gökyüzünde patladı ampul!
sahile doğru iniyordum
dalgaların dağılırken köpüklendiğini gördüm
gizlenmeyi seven bir şey vardı bende
kaybolan yıldız nereye gider gökyüzünde
eve dönmek istemiyordum
yağmur yağıyordu içimde
ışıl ışıldı cumhuriyet balosu
garnizon komutanlığının orada
gördük... yasak bölge, girilmez!
ince bir çizgi halinde!
solardı akşamları ampul
solardı annemin yüzündeki seccade
dibi görülmeyen çukur
sendeki bu sessizlik, bu keder
hüzün değil gurur, demişti
birahanede gördüğüm beyaz sakallı yaşlı adam
tutkularla savaşmak zordur
hatıra girdap halinde iner kalbine
fener alayı geçiyordu önümüzden
cumhuriyet balosuna giden erkanı gördük
bu vakitte ne gezdiğimizi sordular bize
giysilerimize bakıp sonra sordular bize
sessizlikti saplanan yüzümüze
kardeşimin edasındaki kibirsizlik
çekingenlik değil rahimdi
-biz babama küçük rakı almaya gelmiştik!
yağmur başlamıştı, içimde...
belediye başkanının oğlu Rağıp'ı gördük
kaymakamın kızını, doktorun karısını
siyah tayyör içinde bir buhurumeryem
gözlerinin içinde aşılı gül vardı, onu gördük
ışık değildi yanıp sönen, rahman
rahvan yürüyen atların üstünde
fener taşıyan askerleri gördük
-biz babama küçük rakı almaya gelmiştik!
eve dönerken neden iniyordu yeryüzüne
çarşıya giderken gökyüzüne yükselen gece
sadece taştı, sadece taş! görünen o karanlıkta
fener alayı geçerken başkalarının gecesinde
-ben eve dönemem İbrahim!
-ben eve dönemem İbrahim!
nemli soğuktu inen kalbime
kimse yoktu: kimsesizlik: ten
birikmişti biriken arkadaşlarımın gözlerinden
parça parça köpüklenmiş bulut
göğsüm sis ve duman halinde
hiç bir gece dönmek istemedim eve!
karanlığın sonunda doluluk yoktu oysa
ama hafıza neden zehir
akıl neden tutkal oldu bana!
Yücel Kayıran
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
11 Ağustos 2016
İnadına Başıboş Aşk
Beni koptuğum yere bağlayın
Aşkımı bir kutu kibrit gibi cebimde taşıyorum
Bir Horonto küpesi gibi kulağımda taşıyorum
Eski şaraplar için içimde taşıyorum
Bir gün size verebilirim
Ben bu şehre nerden geldim
Bir avuç gökyüzü için başım havalarda
Dedim ki yalnızlığım inadına büyüsün
Üç dört kişi arasında inadına çoğalsın
İnadına sahipsiz gelişsin aşkım
Bir uğultu gibi dört yönümde
İnadına sahipsiz
Bir adam düşüneyim o beni düşünmesin
Bir dağ düşüneyim nerde olduğunu bilmeyim
Oturdum üç kişi için bir şiir yazdım
Oturdum aklımı peynir ekmekle yedim
Paralarım cebimde kaldı harcayamadım
Beni bir kahvede bekleyin sarhoşsanız
Bir gün size verebilirim.
Ben bu şehre deliler gibi sevdalı geldim
Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz
Umutsuz bir pazar ikindisi parklarda
Üç kere görünüp kaybolacağım
Beni bir sıtma gibi tutun bırakmayın
Aşkımı birisine vermeliyim
İçimde kaldıkça sonsuz kaldıkça itici
İnadına zalim başıboş kahredici
İnadına beni yalnız bırakan
İnadına
Bir gün size verebilirim.
Turgut Uyar
Aşkımı bir kutu kibrit gibi cebimde taşıyorum
Bir Horonto küpesi gibi kulağımda taşıyorum
Eski şaraplar için içimde taşıyorum
Bir gün size verebilirim
Ben bu şehre nerden geldim
Bir avuç gökyüzü için başım havalarda
Dedim ki yalnızlığım inadına büyüsün
Üç dört kişi arasında inadına çoğalsın
İnadına sahipsiz gelişsin aşkım
Bir uğultu gibi dört yönümde
İnadına sahipsiz
Bir adam düşüneyim o beni düşünmesin
Bir dağ düşüneyim nerde olduğunu bilmeyim
Oturdum üç kişi için bir şiir yazdım
Oturdum aklımı peynir ekmekle yedim
Paralarım cebimde kaldı harcayamadım
Beni bir kahvede bekleyin sarhoşsanız
Bir gün size verebilirim.
Ben bu şehre deliler gibi sevdalı geldim
Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz
Umutsuz bir pazar ikindisi parklarda
Üç kere görünüp kaybolacağım
Beni bir sıtma gibi tutun bırakmayın
Aşkımı birisine vermeliyim
İçimde kaldıkça sonsuz kaldıkça itici
İnadına zalim başıboş kahredici
İnadına beni yalnız bırakan
İnadına
Bir gün size verebilirim.
Turgut Uyar
05 Ağustos 2016
Leyl-i Veda
LEYL-İ VEDA
Ooh, gel... Ruh-i tabiat gibi malımür ü hamüş,
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, bi-hüş...
Kim bilir, belki de son leyle-i sevdamızdır;
Bunda her lahza biraz örnr-i saadet sayılır!
Ooh, bak dalgaların cezbe-i safiyyetine;
Sanki bir hamle-i sevdaya açık bir sine.
o kadar rakid ü sakit, o kadar müstağrak,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak!
Ooh, gel gel, bu hafa-gaha beraber gidelim;
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.
Bir siyah kuş gibi amade-i pervaz ü firar
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar ...
Kim bilir, belki de son lahza-i sevdamızdır;
Hoş geçen her dem-i sevda ebediyyet sayılır!
Tevfik Fikret
VEDA GECESİ
Gel, tabiatte olan ruh gibi mahmur, suskun
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, baygın ...
Kim bilir belki de son aşk gecemizdir bu gece;
Bunda her anı biraz mutlu ömür saymalıdır.
Ooh, bak dalgaların tertemiz istemlerine
Sanki birden koşacak aşka açılmış kollar.
Öyle durgun, o kadar sessiz, o denli dalgın,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak.
Ooh, gel, gel de, bu sığ'nak yere birlikte gidip
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.
Bir siyah kuş gibi hep kaçmaya fırsat arayan
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar...
Kim bilir, belki de son anlarıdır aşkımızın;
Hoş geçen her demi aşkın ebedilik sayılır.
Tevfik Fikret
Sadeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas
Ooh, gel... Ruh-i tabiat gibi malımür ü hamüş,
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, bi-hüş...
Kim bilir, belki de son leyle-i sevdamızdır;
Bunda her lahza biraz örnr-i saadet sayılır!
Ooh, bak dalgaların cezbe-i safiyyetine;
Sanki bir hamle-i sevdaya açık bir sine.
o kadar rakid ü sakit, o kadar müstağrak,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak!
Ooh, gel gel, bu hafa-gaha beraber gidelim;
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.
Bir siyah kuş gibi amade-i pervaz ü firar
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar ...
Kim bilir, belki de son lahza-i sevdamızdır;
Hoş geçen her dem-i sevda ebediyyet sayılır!
Tevfik Fikret
VEDA GECESİ
Gel, tabiatte olan ruh gibi mahmur, suskun
Bu vefasız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedi saniye dalgın, baygın ...
Kim bilir belki de son aşk gecemizdir bu gece;
Bunda her anı biraz mutlu ömür saymalıdır.
Ooh, bak dalgaların tertemiz istemlerine
Sanki birden koşacak aşka açılmış kollar.
Öyle durgun, o kadar sessiz, o denli dalgın,
O kadar uykuda her şey ki hemen korkulacak.
Ooh, gel, gel de, bu sığ'nak yere birlikte gidip
Orda, sensiz geçecek günleri tazmin edelim.
Bir siyah kuş gibi hep kaçmaya fırsat arayan
Bu vefasız gecenin koynunda
Edelim gel, ebedi kalmak için bir ısrar...
Kim bilir, belki de son anlarıdır aşkımızın;
Hoş geçen her demi aşkın ebedilik sayılır.
Tevfik Fikret
Sadeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas
04 Ağustos 2016
İlel 'ebed
İlel 'ebed... Bu tahayyül verirdi neş'e bana;
İlel'ebed onu sevmek, ilel'ebed, millim
Fakat hayatfeza
Bir ibtila ile sevmekti en güzel emelim.
Tasavvur-i ebediyyet hayat ü sevdada,
Bu bir hayal idi, lakin hayal-i dilberdi;
Evet, bu rü'yada
Cinanı görmeğe benzerdi, rühperverdi!
Yazık! şu neş'emi tesmim ederdi hiss-i firak,
Düşerdi ruhuma her ayrılışta bir ahker;
Evet, bu his, bu merak
Verirdi aşkıma bir hadşe-i melalaver.
Güler görür de o çeşm-i siyahı ağlardım,
Cihanda bir bu iken rühumun temennası;
Evet, ben anlardım :
O tatlı giryelerin ayrılıktı manası.
Geçip tehaşi-i firkatle hep leyal-i visal
Sabah olurdu sükfin bulmadan tahassürler;
Evet, geçerdi leyal,
Büyürdü beslenip ümmid ile teessürler.
İlel' ebed ... iki ruh-i muaşıkın bu ümid,
Bu va'd-ı muğfil-i sevda penah-ı kalbiydi;
Fakat ne fikr-i ba'id :
Hayat-ı zail içinde muhabbet-i ebedi!
Tevfik Fikret
ÖLÜNCEYEDEK
Ölünceye... Bu tahayyül verirdi neşe bana;
Ölünceye onu sevmek, ölünceye, üzücü
Fakat hayat veren
Bir iptila ile sevmekti en güzel emelim.
Hayatta, sevgide sonsuzluğun düşüntüsü; bu
Bu bir kuruntu, fakat pek güzel kuruntuydu;
Evet, bu düşlerde
Tutun ki cenneti görmekti, ruhu beslerdi.
Yazık! sevinci zehirferdi ayrılık duyusu,
Düşerdi ruhuma bir kor her ayrılık vakti;
Evet, bu his, bu merak
Verirdi aşkıma bir keskin ağrı, gam getiren.
Güler görüp o siyah gözleri ben ağlardım,
Cihanda salt bu iken ruhumun tek istediği;
Evet, ben anlardım :
O tatlı gözyaşının ayrılıktı anlamı hep.
Geçerdi gitmesinin korkusuyla hep geceler,
Sabah olurdu durulmaksızın bu özlemler;
Evet, geçer geceler,
Büyürdü ağrımalar beslenip umutlarla.
Ölünceye... İki sevdalı ruh için bu umut,
Bu aldatan sözü aşkın ki kalbe sığ'naktı;
Fakat ne boş düşünüş :
Ölümlü bir yaşamın ortasında ölmeyen aşk!
Tevfik Fikret
Sadeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas
İlel'ebed onu sevmek, ilel'ebed, millim
Fakat hayatfeza
Bir ibtila ile sevmekti en güzel emelim.
Tasavvur-i ebediyyet hayat ü sevdada,
Bu bir hayal idi, lakin hayal-i dilberdi;
Evet, bu rü'yada
Cinanı görmeğe benzerdi, rühperverdi!
Yazık! şu neş'emi tesmim ederdi hiss-i firak,
Düşerdi ruhuma her ayrılışta bir ahker;
Evet, bu his, bu merak
Verirdi aşkıma bir hadşe-i melalaver.
Güler görür de o çeşm-i siyahı ağlardım,
Cihanda bir bu iken rühumun temennası;
Evet, ben anlardım :
O tatlı giryelerin ayrılıktı manası.
Geçip tehaşi-i firkatle hep leyal-i visal
Sabah olurdu sükfin bulmadan tahassürler;
Evet, geçerdi leyal,
Büyürdü beslenip ümmid ile teessürler.
İlel' ebed ... iki ruh-i muaşıkın bu ümid,
Bu va'd-ı muğfil-i sevda penah-ı kalbiydi;
Fakat ne fikr-i ba'id :
Hayat-ı zail içinde muhabbet-i ebedi!
Tevfik Fikret
ÖLÜNCEYEDEK
Ölünceye... Bu tahayyül verirdi neşe bana;
Ölünceye onu sevmek, ölünceye, üzücü
Fakat hayat veren
Bir iptila ile sevmekti en güzel emelim.
Hayatta, sevgide sonsuzluğun düşüntüsü; bu
Bu bir kuruntu, fakat pek güzel kuruntuydu;
Evet, bu düşlerde
Tutun ki cenneti görmekti, ruhu beslerdi.
Yazık! sevinci zehirferdi ayrılık duyusu,
Düşerdi ruhuma bir kor her ayrılık vakti;
Evet, bu his, bu merak
Verirdi aşkıma bir keskin ağrı, gam getiren.
Güler görüp o siyah gözleri ben ağlardım,
Cihanda salt bu iken ruhumun tek istediği;
Evet, ben anlardım :
O tatlı gözyaşının ayrılıktı anlamı hep.
Geçerdi gitmesinin korkusuyla hep geceler,
Sabah olurdu durulmaksızın bu özlemler;
Evet, geçer geceler,
Büyürdü ağrımalar beslenip umutlarla.
Ölünceye... İki sevdalı ruh için bu umut,
Bu aldatan sözü aşkın ki kalbe sığ'naktı;
Fakat ne boş düşünüş :
Ölümlü bir yaşamın ortasında ölmeyen aşk!
Tevfik Fikret
Sadeleştiren: Ahmet Muhip Dıranas
03 Ağustos 2016
Gök Öyle Mavi
Gök öyle mavi, öyle durgun,
Damlar üzerinde!
Yeşil bir dal sallana dursun,
Damlar üzerinde!
Ürpertip gökyüzünü birden,
Bir çan tın tın eder.
Bir kuştur şu ağaçta öten;
Türküsünü söyler.
İşte hayat! aç gözünü gör;
Bak ne kadar sade.
Her günkü sâkin gürültüdür,
Şehirden gelmekte.
Ey sen ki durmadan ağlarsın,
Döversin dizini;
Gel söyle bakalım ne yaptın,
N'ettin gençliğini?
Paul Verlaine
Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı
Damlar üzerinde!
Yeşil bir dal sallana dursun,
Damlar üzerinde!
Ürpertip gökyüzünü birden,
Bir çan tın tın eder.
Bir kuştur şu ağaçta öten;
Türküsünü söyler.
İşte hayat! aç gözünü gör;
Bak ne kadar sade.
Her günkü sâkin gürültüdür,
Şehirden gelmekte.
Ey sen ki durmadan ağlarsın,
Döversin dizini;
Gel söyle bakalım ne yaptın,
N'ettin gençliğini?
Paul Verlaine
Çeviri: Cahit Sıtkı Tarancı
02 Ağustos 2016
Hikâye, anlatılandan ibaret değil
Darbe girişimi gecesi, 15 Temmuz’u 16’sına bağlayan gece 11 saat 48 dakika boyunca Twitter’da en gözde başlık (“trend topic”) ne olmuş, biliyor musunuz: “#HulusiAkar”. Genelkurmay Başkanı, #NoCoupInTurkey’i, #DarbeyeHayır’ı falan hep geride bırakmış. (Verilerin gerikalanını merak ederseniz, şurada.)
Yalnız Hulusi Akar, trend topic’liği şüphesiz bütün Türk Silahlı Kuvvetleri adına elde etmiş sayılmalı. Diyeceksiniz ki, 15 Temmuz’dan bu yana memleketin trend topic’i tartışmasız “FETÖ”. Ben de nâçizâne, bu etiketi gözlerimize yapıştırdıklarını, her ağzını açanın bize yalan söylediğini düşünüyorum. İnanmamızı istedikleri hikâye, 15 Temmuz darbe girişiminin, münhasıran ordu içindeki Gülencilerin marifeti olduğu.
Hikâyenin bundan ibaret olmadığından eminim.
Düğündekiler, torunlar vesaire
Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplanmışlar, tanklar çıkmasın, uçaklar uçmasın, demişler, Ankara Garnizon Komutanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Harekât Başkanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nı aramışlar. “Bu şekilde öncelikli tedbirleri aldıktan sonra toplantıları bit[miş]”. Hava Kuvvetleri Komutanı’nı yetkili kimse aramamış! Eşi aramış…
Orgeneral Abidin Ünal, İstanbul’da düğündeydi. MİT’in darbe ihtimalini haber almasından üç buçuk, Genelkurmay’ı haberdar etmesinden bir buçuk-iki saat sonrasına, 19:30 sularına kadar “herhangi bir olumsuzluk ya da olağanüstü bir durum hissetme[miş]”. Herkesin elinde akıllı telefonla yatıp kalktığı bir devirde kimsenin niyeyse tek kare fotoğraf paylaşmadığı düğün sürerken, 21:30’da komutanın eşi arayıp, genelkurmaydaki bir hava korgeneralin gözaltına alındığını bildirmiş, komutan bunun üzerine Ankara’daki vekilini aramış, telefondan jet seslerini duymış, ne olduğunu sormuş, vekili, “valla ben de bilmiyorum” demiş, “ancak şu anda Ankara’nın üzerinde jetler geziyor”. Komutan bunun üzerine, vekili Tümgeneral Cevat Yazgılı’yı, “duruma hemen elkoysun” diye Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’ne göndermiş.
Düğündeki Hava Kuvvetleri Komutanı sonra ne yapmış, kendisinden dinleyelim:
“Ankara Akıncı 4. Üs Komutanlığı’nın komutanı olan Tuğgeneral Hakan Evrim’i telefonla aradım. Uçakların kendisi tarafından uçurup uçurulmadığını sordum. Hakan Evrim bana, ‘Görevi ben verdim, mecburdum’ dedi. Ben de kendisine, ‘Böyle bir mecburiyet yok, havaya uçak kalkmayacağına dair emir size verildi’ dedim. Bana, ‘Durum bildiğiniz gibi değil, benim de canım tehlikede sizin de canınız tehlikede’ dedi. Bu konuşmadan önce ben darbeciler kendisini tehdit etmiştir diye düşünmüştüm, ancak daha sonra bu işin içerisinde kendisinin de olduğunu anladım.”
Akıncı Üssü komutanı, “Yanımdakiler konuşmamızın sonlandırılmasını istiyorlar,” deyip telefonu kapatmış, Orgeneral Ünal daha sonra Evrim’i iki defa daha aramış, ama üs komutanı cevap vermemiş.
“Genelkurmay başkanıyla beraberdim, aynı durumdaydım” diyene kadar bize tantanayla “darbenin bir numarası” diye sunulan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’e göre, şimdiki -düğündeki- komutan, Orgeneral Ünal, vaziyete hakim olmasını kendisinden istemiş. Öztürk, gidecekken vazgeçtiği düğünün sahibiyle de önce tebrik için, sonra jetler için görüşmüştü: “Akıncı Üssü’nde mutat uçak iniş ve kalkışları oluyordu. Devamlı hareketlilik olduğu için önce bir şey fark etmedim. Düğün sahibi Mehmet Şanver’i aradım, tebrik ettim. Bir süre sonra o da beni tekrar aradı. Uçakların alçak uçuş yaptığını, ne olduğunu sordu. Televizyonda altyazı geçtiğini söyledi. Ben de bu sırada televizyonda gelişmeleri izliyordum.”
Orada ne arıyordu? Kuvvet komutanlığı yapmış havacı orgeneral, “mutat hareketlilik”le o gece olan biteni ayırt edemiyor olabilir mi? Düğündekiler töreni pastayı bırakmış televizyon mu izliyorlardı? Hava Kuvvetleri’nin başındaki generaller jetlerin alçak uçuş yaptığını, telefondan seslerini işitip, geçen altyazıları okuyup mu öğreniyorlardı?
Orgeneral Abidin Ünal’ı dinleyelim, bakalım bunlara cevap bulabilecek miyiz:
“…Orgeneral Akın Öztürk’ü aramayı planladım… Öztürk’ün Akıncı’da torunlarının yanında olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün damadı Hakan Karakuş’un Akıncı’daki 141. Filo’nun komutanı olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün telefonuna uzun süre ulaşamadım. Daha sonra Korgeneral Mehmet Şanver’den Akın Öztürk’e ulaşmasını istedim. Mehmet Şanver, Akın Öztürk’e ulaşınca telefonu bana verdi. (…) ‘Ankara’da uçak uçuruyorlar, ne oluyor oralarda, senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?’ diye sordum.”
“Senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?” diye sormuş! Devam edelim:
“…kendisi bana ‘Ben sadece gece uçuşu olduğunu zannediyorum, ben bir araştırayım’ dedi, ben de kendisine, ‘Gece uçuşu değil, Ankara’da alçak uçuşlar olduğunu’ söyledim.”
“Gece uçuşu sandım, bir bakayım,” demiş! Bu esnada son hücresine kadar hareket halindeki bir üste, darbenin karargâhında bulunuyor orgeneral. Torunları orada diye yani.
Hava Kuvvetleri Komutanı’nı dinlemeye devam:
“Bundan sonra Akın Öztürk bana hiçbir şekilde dönüş yapmadı. Yapmaya teşebbüs etmiş ise de, telefon bende olmadığından bana dönmeye teşebbüs edip etmediğini bilemiyorum.”
Ben de … bilemiyorum.
Velhâsıl, Moda Deniz Kulübü’ne helikopterlerle rambolar indi, komutanı alıp götürdü.
Genelkurmay Başkanı, anlatılanlara göre epeyce itilip kakılarak, rütbeleri sökülerek, sonra yeniden takılarak darbenin karargâhı Akıncı Hava Üssü’ne götürülmüştü. Oraya nasıl gittiğini henüz öğrenemediğimiz Tümgeneral Mehmet Dişli, itilip kakılmamış, rütbeleri sökülmemiş, kelepçelenmemiş halde karşısına çıkmış. Dişli’ye bakarsanız, komutanı ikna etsin diye darbeciler onu öne itmişlerdi. Hulusi Akar’a reva gördükleri muamelenin zerresi ona yapılmamıştı. Hulusi Akar darbecilerin helikopteriyle başbakanlığa gelirken de Dişli ona eşlik etti! Darbeye katılsın diye Genelkurmay Başkanını ikna etmeye çalışan darbeci general konumundaydı; neye güvenerek geldi o helikopterle?
Önce Hulusi Akar’ı Fethullah Gülen’le görüştürmeye kalkan darbeci diye sunulan -sonradan bu itham Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim'e çevrildi- Tuğgeneral Mehmet Partigöç de 15 Temmuz akşamı 20:00 sularında “bir gürültü duymuş” ve bahçeye çıkmış. Tatbikat, diyenler, koşuşanlar varmış. Sonra Genelkurmay İkinci Başkanı’nın emir subayı emirler getirmiş, ama tuğgeneral nedense bunları teyit etmek için ikinci başkanı aramaya başlamış. Ona demişler ki: “Şimdi belirsizlik durumu var, kışla dışına çıkarıldı.” O da Genelkurmay Harekât Merkezi’ni aramış, “durumda değişiklik yok, işimize devam ediyoruz” demişler. Devam ettikleri, nasıl bir “iş”miş?
Temel soru, “niye haber verilmedi”dir
Savcı jargonuyla “hayatın olağan akışı”na uymayan, başka şeyleri söylememek için söylendiği belli mantıksız sözlere çok daha fazla örnek verebilirim. Zamanlamalarda, odada kimin bulunduğu-bulunmadığında, oturduk-oturmadık, çay-kahve içtik-içmedik gibi ayrıntılarda çelişen ifade parçalarının dökümünü yapmaya girişebilirim.
Doğrusunu isterseniz giriştim de. Ama çabuk vazgeçtim. Çünkü bu kadar çok yalanın olduğu yerde böyle bir iş anlamsız kaçacaktı.
Vazgeçtim ve başımı derde sokmaya karar verdim. Çünkü hakikat peşindeysek başka çare yok.
Darbe girişimini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ne zaman, kim haber verdi?
Erdoğan’ın beyanını esas alırsak, akşam saat 20:00 civarında, eniştesi.
MİT’in bu işten 16:00’da haberi olduğu söyleniyor. Genelkurmay başkanı, 17:00-18:00 arası, diyor. Diyelim 18:00. İki saat MİT, sonraki iki saat de hem MİT hem Genelkurmay, neden cumhurbaşkanını haberdar etmedi?
Bu soru göründüğünden de ağır. Düşünün, Gezi İsyanı çıkmış, memleket ayakta, cumhurbaşkanı Tunus’tan, Türkiye’deki bir haber kanalında geçen altyazıyı görüp telefona sarılıyor. En ufak ayrıntıya karıştığını, her şeye kendi karar vermek istediğini, her şeyden her an haberdar olmak istediğini biliyoruz. Aşırı merkezîleşmiş, yetkinin tek adamda toplandığı bir yönetim tarzı hüküm sürüyor Ankara’da.
Ve MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı, kendisini öldürmeyi, en azından yakalayıp yargılamayı amaçlayan silahlı kalkışmayı böyle bir cumhurbaşkanına bildirmiyorlar!
Peki o ne yapıyor? “Eniştemden haber aldım,” diyor! En azından bunu böyle söylemeyebilir, değil mi? Devlette zaafı ortaya dökmemek için. Özellikle yapıyor. Böyle bir durumda Erdoğan’ın “eniştemden haber aldım”ı bir tek anlama gelir: Bakın ben size ne yapacağım! (En kibar ifadeyi bulmaya çalıştım.) O halde bu işte kasıt arıyor.
MİT ve Genelkurmay’ın başındaki insanların şaibeli tutumuna eklenecekler var: Başbakan Binali Yıldırım’ın uzun uğraşlar sonucu bulup konuşabildiği havacı komutanın darbecilerin jetlerine karşı uçak kaldırmamak için ayak sürüyüşü, yazılı emir isteyişi. Boğaziçi Köprüsü’ndeki abuk sabuk operasyonu daha başlangıç aşamasında bastırmayan, en azından oradaki darbeci birliğin etrafını sarıp etkisiz hale getirmeyen, az ötedeki koca 1. Ordu’nun (hemen oraya sevk edebileceği binlerce askeri var!) sözde ataleti. Bunları nasıl izah edeceğiz? TSK’nın darbe girişiminin hemen ertesinde yaptığı açıklamayı geri çekmesi, Akın Öztürk’ü ve dolayısıyla Hulusi Akar’ı temize çıkaracak şekilde düzenleyip yeniden yayımlaması nedir, basit bir “düzelti” işlemi midir?
Çok konuşuldu, yine de hatırlatacağım: Silahlı Kuvvetler, personelinin “yüzde bir buçuğunun” menfur darbe girişimine karıştığını, ordunun gerikalanının temiz olduğunu iddia etti, biliyorsunuz. Gözaltındaki subaylarının komuta ettiği asker sayısı aşağı yukarı 250 bin olarak hesaplanan bir ordu komuta heyeti söyledi bunu! General-amiral mevcudunun yüzde kırkından fazlası ihraç edilmeden az evvel. Darbecilerin harekete geçirdiği, kullandığı araçlar: 35 uçak, 37 helikopter, 246 tank ve zırhlı araç, 3 gemi! Akim kalacağı pek erken ortaya çıkan teşebbüste henüz harekete geçememişlerin sayılmadığı bir döküm bu.
Peki, ne demeye çalışıyorum?
Edindiğim izlenimi, tahminimi aktarmaya çalışıyorum. Yani şunu: Orduda darbe girişimine katılanlar, Gülenci teşkilattan ibaret değil. Şüpheli konumdakilerin hepsi Gülenci değil. Mağdur gözüken kimileri mağdur değil. Şüpheli gözükmeyenler şüpheli. Birkaç değişik saikle birkaç değişik grup, üst komuta heyetinden kimileri dahil, bu işin içinde. Kalkışıldı, daha ilk aşamada birileri üzerlerine düşenleri yapmadı, belki sattı, belki başka şekilde ayartıldı, ortaya çıkan berbat manzara birilerini daha caydırdı, başarısızlık ihtimali erken bir evrede kesinleşince öfke nöbetleri ve intiharî eylemler ortaya çıktı. Muhtemelen bir aşamadan sonra birilerinin başlıca kaygısı ve uğraşı, başlangıçtaki konumlarını farklı göstermek ve başlangıçtaki tavırlarının izlerini silmek oldu.
Sonra işte, 15 Temmuz gecesi de HulusiAkar trend topic olmuş.
Ümit Kıvanç
Yalnız Hulusi Akar, trend topic’liği şüphesiz bütün Türk Silahlı Kuvvetleri adına elde etmiş sayılmalı. Diyeceksiniz ki, 15 Temmuz’dan bu yana memleketin trend topic’i tartışmasız “FETÖ”. Ben de nâçizâne, bu etiketi gözlerimize yapıştırdıklarını, her ağzını açanın bize yalan söylediğini düşünüyorum. İnanmamızı istedikleri hikâye, 15 Temmuz darbe girişiminin, münhasıran ordu içindeki Gülencilerin marifeti olduğu.
Hikâyenin bundan ibaret olmadığından eminim.
Düğündekiler, torunlar vesaire
Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplanmışlar, tanklar çıkmasın, uçaklar uçmasın, demişler, Ankara Garnizon Komutanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Harekât Başkanı’nı aramışlar, Hava Kuvvetleri Kurmay Başkanı’nı aramışlar. “Bu şekilde öncelikli tedbirleri aldıktan sonra toplantıları bit[miş]”. Hava Kuvvetleri Komutanı’nı yetkili kimse aramamış! Eşi aramış…
Orgeneral Abidin Ünal, İstanbul’da düğündeydi. MİT’in darbe ihtimalini haber almasından üç buçuk, Genelkurmay’ı haberdar etmesinden bir buçuk-iki saat sonrasına, 19:30 sularına kadar “herhangi bir olumsuzluk ya da olağanüstü bir durum hissetme[miş]”. Herkesin elinde akıllı telefonla yatıp kalktığı bir devirde kimsenin niyeyse tek kare fotoğraf paylaşmadığı düğün sürerken, 21:30’da komutanın eşi arayıp, genelkurmaydaki bir hava korgeneralin gözaltına alındığını bildirmiş, komutan bunun üzerine Ankara’daki vekilini aramış, telefondan jet seslerini duymış, ne olduğunu sormuş, vekili, “valla ben de bilmiyorum” demiş, “ancak şu anda Ankara’nın üzerinde jetler geziyor”. Komutan bunun üzerine, vekili Tümgeneral Cevat Yazgılı’yı, “duruma hemen elkoysun” diye Hava Kuvvetleri Harekât Merkezi’ne göndermiş.
Düğündeki Hava Kuvvetleri Komutanı sonra ne yapmış, kendisinden dinleyelim:
“Ankara Akıncı 4. Üs Komutanlığı’nın komutanı olan Tuğgeneral Hakan Evrim’i telefonla aradım. Uçakların kendisi tarafından uçurup uçurulmadığını sordum. Hakan Evrim bana, ‘Görevi ben verdim, mecburdum’ dedi. Ben de kendisine, ‘Böyle bir mecburiyet yok, havaya uçak kalkmayacağına dair emir size verildi’ dedim. Bana, ‘Durum bildiğiniz gibi değil, benim de canım tehlikede sizin de canınız tehlikede’ dedi. Bu konuşmadan önce ben darbeciler kendisini tehdit etmiştir diye düşünmüştüm, ancak daha sonra bu işin içerisinde kendisinin de olduğunu anladım.”
Akıncı Üssü komutanı, “Yanımdakiler konuşmamızın sonlandırılmasını istiyorlar,” deyip telefonu kapatmış, Orgeneral Ünal daha sonra Evrim’i iki defa daha aramış, ama üs komutanı cevap vermemiş.
“Genelkurmay başkanıyla beraberdim, aynı durumdaydım” diyene kadar bize tantanayla “darbenin bir numarası” diye sunulan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’e göre, şimdiki -düğündeki- komutan, Orgeneral Ünal, vaziyete hakim olmasını kendisinden istemiş. Öztürk, gidecekken vazgeçtiği düğünün sahibiyle de önce tebrik için, sonra jetler için görüşmüştü: “Akıncı Üssü’nde mutat uçak iniş ve kalkışları oluyordu. Devamlı hareketlilik olduğu için önce bir şey fark etmedim. Düğün sahibi Mehmet Şanver’i aradım, tebrik ettim. Bir süre sonra o da beni tekrar aradı. Uçakların alçak uçuş yaptığını, ne olduğunu sordu. Televizyonda altyazı geçtiğini söyledi. Ben de bu sırada televizyonda gelişmeleri izliyordum.”
Orada ne arıyordu? Kuvvet komutanlığı yapmış havacı orgeneral, “mutat hareketlilik”le o gece olan biteni ayırt edemiyor olabilir mi? Düğündekiler töreni pastayı bırakmış televizyon mu izliyorlardı? Hava Kuvvetleri’nin başındaki generaller jetlerin alçak uçuş yaptığını, telefondan seslerini işitip, geçen altyazıları okuyup mu öğreniyorlardı?
Orgeneral Abidin Ünal’ı dinleyelim, bakalım bunlara cevap bulabilecek miyiz:
“…Orgeneral Akın Öztürk’ü aramayı planladım… Öztürk’ün Akıncı’da torunlarının yanında olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün damadı Hakan Karakuş’un Akıncı’daki 141. Filo’nun komutanı olduğunu biliyordum. Akın Öztürk’ün telefonuna uzun süre ulaşamadım. Daha sonra Korgeneral Mehmet Şanver’den Akın Öztürk’e ulaşmasını istedim. Mehmet Şanver, Akın Öztürk’e ulaşınca telefonu bana verdi. (…) ‘Ankara’da uçak uçuruyorlar, ne oluyor oralarda, senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?’ diye sordum.”
“Senin emirlerin hilafına darbe mi yapıyorlar?” diye sormuş! Devam edelim:
“…kendisi bana ‘Ben sadece gece uçuşu olduğunu zannediyorum, ben bir araştırayım’ dedi, ben de kendisine, ‘Gece uçuşu değil, Ankara’da alçak uçuşlar olduğunu’ söyledim.”
“Gece uçuşu sandım, bir bakayım,” demiş! Bu esnada son hücresine kadar hareket halindeki bir üste, darbenin karargâhında bulunuyor orgeneral. Torunları orada diye yani.
Hava Kuvvetleri Komutanı’nı dinlemeye devam:
“Bundan sonra Akın Öztürk bana hiçbir şekilde dönüş yapmadı. Yapmaya teşebbüs etmiş ise de, telefon bende olmadığından bana dönmeye teşebbüs edip etmediğini bilemiyorum.”
Ben de … bilemiyorum.
Velhâsıl, Moda Deniz Kulübü’ne helikopterlerle rambolar indi, komutanı alıp götürdü.
Genelkurmay Başkanı, anlatılanlara göre epeyce itilip kakılarak, rütbeleri sökülerek, sonra yeniden takılarak darbenin karargâhı Akıncı Hava Üssü’ne götürülmüştü. Oraya nasıl gittiğini henüz öğrenemediğimiz Tümgeneral Mehmet Dişli, itilip kakılmamış, rütbeleri sökülmemiş, kelepçelenmemiş halde karşısına çıkmış. Dişli’ye bakarsanız, komutanı ikna etsin diye darbeciler onu öne itmişlerdi. Hulusi Akar’a reva gördükleri muamelenin zerresi ona yapılmamıştı. Hulusi Akar darbecilerin helikopteriyle başbakanlığa gelirken de Dişli ona eşlik etti! Darbeye katılsın diye Genelkurmay Başkanını ikna etmeye çalışan darbeci general konumundaydı; neye güvenerek geldi o helikopterle?
Önce Hulusi Akar’ı Fethullah Gülen’le görüştürmeye kalkan darbeci diye sunulan -sonradan bu itham Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim'e çevrildi- Tuğgeneral Mehmet Partigöç de 15 Temmuz akşamı 20:00 sularında “bir gürültü duymuş” ve bahçeye çıkmış. Tatbikat, diyenler, koşuşanlar varmış. Sonra Genelkurmay İkinci Başkanı’nın emir subayı emirler getirmiş, ama tuğgeneral nedense bunları teyit etmek için ikinci başkanı aramaya başlamış. Ona demişler ki: “Şimdi belirsizlik durumu var, kışla dışına çıkarıldı.” O da Genelkurmay Harekât Merkezi’ni aramış, “durumda değişiklik yok, işimize devam ediyoruz” demişler. Devam ettikleri, nasıl bir “iş”miş?
Temel soru, “niye haber verilmedi”dir
Savcı jargonuyla “hayatın olağan akışı”na uymayan, başka şeyleri söylememek için söylendiği belli mantıksız sözlere çok daha fazla örnek verebilirim. Zamanlamalarda, odada kimin bulunduğu-bulunmadığında, oturduk-oturmadık, çay-kahve içtik-içmedik gibi ayrıntılarda çelişen ifade parçalarının dökümünü yapmaya girişebilirim.
Doğrusunu isterseniz giriştim de. Ama çabuk vazgeçtim. Çünkü bu kadar çok yalanın olduğu yerde böyle bir iş anlamsız kaçacaktı.
Vazgeçtim ve başımı derde sokmaya karar verdim. Çünkü hakikat peşindeysek başka çare yok.
Darbe girişimini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ne zaman, kim haber verdi?
Erdoğan’ın beyanını esas alırsak, akşam saat 20:00 civarında, eniştesi.
MİT’in bu işten 16:00’da haberi olduğu söyleniyor. Genelkurmay başkanı, 17:00-18:00 arası, diyor. Diyelim 18:00. İki saat MİT, sonraki iki saat de hem MİT hem Genelkurmay, neden cumhurbaşkanını haberdar etmedi?
Bu soru göründüğünden de ağır. Düşünün, Gezi İsyanı çıkmış, memleket ayakta, cumhurbaşkanı Tunus’tan, Türkiye’deki bir haber kanalında geçen altyazıyı görüp telefona sarılıyor. En ufak ayrıntıya karıştığını, her şeye kendi karar vermek istediğini, her şeyden her an haberdar olmak istediğini biliyoruz. Aşırı merkezîleşmiş, yetkinin tek adamda toplandığı bir yönetim tarzı hüküm sürüyor Ankara’da.
Ve MİT Müsteşarı ile Genelkurmay Başkanı, kendisini öldürmeyi, en azından yakalayıp yargılamayı amaçlayan silahlı kalkışmayı böyle bir cumhurbaşkanına bildirmiyorlar!
Peki o ne yapıyor? “Eniştemden haber aldım,” diyor! En azından bunu böyle söylemeyebilir, değil mi? Devlette zaafı ortaya dökmemek için. Özellikle yapıyor. Böyle bir durumda Erdoğan’ın “eniştemden haber aldım”ı bir tek anlama gelir: Bakın ben size ne yapacağım! (En kibar ifadeyi bulmaya çalıştım.) O halde bu işte kasıt arıyor.
MİT ve Genelkurmay’ın başındaki insanların şaibeli tutumuna eklenecekler var: Başbakan Binali Yıldırım’ın uzun uğraşlar sonucu bulup konuşabildiği havacı komutanın darbecilerin jetlerine karşı uçak kaldırmamak için ayak sürüyüşü, yazılı emir isteyişi. Boğaziçi Köprüsü’ndeki abuk sabuk operasyonu daha başlangıç aşamasında bastırmayan, en azından oradaki darbeci birliğin etrafını sarıp etkisiz hale getirmeyen, az ötedeki koca 1. Ordu’nun (hemen oraya sevk edebileceği binlerce askeri var!) sözde ataleti. Bunları nasıl izah edeceğiz? TSK’nın darbe girişiminin hemen ertesinde yaptığı açıklamayı geri çekmesi, Akın Öztürk’ü ve dolayısıyla Hulusi Akar’ı temize çıkaracak şekilde düzenleyip yeniden yayımlaması nedir, basit bir “düzelti” işlemi midir?
Çok konuşuldu, yine de hatırlatacağım: Silahlı Kuvvetler, personelinin “yüzde bir buçuğunun” menfur darbe girişimine karıştığını, ordunun gerikalanının temiz olduğunu iddia etti, biliyorsunuz. Gözaltındaki subaylarının komuta ettiği asker sayısı aşağı yukarı 250 bin olarak hesaplanan bir ordu komuta heyeti söyledi bunu! General-amiral mevcudunun yüzde kırkından fazlası ihraç edilmeden az evvel. Darbecilerin harekete geçirdiği, kullandığı araçlar: 35 uçak, 37 helikopter, 246 tank ve zırhlı araç, 3 gemi! Akim kalacağı pek erken ortaya çıkan teşebbüste henüz harekete geçememişlerin sayılmadığı bir döküm bu.
Peki, ne demeye çalışıyorum?
Edindiğim izlenimi, tahminimi aktarmaya çalışıyorum. Yani şunu: Orduda darbe girişimine katılanlar, Gülenci teşkilattan ibaret değil. Şüpheli konumdakilerin hepsi Gülenci değil. Mağdur gözüken kimileri mağdur değil. Şüpheli gözükmeyenler şüpheli. Birkaç değişik saikle birkaç değişik grup, üst komuta heyetinden kimileri dahil, bu işin içinde. Kalkışıldı, daha ilk aşamada birileri üzerlerine düşenleri yapmadı, belki sattı, belki başka şekilde ayartıldı, ortaya çıkan berbat manzara birilerini daha caydırdı, başarısızlık ihtimali erken bir evrede kesinleşince öfke nöbetleri ve intiharî eylemler ortaya çıktı. Muhtemelen bir aşamadan sonra birilerinin başlıca kaygısı ve uğraşı, başlangıçtaki konumlarını farklı göstermek ve başlangıçtaki tavırlarının izlerini silmek oldu.
Sonra işte, 15 Temmuz gecesi de HulusiAkar trend topic olmuş.
Ümit Kıvanç
Bir hikâye kalır
Yaşlanmak, epeyce yaş yaşamak nedir biliyor musunuz?
Çok basit bir şeydir.
Bütün dünyaya, bütün hayata bakıp, “her şeyin geçtiğini” bilmektir.
Her şey geçer.
Sen de geçersin.
Geriye hikâyen kalır sadece.
Thales öleli iki bin beş yüz yıldan fazla oldu.
İnsanlık tarihinin en büyük bilgelerinden biriydi… Teoremleri hâlâ geçerliliği koruyan bir matematikçi, çocuklar hâlâ üçgenler hakkında onun bulduğu gerçekleri öğreniyor okullarda.
Sahilde kumlara üçgenlerini çizerken, “komutanım seni çağırıyor” diyen askere “şimdi üçgenleri çiziyorum” dediği, askerin de onu mızraklayarak öldürdüğü anlatılır.
Anlatılanlara göre son sözü, kendisini öldüren askere, “üçgenlerimi bozdun” olmuş.
Thales geçti.
Hikâyesi kaldı.
Hüseyin Cahit, yaklaşık doksan yıl önce İstiklal Mahkemesi’nin karşısına çıkarılmıştı, temyizi olmayan, kapısında adam asılan mahkemenin hâkimine, “senin gibi hâkim olmaktansa benim gibi sanık olmayı tercih ederim” demişti. Ömür boyu sürgüne mahkûm etmişlerdi.
Gün geçmiş, devran dönmüş, o gene bir gazetede yazarlığına devam etmiş ve 79 yaşında bir kez daha tutuklanmıştı.
Hüseyin Cahit geçti.
Hikâyesi kaldı.
Hayat geçer, herkes geçer, her şey geçer.
Bir hikâye kalır geriye.
Victor Jara, arkasında iz bırakmış, bütün Latin Amerika’yı etkilemiş Şilili bir şarkıcı.
Askerî darbeden sonra diğerleriyle birlikte tutuklanıp bir stadyuma koymuşlardı.
Onu sahneye çıkartıp işkence yaptılar, bir daha gitar çalmasın diye ellerini parçaladılar.
Onlar dipçiklerle ellerini parçalarken Jara, gittikçe kısılan sesiyle Venceremos’u söylüyordu.
“Fırtına yırtıyor sessizliği
Ufuktan bir güneş doğuyor”
Ümidin şarkısını söylerken makinelilerle taradılar onu.
Jara geçti.
Hikâyesi kaldı.
Şarkısı kaldı.
Yaşlanmak budur işte, her şeyin geçeceğini bilmektir, geride bir hikâye kalacağını bilmektir, hayatın teslim olmaya, korkmaya değmeyeceğini bilmektir, yeryüzünde kısa süre kalıp kaybolan bir bedenin biraz daha iyi şartlarda yaşaması için “hikâyenden” vazgeçmemen gerektiğini bilmektir.
İnsanlık, “hikâyelerini” bırakan insanlar sayesinde ilerledi, onlar sayesinde “insan olmak” övünülecek bir değere dönüştü.
Binlerce yıldır insanlık iktidar mücadeleleriyle birbirini öldürüyor.
Kaç imparatorluk kuruldu, kaç imparatorluk battı, sayısını bile bilemezsiniz.
O imparatorlukların saraylarındaki iktidar kavgalarında kimler kimleri yok etti, bilemezsiniz.
Kimler kimlere boyun eğdi, kimler çıkarları için kendini sattı, bilemezsiniz.
Onların bir hikâyesi yoktur.
Onlardan geriye kalan bir “sedâ” yoktur.
Bir iz yoktur.
Yeryüzünden gelip geçen milyarlarca insandan oluşan bir kalabalığın içinde onlar da kaybolup gitmiştir.
Zor zamanlardan geçiyoruz.
Bir darbeyi atlattık, bir iç savaşın eşiğinden döndük ama özgürlüğün ışığı şavkımadı üstümüze.
Halkın yiğit direnişiyle tarihe bir “hikâye” bırakacak bir iş yapıldı ama ertesi gün seksen yaşındaki Hilmi Yavuz gözaltına alındı.
Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en büyük şairlerinden biri.
“herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yok saydıklarım?”
Herhalde elli yıl kadar oluyor, ben gencecik bir çocuktum, o adı bilinen bir şair, bir otobüs yolculuğunda uzun uzun “kelimeler” üstüne konuşmuştuk… Şiirin “kelimeleri kullanarak kelimelerin ötesine geçme sanatı” olduğundan.
Ben yaşlıyım şimdi, o benden de yaşlı.
Ve ben onun polis sorgusunda fenalaştığını okuyorum.
Seksen yaşındaki şairini polis sorgularına alacak kadar insafsızlaşan bir toplum olmayı hak ediyor mu burası?
Bu mu bir darbeyi yenmenin ertesinde yaşanacak hikâye?
Şahin’in ellerini arkasından kelepçelemişler.
Resmini gördüm.
Bütün hayatı darbelere karşı mücadeleyle geçmiş, bütün hayatı “demokrasiye” adanmış, yetmiş iki yaşında bir adam.
Beyaz gömleği, asık yüzü, elleri arkasından kelepçeli, polislerin arasında merdivenlerden iniyor.
Övünüyor musunuz bununla?
O yiğit direnişin “hikâyesini” böyle gölgelemeyi mi tercih ediyorsunuz?
Nazlı’yı, “operasyonlarla” aramak mı bu toplumun hikâyesi?
Polis arabasında tutuklanmaya giderken kalenderâne gülümseyen Ahmet Turan Alkan’la, Nuriye Akman’ı hapse atmak mı hikâyemiz?
Neden yapıyorsunuz bunları?
Bu insanların darbeci olmadığını, darbeyle hiçbir alakaları olamayacağını bilmiyor musunuz?
Niye bu insanlarla birlikte onca gazeteciyi zindanlara dolduruyorsunuz?
Neden hikâyenizi gölgelendiriyorsunuz?
Neden o muhteşem direniş hikâyesinden, o hikâyeyi daha da parlatacak bir özgürlük yaratmayı tercih etmiyorsunuz?
Üstelik bir de bunları söyleyenleri de hapsetmekle tehdit ediyorsunuz.
Bunlar geçer.
Her şey geçer.
Herkes geçer.
Hikâyeler kalır geriye… Anlatılmaya değer hikâyeler.
Yaş yaşamak bunu bilmektir.
Bir toplumun tarihte iz bırakacak, yıllarca anlatılacak hikâyesini, bu görüntülerle neden silmeye çalışıyorsunuz?
Seksen yaşındaki şairini sorgularda zorlayan bir toplum iflah olur mu, hiç böyle bir hikâye okudunuz mu?
Bunları görüp de susacak mıyız?
Susarsak, tankların önüne atlayan, hayatını feda eden, sakat kalan o çocuklara biz nasıl layık olacağız?
Korkarsak, sinersek, eğilirsek, bu toplumun hikâyesine ihanet etmiş olmayacak mıyız?
Bir hikâyesi olan bir toplumun, o topluma övünülecek yeni hikâyeler armağan etmek zorunda olan üyeleriyiz.
Bizden susmamızı beklemeyin.
Bizden korkmamızı beklemeyin.
Bizden bu toplumun hikâyesine ihanet etmeyi beklemeyin.
“herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım”
Bahçeyi eksik, gülleri yarım bırakmayın.
Zindanlara doldurmayın günahsız insanları.
Bu topluma layık olun.
Bir hikâyemiz olsun, geçip giderken arkamızda bırakacağımız.
O hikâyeyi gölgelere teslim etmeyin.
Ahmet Altan
Çok basit bir şeydir.
Bütün dünyaya, bütün hayata bakıp, “her şeyin geçtiğini” bilmektir.
Her şey geçer.
Sen de geçersin.
Geriye hikâyen kalır sadece.
Thales öleli iki bin beş yüz yıldan fazla oldu.
İnsanlık tarihinin en büyük bilgelerinden biriydi… Teoremleri hâlâ geçerliliği koruyan bir matematikçi, çocuklar hâlâ üçgenler hakkında onun bulduğu gerçekleri öğreniyor okullarda.
Sahilde kumlara üçgenlerini çizerken, “komutanım seni çağırıyor” diyen askere “şimdi üçgenleri çiziyorum” dediği, askerin de onu mızraklayarak öldürdüğü anlatılır.
Anlatılanlara göre son sözü, kendisini öldüren askere, “üçgenlerimi bozdun” olmuş.
Thales geçti.
Hikâyesi kaldı.
Hüseyin Cahit, yaklaşık doksan yıl önce İstiklal Mahkemesi’nin karşısına çıkarılmıştı, temyizi olmayan, kapısında adam asılan mahkemenin hâkimine, “senin gibi hâkim olmaktansa benim gibi sanık olmayı tercih ederim” demişti. Ömür boyu sürgüne mahkûm etmişlerdi.
Gün geçmiş, devran dönmüş, o gene bir gazetede yazarlığına devam etmiş ve 79 yaşında bir kez daha tutuklanmıştı.
Hüseyin Cahit geçti.
Hikâyesi kaldı.
Hayat geçer, herkes geçer, her şey geçer.
Bir hikâye kalır geriye.
Victor Jara, arkasında iz bırakmış, bütün Latin Amerika’yı etkilemiş Şilili bir şarkıcı.
Askerî darbeden sonra diğerleriyle birlikte tutuklanıp bir stadyuma koymuşlardı.
Onu sahneye çıkartıp işkence yaptılar, bir daha gitar çalmasın diye ellerini parçaladılar.
Onlar dipçiklerle ellerini parçalarken Jara, gittikçe kısılan sesiyle Venceremos’u söylüyordu.
“Fırtına yırtıyor sessizliği
Ufuktan bir güneş doğuyor”
Ümidin şarkısını söylerken makinelilerle taradılar onu.
Jara geçti.
Hikâyesi kaldı.
Şarkısı kaldı.
Yaşlanmak budur işte, her şeyin geçeceğini bilmektir, geride bir hikâye kalacağını bilmektir, hayatın teslim olmaya, korkmaya değmeyeceğini bilmektir, yeryüzünde kısa süre kalıp kaybolan bir bedenin biraz daha iyi şartlarda yaşaması için “hikâyenden” vazgeçmemen gerektiğini bilmektir.
İnsanlık, “hikâyelerini” bırakan insanlar sayesinde ilerledi, onlar sayesinde “insan olmak” övünülecek bir değere dönüştü.
Binlerce yıldır insanlık iktidar mücadeleleriyle birbirini öldürüyor.
Kaç imparatorluk kuruldu, kaç imparatorluk battı, sayısını bile bilemezsiniz.
O imparatorlukların saraylarındaki iktidar kavgalarında kimler kimleri yok etti, bilemezsiniz.
Kimler kimlere boyun eğdi, kimler çıkarları için kendini sattı, bilemezsiniz.
Onların bir hikâyesi yoktur.
Onlardan geriye kalan bir “sedâ” yoktur.
Bir iz yoktur.
Yeryüzünden gelip geçen milyarlarca insandan oluşan bir kalabalığın içinde onlar da kaybolup gitmiştir.
Zor zamanlardan geçiyoruz.
Bir darbeyi atlattık, bir iç savaşın eşiğinden döndük ama özgürlüğün ışığı şavkımadı üstümüze.
Halkın yiğit direnişiyle tarihe bir “hikâye” bırakacak bir iş yapıldı ama ertesi gün seksen yaşındaki Hilmi Yavuz gözaltına alındı.
Sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en büyük şairlerinden biri.
“herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım;
kar yağar, hüzün bile yok... ve nerdesiniz,
âh, evet nerdesiniz, yok saydıklarım?”
Herhalde elli yıl kadar oluyor, ben gencecik bir çocuktum, o adı bilinen bir şair, bir otobüs yolculuğunda uzun uzun “kelimeler” üstüne konuşmuştuk… Şiirin “kelimeleri kullanarak kelimelerin ötesine geçme sanatı” olduğundan.
Ben yaşlıyım şimdi, o benden de yaşlı.
Ve ben onun polis sorgusunda fenalaştığını okuyorum.
Seksen yaşındaki şairini polis sorgularına alacak kadar insafsızlaşan bir toplum olmayı hak ediyor mu burası?
Bu mu bir darbeyi yenmenin ertesinde yaşanacak hikâye?
Şahin’in ellerini arkasından kelepçelemişler.
Resmini gördüm.
Bütün hayatı darbelere karşı mücadeleyle geçmiş, bütün hayatı “demokrasiye” adanmış, yetmiş iki yaşında bir adam.
Beyaz gömleği, asık yüzü, elleri arkasından kelepçeli, polislerin arasında merdivenlerden iniyor.
Övünüyor musunuz bununla?
O yiğit direnişin “hikâyesini” böyle gölgelemeyi mi tercih ediyorsunuz?
Nazlı’yı, “operasyonlarla” aramak mı bu toplumun hikâyesi?
Polis arabasında tutuklanmaya giderken kalenderâne gülümseyen Ahmet Turan Alkan’la, Nuriye Akman’ı hapse atmak mı hikâyemiz?
Neden yapıyorsunuz bunları?
Bu insanların darbeci olmadığını, darbeyle hiçbir alakaları olamayacağını bilmiyor musunuz?
Niye bu insanlarla birlikte onca gazeteciyi zindanlara dolduruyorsunuz?
Neden hikâyenizi gölgelendiriyorsunuz?
Neden o muhteşem direniş hikâyesinden, o hikâyeyi daha da parlatacak bir özgürlük yaratmayı tercih etmiyorsunuz?
Üstelik bir de bunları söyleyenleri de hapsetmekle tehdit ediyorsunuz.
Bunlar geçer.
Her şey geçer.
Herkes geçer.
Hikâyeler kalır geriye… Anlatılmaya değer hikâyeler.
Yaş yaşamak bunu bilmektir.
Bir toplumun tarihte iz bırakacak, yıllarca anlatılacak hikâyesini, bu görüntülerle neden silmeye çalışıyorsunuz?
Seksen yaşındaki şairini sorgularda zorlayan bir toplum iflah olur mu, hiç böyle bir hikâye okudunuz mu?
Bunları görüp de susacak mıyız?
Susarsak, tankların önüne atlayan, hayatını feda eden, sakat kalan o çocuklara biz nasıl layık olacağız?
Korkarsak, sinersek, eğilirsek, bu toplumun hikâyesine ihanet etmiş olmayacak mıyız?
Bir hikâyesi olan bir toplumun, o topluma övünülecek yeni hikâyeler armağan etmek zorunda olan üyeleriyiz.
Bizden susmamızı beklemeyin.
Bizden korkmamızı beklemeyin.
Bizden bu toplumun hikâyesine ihanet etmeyi beklemeyin.
“herşey nasıl da bütündü bir zaman:
şimdi bahçe eksik, güllerse yarım”
Bahçeyi eksik, gülleri yarım bırakmayın.
Zindanlara doldurmayın günahsız insanları.
Bu topluma layık olun.
Bir hikâyemiz olsun, geçip giderken arkamızda bırakacağımız.
O hikâyeyi gölgelere teslim etmeyin.
Ahmet Altan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






