı.

5. Derken (Allah) onları (Ebrehe ve ordusunu), yenmiş (delik deşik olmuş) ekin yaprağı gibi yapıverdi.

Babam İçin İki Şiir

I
selçuklu’dan kalma biri babam
yakın arkadaşı ibn-i rüşt’ün
hep bir seccadenin üstünden, yıldızlara bakan

kendi coğrafyasından biri babam
en sıkı dostu kendi kendinin
kendi dağından çağıldayıp kendine akan

kendi hapishanesinden biri babam
elinde tespih, mescidinde volta atan
ve kendine hücre veren gardiyan

II
babamı büyük okyanus sanırdım küçükken
nehirlerin dökülmediği bir hazarmış
siz göl sayın, ben onu okyanusa değişmem

istanbul dönüşü yaşlı kucağına atlardım
kırkında bir olgun adammış o zaman
şimdi ihtiyar diyorlar, ben onu bu yaşıma değişmem

ağrıdan ulu derdim nemruttan uykusuz
bir yar’ın en dibinde bakîr bir tepe imiş
ona tırmanmak için önce inmeliymişiz
çıksak da çıkmasak da, evereste değişmem


Ömer Faruk Hatipoğlu

MOESTA ET ERRABUNDA

De bana, kalbin uçar mı bazen, Agathe,
Bu pis şehrin kara ummanından uzak.
Başka bir ummana, sade renk ve hayat,
Ve bekaret gibi, mavi, derin, berrak?
De bana, kalbin uçar mı bazen, Agathe?

Deniz, engin deniz, dinlendirir bizi!
Kükreyen rüzgârın hudutsuz orguna
Uyan, boğuk sesli şarkıcı, denizi
Hangi şeytan, dadı yaptı bu yorguna?
Deniz, engin deniz, dinlendirir bizi!

Al götür beni, vagon! Kaçır beni gemi
Uzak! Uzak! Çamur gözyaşı bu yerde.
Sahiden Agathe’in mahzun kalbi der mi
Bazen: azaptan, cürümden, dertten öte,
Al götür beni, vagon, kaçır beni, gemi?

Ne kadar uzaktasın, kokulu cennet.
Saf istek içinde kalbin boğulduğu,
Aydın bir gök altında her şeyin aşk, lezzet,
Sevilenin sevilmeye layık olduğu!
Ne kadar uzaktasın, kokulu cennet.

Lakin saf aşkların cenneti olan yer,
Titreyen kemanlar kuytu bayırlarda,
Koşuşlar, şarkılar, öpüşler, demetler,
Şarap testileriyle, gün sonu, kırlarda,
-Lakin saf aşkların cenneti olan yer,

Kaçamak hazlarla dolu masum dünya,
Daha mı uzakta şimdi Hind’den Çin’den?
Mümkün mü çağırmak geri ahüzarla,
Ve gümüş bir sesle yaşatmak yeniden.
Kaçamak hazlarla dolu masum dünya?

Charles Baudelaire
Çeviren: Ahmet Muhip Dıranas

mecazlar üzerine bir hikaye denemesi

nakkaştır ter döken narıma
nara sarkıtıp vuruldum yangınıma


konağım diye kat kat derine nam salan kuyulara indim
ve cumbalarına tüneyip çağıltılı nargile ırmaklarına kandım
telvesiyle alev alev yanan boğazımda bad-ı saba
mıydı herkeste sır olsun diye payettiğim yalnızlığım

yalnızdım. içe doğu bir burguyla bungun sabahların meltemini taşıdım
yüksünüp nar çiçeklerine içlendiğim münhaldi. zira hüzünler içinde bin haldim.
yazgım tereddütler ve terler içinde uyanmaktı mevsime
rüyaları çözmek değil rüyada ölmekti bütün hevesim
and içip ömrümün çürüyen yerlerinde yeşerecek her şeye
ömrümden çalıp yüreğimde yer açtım
o yüzden artık büsbütün umarsız ve yersizim
evet hâlâ bir nehir ve bir yıldız saklı tutuyorum kendim için
bir nehir ve bir yıldız hâlâ
bir tutamak nedir bilemezsem
ölüm endişesi nasıl silinir
ve nasıl başlar ölüm neşesi

sorularım. içimde uluyan köpeklerim ağular içinde kalsın teniniz
ben bir yaprağın sırtında bir nehre düştüm
yankılandım bir yılkı ata bindi tenim
tende değil tenden tedirginim

ben dilimin bir heceye sıkışan küfü
ve gözlerimin içinde bin dağın arzulu gölgesiyle
gemi ambarında sıkışmış yalnızlığına meftun bir kaçaktım
kaçtım...kaçtım... kaç asır ve nice yoksunlukla kaçtım
ta ki yaşamın eczası kaçmak değil
acıyı acıyla yuğmaktı yaşamın şifası
anladım.

bu yüzden

şimdilerde
çiçek tozlarına karışmış uçuşan dudaklarına
bir düşte rastlamak düşündeyim
eylülün incecik ellerinde ezilen tutkulu bir rüzgara vurgun
gökle sevişir gibi göç eden kuşlarla izini sürmedeyim
ben yedi iklimde soluğuna mahkum mücrimin
bir sana teşneyim bir de sır oluşuna
sır da faş oluşuna

gecenin kandilleri arasına sıkışmış inceden kanayan yaralarla
mahmur ışığı vurunca duvarları dillenen ölü tozlar içinde bir kümbetsem
sabaha uykusuz yağmurlarla ve gözleri camlarda yeşillenen
bir eski zaman saadetine sarılı bir aşkla girmeliyim
soluğumla havalanmalı cümle alemin ölüme yazgılı ruhu
zira cümlesinin ruhunda suzinak yara

yanılgılarımın harlı narında yüreğime çöreklenmiş duruyor
siyah
dipsiz denizlerimin gözlerinde gemileri ürküten fırtına
gürültülü bir sağanağı andıran kamçılarıyla
biraz huzur için hangi sağanaktaysam orayı vuruyor

dönüyor ve kayboluyor dünya. evren bir delhizin kocaman
ağzı oluyor
yarasalar içinde bir gök ne kadar gökse ya da bulutlar içinde
ay ne kadar narinse
içimde ölüsüyle bende o kadar çocuk oluyorum

bütün gizlerimin tanığı ve acılarımın içine hikmetini serpen bilgelik
kelimelerimin ve kanatsız kuşlarımın sahibi
ve dağdaki ıssız rüzgârın ve bütün yönlerin ve a'rafın sahibi
sahibim!

bütün dillerimi bir iç yangınında yitirdim. dilsizim.
çölde kum tanesi yüreğim. aşka yeltenemeyecek kadar yüreksizim.
gökte bir darağacı kurulsa yüksündüğüm başımı hatırlarım
narda nar tanesi olsa umursamam gözlerimi. bir umut külündeyim

ey şiirin kekemeliğinden melekler kanatlandıran
ey çaresizliği yer ile yeksan eden
bir kar tanesinin ömrüne sığan ömrüm zebun oldu

medet ya Hu!


Kenan Çağan
Kendi ve Siyah / HECE Yayınları

25 Haziran 2016

''Gönül dağı'nda bir garip'' : Neşet Ertaş (*)

Neşet usta da göçtü.

Da diyorum, önceki bütün ustaları bu edat içine aldığım değil, belki, ‘ölüm ölüm hezen ölüm / evden eve gezen ölüm’, ‘ölüm öyle kara bir devedir ki, herkesin evinin kapısına bir gün mutlaka ıhar’ demek istediğimden…
Usta hakkında birkaç söz etmek isteyince eski günleri hatırladım.
'Sağ-sol çatışması'nın şiddetli olduğu günler... Neşet Ertaş Saray Sineması'nda konser veriyor. Gençler dönemin gözde "slogan"larıyla örülü şarkılarından isteklerde bulunurlar. Neşet Ertaş biraz sustuktan sonra her zamanki mütevaziliği ile şöyle der : 
"Ağam, biz böyle parçalar bilmeyiz. Biz gönülle çalar, gönülle söyleriz." 
Neşet Ertaş, -eski adıyla- Abdallar köyünün, bugün hala kemaliyle bilinemeyen 'şaman'ı Muharrem Ertaş'tan öğrenir bu (müzikal) edebi. Babası, irfani geleneğin müzikal halkasının son büyük temsilcisidir. Heidegger'in Freiburg'da, bir konsorsiyum sonrası Japon bilgelerle söyleşirken tartıştığı 'gei-do'nun, yani sanatı, insanın kökene ulaşmak üzere girdiği bir yol olarak görüşünün belirtisi. Ertaş, selefi büyük Divan, Halk, Tekke-Tasavvuf şairleri gibi 'gönül dağı'ndan konuşan bir 'Garip'tir. Mahlas olarak seçtiği bu kelime de gösterir ki, 'dünyada garip bir yolcu gibi olmanın' sırrına ermiştir.

Televizyon programında sunucunun sorduğu soruyu, 'sizden sır çıkmaz...' diye başlayarak cevaplayan bu gerçek sanatçı, zanaat ile sanat'ın özdeş ve hakikate ulaşan en büyük yalan olduğunu bilen, böylece, 'dost eline giden seller'e, 'gözyaşını katan' bir derviştir.

Ondan, yıllar önce, 'kalpten kalbe bir yol' olduğunu öğrenen herkes gibi ben de, yıllarca sinemde taşıdığım gizli yaranın bir tabibi olduğunu sanmıştım. Oysa, bütün yaraları ve şifa umutlarını boşa çıkaran bir kader sırrının, Sezai Karakoç'un deyişiyle, 'kaderin üstündeki kader'in biraz olsun farkına vardıkça, Neşet Ertaş'ın türkülerini daha çok sever oldum.

Bizim geleneğimizde, Saadet çağından itibaren, şiirle, yani 'mülklerin en tehlikelisi' ve 'uğraşların en masumu' olan bir dille konuşmak, bir gösteriş ve oyun değil, bir düşünce derinliğinden, bir algı ve kavrayış zenginliğindendir. Yavuz Selim ile Şah İsmail'in hikayesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Bu, 'söz ola kese savaşı' diyen bir gelenektir.

Neşet Ertaş'la babasının konuşması da geleneğin ilginç bir örneği olarak belirir.

Leyla'ya gönül verir fakat bazı nedenlerden dolayı babası şiddetle karşı çıkar, 'evladım' redifli bir türkü söyler :

"Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevlam sana yapanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım

Dokunsalar nazif tene kir gelir
Bizden önce ceddimize ar gelir
Köle olmak şanımıza zor gelir
Aslı bozuk alma dedim evladım"

Neşet Ertaş, kendisini yaralayan 'aslı bozuk'a, 'ana'yla cevap verir :

'Ulu arıyorsan analar ulu 
Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu 
Aslı bozuk deme gel şu insana 

Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden
Aslı bozuk deme gel şu insana 
Soracak olursan eğer ki benden
Aslı bozuk deme gel şu insana 

Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil
Senin dediklerin evladan değil
Her hata suç bende Leylâ'dan değil 
Aslı bozuk deme gel şu insana"

Muharrem Ertaş, oğlunun bu 'ulu ana' göndermesine boyun eğer ve,

'Küsmedim Neşedim kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişin evladım"

Bu şiirsel konuşma, Neşet'in Leyla ile evlenip ayrılmasından sonra da sürer. Bu kez, Neşet, Leyla'ya, hatanın kendisinde olduğunu söyler :

"Bilemedim kıymetini kadrini
Hata benim günah benim suç benim
Eliminen içtim derdin zehrini
Hata benim günah benim suç benim

Bir günden bir güne sormadım seni
Körümüş gözlerim görmedim seni
Boşa mecnun eylemişim ben beni
Hata benim günah benim suç benim"

Neşet Ertaş'la babası ve Leyla arasındaki bu hikayenin sonuçta evrildiği yer ise şudur :

'Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Sözüm yok şu benden kırıldığına
Gidip başka dala sarıldığıma
Gönlüm inanmıyor ayrıldığına
Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

Garibim can yıkıp gönül kırmadım
Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin'

Böylesi bir zengin dilden, bugün alabildiğine ötekileştirici, sağlıklı konuşmanın önünü tıkayan kör ve kadük bir 'iletişim dili'ne nasıl saplandığımız bir yana, bu 'melal'i anlamaktan da uzaklaştık. Gönül dağından, zekanın ve onun kullanıldığı kurnazlığın ağına düştük. 

Adnan Yılmaz'ın 'Abdal Anıları'ndan öğreniyoruz :
"Muharrem Usta'nın gençlik dönemidir. Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla... Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır. Ağa bekler ki "Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur. Çıkarlar gelirler yanıma..." 

Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta'nın sanatına hayrandır. Bunu, beyine söyleyip "Muharrem'e haber sal gelsin" dediyse de ağa "Benim haber salmama ne hacet!" deyip geçer. Ağanın beklediği olmaz. Muharrem Usta ağaya varıp da "Düğünün varmış ağam, biz gelelim" demez. Ağa buna sinirlenir. Tez elden haber gönderir adamlarına: "Düğünüme Hacıbektaş'tan sanatçı getirin!" Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta'ya düğün davetiyesini ulaştırır. Hacıbektaş'tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar. Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta'dadır. Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta "Okuntu"ya uyarak düğüne gelir. Gelince ne görsün? Hacıbektaş'lı sanatçılar Muharrem Usta'nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar. Üstelik biri de "İstek parçan var mı? " diyecek kadar ileri gider. Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta'ya bahşeylemelerini beklemektedir. "İstek parçan var mı? " sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez: "Benden, yani Muharrem Ertaş'tan, oğlu Neşet Ertaş'tan, kaynı Çekiç Ali'den, yeğenim Hacı Taşan'dan söylemeyinden ne söylerseniz söyleyin! " Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır. Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta'ya kızarak "Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?" der. Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi? Bey bey, işte onu bir bilseydin! " Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu : "Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin biz de senden emeğimizi esirgemezdik!"

(*) Haşim Akman'dan ödünç alınmıştır.


Sadık Yalsızuçanlar

Özleyen

Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,
Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!
Dağlar ağarırken konuşurduk tepelerde,
Sen nerde o fecrin ağaran dağları nerde!

Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,
Hulyâ gibi yalnız gezinenler köye indi,
Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,
Gönlümle, hayâlet gibi, ben kaldım o yerde.

Yahya Kemal Beyatlı

24 Haziran 2016

Milleti millet kılan hüznüdür

İnsanoğlunun kullandığı hemen hemen her nesne, örnek olarak bir araba, tarihî geçmişe sahiptir. Bir arabayı oluşturan tekerlek, cam ve diğer unsurlar hem maddî hem de kavramsal olarak insanlık tarihinin bütünlüğüne işaret eder. Öyle ki arabayı mümkün kılan her bir unsurun tarihi tespit edilip dışarıda bırakılsa ne maddî, ne de kavramsal olarak araba varlığa gelemez; çünkü her nesne şimdi bulunduğu haliyle anlık değil, bir süreç içerisinde varlığa gelmiştir; bu süreç de tarihtir. Yalnızca kullanılan alet ve edevat değil, insanlığın sahip olduğu bütün ilmî birikim de bir tarihî sürecin sonucudur. Nitekim işaret edilen durumu İbn Rüşd (ö. 1198), Fasl el-makal adlı eserinde şöyle dile getirmektedir: “Açıktır ki amacımız ancak varolanları teker teker birbiri ardı sıra araştırmakla ve şimdiki nesillerin öncekilerden yardım almasıyla gerçekleşebilir. Örnek olarak, günümüzde geometri ve astronominin yok olduğunu varsaysak ve tek başına bir kişi de kendi kendine gök cisimlerinin büyüklüklerini, şekillerini, birbirlerine olan uzaklıklarını, vb. kavramaya koyulsa buna güç yetiremez. İster ise bu kişi insanların en zekisi olsun”. İbn Rüşd’ün ifadeleri, insanlığın ürettiği herşeyin ve bunları mümkün kılan bilginin saklı tutulduğu küllî hafızanın yani tarihin varlığına bir vurgudur. Bu çerçevede kadim felsefenin akl-ı faalı, küllî hafıza yani tarih olarak da yorumlanabilir. Yalnızca insanlığın değil, evrenin de bir tarihi olduğunu biliyoruz; başka bir deyişle evren de kendisine has küllî bir hafızaya sahiptir.

İçerisinde yaşadığımız evren ile kullandığımız en basit bir nesneyi bile mümkün kılan şey tarihî süreç ise, “Bir millet, tarihi dikkate alınmadan millet olabilir mi?” sorusu rahatlıkla sorulabilir. Bu soru modern zamanların en önemli sorusudur; çünkü bu soruya verilen yanıt sömürgeciliğin insanlık için öngördüğü yapının merkezinde yer alır. Nasıl ki bir nesneyi oluşturan maddî yapılar üzerinde gerçekleştirilen oynama o nesneyi dönüştürüyorsa, milleti millet kılan tarihî yapı üzerindeki oynama da o milleti dönüştürür. Bu nedenledir ki Durkheim, sosyoloji bilimini Lavosier kimyasından esinlenerek inşa etmiş; kimyevî kavram ve yöntemleri kullanarak toplumu dönüştürmenin ilkelerini, kurallarını ortaya koymaya çalışmıştır. Machiavelli’den (ö. 1527) günümüze sömürgeciliğin teorisyenleri bir ülke ile o ülke üzerinde yaşayan milleti ele geçirmenin anlamı üzerinde düşünmüş ve yukarıda dile getirilen ilkeleri de dikkate alarak, aşağıdaki çerçeveyi oluşturmuşlardır:

“Bir ülkeye sahip olmak için onu yıkmak gerekir; yıkmak demek o ülke halkının yok-edilmesi demektir. Yok etmek ise ya bedenî olarak insanları katletmek ya da o halkı o halk kılan örf ve adetleri, kısaca halkın bağımsızlık ve özgürlük taleplerini yasladığı tarihi öldürmektir. Bağımsızlık maddî vatanın kurtulması ise; özgürlük, özün gürleşebileceği manevî vatanın yani tarihin kurtulmasıdır. Bir ülke maddî olarak elde tutulmak isteniyorsa manevîyatı yani özgürlüğü, yani tarihi zayıflatılmalıdır. Bunun için itaat etmeyenler marjinalleştirilmeli; itaat edenler, işbirlikçiler zevke düşkün kılınarak ülkenin başına getirtilmelidir. Ülke halkı kendisinden olduğu için işbirlikçilere karşı çıkmada ürkek davranacak; işbirlikçiler ise halklarına güvenmediği için onları efendilerine bağımlı kılacak her türlü işbirliğine yanaşacaklardır.”

İşte bu nedenlerle geçmişte ve günümüzde sömürgeci kapitalist güçlerin en çok düşman oldukları ve en çok dikkat ettikleri tarih bilincidir. Yine bu gerekçelerle sömürgecilerin işgal ettikleri topraklarda yaptıkları ilk iş, o topraklarda yaşayan halkların tarih tasavvurunu ve bilincini değiştirmektir. Çünkü tarih, insanın yaşadığı toprakla kurduğu ilişkinin, girdiği dostluğun, yaptığı kavganın adıdır. İnsan, toprağının şuurunda olduğu müddetçe o topraklar üzerinde yabancı birisinin olmasını, o toprakları yabancı birisinin çiğnemesini kabul etmez. Bu nedenlerle sömürgeciler teorisyenlerini dinleyerek işgal ettikleri yerlerin sakinlerini kimliksizleştirmişlerdir. Onları, kendilerini hatırlatacak anılardan, maddî ve manevî işaret ve sembollerden arındırmışlar, sömürgecilere itiraz hakkı tanıyacak bir tarihî bilinçle muhatap olmaktan alıkoyacak her türlü tedbiri almışlar; kısaca insanların kendilerini hatırlamalarına neden olacak bütün aynaları kırmışlardır. Bu eylemi, güçlü tarihe sahip ülkelerde bizzat kendileri değil, işbirlikçileri eliyle gerçekleştirmişlerdir.

Aristoteles’in dediği gibi “tanım özdür; özü verir”. Bir milletin tanımında tarihi yoksa özü de yoktur; çünkü tarih, özdür. Arazlarla yapılan tasvirler ise iğretidir ve her dâim değişir. Sömürgecilerin benimsettiği iğreti tarihi kabul eden milletler, kendilerini tanımlayanların maskarası olurlar. Bu tür milletlerin bütün bir maddî ve manevî birikimi de yok edilir; yok edilmiştir de. Şimdiye kadar söylenenler göz önünde bulundurulduğunda sömürgeci kapitalizmi aşmanın yolunun tarih bilincini edinmekten geçtiği görülür. Çünkü neyi, niçin ve nasıl yapacağını kişiye tarihi gösterir. İnsanı kendisine ve toplumuna yabancılaşmaktan alıkoyacak, içerisinde gömülü bulunduğu halden çıkartacak tarih bilincidir.

Tarihsizliğin en önemli belirtisi, en geniş anlamıyla aldırmazlıktır; sömürgeciliğin istediği de budur. Bugün maddî ve manevî birikimimize yönelik sömürgeci kapitalist saldırıların verdiği yıkım karşısında hüzünlenmeyen kişi aldırmaz kişidir. Hiçbir şey yapamayan en azından hüzünlenmelidir; çünkü hüzün insanı diri tutar; kişiye güç verir; niçin yaşadığını, yaşaması gerektiğini hatırlatır; yalnızca bağımsızlık değil özgürlük de talep eder; özgürlük ise kişinin özü ile ilişkili maddî-manevî sembollerinde cisimleşir ve kişinin özünü gürleştirir. Hepsinden önemlisi, hüzünlenen, acı çeken kişi ilk elde kendisine hoş gelen ancak neticede sömürgeci kapitalist güçleri besleyecek tarih tasavvurlarından uzak durur. Acı, hüzün ergenlik sebebidir; acı çeken, hüzünlenen ergenleşir. Acılar zekayı biler; hüzün duyguları derinleştirir. Bundan dolayıdır ki bir milleti millet yapan sevinçler değil acılardır; zaferler değil mağlubiyetlerdir.

Bu duygu ve düşüncelerle yakın dönem tarihimiz üzerinde düşünürken aklıma ister istemez İbn Fazlullah el-Umerî’nin (ö. 1348), Mesâlik el-ebsâr fî memâlik el-emsâr adlı muhalled eserinin, “Türk Hükümdarları Hakkında” kısmında dedikleri geldi: “Bu milletle ilgili haberler bize ulaşmadı; çünkü aralarında bilginler yoktur ve bilgi ile atalar mirasını muhafazaya [hıfzı meâsiri’l-âba] ihtimam/ilgi göstermezler”. Bu cümlelerdeki Türk kelimesi hangi anlama gelirse gelsin üzerinde durulması gereken bazı kavramlar var: Bir millet söz konusu olduğunda bilgi, bilgin ve atalar mirası ne demektir? Düşünmek, evet düşünmek tarihtir.

İhsan Fazlıoğlu