06 Aralık 2016

Şiir sonunda öldürür.

Genç, sadece canlıdır. Canlılık nasıl bir şey acaba? Canlı ama ruhtan uzak, canlı ama akıl ve anlayıştan uzak. Heyecan, ürperti, korku, tedirginlik, vesvese, telaş ve tuhaf bir coşkunlukla tıka basa dolu. Gencin coşkusu derken bu coşkunun çoğu hayal kırıklığının taşması neticesinde oluşan keder coşkunluğu ve hayatiyet gibi de görülebilecek ölüm coşkusudur. İhtiyar coşkusuz ölür, genç eğer ölürse coşkuyla ölür. İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Çoşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim. Çok istedim, çok. Her yılı acaba bu yıl ölebilecek miyim diye umarak geçirdim. Bazı yolculuklarda, bazı hallerde öleceğim içime doğdu ama ölmedim. Bazı sabahlar yatağıma bakıp gece dönmeyeceğim diye içimden geçirdim ama dönüp gene o yatakta uykuya vardım. Bazen kırlık bir yerde, bir ağacın altında omzumda telaşla yürüyen bir karınca, bir ağacın altına uzanmış halde sırtımda ve bacaklarımda giderek artan bir nem ile yaprakların arasından görünen gökyüzüne bakarak ve elimde bir şiir kitabı ile şiir okuyarak ölmek, göğe veda etmek isterdim.

Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.

Bir gençken ölemediğime, bir erişkin olamadığıma yanarım. Gençken ölsem aslında erişkin de olacaktım, neden ölmediğimi anlasam erişkin de olacaktım, bunları hiç bilmesem erişkin olmayan ama erişkin olmadığını da bilmeyen olacaktım, erişkin olmayı istesem, aslında yaşamayı istemeyecektim, ben erişkin olmayı istemeden, buna talip olmadan bir kendiliğindenlikle isteyip de isteğiyle lekelenmeden, isteyip de istemediğim verilmeden, böyle harap bir bahçedeki o eflatun rengi, belli belirsiz kokudaki çiçekle ot arası saksının yanında öylece kendiliğinden bitmiş olan var ya, işte ondan olmak isterdim.

Her şeye rağmen asıl olan yokluğumdur; her şeye rağmen tuhaf bir şekilde varımdır. Varlığımı beğenmem, yokluğum kâfi gelmez. Varlığım aslında işe yaramaz, yokluğum bir siluetin kayboluşudur.

***

İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp "Bu herhalde benim…" der. Bu dert de ona yeter.

***

Hayat evlenmek demekti, karı ya da koca demekti, çocuk ve ev demekti. Gerisi hep bunların etrafında, bunları sağlama almak için bir tuhaf gezinme, eşinme, kurcalanma idi. İnsanın belgeseli yapılsa seyredilemeyecek kadar gönül yorucu bir sıkkınlık verirdi.

***

Hayatla her anlaşmaya varan, varamayanın kederini artırır, onun garipliğine bir ilmek daha atar. Dünyayı her makul bulan onu ayıplayanı yalnızlaştırır, tuhaflaştırır, şartlarını her kabul eden ve ona göre davranan, yaşamada şart olmayacağını düşünenin önermesini daha da gizler, daha da bulunmaz yere saklar ve bunu arayanı da gitgide azaltır.

***

Rüzgâra, ota ve yağmura müthiş bir kederle bakardı, güneşe ve alacakaranlığa yine kederle bakardı, kar yağdığında ayrı bir keder, bahar geldiğinde canı yanmış gibi ayrı bir keder duyardı.

***

Hayat akar, yol ve yön değiştirir derler, insan değişir yol ve yönelim değiştirir derler. Bütün bunlar bence meselenin değişmesi, ortadan kalkması veya artık mühim sayılmamasıdır. Yoksa ne hayat gibi muhkem bir şey akar, ne sana bakıp da yol yön değiştirir. İnsanı ahret bile değiştiremez. Zebani dilini çekmeye gelse kişi ancak ahlakının elverdiği ile seslenir de aman diler. Gençken duyulan keder sonra hangi şifalı suyu buldu da içti? Hangi su, lekeleri çıkardı? Yaşamaya alışan köşesine çekildi; feryat edene, başka türlü söyleyene, sokaktaki köpeğe havlayan bir ev köpeği olamadı. İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat, o durgun, kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp ‘Bu herhalde benim…’ der. Bu dert de ona yeter.

***

Beni hiç anlamayacaktı. Olsun anlamasın. Anlasa beğenmezdi zaten, kim anladığına kıymet vermiş ki, anlamak küçümsemektir biraz da. Buna da talip değilim.

***

Aldatılmada insandan umudu kesmenin eşsiz huzuru vardı. İnsandan kesilen umut tanrıya yaklaştırıyordu. İnsandan ve dünyadan bir şeyler ummak, hele bulmak hatta olur ki sürprizlerle karşılaşmak ise eh artık başkaya gerek bırakmıyordu. Böyle bırakılıp unutuluverenin, tekrar bulunma umudu,bulunup değerli sayılma umudu ya da artık kaybolup tükenme umudu... Ah aldatılmak, hiçbir kucak bütünümü böyle sarmadı.

***

İnsan kendindeki her kötünün bir fazlasını katlanılmaz, iki eksiğini de mükemmel bulur. Buna inancım tam.

***

Şunu demek istiyorum., insan kendi ile başkaları arasındaki farkı ya da benzerlikleri nasıl bulur, bunlardan, bunların her şarttaki sabitliklerinden nasıl emin olur, bunu bilemiyordum. 
Kendimi sıkıntılı ama bir yandan mağrur görüyor, ötekileri sıkıntısız ve haysiyetsiz sayıyordum. Birinin biraz alttan alışı gönlümü bulandırıyor, biraz efelenişi yine nefretimi çekiyordu. Neşeli ve dışa dönük insan en sevmediğim insan iken, ketum ve içe dönükleri faydasız ve bencil görüyor, okumuşları ayağı yere değmez ve afaki, sıradanları cehaletin sündüre sündüre tadını çıkaranlar olarak görüyor, gördüğüme göreceğime pişman oluyordum.

***

Öğleye doğru çalışma masama geçer akşam sekize kadar kan ter içinde çırpınırım. Genelde verimsiz ve kifayetsiz bir çırpınmadır benimki. Ama bilirim ki aslolan çırpınmadır. Bu çırpınma vicdan azabı gibi, boşuna bir tükenişle helake sebep oldukça ben kendimi mahvolmuş, ama hiç değilse bir şey olmuş duyarım. Bir insanın olabileceği başka nedir ki?

***

Herkesten kurtulmak ancak kendini feda etmekle oluyormuş anladım; herkesten kurtuldum, kendimi kurtaramadım, onu rehin vererek bir yaşamaya başladım.

***

Hayatın aynılığı bir tür güvence gibiydi. Her değişiklikten, başkalıktan ve başkalardan besmele görmüş şeytan gibi ürkmek ve hep o alışıldığı, bildiği aramak, bulamamaktan korkmak hayatımızın temeli idi.

***

Hayat rüyadır derler. Benim hayatım hiç rüyalarıma benzemedi. Hayatıma benzemeyen herşey rüyam oldu. Benim çarçur etmek istediğim hayatım tasarruf edidl, bu tasarruf kim ve ne için bilinmedi, miras bıracaksam bu çarçur edilmemiş, israf hiç edilmemiş hayatı bırakacağım. Ama alan, olursa alan acaba ne yapacak?

***

Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle.


Şule Gürbüz / Coşkuyla Ölmek




05 Aralık 2016

Söyle be Ustam

İçimdeki papatyalar yolundu
tomurcuklar kırıldı
ben kırıldım
en çok da sevdiklerime

Bir türküsü olmalı şu hayatın
bahar aylarına, gönül yaralarına
bilirim herkesin bir şiiri vardır bir de umudu
hangi iklimin kırılgan ağacıyım ben
küskünüm, güz acısı çekiyorum işte
söyle be ustam
yerim neresi bu çıkarcı dünyada
alıp başımı nerelere gideyim

Bak ustam
gözlerim ıslak, hüzün akıyor yüzümden
küskünüm, yaşam ağrısı çekiyorum
kederimle boğuşmaktayım sancılar girdabında
hayatın en sessiz matemindeyim
söyle be ustam
hangi metropol duvarına yazmalı adımı
kimim ben
yurdum neresi
mezarımı hangi ülkeye kazmalı

yaşama yaslanmak için
şiirin burçlarına tutunmak yetmiyor ustam
al götür beni buralardan o uzak diyarlara...

Nuri Can
-Almira-

Dua Ağacı

Rabbim hayırlı işler nasip etsin.
Başkalarının alacağı olmadığı zaman özgür olursun.
Bu senin bataklığa batmanı değil paçanın ıslanmasını bile önler.
İnsanoğlunun bir şirkette alacağı olduğu zaman sanki rızkı kendisi veriyormuşçasına bir tutum içine girer ve haset duyar, o zaman negatif yönden dua eder. Fayda değil zarar verir. Rabbim seni kimseye boynu bükük yapmasın. Ruhun özgür olsun. Fizyolojideki sakatlıkdan da daha sakat bir durumdur.
Rabbi kulunu kuluna işini dahi düşürmesin.
Bunları yazıyor olmam kendim için bunun geçerli olduğu anlamına da gelmez aksine bu durumlara düşmemen için duacıyım.
Bir gün özgür olursan daha da farklı olacak.
Allaha kul ve köle olabilmek için kulunun köleliğini ne kabul ederiz ne de gebe kalırız.
İnşaallah bunu en üst düzeyde yaşarsın canım abim...

Ömer Doğan

kitap satın almak kitapçılarla yazarların karınlarını doyurmalarını sağlamakla kalmaz...

Hiçbir şey düşünmeden dalgın okumak, güzel bir kırda gözleri bağlı olarak gezmeye benzer. Kendimizi ve günlük yaşamımızı unutmak için değil, bilinçli ve olgun bir tutumla kendi yaşamımızı yeniden sağlam ellerimize almak için okumalıyız. Ürkek öğrencilerin soğuk öğretmenlerin karşısına çıkışı, ipsiz sapsız birinin içki şişesine el atışı gibi yaklaşmamalıyız kitaplara. Kitapların karşısına çıkışımız, kaçaklar ve gönülsüz yaşayanlar gibi değil, dağcıların Alpler'e tırmanışı, savaşanların silah ve cephane deposuna koşusu gibi olmalıdır.

***

Kitapların ölümsüz dünyasını kendine az buçuk yurt edinmiş biri çok geçmeden onların yalnız içeriğiyle değil, kendileriyle arasında yeni bir ilişkinin kurulduğunu görecektir. Sadece okunmalarıyla yetinilmeyip kitapların satın alınmasının da gerektiği sık sık söylenir. Yaşlı bir kitap dostu ve küçük sayılmayacak bir kitaplığın sahibi olan ben, kendi deneyimlerime dayanarak şunu kesinlikle belirtebilirim ki, kitap satın almak kitapçılarla yazarların karınlarını doyurmalarını sağlamakla kalmaz, salt okumak değil, kitaplara sahip olmak da tamamen kendine özgü hazlar sunar insana, kendine özgü bir ahlakı içerir. Örneğin, çok kıt parasal olanaklara karşın, katalogları sürekli gözden geçirip halk için hazırlanmış en ucuz baskıları seçerek, akıllıca, yılmaksızın ve giderek artan bir beceriyle davranıp tüm güçlükleri yenerek kendine güzel, küçük bir kitaplık kurmak sevince boğar insanı, büyüleyici bir spor yerini tutar. Bunun tersini düşünürsek, varlıklı aydın biri için her sevilen kitabın en güzel baskısını satın almak, seyrek ele geçen eski kitapları toplamak, sonra onları sevgi taşan güzel ciltlerle donatmak, seçkin haz kaynaklarından birini oluşturur.

***

Neden kitaplarla sohbet edilmesin? Kitaplar da çokluk insanlar kadar zeki, çokluk onlar insanlar kadar zeki, çokluk onlar kadar şakacıdır, onlar kadar insanın başına da tebelleş olmazlar.


***

Elinde İncil'den başka bir şey bulunmayan, İncil'den başka bir şey bilmeyen öyle köylü kadınları vardır ki, şımarık, varlıklı birinin elinin altındaki zengin kitaplıktan edindiği bilgiden, sağladığı avuntudan, sevinç ve mutluluktan daha çoğunu İncil'i okuyarak edinmiştir.

***

Eski bir kitap avutur insanı, uzaklardan konuştuğunu işitirsiniz, kulak verip söylediklerini dinler ya da kulaklarınızı tıkar dinlemezsiniz. Kitapta ansızın güçlü sözlerin çakıp söndüğünü gördünüz mü, bilirsiniz ki günümüzde kalemem alınmış bir kitaptan gelmemektedir bu sözler, günümüzdeki falan ya da filan yazarın sözleri değildir. ilk elden işitirsiniz bunları, bir martı çığlığı, bir güneş ışını gibi tıpkı.

Hermann Hesse



Şu Geniş Dünyaya Sığmayan Gönül

Şu geniş dünyaya sığmayan gönül
Şimdi bir odaya kapandı kaldı
Bir dakka bir yerde duramaz iken
Oturduğu yerden kalkamaz oldu

Hani o gençlikte çağlayan gönül
Gâhi gülüp gâhi ağlayan gönül
Güzeller köşkünde yaylıyan gönül
Gönül yaşar amma ümitler öldü

Elveda gençlikte geçen günüme
Ezirâil el atıyor canıma
Yanarım gençlikte, o zamanıma
Acı tatlı günler hep hayâl oldu

Nerde gençlikteki geçen çağlarım
Sustu bülbül gazel döktü bağlarım
Her gün hatırlarım her gün ağlarım
Veysel ağlamanın zamanı geldi

Aşık Veysel

Anadolu

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak...
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne - üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

Ahmed Arif

01 Aralık 2016

"Yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi. Hayat çok zor. Ailemi çok seviyorum."

Yavaş Yavaş Delirmek

Bir not düştü hayatın anlamsızlığına
'Yavaş yavaş delirdim, kimse bunu farketmedi'
Suskun bir kelebek çarptı boğazın sularına
Ertesi gün gazetelerde -gülen- eski yüzü ile
Neydi dostlarının anlayamadığı
Anlatamadığı ne vardı
Tabutuna sarılı duran ihtiyar babasına
*
'Yavaş yavaş delirdim, kimse bunu farketmedi'
Solgun bir yaprak düştü boğazın sularına
Tam da bahara çalarken gözleri
Avunacağı bir sevda vakti
Ağlatarak bir yalnız kenti
Anlatamadıklarıyla veda etti.
*
Bu şehrin insanına nisyan vurduğu zaman
Korkar oldu insandan insan
Şu körolası yalnızlık hortluyor ya!
Azgın sularda boğuluyor insanca her isyan.
*
'Yavaş yavaş delirdim, kimse bunu farketmedi'
Haber saatlerinde unuttuk gülmeyi
Yürekleri kinli, elleri kirli, dişleri sivri
Gözleri korkulu heber spikerleri
Parkta, durakta, sokakta
Ürküttüler masum kelebekleri
*
'Ne yaptın kızım!' feryadında bir baba
İzi bile kalmıyor çığlıkların
Sonraki sabahlarda
Yavaş yavaş deliriyorum haberin ola!

Erol

***

"ipek ne acı çekti bilmiyorum, neler düşündü, nasıl süreçlerden geçti, nerede yenik hissetti, hiç kimsesizliğinin idrakına nasıl vardı; hiç bir fikrim yok. çok konuşasım var kendisiyle, artık diğer tarafta olur herhalde.
cümlelerim, yazılarım çok uzun oluyor. düşüncelerimi bir çırpıda anlatamadım hiç ama bu dünyada ipek gibi insanlar da yaşıyor işte. bir cümlede çıkarıveriyor her şeyin özetini. bu kadar özetlenebilir miydi hayat, intihar?

çok garip ya. hissediyorsun her şeyin çığrından çıktığını, sağa sola saldırmaya başlıyorsun. sahte sosyallikler içine giriyorsun, ayaktaymış gibi görünüyorsun sürünürken, gülüyorsun-eğleniyorsun-alkolün dibine vuruyorsun-salak salak gülüyorsun; en son acziyetini fark ediyorsun, sahtelikten bıkalı zaten çok olmuş, içine kapanıyorsun.
tüm bu ve daha sayamayacağım süreçlerde, bunalımlarında, insanlar sürekli seni eleştiriyor, sana yaftalar üretmekle meşguller. gülüşün gevşeklik, eğlenmen "hadsizlik", sosyalliğin "orospuluk/piçlik", umursamazlığın "hayvanlık", birine umursamazca cevap vermen "edepsizlik", içine kapanıklığın "bunalım takılmak", odandan çıkmayışın "şımarıklık", bazılarının depresyon dediği küskünlüğün "bulmuşken bunamak", "kıymet bilmemek", "şükürsüzlük" oluyor.

sen tüm iğrenç ruh haline rağmen, bu yaftaların farkına varırsın. rağmen falan değil aslında; bu durumlarda her şeyi biraz fazla net görmeye başlarsın. umursamazlığının yerini derin bir hüzün alır, insanları kendine hiç tahmin edemeyeceğin kadar uzak görmeye başlarsın, anlatacak hiç bir şeyin yoktur, anlatsan bir işe yaramayacağını/anlaşılmayacağını bilirsin; çözümsüzlüğü kabul etmişsin, yenilgiye doymuşsun, savaşamazsın.
yavaş yavaş delirmişsindir, bilirsin. müthiş sosyal, konuşkan, güleç, paralı günlerinde susmayan telefonuna artık günlerce bir çağrı gelmemesinin, gelen smslerin de gsm şebekenden gelmesinin sebebini bilirsin: görünmez olmuşsundur, daha kötüsü istenmeyen insan olmuşsundur. acı anlatılmak istenmiyor genelde, bir de, anlatılmıyor, anlatamazsın.
yavaş ya da bir günde; delirmişsin bir şekilde. algıların yön değiştirmiş/kapanmış, bu yüzden, iyi bir kaç şeyi de hayra yormazsın. zaten korku kardeşin olmuştur, iyi bir şeyin, berbat on şeyle takip edileceğini kabul etmişsin.
en son korkularından arındığın; deliliğin zirve noktasına gelirsin. intiharı korkaklık olarak niteleyenlerin bilmedikleri tam da budur. hiç bir şey, intihar eden insanın umrunda değildir. umursamazlığın gerçeğine vakıf olan insan için, aşılması gereken bir sorun yoktur ortada. intihar teşebbüsünde bulunmuş, başaramamış biriyle konuşunca çok net anlatır; intiharla ilgili söylenen şeylerin çoğu yalandır. vazgeçiş, öyle kolay bir şey değil. vazgeçmek kolaycılık değil. vazgeçemediklerin değil midir akıttığın gözyaşlarının sebebi genelde? hayatta üç beş gün daha fazla tutunmanı güç mü addediyorsun? bak sözlük okuyoruz, buraya yazıyoruz, buraya kusuyoruz; birazdan da başka bir şeye kaydıracağız ilgiyi ki; gerçekliğin ortasına düşmeyelim. intihar eden ise o gerçekliğe ulaşmayı umar aslında. buraları kendisine fazlaca sahte gelmiştir, bıkmıştır sunilikten. dikkat edilirse fark edilir; intihar edenler genelde çok gerçekçi insanlardır.

intihar etmemişse bu insanın önünde bir seçenek oluyor zaten: "saldım çayıra arkadaş" demek. hakikaten de salar. etrafındaki umursamaz ama yüzündeki çizgileri derin, gözleri ufalmış insanlara bir daha bak; piç/gevşek değil onlar. fazla sürünmüşler, fazlaca yorulmuşlar, bıkmışlar, incitilmişler, çabaların hiç bir yaraya merhem olmadığını çoktan fark etmişler ve hayatın gerçeğini idrak etmişler: her şey geçiyor, herkes gidiyor.
o "yavşak" karşında boş boş sırıtıyor ise çok tahammülüdür, intihar etmemiş hala çünkü, saygıyı hak eder.

insanlar böyle, bir garip. seni yavaş yavaş delirtirler, sen delirirken itinayla senden kaçarlar, sen gittiğinde ise klişe cümleleri hazırdır:
- neyi vardı ki acaba ölecek kadar? (onu bilmediğin için gitmiş olmasın?)
- keşke bir arasaydı, konuşur dertleşirdik.
- çok abartmış, bir borç için ölünür mü? (hala bir insanın para için öleceğini düşünüyor.)
- çok iyiydi, çok.

sorma neden falan filan dinlerler arkandan. "pek çok gideeeenn memnun kiiii yerindeeen" diye çığırırken akıllarından geçersin, sonra da bir başkasını delirtirler.
çünkü birileri delirmiyor, hiç bir zaman da delirmeyecek. beton gibi bir şey bunlar. seni ortandan çatlatırlar ancak bunlara hiç bir şey olmaz. ellerinin titremesini, saçlarının dökülmesini, nefes almakta zorlanmanı, kararmış cildini, herkesten uzaklaşmış olmanı, sebepsiz öfkeni, her şeyi sorguluyor olmanı, sebepsiz gülümseyişini, yok yere ağlayışını, sigara üstüne sigara yakıyor olmanı, bir şarkıyı beş saat boyunca dinleyebiliyor olmanı izlerler ve bir kaç klişe yorumları ceplerinde hazırdır, seni yaftalarlar.
kimse seninle gerçekten bittiğin gün yan yana durmuyor, dursa da sen görmeyebiliyorsun. bitmişsin çünkü, ceplerin bomboş. bu cepleri klişe kelimelerle - sahte dostluklarla - iğrenç klişe ilişkilerle dolu insanlarla yarışamazsın; zaten, sen onları kendinle aynı kulvarda görmezsin. kibrin yoktur hani, kulvar dedim, kendini üstün görmezsin. onları dünyaya yakıştırırsın, kendini quasimodo gibi bir şey hissediyorsundur en iyi ihtimalle onların yanında. onlar dik, sen kamburun önde gideni. onların örnek hayatları var, sen hiç bir yere hiç bir zaman yakışmadın, hiç kimseyi tam mutlu edemedin, kimse seni mutlu edemedi, hiç bir işi doğru düzgün yapamadın.
dedik ya, algıların pas tutmuş.

ipek de yavaş yavaş delirmiş. keşke dönse de, bir konuşabilsem onunla. keşke ipek dönse de şu sözlükte bir kaç cümle yazsa. tüm tahsile dayalı, mantığa dayalı yazılara tercih ederdim onu; sadece ipek'i okurdum.
ipek'i çok seviyorum."

kaknem (ekşisözlük yazarı)

***

benim için kaknem yazıları ile gerçekten uçlardaydı, farklıydı, değişikti ve en önemlisi tutarlıydı. bir insan söyledikleri ve yaptıkları ile ne kadar tutarlı olabilir ki? çok az değil mi? kaknem yazdığı her yazıda fazlasıyla tutarlıydı. bir tarafta özgürlük diye bağırırken diğer bir tarafta ''onlar ölsün'' demiyordu, herkese özgürlük diyordu. kimseye dili, dini, ırkı, inancı, inançsızlığı sebebi ile hakaretlerle gitmiyordu. dış görünüşünden, cinsel kimliğinden, eğitimsizliğinden ya da aldığı o eğitimi süper addedenleri bundan dolayı aşağılamıyordu, hor görmüyordu. herkese insan gibi davranıyordu. çünkü insandı. çok farklı bir bakış açısı vardı. madalyonun diğer değil onlarca yüzünü görebiliyordu. boşluğa değil en dolu kısma bakıyordu ve yazdıkları çok doğruydu. gerçek manada çok az kişi okuyordu, diğerleri ise bilinmez bir nefretle gidiyordu üstüne. onlara bile ''gülümsüyorum'' diyordu. garip, değil mi sana nefretle gelene çiçek atmak. sen küfür ederken, hakaret ederken karşı taraftan aynı tepkiyi görememek hatta gülümsüyorum demesi ve gülümsemesi. o gülümseme de kahkaha değildi bence çok anlamı var anlayana. hani birisine binlerce kelime söylemek istersin ama bilirsin ki kırılacak, paramparça olacak, en iyisi susmak dersin ve susarsın, sadece gülümsersin.


***

once arkadasim, sonra dostum, akabinde ise meslektasim olan guzel kiz. bugun yine aklima geldi, aralik ayi idi, emindim ama yine de sozluge baktim. sonra "ah be arkadasim" dedim, seni son kez gordugum an aklima geldi. yazliginin bahcesinde arabana su tutuyordun. yanina gelip sana satasinca da hortumu bana cevirmistin. ah be ipek, ah be dostum. sana yine "mexican" desem ve hemen ardindan yine gulmeye baslasak... ah ipek...

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...