Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
18 Ocak 2017
16 Ocak 2017
İçinden tren geçen şiirler
Dünya, hiç durmadan seferde olan bir tren gibidir.
Zaman raylarının üzerinde, süzülen yıldız gibi akar geçer.
Ferîdûn-i Muşîrî
Yağmurun altında duran bir trenden
hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?
Pablo Neruda
‘Yine gam yükünün kervanı geldi’
trenler de ahşaptır turnalardan ötürü
Haydar Ergülen
kurtalan treni’ni sanki rüyasında görmüştür
kederli bir yağmur içinde bütün camları buğulu
yolcuları bakışarak bir vehameti bölüşür
Attila İlhan
nedir tren düdüklerinin çığlık çığlığa sorduğu
bir şehri terk ederken susmak bu kadar güç müdür
kadere dönüştüren nedir sıradan bir yolculuğu
Attila İlhan
Tren gece yarısı geçiyordu tuğla harmanının önünden;
bir an, trenin nabzını duyuyordu evler duvarlarında,
pencerelerinde, korkmuş ya da şaşırmış gibi.
Yannis Ritsos
Damarlarının içinden geçmişti tren,
Getirdiği, alıp götürdüğüyle.
Ve o, kendi içinde, tarlaların ötesinde, ağaçların gerisinde
Son tren düdüğünü bekledi kalkabilmek için.
Yannis Ritsos
Sen ki kayıp kafiyeyi arama
Hasan’la Hüseyin’e devam et
Vefadır adı bunun
Trenler gecikirse, görüşürüz
Mustafa Akar
Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar
Engin Turgut
Gelse de trenden ikimiz insek
camları buğulu iki tas çorba
bir kitap — çantana korkup tutunmuş
kâğıdı samandan şiiri zorba
Süleyman Çobanoğlu
Ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle
Cahit Zarifoğlu
koşarken ardından mordumanlı bir trenin
belli ki yaşamak için aşktı seçilen
tanrı’ya doğru koşan ağaçlar ne bilsin!
Betül Dünder
Ey sen!
Düzene düşüp aşka küsünce
Oyuncaklarını toplayıp giden çocuk…
Hala eski aklında mısın?
En sevdiğin turuncu trenin
Bende kaldı…
Farkında mısın?
Esra Güzelipek
Caddenin bostanına Malatyadan geldim
kara trenlerin uzun düdükleri kulağımda
Haydarpaşa kapılarını maviye açmış
Arife Kalender
Ben birazdan kalkıp Sirkeci’ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
İlhan Berk
Gecikmiş bir tren
Tek yolcusuyla giriyor İstanbul’a
Ali Asker Barut
Yedi yaşında bir çocuktum henüz,
Ve aklım kesmiyordu her şeyi belki,
Ama İstanbul’un sözünü etmeleri,
Tren demeleri yettiydi. Ne hikmet…
Suat Engüllü
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar
Sunay Akın
bir tren makas değiştiriyor kalbimde
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle
sanki iki sevgili Beşiktaş motor iskelesinde
karşılaşmış gibi tuhaf bir his var, kırgınlık var
Altay Öktem
Her gelen vapur, tren
Yeni insanlarla gelir.
Necati Cumalı
Her gece yorgun kalbime trenlerin
Biri geldi, biri gitti
Ümit Yaşar Oğuzcan
Trenin biri bir istasyona varıyor
Ordan çıkıyor biri.
Cemal Süreya
O zamanlar ben her gün
Vapurları karşılamağa giderdim
İstasyonlarda dolaşırdım
Tren saatlerinde.
Necati Cumalı
Hey trenler, vapurlar beni burdan götürün!
Ne var gözyaşlarından çamurlar yuğuracak?
Arasıra der mi ki Agathe’ın ruhu, üzgün,
“Nedametten, azaptan ve ıstıraptan uzak
Hey trenler, vapurlar, beni burdan götürün.”
Charles Baudelaire
Eskisi gibi yaşıyorum
Gezerek, düşünerek
Yalnız biletsiz biniyorum vapura, trene
Melih Cevdet Anday
“Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,”
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.
Cevat Çapan
Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Cahit Sıtkı Tarancı
Ellerimi tutuyorsun bir istasyonda
Alıp götürüyor bizi bir tren
Kemal Taştekin
tren gardan çıkarken son vagona yetişirdim
âh! benim eski sesime zarar aşktın sen:
Kemal Varol
Ellerim demiryolu
Sensizliğim tren
Kalbime doğru
Uza içime
Giderken ardından bıraktığın yolcu
Korkuluk artık bu şehre
Kuşlar gelmesin.
Özgür Ballı
ikimiz birden bire austerlitz garı’na gidiyoruz
austerlitz garı önüne bakıyor bizden utanıyor
bir trene binmek ve rastgele defolup gitmek istiyorum
trenin barında alnımı yağmurlu camlara dayamak
küstah bir duble birayla karşılıklı oturup ağlamak
Attila İlhan
on beş dakika sonra bordeux’ya bir tren kalkacak
garın merdivenlerinde benim için ağlayacaksın
ellerim yağmura açılmış sakallarım ıslak
Attila İlhan
Şimdi bir trende olsam
Kar yağsa istasyona
Bir çocuktan yumurta alsam
Ceyhun Atuf Kansu
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
Haydar Ergülen
Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber
Turgut Uyar
İçimde acıyla yürüyorum yolları
Çoktandır yolumu ayırdığım bu kentten
Yorulsam da bir daha binmem o trenlere
Kimse karşılamasın istasyonlarda beni
Haydar Ergülen
*nedir dil?
bir trendir ki
aynı zamanda
yol, yolculuk ve varıştır.
Adonis
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
Nazım Hikmet
Ölüm mü?..
Bütün ayrılıklarımı yüklenmiş bir tren
Sarı bir istasyondan alsın beni.
Ey dalgın kasabalar
Böyle ödeşelim bari
Yaşarken küçümsedim kaderinizi.
Şükrü Erbaş
Neden, beklememeniz
Uzaktan bir düdük sesi
Ya da bir iççekiş gibi
Yetinememeniz-niye?
Oruç Aruoba
zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
Nazım Hikmet
Tren yola çıkarken, kalan birkaç hayalim;
Seninle bir ömür yurtsuz olmak,
Gelişine, uzaklardan gelen bir hayat
Şafak Tarhan
Şimdi bir tren penceresinden
Başka yaşamlara bakar gibiyim
Ataol Behramoğlu
Vaktiyle İzmir’e gitmiştim
Ömrümde ilk defa
Aşıklık yüzünden.
Şehre girerken ışıklar uçuşuyor
Rüzgar okşuyordu saçımı tren penceresinde,
Kalbim bir bayrak gibi çırpınıyordu.
Cahit Külebi
gidiyorum
kal, demiyorsun
şimdi bozkırlarda usul usul ağlayan
kahır yüklü ağır bir tren gibiyim
kimsesiz bir aşkın ayak izinden
uzak yıldızlara doğru yol alan
ve gittikçe ırayan
ve gittikçe ırayan
Ayten Mutlu
Belki de atlayıp gitmiştir bir trene.
Edip Cansever
Yarin dudaklarından trenler geçer de
Kalbiyin istasyonunda durmaz mı
Kemal Sayar
ve bir tren
ne bir düdük çalar
ne el eder
kar yüklü yağmur yüklü
kalbim gibi
keder yüklü
bir tren
durmaksızın geçer
o böyle bir akşam böyle bir trene
bineceğini düşler
ben
böyle bir akşam böyle bir trenden
ineceğimi
avunuruz.
Behçet Aysan
Kalbim. Bir ayrılığı çalıyor kampana. Tren.
Ahmet Erhan
Rüzgarı arkasına alıp raylarda kayan tren
Bunu bilemedin bunu bilmiyorsun bunu bilemeyeceksin
Hüzne fren umuda fren sevince fren
Müşir Fuat
buharlı bir kara tren bacaklarının arası
Altay Öktem
sirkeci’de trenler ayrılığın yasında
Sıtkı Caney
‘rayını sevmez ve terkedemez bir sürgündür’
demiştik tren için onu geçelim
Hasan Tan
Trenler, gemiler, düşler bırakıyor insanı bir yerde,
Sonra gene dönülmez bir yol gibi ev!
Behçet Necatigil
Belki bir akşam bu kente bir tren gelir
Belki de yüreğimdeki hicranı alır gider.
Hüseyin Avni Cinozoğlu
Bunu ta başından biliyordun
Bir gün buralarda sonuncu kalışım olacaktı
Ellerinin bir anlık şeklini tutacağım
Bozkırdan günün son treni geçecek
Ben her şeye ardından bakacağım
Bunu ta başından biliyorum
Durdum bekliyorum, gelme
Gülten Akın
“Hekimhan” ilçesinde demir yolu geçerdi.
Gitmek isteyen herkes trenleri seçerdi.
Celal Yalvaç
Trenler geçiyor düş tünellerimden
Senin göğünde parçalanan nar gibi trenler
Koşuyorum çıkmak üzreyim işte çocukluğumdan
Baba, neden her şey dışımızda ve hızlı bu kadar
Mustafa Aydoğan
Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider.
Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.
Cahit Külebi
Tek gidiş bir de tren bileti vardı
Gitmeyi düşündüğünden değil, ama kaçmak zorunda kalabilirdi
Bunların dışında normal biriydi
Her sabah işine gider, akşam evine dönerdi
Hiç anahtar taşımamıştı yanında
Leon Felipe
bu gece yüzümde
arkasına yeni vagon eklenmiş
tren sevinci var
Altay Öktem
ama tren ne kadar dinlense de
raydan çıktığı o noktaya yaklaşırken
—ki söz konusu olan bir kadındır
korkusuna yaklaştıkça çoğalır güzelliği—
bilmeyecek hiç
o noktayı
bir daha geçip geçemeyeceğini…
Özge Dirik
bir tren gibi uzaklaştın sen.
bir bekleme salonu gibi yalnızlaştım ben.
başım gözüm üstüne,
ellerine dokundum,
ayrılık döküldü yüzünden.
Necmettin Topçu
kalkmak üzere bir tren
seni hatırlarım
Behçet Aysan
-şiirde tren yok
bu ne kederdir?
Haydar Ergülen
Trenim gecikmeli, yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.
Metin Altıok
Bekleme salonları. Ucuz tütün, mektup torbası ve
bir öykü: cılız ışığıyla. Susuz ve ışıksız köylerin
kapısı. Dünyayı bir durak sayanlara, örnek:
“Budur payına düşen. Bekle…”
Ve gökte gecikmiş bir turna katarı.
Bilir misin bekleme salonlarını?
Sennur Sezer
bugün trende
bir dahiye rastladım
5-6 yaşlarında,
yanıma oturdu
ve tren kıyı boyunca
ilerlerken
okyanusa geldik
sonra bana bakıp
hiç de güzel değilmiş,
dedi.
Charles Bukowski
Büyük istasyonlardaki büyük vedalar için
Trenler uzun bekler güzel bir gelenektir
Büyük istasyona benziyor artık bu ev
Tren bir yolcu daha edinecek demektir
Abdülkadir Budak
Unutulmuş tren istasyonlarında ağaçlara
Benzemek degildi hiç dileğim…..
Mahzun saksağanların konuk olduğu,
Bir karakavağım şimdi,
Kentte tahammülfersa çay bahçeleri,
Oturmuş denize bakan insanlar…..
Burda Unutulmuş bir Sultan Aziz İstasyonu,
Ben, demiryolu yanında bir karakavak
Nergis ve lale tarlalarına hayli uzak.
Hüsrev Hatemi
Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak
Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman
Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına
küçük iskender
Yan yana gidip de bir süre
Ayrı yönlerde uzaklaşan
İki tren gibi…
Ataol Behramoğlu
Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
doğuya giden bir trendeyim
ovada tek tük çıplak ağaçlar
yanımdasın ak boynun upuzun
hızla geçiyor ağaçlar ve boynun
boynunun upuzun kar yangını
bir ırmaktan alıyor güzelliğini
boynun ıssız modigliani boynu
Ahmet Ada
bir şehrin ortasından tren geçiyor
o şehirde büyük rüzgâr vardır
bir oyuncakçı vitrininin önünde
insanların durdukları ve duruşlarını
değiştirmedikleri trenle birlikte
şehrin ortasından oyuncak trenlerin
cezalandırmış şekilleri
Cahit Zarifoğlu
ankara garına usulca
ikindi yağıyor
bir güvercin çırpınışı yüreğim
gar bekçisi
kadınlara bakarcasına
bakıyor elindeki düdüğe
Müştehir Karakaya
Filo bile sonunda limana döner,
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Vladimir Mayakovski
peki ben, durup dururken, şu yaşımda
daha büyük dertleri varken ülkemin
ne arıyorum Haydarpaşa Garı’nda
Dilek Kartal
ve sanki bir adım var trenin kalkmasına
ve de
ayrılığa…
Mehmet Emin Arı
hiç bir yolcu treninin uğramadığı istasyon hüznü
Bayram Balcı
Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında
Trenler ki dumandan tekerlekleriyle
Yol alır
Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların
Olduğu yere
Pablo Neruda
Tren kaçırmış gibiyim
Sana veda
Sezai Karakoç
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Korkuyorum senden
Louis Aragon
Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Didem Madak
Son Tren sessizce perondan ayrılırken,
Baş öne eğilir hafiften,
Umuda veda,
Köksal Özyürek
biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler
kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle
İsmet Özel
Hayatta ben en çok kendimi sevdim:
Tek kişilik bir vagondum yük trenine eklenen
Sonunda beklenen oldu bir tünelden geçerken
Ray değiştirdi güneyden batıya öksüren tren
Derin bir uykudan, çarpışmayla irkildim
Kırmızı bir yaratığa çarpmıştı kalbim
Ne olduğunu otuz iki yıldır öğrenemedim
Baki Ayhan T.
hep böyle midir
kalbin hep böyle yavaş mıdır rüknettin
aynalar sana bir savaş mıdır rüknettin
yarin dudaklarından trenler geçer de
kalbinin istasyonunda durmaz mı
Kemal Sayar
geceyarısı, karanlık bir bozkırda
ışıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
içinde onca insan, içinde dünya
soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ahmet Erhan
Cebeci İstasyonunda bir tren
Nefes nefese soluyordu
Gerilmiş bir keman teli gibiydik
Yavuz Bülent Bakiler
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
Edip Cansever
Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
Nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)
Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
Sohrab Sepehri
Birgün gidersem,
Haydarpaşa’ya iner inmez
Denizi kucaklayıp gözlerinden öpeceğim
Gülcihan Atalay
Zaman raylarının üzerinde, süzülen yıldız gibi akar geçer.
Ferîdûn-i Muşîrî
Yağmurun altında duran bir trenden
hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?
Pablo Neruda
‘Yine gam yükünün kervanı geldi’
trenler de ahşaptır turnalardan ötürü
Haydar Ergülen
kurtalan treni’ni sanki rüyasında görmüştür
kederli bir yağmur içinde bütün camları buğulu
yolcuları bakışarak bir vehameti bölüşür
Attila İlhan
nedir tren düdüklerinin çığlık çığlığa sorduğu
bir şehri terk ederken susmak bu kadar güç müdür
kadere dönüştüren nedir sıradan bir yolculuğu
Attila İlhan
Tren gece yarısı geçiyordu tuğla harmanının önünden;
bir an, trenin nabzını duyuyordu evler duvarlarında,
pencerelerinde, korkmuş ya da şaşırmış gibi.
Yannis Ritsos
Damarlarının içinden geçmişti tren,
Getirdiği, alıp götürdüğüyle.
Ve o, kendi içinde, tarlaların ötesinde, ağaçların gerisinde
Son tren düdüğünü bekledi kalkabilmek için.
Yannis Ritsos
Sen ki kayıp kafiyeyi arama
Hasan’la Hüseyin’e devam et
Vefadır adı bunun
Trenler gecikirse, görüşürüz
Mustafa Akar
Tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon nereye
Giderse oradadır şair, şairden başka uçan turna yoktur
Sahici bir kimse kalmış mıdır garda bir başına ağlayan
Bir gün beni şiirden resim yapıp duvara çakacaklar
Engin Turgut
Gelse de trenden ikimiz insek
camları buğulu iki tas çorba
bir kitap — çantana korkup tutunmuş
kâğıdı samandan şiiri zorba
Süleyman Çobanoğlu
Ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle
Cahit Zarifoğlu
koşarken ardından mordumanlı bir trenin
belli ki yaşamak için aşktı seçilen
tanrı’ya doğru koşan ağaçlar ne bilsin!
Betül Dünder
Ey sen!
Düzene düşüp aşka küsünce
Oyuncaklarını toplayıp giden çocuk…
Hala eski aklında mısın?
En sevdiğin turuncu trenin
Bende kaldı…
Farkında mısın?
Esra Güzelipek
Caddenin bostanına Malatyadan geldim
kara trenlerin uzun düdükleri kulağımda
Haydarpaşa kapılarını maviye açmış
Arife Kalender
Ben birazdan kalkıp Sirkeci’ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
İlhan Berk
Gecikmiş bir tren
Tek yolcusuyla giriyor İstanbul’a
Ali Asker Barut
Yedi yaşında bir çocuktum henüz,
Ve aklım kesmiyordu her şeyi belki,
Ama İstanbul’un sözünü etmeleri,
Tren demeleri yettiydi. Ne hikmet…
Suat Engüllü
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar
Sunay Akın
bir tren makas değiştiriyor kalbimde
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle
sanki iki sevgili Beşiktaş motor iskelesinde
karşılaşmış gibi tuhaf bir his var, kırgınlık var
Altay Öktem
Her gelen vapur, tren
Yeni insanlarla gelir.
Necati Cumalı
Her gece yorgun kalbime trenlerin
Biri geldi, biri gitti
Ümit Yaşar Oğuzcan
Trenin biri bir istasyona varıyor
Ordan çıkıyor biri.
Cemal Süreya
O zamanlar ben her gün
Vapurları karşılamağa giderdim
İstasyonlarda dolaşırdım
Tren saatlerinde.
Necati Cumalı
Hey trenler, vapurlar beni burdan götürün!
Ne var gözyaşlarından çamurlar yuğuracak?
Arasıra der mi ki Agathe’ın ruhu, üzgün,
“Nedametten, azaptan ve ıstıraptan uzak
Hey trenler, vapurlar, beni burdan götürün.”
Charles Baudelaire
Eskisi gibi yaşıyorum
Gezerek, düşünerek
Yalnız biletsiz biniyorum vapura, trene
Melih Cevdet Anday
“Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,”
Sürgünlerin uzmanlığını.
Bir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter, öğrendim.
Cevat Çapan
Kalkmalıyım,
Dolaşmalıyım,
Sokaklarda, parklarda.
El sallamalıyım
Giden trenlere,
Cahit Sıtkı Tarancı
Ellerimi tutuyorsun bir istasyonda
Alıp götürüyor bizi bir tren
Kemal Taştekin
tren gardan çıkarken son vagona yetişirdim
âh! benim eski sesime zarar aşktın sen:
Kemal Varol
Ellerim demiryolu
Sensizliğim tren
Kalbime doğru
Uza içime
Giderken ardından bıraktığın yolcu
Korkuluk artık bu şehre
Kuşlar gelmesin.
Özgür Ballı
ikimiz birden bire austerlitz garı’na gidiyoruz
austerlitz garı önüne bakıyor bizden utanıyor
bir trene binmek ve rastgele defolup gitmek istiyorum
trenin barında alnımı yağmurlu camlara dayamak
küstah bir duble birayla karşılıklı oturup ağlamak
Attila İlhan
on beş dakika sonra bordeux’ya bir tren kalkacak
garın merdivenlerinde benim için ağlayacaksın
ellerim yağmura açılmış sakallarım ıslak
Attila İlhan
Şimdi bir trende olsam
Kar yağsa istasyona
Bir çocuktan yumurta alsam
Ceyhun Atuf Kansu
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
Haydar Ergülen
Yolculuğum uzun sürmüş oldukça
Gece demir köprülerden geçmiştir tren.
Dağ başında beş on haneli köyler,
Telgraf direkleri yollar boyunca
Koşuşup durmuş bizle beraber
Turgut Uyar
İçimde acıyla yürüyorum yolları
Çoktandır yolumu ayırdığım bu kentten
Yorulsam da bir daha binmem o trenlere
Kimse karşılamasın istasyonlarda beni
Haydar Ergülen
*nedir dil?
bir trendir ki
aynı zamanda
yol, yolculuk ve varıştır.
Adonis
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
Nazım Hikmet
Ölüm mü?..
Bütün ayrılıklarımı yüklenmiş bir tren
Sarı bir istasyondan alsın beni.
Ey dalgın kasabalar
Böyle ödeşelim bari
Yaşarken küçümsedim kaderinizi.
Şükrü Erbaş
Neden, beklememeniz
Uzaktan bir düdük sesi
Ya da bir iççekiş gibi
Yetinememeniz-niye?
Oruç Aruoba
zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek
Nazım Hikmet
Tren yola çıkarken, kalan birkaç hayalim;
Seninle bir ömür yurtsuz olmak,
Gelişine, uzaklardan gelen bir hayat
Şafak Tarhan
Şimdi bir tren penceresinden
Başka yaşamlara bakar gibiyim
Ataol Behramoğlu
Vaktiyle İzmir’e gitmiştim
Ömrümde ilk defa
Aşıklık yüzünden.
Şehre girerken ışıklar uçuşuyor
Rüzgar okşuyordu saçımı tren penceresinde,
Kalbim bir bayrak gibi çırpınıyordu.
Cahit Külebi
gidiyorum
kal, demiyorsun
şimdi bozkırlarda usul usul ağlayan
kahır yüklü ağır bir tren gibiyim
kimsesiz bir aşkın ayak izinden
uzak yıldızlara doğru yol alan
ve gittikçe ırayan
ve gittikçe ırayan
Ayten Mutlu
Belki de atlayıp gitmiştir bir trene.
Edip Cansever
Yarin dudaklarından trenler geçer de
Kalbiyin istasyonunda durmaz mı
Kemal Sayar
ve bir tren
ne bir düdük çalar
ne el eder
kar yüklü yağmur yüklü
kalbim gibi
keder yüklü
bir tren
durmaksızın geçer
o böyle bir akşam böyle bir trene
bineceğini düşler
ben
böyle bir akşam böyle bir trenden
ineceğimi
avunuruz.
Behçet Aysan
Kalbim. Bir ayrılığı çalıyor kampana. Tren.
Ahmet Erhan
Rüzgarı arkasına alıp raylarda kayan tren
Bunu bilemedin bunu bilmiyorsun bunu bilemeyeceksin
Hüzne fren umuda fren sevince fren
Müşir Fuat
buharlı bir kara tren bacaklarının arası
Altay Öktem
sirkeci’de trenler ayrılığın yasında
Sıtkı Caney
‘rayını sevmez ve terkedemez bir sürgündür’
demiştik tren için onu geçelim
Hasan Tan
Trenler, gemiler, düşler bırakıyor insanı bir yerde,
Sonra gene dönülmez bir yol gibi ev!
Behçet Necatigil
Belki bir akşam bu kente bir tren gelir
Belki de yüreğimdeki hicranı alır gider.
Hüseyin Avni Cinozoğlu
Bunu ta başından biliyordun
Bir gün buralarda sonuncu kalışım olacaktı
Ellerinin bir anlık şeklini tutacağım
Bozkırdan günün son treni geçecek
Ben her şeye ardından bakacağım
Bunu ta başından biliyorum
Durdum bekliyorum, gelme
Gülten Akın
“Hekimhan” ilçesinde demir yolu geçerdi.
Gitmek isteyen herkes trenleri seçerdi.
Celal Yalvaç
Trenler geçiyor düş tünellerimden
Senin göğünde parçalanan nar gibi trenler
Koşuyorum çıkmak üzreyim işte çocukluğumdan
Baba, neden her şey dışımızda ve hızlı bu kadar
Mustafa Aydoğan
Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider.
Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.
Cahit Külebi
Tek gidiş bir de tren bileti vardı
Gitmeyi düşündüğünden değil, ama kaçmak zorunda kalabilirdi
Bunların dışında normal biriydi
Her sabah işine gider, akşam evine dönerdi
Hiç anahtar taşımamıştı yanında
Leon Felipe
tren ayrıldı tuttum koyu bir karanlıkta, yırttım kendimi
resim oldum, ürkek bir anı oldum, artık kim olsa kırar beni.
Akif Kurtuluş
Doğrudur babamın dedikleri bir bir
Geyve boğazına varırken sağda,
Heybetli kayalar, bulutlar arasında
Bir köy, gözünüze iliştirmiştir.
Gün ağartır, tren yavaşlar, pencerelerden
İnsan mis gibi bir ekmek kokusu alır.
Sanırım, bütün dünyada bahar,
Her yerden evvel bu köye gelir.
Turgut Uyar
sabaha karşı, mağlûp trenlerin
sararmış istasyonlara yanaşması gibiydi babam.
Kemal Varol
trenlerde tabut taşıma tarifesinin olduğunu
öğrendiğim gün yalnız kaldım
Abdullah Eraslan
trende öğrenilen trende kalacak
indiklerinde üç türlü ölüm
boşaltmış olacak kompartımanları
trenli hayatların bir gereği bu
trenin bütün yolcularına ölüm
iltimas olsun diye
bir kalkış noktası hediye ederek
her birini tek tek
üç tarzda uğurluyor
durulan her istasyonda onları
yine ölüm karşılıyordu ru be ru
gizli pazarlıkların mahfillerinde ölüm
onları eliyle koymuş gibi enseliyordu
İsmet Özel
Hepimiz aynı trende seyahat ediyoruz
Muhtemel gelecege doğru.
Dışarı bakıyoruz; yeterince gördük.
Hepimiz aynı trende oturuyoruz.
Ve çoğumuz yanlış vagonlarda
Erich Kästner
bu gece yüzümde
arkasına yeni vagon eklenmiş
tren sevinci var
Altay Öktem
ama tren ne kadar dinlense de
raydan çıktığı o noktaya yaklaşırken
—ki söz konusu olan bir kadındır
korkusuna yaklaştıkça çoğalır güzelliği—
bilmeyecek hiç
o noktayı
bir daha geçip geçemeyeceğini…
Özge Dirik
bir tren gibi uzaklaştın sen.
bir bekleme salonu gibi yalnızlaştım ben.
başım gözüm üstüne,
ellerine dokundum,
ayrılık döküldü yüzünden.
Necmettin Topçu
kalkmak üzere bir tren
seni hatırlarım
Behçet Aysan
-şiirde tren yok
bu ne kederdir?
Haydar Ergülen
Trenim gecikmeli, yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.
Metin Altıok
Bekleme salonları. Ucuz tütün, mektup torbası ve
bir öykü: cılız ışığıyla. Susuz ve ışıksız köylerin
kapısı. Dünyayı bir durak sayanlara, örnek:
“Budur payına düşen. Bekle…”
Ve gökte gecikmiş bir turna katarı.
Bilir misin bekleme salonlarını?
Sennur Sezer
bugün trende
bir dahiye rastladım
5-6 yaşlarında,
yanıma oturdu
ve tren kıyı boyunca
ilerlerken
okyanusa geldik
sonra bana bakıp
hiç de güzel değilmiş,
dedi.
Charles Bukowski
Büyük istasyonlardaki büyük vedalar için
Trenler uzun bekler güzel bir gelenektir
Büyük istasyona benziyor artık bu ev
Tren bir yolcu daha edinecek demektir
Abdülkadir Budak
Unutulmuş tren istasyonlarında ağaçlara
Benzemek degildi hiç dileğim…..
Mahzun saksağanların konuk olduğu,
Bir karakavağım şimdi,
Kentte tahammülfersa çay bahçeleri,
Oturmuş denize bakan insanlar…..
Burda Unutulmuş bir Sultan Aziz İstasyonu,
Ben, demiryolu yanında bir karakavak
Nergis ve lale tarlalarına hayli uzak.
Hüsrev Hatemi
Sonra trenin önüne bir oğlan atlayacak
Zayıf, uzun bacaklı, çetrefil, kendine kahraman
Raylarda kırmızı şarap şişeleri patlamışçasına
küçük iskender
Yan yana gidip de bir süre
Ayrı yönlerde uzaklaşan
İki tren gibi…
Ataol Behramoğlu
Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
Cemal Süreya
doğuya giden bir trendeyim
ovada tek tük çıplak ağaçlar
yanımdasın ak boynun upuzun
hızla geçiyor ağaçlar ve boynun
boynunun upuzun kar yangını
bir ırmaktan alıyor güzelliğini
boynun ıssız modigliani boynu
Ahmet Ada
bir şehrin ortasından tren geçiyor
o şehirde büyük rüzgâr vardır
bir oyuncakçı vitrininin önünde
insanların durdukları ve duruşlarını
değiştirmedikleri trenle birlikte
şehrin ortasından oyuncak trenlerin
cezalandırmış şekilleri
Cahit Zarifoğlu
ankara garına usulca
ikindi yağıyor
bir güvercin çırpınışı yüreğim
gar bekçisi
kadınlara bakarcasına
bakıyor elindeki düdüğe
Müştehir Karakaya
Filo bile sonunda limana döner,
tren soluk soluğa koşar gara doğru,
Bense ondan daha hızlı koşmaktayım sana
-çünkü seviyorum-
budur beni çeken, sürükleyip götüren.
Vladimir Mayakovski
peki ben, durup dururken, şu yaşımda
daha büyük dertleri varken ülkemin
ne arıyorum Haydarpaşa Garı’nda
Dilek Kartal
ve sanki bir adım var trenin kalkmasına
ve de
ayrılığa…
Mehmet Emin Arı
hiç bir yolcu treninin uğramadığı istasyon hüznü
Bayram Balcı
Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında
Trenler ki dumandan tekerlekleriyle
Yol alır
Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların
Olduğu yere
Pablo Neruda
Tren kaçırmış gibiyim
Sana veda
Sezai Karakoç
Bilmem senden söz açmayı bilir görünürüm
Tıpkı uzun bir süre garda
El sallayanlar gibi gittikten sonra trenler
Bilekleri sönerken yeni ağırlığından gözyaşlarının
Sana büyük bir sır söyleyeceğim Korkuyorum senden
Louis Aragon
Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Didem Madak
Son Tren sessizce perondan ayrılırken,
Baş öne eğilir hafiften,
Umuda veda,
Köksal Özyürek
biz şehir ahalisi, üstü çizilmiş kişiler
kalırız orda senetler, ahizeler ve tren tarifesiyle
İsmet Özel
Hayatta ben en çok kendimi sevdim:
Tek kişilik bir vagondum yük trenine eklenen
Sonunda beklenen oldu bir tünelden geçerken
Ray değiştirdi güneyden batıya öksüren tren
Derin bir uykudan, çarpışmayla irkildim
Kırmızı bir yaratığa çarpmıştı kalbim
Ne olduğunu otuz iki yıldır öğrenemedim
Baki Ayhan T.
hep böyle midir
kalbin hep böyle yavaş mıdır rüknettin
aynalar sana bir savaş mıdır rüknettin
yarin dudaklarından trenler geçer de
kalbinin istasyonunda durmaz mı
Kemal Sayar
geceyarısı, karanlık bir bozkırda
ışıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
içinde onca insan, içinde dünya
soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ahmet Erhan
Cebeci İstasyonunda bir tren
Nefes nefese soluyordu
Gerilmiş bir keman teli gibiydik
Yavuz Bülent Bakiler
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
Edip Cansever
Aydınlık götüren bir tren gördüm,
Fıkıh götüren bir tren gördüm,
Nasıl da yavaş gidiyordu.
Siyaset götüren bir tren gördüm,
(ne de boş gidiyordu)
Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
bir tren gördüm,
Sohrab Sepehri
Birgün gidersem,
Haydarpaşa’ya iner inmez
Denizi kucaklayıp gözlerinden öpeceğim
Gülcihan Atalay
O gün, bütün çabalarına rağmen bir tek kişiyi bile tevhidle buluşturamamış bir peygamber evine nasıl bir hüzünle dönerdi?
Şair Erdal Çakır'la Hece Yayınları'dan çıkan "Hüznün Efendisine" kitabına dair konuştuk. Düşüncenin şiire ayna tuttuğu "Hüznün Efendisine" kitabı, aynı zamanda irşad işlevi görüyor. Çünkü peygamber yaşantısının şiirdeki yansımalarına şahit oluyorsunuz okudukça...
Şiir dilinizin ifade gücü düşünce ağırlıklı ve bunu tüm şiirlerinizde görmek mümkün. Şiirinizin bir düşüncenin savunuculuğunu yaptığı hususunda neler söylemek istersiniz?
Her varlık, kendini ifade etmek ister ve her varlığın bir ifade biçimi vardır. Bu, fıtratın ona yüklediği çok esaslı noktalardan biridir. Kendisini ifade edemeyen bir varlığın sorumluluk taşı(ya)mayacağı aşikardır. Bu sebeple beyan esastır ve beyanı ortaya koyan da dildir. ‘Dil’se, en geniş manasıyla içine doğduğu, varolduğu toprağın, iklimin, düşünce ve inancın sesiyle konuşur.
Söz konusu olan şiirse, bu salt bir form ortaya koyma eylemi olarak anlaşılmamalıdır. Her şiir, köklerinden aldığı mesajı taşıyan, ne olduğuna ve nereye ait olduğuna ilişkin haberler veren kanlı-canlı bir manzumedir. Şiir, salt olarak nedir, nasıl olmalıdır, sanatın bir dalı olarak nasıl anlaşılmalı ve hangi bilinçle yazılmalıdır tartışmalarını bir tarafa bırakarak söylüyorum bunları. Bir fıtrattan bahsediyoruz. Hiçbir şeyi, sahibinden ve kaynağından soyarak tanımlayamayacağımız açıktır.
Bir derdim ve davam var. Bunu her hal ve şartta dile getirmekten kesinlikle imtina etmem. ‘Ben kimim’ sorusunun yapışık olduğu hakikati ve kaderi dışarıda bırakarak bir niyet, bir düşünce ve eylemi ifade etmekten Allah’a sığınırım. Şiirimi, sahip olduğum inancın ve düşüncenin alanı haline getirdiğimi söylemem, bir nosyon olarak ‘insan’ hakikatini eksik hatta vebale varan bir sorumsuzlukla idrak ettiğimi gösterir. Çünkü, insan yapıp ettikleri ve kendisinden sadır olanların çok daha fazlasıdır. Ancak, ne iş yaptıysam, ne konuştu ve ne söylediysem, rengimin, tadımın, kokumun ve toprağımın ne olduğunu ayniyle vermesini de kat’iyyetle isterim. Eğer ben bir elmaysam, genel çerçevesiyle meyve olarak tanımlanmak istemem. Evet, ben bir insanım ve Allah’a aitim. Gerisi, dünyanın bilindik işleridir. Hepsi bu.
“Hüznün Efendisine”, Peygamberimizin yaşadığı hayatı geniş bir yelpazede okura sunuyor. Ve kitabınızın ismi peygamberimizin çileli hayatını temsil etmesi açısından seçici bir isim. İsmin serüvenini anlatır mısınız?
Allah Resûlü’nün hayatı muhteşemdir. Hû’yu yazarken beni günlerce bırakmayan bir duygu vardı: Bir peygamber güne nasıl başlar ve nasıl bitirirdi? Onun için gün biter miydi? Bütün gün Hazreti Allah’tan aldığı vahyi kavmine tebliğ etmekle memur bir peygamber, evine dönerken hangi duygularla dönerdi? O gün, bütün çabalarına rağmen bir tek kişiyi bile tevhidle buluşturamamış bir peygamber evine nasıl bir hüzünle dönerdi? İşte Hû’yu yazdığım o günler içerisinde neredeyse isimlerini bildiğim bütün peygamberlerle o anları yaşadım. Ne yaşıyorlardı, hissetmeye çalıştım. Adeta kollarına girdim, onlarla ağladım ve irkildim. Gerçekten o nasıl bir hüzündü? Keyfiyetini anlamaya çalıştım. Gördüm ki, anlamaya çalışmanın hüznünü bile taşımaktan acizim. Ya onlar ne yaşamışlardı? Kâbe’de, Efendimiz hazretlerinin sırtına deve işkembesi bırakıldığında o varlığın en şereflisi neler hissetmişti peki? Resûlüllah Efendimizi yazarken de bu duygularla hemhaldim. O, yaratılmış olanların en kutlusuydu, hüznün de.
“Bize şöyle söylenmişti/ Bu çöllerin leylası henüz leyla değil” Çağımızın en ürkütücü yönü de Leyla’nın Leyla olduğunun bilincinde olmayışı. Leyla'nın şahsında sorumluluklarını unutan her bireyi örnekleyecek olursak neler söylemek isterseniz? Örneğin şairin sorumluluğu?
Evet. Leyla, Leyla değil; Mecnun da Mecnun. Leyla'yı sadece haz ve lezzette arayan bir Mecnun; Mecnun'u averaj erkekte arayan bir Leyla. Çöl, zaten kayıp. Leyla'nın da, Mecnun'un da bulundukları zemin ayaklarının altından çekildi ve ayakları kaydı. Yaratılış olarak birbirlerinin özelliklerini giyinerek felah bulacaklarını zannetmeye başladılar. Temel özellikler olarak birbirlerine yaklaştıkça da kendilerinden uzaklaştılar. Asli fonksiyonları itibarıyla Mecnunlaşan Leyla'lar, leylalaşan Mecnun'lar haline geldiler. Yani bu bozukluk sadece Leyla'ya yüklenecek bir sorumluluk değil, her iki tarafın fıtrî kayıplarıyla ortaya çıkan bir bozukluk. Her durumda mırıldandığımız o mutad soruyu soralım mı? Ne olacak şimdi?
İnsan, insanlığını giyinecek. Fıtratının ne olduğu hakikatine dönecek. Erkekler, Leyla'nın bir yatak figürü olduğu sapkınlığını terkedecekler. Bunu özellikle de müslüman olduğunu söyleyen erkekler için söylüyorum. Parayı, mevkiyi, makamı bir şehvet seyahatine dönüştüren müslüman erkeklere söylüyorum. Yani Mezopotamya şiirlerimin yedincisinde dediğim gibi:
“Kumsal tepelerin ardına otağ kurmuş ceylan söyleşileri,
Kays’ı çağdışı ilan eden Leyla’ya övgülerden bir mezar kazmakta
Leyla, bir cafede papirüs gerdan,
Yağmurun içinde kurumuş hayalet
Ve kadın Leyla, Kays’ı sınır ötesi hikayelerin kahramanı yapan
Kerbelâ’ya gömülmüş kuyularda makyajlı balçık”
Bizim kadına olan aşkımız yani Leylamız, ne gökten bir türlü indirilemeyerek dokunulmaz kılınan Leyla'dır, ne de et-kemik yığınıdır. O, sevildikçe bizi Allah’a yaklaştıran, Allah’a yaklaştıkça da kendisine dokunabildiğimiz ve daha çok sevdiğimiz kadındır. Bunu Leyla'nın Mecnun'a bakışına da aynen uyarlayabiliriz.
Çağın koşullarından dolayı şiir yaşlılık dönemini yaşıyor. Çünkü şiiri sığdırabileceğimiz alanlar işgal edilmiş durumda. Tabi bu şahsi bir düşüncedir. Siz şiirin geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz?
Hani bir söz vardır: “Bu gök kubbenin altında söylenmemiş hiçbir söz yoktur”. Bu sözü kesinlikle reddedenlerdenim. Söylenecek sözü kalmamış bir dünyanın kıyametinin çoktan kopmuş olması gerekirdi. Sünnetullah’a da tamamen aykırı. Her insan yeni bir yaratılış demekse, bu, her insanın, yeni bir potansiyel olduğu anlamına da gelir.
Şiir de bitmeyecektir. Hep aynı hızda ve isteriyle varlığını sürdürecektir. Zaman zaman yaşanan savrulmalar, şiirin bugünü ve geleceği ile ilgili bir karamsarlık içerse de şiir durmayacak, özel yeteneklerini ve dehalarını çıkarmaya devam edecektir. Çağın getirdiği olumsuzlukların, şiir için bir dezavantaja dönüşmüş olabileceği tezleri kıyasıya tartışılabilir. Ancak, ben bunun şiir için daha büyük imkanlar doğurabileceği kanaatini taşıyorum. Yola gelmesi ve içindeki insanın bulunmasını gerektiren daha çok kelime ve problem varsa, şiirin de o nispette daha çok işi var demektir. Ayrıca bana göre şiir hiçbir zaman bir noktaya gelmedi. Yani bir durak ve karar belirlemedi kendine. Yoluna devam etti hep.
Son olarak “Muhammedi” kavramı için neler söylemek istersiniz?
Resûlüllah Efendimiz bizim desturumuzdur, düsturumuzdur; mürşidimiz ve rehberimizdir. Biz, O'nunla öğrendik Kur’an’ı, nefsi, nefesi, kudreti ve aczi. Ona ittiba ve itaatin bir emir olduğunu Kur’an bize söyledi. Başka ne söyleyebiliriz ki. Muhammedî olan her şey bizatihi insan ve hayattır. Bu, sözün, insanın ve hayatın kemale erdiği noktadır. Önemle belirtilmesi gereken husus, Efendimiz hazretlerinin hayatının ve kendisinden sadır olanların bir argüman yığını, şahsiyetinin de bir nostalji, bir mitos olmadığıdır. Bakmalıyız, O bizim hayatımıza ne kadar dokunuyor, daha doğrusu hayatımızın ne kadar içinde; biz de O'na ne kadar dokunabiliyoruz. O asla ve asla Medine’de yatan bir nostalji ve mit değil. Resûlüllah Efendimiz bir efsane değil kesinlikle, bizatihi insan, Kur’an-ı Kerim’in ‘büyük bir yaratılış üzere’ olduğunu söylediği bir hakikat timsali.
O'nu olduğu gibi kavramak ve anlamak noktasındaki ifrat ve tefriti, Hazreti Allah şanlı Kitab’ında reddediyor. İslamlığımızda bir eksilme, bir eğrilme gördüğümüzde yönelmemiz gereken ilk ve tek şahsiyettir aziz Peygamberimiz. Öbür türlü, Kur’an-ı Hakim’in anlaşılması ve yaşanması hususu salt bizim inisiyatifimize bırakılacak olursa, muharref insan, muharref idrak kalıpları hayatımızın tümüne hakim olur. Rehber ve ölçü Muhammed Mustafa aleyhisselamdır. Muhammedîlik budur. Muhammedîlik bir din ve sistem taraftarlığı değil, kavramsal ve ontolojik boyutuyla insan olma tercihidir. Yani Rabbimizin olmamızı istediği o insan.
Hamdimiz, bütün güzel isimleriyle birlikte Hazreti Allah’a; selam ve muhabbetimiz güzeller güzeli Resûlüllah Efendimiz’edir.
Salih Ağbalık konuştu
Kaynak: dunyabizim
Şiir dilinizin ifade gücü düşünce ağırlıklı ve bunu tüm şiirlerinizde görmek mümkün. Şiirinizin bir düşüncenin savunuculuğunu yaptığı hususunda neler söylemek istersiniz?
Her varlık, kendini ifade etmek ister ve her varlığın bir ifade biçimi vardır. Bu, fıtratın ona yüklediği çok esaslı noktalardan biridir. Kendisini ifade edemeyen bir varlığın sorumluluk taşı(ya)mayacağı aşikardır. Bu sebeple beyan esastır ve beyanı ortaya koyan da dildir. ‘Dil’se, en geniş manasıyla içine doğduğu, varolduğu toprağın, iklimin, düşünce ve inancın sesiyle konuşur.
Söz konusu olan şiirse, bu salt bir form ortaya koyma eylemi olarak anlaşılmamalıdır. Her şiir, köklerinden aldığı mesajı taşıyan, ne olduğuna ve nereye ait olduğuna ilişkin haberler veren kanlı-canlı bir manzumedir. Şiir, salt olarak nedir, nasıl olmalıdır, sanatın bir dalı olarak nasıl anlaşılmalı ve hangi bilinçle yazılmalıdır tartışmalarını bir tarafa bırakarak söylüyorum bunları. Bir fıtrattan bahsediyoruz. Hiçbir şeyi, sahibinden ve kaynağından soyarak tanımlayamayacağımız açıktır.
Bir derdim ve davam var. Bunu her hal ve şartta dile getirmekten kesinlikle imtina etmem. ‘Ben kimim’ sorusunun yapışık olduğu hakikati ve kaderi dışarıda bırakarak bir niyet, bir düşünce ve eylemi ifade etmekten Allah’a sığınırım. Şiirimi, sahip olduğum inancın ve düşüncenin alanı haline getirdiğimi söylemem, bir nosyon olarak ‘insan’ hakikatini eksik hatta vebale varan bir sorumsuzlukla idrak ettiğimi gösterir. Çünkü, insan yapıp ettikleri ve kendisinden sadır olanların çok daha fazlasıdır. Ancak, ne iş yaptıysam, ne konuştu ve ne söylediysem, rengimin, tadımın, kokumun ve toprağımın ne olduğunu ayniyle vermesini de kat’iyyetle isterim. Eğer ben bir elmaysam, genel çerçevesiyle meyve olarak tanımlanmak istemem. Evet, ben bir insanım ve Allah’a aitim. Gerisi, dünyanın bilindik işleridir. Hepsi bu.
“Hüznün Efendisine”, Peygamberimizin yaşadığı hayatı geniş bir yelpazede okura sunuyor. Ve kitabınızın ismi peygamberimizin çileli hayatını temsil etmesi açısından seçici bir isim. İsmin serüvenini anlatır mısınız?
Allah Resûlü’nün hayatı muhteşemdir. Hû’yu yazarken beni günlerce bırakmayan bir duygu vardı: Bir peygamber güne nasıl başlar ve nasıl bitirirdi? Onun için gün biter miydi? Bütün gün Hazreti Allah’tan aldığı vahyi kavmine tebliğ etmekle memur bir peygamber, evine dönerken hangi duygularla dönerdi? O gün, bütün çabalarına rağmen bir tek kişiyi bile tevhidle buluşturamamış bir peygamber evine nasıl bir hüzünle dönerdi? İşte Hû’yu yazdığım o günler içerisinde neredeyse isimlerini bildiğim bütün peygamberlerle o anları yaşadım. Ne yaşıyorlardı, hissetmeye çalıştım. Adeta kollarına girdim, onlarla ağladım ve irkildim. Gerçekten o nasıl bir hüzündü? Keyfiyetini anlamaya çalıştım. Gördüm ki, anlamaya çalışmanın hüznünü bile taşımaktan acizim. Ya onlar ne yaşamışlardı? Kâbe’de, Efendimiz hazretlerinin sırtına deve işkembesi bırakıldığında o varlığın en şereflisi neler hissetmişti peki? Resûlüllah Efendimizi yazarken de bu duygularla hemhaldim. O, yaratılmış olanların en kutlusuydu, hüznün de.
“Bize şöyle söylenmişti/ Bu çöllerin leylası henüz leyla değil” Çağımızın en ürkütücü yönü de Leyla’nın Leyla olduğunun bilincinde olmayışı. Leyla'nın şahsında sorumluluklarını unutan her bireyi örnekleyecek olursak neler söylemek isterseniz? Örneğin şairin sorumluluğu?
Evet. Leyla, Leyla değil; Mecnun da Mecnun. Leyla'yı sadece haz ve lezzette arayan bir Mecnun; Mecnun'u averaj erkekte arayan bir Leyla. Çöl, zaten kayıp. Leyla'nın da, Mecnun'un da bulundukları zemin ayaklarının altından çekildi ve ayakları kaydı. Yaratılış olarak birbirlerinin özelliklerini giyinerek felah bulacaklarını zannetmeye başladılar. Temel özellikler olarak birbirlerine yaklaştıkça da kendilerinden uzaklaştılar. Asli fonksiyonları itibarıyla Mecnunlaşan Leyla'lar, leylalaşan Mecnun'lar haline geldiler. Yani bu bozukluk sadece Leyla'ya yüklenecek bir sorumluluk değil, her iki tarafın fıtrî kayıplarıyla ortaya çıkan bir bozukluk. Her durumda mırıldandığımız o mutad soruyu soralım mı? Ne olacak şimdi?
İnsan, insanlığını giyinecek. Fıtratının ne olduğu hakikatine dönecek. Erkekler, Leyla'nın bir yatak figürü olduğu sapkınlığını terkedecekler. Bunu özellikle de müslüman olduğunu söyleyen erkekler için söylüyorum. Parayı, mevkiyi, makamı bir şehvet seyahatine dönüştüren müslüman erkeklere söylüyorum. Yani Mezopotamya şiirlerimin yedincisinde dediğim gibi:
“Kumsal tepelerin ardına otağ kurmuş ceylan söyleşileri,
Kays’ı çağdışı ilan eden Leyla’ya övgülerden bir mezar kazmakta
Leyla, bir cafede papirüs gerdan,
Yağmurun içinde kurumuş hayalet
Ve kadın Leyla, Kays’ı sınır ötesi hikayelerin kahramanı yapan
Kerbelâ’ya gömülmüş kuyularda makyajlı balçık”
Bizim kadına olan aşkımız yani Leylamız, ne gökten bir türlü indirilemeyerek dokunulmaz kılınan Leyla'dır, ne de et-kemik yığınıdır. O, sevildikçe bizi Allah’a yaklaştıran, Allah’a yaklaştıkça da kendisine dokunabildiğimiz ve daha çok sevdiğimiz kadındır. Bunu Leyla'nın Mecnun'a bakışına da aynen uyarlayabiliriz.
Çağın koşullarından dolayı şiir yaşlılık dönemini yaşıyor. Çünkü şiiri sığdırabileceğimiz alanlar işgal edilmiş durumda. Tabi bu şahsi bir düşüncedir. Siz şiirin geldiği noktayı nasıl değerlendirirsiniz?
Hani bir söz vardır: “Bu gök kubbenin altında söylenmemiş hiçbir söz yoktur”. Bu sözü kesinlikle reddedenlerdenim. Söylenecek sözü kalmamış bir dünyanın kıyametinin çoktan kopmuş olması gerekirdi. Sünnetullah’a da tamamen aykırı. Her insan yeni bir yaratılış demekse, bu, her insanın, yeni bir potansiyel olduğu anlamına da gelir.
Şiir de bitmeyecektir. Hep aynı hızda ve isteriyle varlığını sürdürecektir. Zaman zaman yaşanan savrulmalar, şiirin bugünü ve geleceği ile ilgili bir karamsarlık içerse de şiir durmayacak, özel yeteneklerini ve dehalarını çıkarmaya devam edecektir. Çağın getirdiği olumsuzlukların, şiir için bir dezavantaja dönüşmüş olabileceği tezleri kıyasıya tartışılabilir. Ancak, ben bunun şiir için daha büyük imkanlar doğurabileceği kanaatini taşıyorum. Yola gelmesi ve içindeki insanın bulunmasını gerektiren daha çok kelime ve problem varsa, şiirin de o nispette daha çok işi var demektir. Ayrıca bana göre şiir hiçbir zaman bir noktaya gelmedi. Yani bir durak ve karar belirlemedi kendine. Yoluna devam etti hep.
Son olarak “Muhammedi” kavramı için neler söylemek istersiniz?
Resûlüllah Efendimiz bizim desturumuzdur, düsturumuzdur; mürşidimiz ve rehberimizdir. Biz, O'nunla öğrendik Kur’an’ı, nefsi, nefesi, kudreti ve aczi. Ona ittiba ve itaatin bir emir olduğunu Kur’an bize söyledi. Başka ne söyleyebiliriz ki. Muhammedî olan her şey bizatihi insan ve hayattır. Bu, sözün, insanın ve hayatın kemale erdiği noktadır. Önemle belirtilmesi gereken husus, Efendimiz hazretlerinin hayatının ve kendisinden sadır olanların bir argüman yığını, şahsiyetinin de bir nostalji, bir mitos olmadığıdır. Bakmalıyız, O bizim hayatımıza ne kadar dokunuyor, daha doğrusu hayatımızın ne kadar içinde; biz de O'na ne kadar dokunabiliyoruz. O asla ve asla Medine’de yatan bir nostalji ve mit değil. Resûlüllah Efendimiz bir efsane değil kesinlikle, bizatihi insan, Kur’an-ı Kerim’in ‘büyük bir yaratılış üzere’ olduğunu söylediği bir hakikat timsali.
O'nu olduğu gibi kavramak ve anlamak noktasındaki ifrat ve tefriti, Hazreti Allah şanlı Kitab’ında reddediyor. İslamlığımızda bir eksilme, bir eğrilme gördüğümüzde yönelmemiz gereken ilk ve tek şahsiyettir aziz Peygamberimiz. Öbür türlü, Kur’an-ı Hakim’in anlaşılması ve yaşanması hususu salt bizim inisiyatifimize bırakılacak olursa, muharref insan, muharref idrak kalıpları hayatımızın tümüne hakim olur. Rehber ve ölçü Muhammed Mustafa aleyhisselamdır. Muhammedîlik budur. Muhammedîlik bir din ve sistem taraftarlığı değil, kavramsal ve ontolojik boyutuyla insan olma tercihidir. Yani Rabbimizin olmamızı istediği o insan.
Hamdimiz, bütün güzel isimleriyle birlikte Hazreti Allah’a; selam ve muhabbetimiz güzeller güzeli Resûlüllah Efendimiz’edir.
Salih Ağbalık konuştu
Kaynak: dunyabizim
12 Ocak 2017
Anne, Neden Beni Bıraktın?
Mardin’in Süryani cemaatinden Bedia Hanım (bazı kayıtlara göre Vehia), dört çocuğuyla dul kaldığında henüz 33 yaşındaydı. Elde yoktu, avuçta yoktu. Çaresizlikten, fakirlikten, Suriye’ye göçmeye karar verdi. Kızları Münüre ile Behice’yi ve büyük oğlu İlyas’ı yanına aldı, o vakitler altı yaşında olan Bahe’yi, Mardin varolduğundan beri oradaymış gibi duran Deyrulzafaran Manastırı’na, ruhanilerden Dilobale’ye emanet etti.
Bahe, kardeşlerin içinde en zayıfıydı, hastaydı, zekası yaşıtları gibi değildi. Belki bakamayacağını, belki göç yoluna dayanamayacağını düşündü. Oğlunu manastırın korunaklı duvarları arasına bırakırken “Burada kal, döneceğim” dedi. Bir rivayete göre yıl 1919’du, başkasına göre ise 1928. Bahe, bir nüfus cüzdanına ancak 40 yaşında sahip olduğundan bunu net olarak hiç bilemeyeceğiz.
Bahe’nin hayatını, geçen yıl ‘Misafir’ ismiyle belgeselleştiren Haydar Demirtaş, ablalarından birini Suriye’de buldu. Yıllar sonra gördüğü kardeşinin fotoğrafını öpüp koklarken ayrılıklarını şöyle anlatacaktı: “Anneme, Bahe’yi manastıra bırakmanın onun için daha iyi olacağını söylediler. O hem çocuk hem de saf biriydi. Manastır onun hem anası, hem babası oldu...”
Bahe, yıllar boyu manastıra hizmet etti. Temizledi, bekçiliğini yaptı, bahçıvanlığını üstlendi, her geleni koştu kapıda karşıladı. O, manastırın bir parçasıydı, manastır da onun. Süryaniceyi hiç öğrenemedi, hep Arapça konuştu. Ömrünün son yıllarında yürümekte, duymakta, görmekte zorlanıyordu ama yine de ziyaretçileri karşılamaktan, onlarla fotoğraf çektirmekten vazgeçmedi. Bir de annesinin dönmesini beklemekten...
Geçen salı günü (2 Nisan 2014) gözlerini yumduğunda belki 76, belki 85 yaşında olan Bahe Amca, ömrünün sonuna kadar rüyalarında annesini gördü. Yıllar boyu herkese annesini, kendisini nasıl bırakıp gittiğini anlattı. Bazen başka hiçbir şey anlatmazdı. Hep aynı üç soruyu sorardı: Niye beni terk etti? Niye beni buraya bıraktı? Niye bana geri gelmedi?
Deyrulzafaran’dan bir taş eksildi
Sadece annesine küfreder
Yıllar geçti, manastırdan onlarca din adamı, yüzlerce öğrenci geçti. Tek değişmeyen Bahe ve ömürlük bekleyişiydi. Kilise günlerinde manastıra gelen herkese annesini anlatır ancak rahatladıktan sonra eğlenmeye başlardı. Gençliğinde şarkı söylemeyi, halay çekmeyi severdi. Bir de kırmızı çorapları... Sadece kırmızı çorap giyerdi. Fakir dolabında onlarca çift kırmızı çorap vardı. “Ne istersin?” diye sorulduğunda hep aynı cevabı verirdi: Kırmızı çorap.
Her gün mutlaka Metropolit Saliba Özmen’le kısa da olsa sohbet ederlerdi. “Bu manastırın gülü kim” diye sorardı Özmen. Yüzü aydınlanır, “Benim” derdi Bahe Amca. Son günlerinde bile manastırda görev yapmış rahipler sorulduğunda başlardı bir çırpıda 70 yılı saymaya: Rahip Circis, Rahip Bitris, Rahip Davut, Rahip Cıbran, Rahip Sait, Bıdrıs, Hani, İbrahim, İlyas... Hepsine tek tek Allah’tan rahmet diledikten sonra, “Hepsi gitti, bir gün ben de gideceğim. Hepimiz misafiriz” derdi.
Son yıllarında tüm ihtiyaçlarını gören, sabah kahvesini getiren, giydiren, tıraş eden Metin Üstüner, “Gerçek bir ruhani” diyor onun için: “Burada görev yapmış ruhanilerin kokusu geliyor ondan”.
Tıpkı Bahe gibi Mardin’in kıymetlilerinden, kendini bildi bileli basmacılık yapan, basmalara dini motifler işleyen 90 yaşındaki Nasra Şimmes de şahit onun masumiyetine: “Nebi gibidir, günahı yok. Ne hırsızlık bilir, ne küfretmeyi. Sadece annesine küfreder, neden beni bıraktı diye”.
Manastır çalışanlarından Gülcan Bayruğ, yıllarca yoldaşlık etti Bahe’ye. Bayramlarda evine giderdi kalmaya bazen. Bayruğ’a duyduğu sevgiyi şöyle tarif ederdi: “Anneciğim seni Babısor, Mardin Kapı, Amerika, Viranşehir, Eski Kale, Mardin, Bilali Köyü, Ankara, Şam ve Dünya kadar seviyorum”.
Bahe Amca, manastırın dışında hiçbir yeri bilmedi, tek göz odasının yalınlığında, ermişler gibi yaşadı.
Banu Tuna / Hürriyet Gazetesi
Dışarı çıkıp son gelen misafirleri de uğurladıktan sonra, kapıyı kapatmadan, son bir kez daha kulağında, ruhunda çınlanan o sese tekrar baktı…
Gözleriyle aradı gelmesini istediklerini. Uzakları süzen gözleri gelecek olanlarını tekrar umut etti. İnanmak istemedi, uzaklaşmayı çocukluğundan beri kabul etmeyen Bahe, umudunu sonrasına erteledi. Bir hüznü tekrar bedeninde yaşamaya başladı.
Umudu bir kez daha yok olmuş şekilde, ellerini arkasına bağlayarak, başında kasketiyle, içeri girmeden, dönüp son bir kez daha baktı ve içeri girip kapıyı kapadı. Yıllar önce kapanan o kapının sesini tekrar bütün ruhunda hissetti. Kapıya sırtını dönüp saf yüreğiyle Deyrulzafaran manastırının avlusuna yöneldi
Uzaklara, derinlere, hep birileri gelecekmiş gibi bakışı ondandır Bahe’nin. Yılların yükü, yüzüne vurduğu kaderinin çizgileri, bir ömrü özetler gibi yüzünde simgedir. Şapkasının gölgesinde umut dolu bekleyişinin gerçekleşmediği an, kapının ardında misafirlere sevecen ama bir o kadar da "Geldiler mi acaba?" diyen umut dolu bakışı, yaşamındaki, dört kişiden birisinin geleceği umudunun, giderek artan sabırsızlığının kırıldığı anlardı.
Belki …
Her geçen gün giden umudu
Yaşamını geçirdiği manastırda
Gelecekmiş gibi beklemesinin sebebiydi.
Vedia 1928 yılının aydınlık bir gününde, umutlarına mutluluk katan, yaşamının yeni bir parçasını, dünyaya getirmenin mutluluğundaydı. Çığlıkların kesildiği anda, "nurtopu gibi bir oğlun oldu" dediler. Aldı kucağına. Hafiften yatağın yukarısına, kendini çekerek, sevecen dolu bakışlarıyla yeni bebeğini öptü.
Yaşamı onun ellerinde, ümitleri Bahe’nin bedenindeydi.
Doğan çocuk mutluluk getirmişti eve. Ama kaderi ne olacaktı bir bilinmezlikti. Ne öykü bekliyordu yaşanmışlıkta, bilinmeyenin sırrıyla, yaşamın yeni nefesine başlamıştı Bahe.
Münire ile Behice heyecanla, doğum sonrasında geldiler. Yeni kardeşlerine merakla, bir yürek dolusu sevgiyle baktılar. Sessiz, sedasız, anlamsız bakışları olan Bahe, annesinin sıcaklığında, onun kollarındaydı. Yaşama merhaba demişti. Kardeşlerin en büyüğü İlyas, daha bir keyifle geldi. O da kardeşini gördü. Mutlu, sağlıklı olması için ve bir ömür boyu beraber olabilmeleri dileğiyle dua ettiler. Evde mutluluk, yeni yaşamın belirtisi bir bebeğin sesi ile büyüyor, evi dolduruyordu.
Dokuma işleri ile uğraşıp, evin geçimini sağlamaya yardımcı olan Vedia dört çocuğun yükünü sırtlanmıştı. Hanna, tren istasyonunda yük taşıyıp hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Evin yükü giderek ağırlaşıyor, her geçen gün daha çok çalışmak zorunda kalıyordu.Yeni bebeğini de merakla bekliyordu.
Gelen İlyas'ı uzaktan gördü Hanna, İlyas heyecanlı ve mutluydu. "Baba, baba kardeş geldi!" diyerek, babasına mutlu haberi verdi. Hanna İlyas’ı kollarının arasına alarak öptü... Keyfine diyecek yoktu. Bir de oğlan olduğunu öğrenince sevinci bir anda ikiye katlandı. Terli ve bir o kadar da yorgun Hanna malzemelerini yandaki duvarın kenarındaki arkadaşına bırakarak İlyas’ la beraber eve doğru koşar adımlarla, gitti.
Hayata yeni gözlerini açan bebeğe İbrahim adını verdiler. Sonrasında Bahe lakabını alacak olan yeni bebek İbrahim ve ailesi o günün kararmasıyla, yaşamlarının ilk anlarına başladılar. Evin yükü biraz daha artmıştı. Ama herkesin kısmeti vardı bu dünyada. Hanna düşündü, "Nasıl olsa kısmeti var" dedi içinden. Oğlan olması da ayrı bir mutluluktu. Ayrı bir sevinç biraz da gururla, o gece uyudular…
Günler günleri kovaladı, anılar anıları getirdi. Yaşanmışlıklar arttı. Yıllar geçmeye başladı, Sevecen yüzüyle Bahe hep ailenin ilgi odağı oldu.
Vedia evin işlerini yaparken avlunun sıcaklığından kaçıp kenara geldi. İki yaşına gelen Bahe’sini uyutmuştu. Yanağını öperek işlerini halladebilmek, biraz daha çalışabilmek için kuyunun kenarına Bahe’yi usulca bıraktı. Üzerini ince bir şekilde örttü.
İçeri girdikten dakikalar sonra, şiddetli bir bebek sesi ve ağlaması duydu. Avludan çığlık sesleri yükseliyordu. Duyulmadık bir korku ve inanılmaz iç geçiren bir ses etrafı sarmıştı. Koşarak Bahe’nin yanına yaklaştığında avludaki horozun uyuyan Bahe’ye yaklaşıp hışımla onu gagaladığını ve burnunu, yüzünü kan revan içinde bıraktığını gördü.
Bahe çok korkmuş küçücük bedeni irkilmiş, ruhu geri dönüşümü olmayan yaralar almıştı. İrkildi. Ağlamaktan soluksuz kalan evladını aldı. İç geçire geçire ağlayan Bahe‘yi sakinleştirmeye çalıştı. Yarasını sildi. ...
Derin yara sadece yüzünde değil ruhunda, bilincinde de kapanmaz izler bırakır Bahe’nin. Bahe, o günden sonra daha bir çekingen, daha bir ürkek olmaya başlar ve öyle de yaşar.
Yaşamında iz bırakarak giden kaderinin, ilk yaraları artık başlamıştır. Hayat Bahe ile beraber ailesinin evinde, yaşamın varlıklarından biraz yoksun devam eder, gider. Bahe büyür…
Akranlarına göre yaşamdan ve gelişimden biraz daha geridir. Daha korkak daha zor öğrenen ve öğretilenleri daha zor yapan ,algılaması daha yavaş bir yapısı oluşur. Ama işlerinde kimseye zarar vermeyen, en seveceni de odur. Bahe dört yaşlarına gelince, anormal davranışları zihninde oluşan hasarı belli eder. O şu an, kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmuyordu ama akranlarına kıyasla zihinsel gelişimi geç ilerliyor, geç gelişiyordu. Öyle ki, bir ömür boyu manastırda yaşamış olmasına ve ana dil olarak Süryaniceyi konuşmalarına rağmen onun Süryaniceyi ömrü boyunca öğrenememesi, sadece ailesinden öğrendiği Arapçayı konuşması hep dikkat çeker. Oyunların vazgeçilmez çocuğudur. Ama nedendir bilinmez, Bahe o talihsiz olaydan sonra hep yaşamdan geridir. Vücudu gelişir ama aklı, ruhu çocukluktan öteye geçemez.
Hanna’nin yanına gelen adam taşınacak yük olduğunu söyler. Bir iki gündür rahatsız olduğunu söyleyen Hanna eve para götürme derdine, yorgunluğuna rağmen işi kabul eder. Biraz soluklanır. Hava sıcaktır. Kalkar trenin yanına gider. Trenden ilk yükünü sırtına alır ve büyük duvarın dibine bırakır. Hafif göğsü ağrımaya başlar, nefesi tıkanır gibi olur. Mertliğe yenilip yükü de bırakamaz. İkinci yükü de sırtına alır duvara doğru yönelir. Ağrı şiddetlenir, ayaklarını atamaz hale gelir, yol büyür, uzar, yük ağırlaşır. Zorlukla yürümeye devam eder. Duvara yaklaştığında eğilip yükü sırtından atar ve oracığa yığılıp kalır.
Arkadaşları yetişir. Ama Hanna bu dünyadan göçmüştür. Eve kara haber gelir. Kader tekrar işlemeye, yaralara yara katmaya başlamıştır. Matem, üzüntü, gelecek kaygısı, baba yokluğu evi sarar. Hüzün varken, hiçbir şeyin farkında olamayan, bilmeyen tek Bahe’dir. Kader Bahe’ye bir çizgi daha eklemiştir. Beş yaşlarındaki Bahe babasının anlamsız gidişinin zamanla ne olduğunu öğrenecektir. Vedia kocasının bu dünyadan göçmesinin yükünü tek başına çekemez hale gelir. Düşünür çözüm yolu arar. Çocuklar çalışacak, eve katkı olacak durumda değildir. Bir de dul kalmanın, dul yaşamanın zorlukları onu çok rahatsız etmeye başlar.
Zaman içinde Bahe’de sorunlar daha da belirmeye başlar. Zor öğrenen, zor anlayan yapısı, özel bakım ve ilgi gerektirir. Akranlarına göre her konuda geridedir. Bu son zamanda da hep fazla emek Bahe’yedir. Vedia geceyi zor geçirir. Kafasına, "ailesinin yanına, Suriye’ye gitme düşüncesi" iyice yerleşmiştir. Çocuklarını da alarak baba ocağına dönmek istemektedir.
Kararını verir baba ocağı Suriye’ye gidecektir. Asıl zor olan Bahe’dir. Ne şartlar elverişlidir, ne de gücü vardı olacaklara. Ne yapacaktı Bahe’yi? Aklını kemiren tek düşünce budur. Oralara götüremez, bakamaz ve büyütemezdi. Karanlık gece, kendi düşünceleriyle daha da karanlık ve karamsar hale gelir. Kararını verir. Bahe’yi Deyrül Zafaran Manastırı'na bırakacak orada yaşamını sürmesini sağlayacaktır. Bu, bir ananın diğer çocukların geleceği için; kendisi, yaşam mücadelesi, yüreği, mantığı için alınacak en zor ve en son karardır…
Baba ocağına taşınma vakti gelmişti. Her şey hazırlanmış, yolculuk için an bekleniyordu. Ama hayatın en zor anı, aile için Manastıra yönelmekti. Manastıra gelirler. Artık Bahe’yi bırakıp ondan ayrı, bilinmez bir kadere onsuz gideceklerdi. … Manastırın koca kapısı açıldı. Aileyi karşıladılar. Vedia, Bahe’nin elinden sıkıca tutmuş, avlunun ortasına geldiler .
Behice, Münire ve İlyas annelerinin yanında gözleri dolu, hayatlarının en zor anlarını yaşıyorlardı. Vedia çocuğunun sıkıca elini tuttuğu, gözyaşlarını içine akıttığı, dudaklarının titremesini engellemek için dişlerini ısırdığı, haykırışlarını, kadere serzenişini, sessiz çığlıklarını, yüreğine bastırdığı, hiç yaşamak istemediği, bir ana yüreğinin koptuğu anları tüm bedeniyle yaşamaktaydı.
Münire, Behice ve İlyas Bahe’nın orada kalacağını bilmenin zorluğunda, yürek parçalanmışlığı içinde oradaydılar. Sevecen gülüşüyle ve her şeyden habersiz olan Bahe’ye, Vedia hiç o güne kadar sarılmadığı kadar öpüp sarıldı. Onlarca defa Bahe’nin yanağını öptü. İki elini Bahe’nin yanaklarına getirdi. Süzdü. Tekrar tekrar baktı. Bir ayrılığı, Bahe’ye hissettirmemek için gözlerindeki yaşlara zor hakim oldu.
Münire, Behice ile beraber kardeşlerine sarıldılar. Ona baktılar. Onlarca defa öptüler. Elleri hep Bahe’nin ellerinde, onu bırakmanın, kaybetmenin üzüntüsündeydi. Hayatlarında tatmadıkları, kabul edemeyecekleri, ama yaşamın onları zorladığı, kötü bir oyunun hamlelerini yapıyor, asla kabul edemeyecekleri bir kararı uyguluyorlardı. Anılar hepsinde canlandı, yaşam özet gibi geçiverdi gözlerinin önlerinden. Hiç kötülüğü olmayan Bahe’nin suçu neydi? Bahe’nin sıcak kalbi, acımasız hayatın seyrinde ayrılmayı hiç kabullenemediler. İlyas daha olgun ve dirayetliydi. İzlerken arkasını döndü. Tutamadığı göz yaşlarını hıçkırığını sessizce yaşadı. Gözlerindeki yaşı, gömleğinin koluna sildi.
Vedia tekrar çömeldi. Bahe’ye sarıldı. Çocuklarını yanına topladı. Beraber sarıldılar. Münire bir adım daha öne atıp Bahe’ye, omzuna elini koyarak, "Biz geleceğiz Bahe" dedi, gözyaşlarına hakim olamayarak… Tekrar, tekrar "Biz geleceğiz Bahe" diyerek sarılıp ağladı. Bahe bir ayrılığı anlamanın üzüntüsünde, kaderine mahkumiyetin bilinçsizliğinde sarıldı. "Çabuk gelin ama", dedi. "Yalnız bırakmayın!". "Gelin bekleyeceğim!", diyerek sarıldı.
Vedia çocuklarını aldı. Manastırın avlusundan, tekrar tekrar arkasına bakarak kapıya doğru gitti. Kapıya geldiklerinde Bahe koşarak onların yanına geldi. Yarı aralık kapıda, son defa bakıştılar. Gidişlerini, uzaklaşmalarını ağlayarak izledi. Münire döndü bağırarak; "Bahe biz geleceğiz!", diye tekrar söyledi. "Geleceğiz, yemin olsun Bahe!" diyerek söz verdi. Dönüp dönüp el salladılar. Manastırdakiler Bahenin yanında, elleri Bahe’nin omzunda, kapıya ellerini dayayıp yarı aralıktan, tutunduğu ve ömür boyu dokunup, teninin, yaşamının bir parçası olacak, umutlarını koyacağı o büyük kapıdan gidenlerin ardından, yüreği parçalanıp bir anda kaldığı yalnızlığı ile baka kaldı. "Geleceğiz Bahe" sözü kulağında o andan itibaren çınlar oldu. Manastırın kapısı kapandı.
Kapanan kapı adeta, yaşamın ikiye böldüğü aileye, iki ayrı kaderi başlattı. Vedia hıçkırarak, çocuklar durmaksızın ağlayarak, uzaklaştılar... Her an uzaklaşmaları arttı. Yürek beraber, mesafeler ve aile ayrı haldeydi artık.. Kapanan kapının sesi ardında, yaşamını geçireceği Deyrul Zafaran Manastırı`nın avlusuna geldi. Manastır ve çalışanlar onu yüreklerine bastılar. Sahiplendiler. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı. Verilen her işi yaptı. Ne karşı çıktı, ne de insanları üzdü. Yalnızlığı, anasından uzaklaşması, kardeşsizliği, babasının yıllar önce dünyadan göçmesinin üzüntülerini hep kalbinde yaşadı. Beklediği sevgiyi yaşamı boyunca hep tebessümüyle sevecenliğiyle verdi. Kapıya gelene hep, ilk, o koştu. Yüreğinde, kulağında hep "Biz geleceğiz!" sesinin kalbine bıraktığı bitmeyen umuduyla bekledi. Kapıyı hep "Gelecekler" heyecanıyla açtı. "Belki bu sefer" umuduyla bakındı… Hep "Sonrasında" diye kapattı. Gelen misafirlere hep ailesi yerine koyup onlara vereceği sevecenliği ile gülümsedi. Karşıladı onları.
Zaman geçti. Bedeni büyüdü ama ruhu hep aynı kaldı. Çocukluk, ruhundan hiç ayrılmadı. Çocuk ruhu büyüyen bedeninde kaldı. Hep saf ruhu, temiz kişiliği, bu dünyada olması gereken örnek insan yapısını sergiler gibiydi. Belki de Bahe, Tanrı'nın manastırda gerçek temiz ruhun nasıl olaması gerektiğini sergilemek ister gibi, insanların görmesini istediği bir yaşam şeklini, bir benliği sunuş şekliydi. Yıllarını verdiği manastırda, Mardin’de çocuk kişiliği, ama büyüyen bedeni, saf kişiliğiyle simge haline geldi. Bayram kutlamaları onsuz olmazdı. Ruhu, dünyası ayrı bir hayat kattı ona. Bayramlarda Mardin’i ziyaret etmek, evlere gitmek, insanlardan hediyeler almak ona çocuk ruhunun en güzelliklerini yaşattı. Bir çocuğa verilen en ufak hediye sevincini tüm yaşamı boyunca hep hisseti. Mutlu oldu hediyeler aldıkca. Aldığı hediyeleri hep güvendiklerine emanet etti. Dönüp dönüp bir de sordu. "Kaybolmaz değil mi?" diye. 1928 yılında başlayan yaşam, manastıra bırakıldığı andan itibaren, kapıdan Münire, İlyas ve Behiye gelecek diye umutla geçti. İlk zamanlardaki umudu artık alışmaya ve kabullenmeye dönüştü. Kapıdan geleni ilk o karşıladı, en sevecen haliyle hep buyur etti.
Bir gün kapıya misafirler geldi. Hemen koştu. Açtı kapıyı İnanamadı. Donup kaldı…Vedia çocuklarıyla, can parçalarının yanına geldi. Zaman çok geçmiş büyümüşlerdi. Sarıldılar. Güldüler. Öptüler birbirlerini. Manastırda misafir olup Bahe’lerine, Bahe’de ailesine doydu. İnanılmaz bir mutluluk, yılların umudu karşısındaydı. Zaman içinde uzun aralıklarla ziyaretler tekrarlandı. Birgün kapı çaldığında Bahe kapıyı tekrar açtı. Duaları ona ailesini tekrar getirmişti. Vedia yoktu. Annesini sordu "Nerede?" diye… Ses çıkmadı kardeşlerinden. İlyas anlattı. Babalarının yanına gittiğini. Ağlaştılar, sarıldılar. Ertesi gün tekrar ayrıldılar. Yüreğine annesizlik ile başka bir yalnızlık daha çöktü Bahe’nin. Zor da olsa alışmaya çalıştı, gözyaşları içinde. Çok zaman sonra kapıda sadece iki ablası vardı. Abisi de yaşamın zorluğunda göçüp gitmişti. Çocuk ruhu hayatın acımasızlığına alışırken, kaderine hiç sitem etmedi. Manastırda Tanrı'nın saf insan örneğini hep sergiledi. Gelenlere kapıyı hep açtı.
Bir gün Münire yapayalnız çıkıp geldi. Yaşlanmış çökmüştü. Artık dünyada ikimiz kaldık Bahe dedi. O yaşlı haline rağmen, verdiği sözü hep tuttu Münire. Fırsat buldukca yarı parçasına hep geldi. Ömrü Deyrul Zafaran Kilisesi'nde geçen Bahe, kimseyi kırmadı. Kimseyi üzmedi. Herkesin saf ve temiz yürekliliği konusunda gereken kişiliği sergiledi. Manastıra Tanrı'nın bir lütfuydu. Örnek kişiydi. Ruh saflığının insanlara sunulan örnek bir kişiliğiydi. Başında kendisi için dua okunmasını isteyen hiç kimseyi kırmadı. Tanrı'nın, bu saf yürekli insanının, kendileri için dua etmelerini istediler. Her isteyene dua etti. Kimseyi reddetmedi. Bu onun vazgeçilmez yapısı haine geldi. Dizleri üzerine çöken olduğunda, hiç çıkarmadığı başındaki şapkasını o an çıkartır, elini başına koyup sonrasında mırıldanmaya başlar. Hızlı hızlı okur. Ne okuduğunu kimseler anlamaz. Saf yüreğinde beklide bir aracının söylemlerini iletir gibidir. Öyle düşünür dua edilen. Ama herkes o temiz yüreğe sahip kişinin, dilinden çıkanların yüreğinin sesinin olduğunu bilir, bunu Bahe’den başka kimsenin yapamayacağına inanırlar.
Bahe Deyrul Zaferan Manastırı ve Mardin’le özdeşleşmesinden öte, bilgeliğin dışında ama gerçekliğin içindeki saf imanın, beklentisiz ve karşılıksız yaşamın, temiz yürekliliğin ve olunması gereken kişiliğin timsali olup aynı zamanda geleceğin, anılması gereken insanlık değeri bir örnek oldu. Manastır onu sahiplendi. O manastırı. Yaşanmışlıkları, kaderine yazılmışlıkları onun gözlerini asla kapıdan ayırmadı. "Bekle geleceğiz Bahe" sesi hep kulaklarında çınladı. Korkusu artık beklediklerinden kimsenin gelmeyecek olmasıydı.
Her gece sabaha umutla baktı. Saf yüreği, örnek ruhu, acı dolu yaşamı gidenleri hep bekler oldu… Bahe halen Mardin'de, Dayrül Zefaran Manastırı'nda yaşamına ve kaderine devam etmekte. Tek varlığı manastırı ve artık ziyaretine gelemeyecek derecede yaşlı olan kardeşi Münire. Manastırn yaşama emaneti Bahe, Tanrı'nın insanda görmek istediği saf kalbi, temiz kişiliği insanlara sunan yaşamın bir değeri gibi Mardin’ de. Dayrul Zafaran Manastırı'nda misafirlere kapıyı açmaya giden ve size ruhun aydınlık ışıklarını ilk sunan bir yaşam öyküsü … Selam olsun Bahe’ye…
Kaynak: suryaniler
Bahe, kardeşlerin içinde en zayıfıydı, hastaydı, zekası yaşıtları gibi değildi. Belki bakamayacağını, belki göç yoluna dayanamayacağını düşündü. Oğlunu manastırın korunaklı duvarları arasına bırakırken “Burada kal, döneceğim” dedi. Bir rivayete göre yıl 1919’du, başkasına göre ise 1928. Bahe, bir nüfus cüzdanına ancak 40 yaşında sahip olduğundan bunu net olarak hiç bilemeyeceğiz.
Bahe’nin hayatını, geçen yıl ‘Misafir’ ismiyle belgeselleştiren Haydar Demirtaş, ablalarından birini Suriye’de buldu. Yıllar sonra gördüğü kardeşinin fotoğrafını öpüp koklarken ayrılıklarını şöyle anlatacaktı: “Anneme, Bahe’yi manastıra bırakmanın onun için daha iyi olacağını söylediler. O hem çocuk hem de saf biriydi. Manastır onun hem anası, hem babası oldu...”
Bahe, yıllar boyu manastıra hizmet etti. Temizledi, bekçiliğini yaptı, bahçıvanlığını üstlendi, her geleni koştu kapıda karşıladı. O, manastırın bir parçasıydı, manastır da onun. Süryaniceyi hiç öğrenemedi, hep Arapça konuştu. Ömrünün son yıllarında yürümekte, duymakta, görmekte zorlanıyordu ama yine de ziyaretçileri karşılamaktan, onlarla fotoğraf çektirmekten vazgeçmedi. Bir de annesinin dönmesini beklemekten...
Geçen salı günü (2 Nisan 2014) gözlerini yumduğunda belki 76, belki 85 yaşında olan Bahe Amca, ömrünün sonuna kadar rüyalarında annesini gördü. Yıllar boyu herkese annesini, kendisini nasıl bırakıp gittiğini anlattı. Bazen başka hiçbir şey anlatmazdı. Hep aynı üç soruyu sorardı: Niye beni terk etti? Niye beni buraya bıraktı? Niye bana geri gelmedi?
Deyrulzafaran’dan bir taş eksildi
Sadece annesine küfreder
Yıllar geçti, manastırdan onlarca din adamı, yüzlerce öğrenci geçti. Tek değişmeyen Bahe ve ömürlük bekleyişiydi. Kilise günlerinde manastıra gelen herkese annesini anlatır ancak rahatladıktan sonra eğlenmeye başlardı. Gençliğinde şarkı söylemeyi, halay çekmeyi severdi. Bir de kırmızı çorapları... Sadece kırmızı çorap giyerdi. Fakir dolabında onlarca çift kırmızı çorap vardı. “Ne istersin?” diye sorulduğunda hep aynı cevabı verirdi: Kırmızı çorap.
Her gün mutlaka Metropolit Saliba Özmen’le kısa da olsa sohbet ederlerdi. “Bu manastırın gülü kim” diye sorardı Özmen. Yüzü aydınlanır, “Benim” derdi Bahe Amca. Son günlerinde bile manastırda görev yapmış rahipler sorulduğunda başlardı bir çırpıda 70 yılı saymaya: Rahip Circis, Rahip Bitris, Rahip Davut, Rahip Cıbran, Rahip Sait, Bıdrıs, Hani, İbrahim, İlyas... Hepsine tek tek Allah’tan rahmet diledikten sonra, “Hepsi gitti, bir gün ben de gideceğim. Hepimiz misafiriz” derdi.
Son yıllarında tüm ihtiyaçlarını gören, sabah kahvesini getiren, giydiren, tıraş eden Metin Üstüner, “Gerçek bir ruhani” diyor onun için: “Burada görev yapmış ruhanilerin kokusu geliyor ondan”.
Tıpkı Bahe gibi Mardin’in kıymetlilerinden, kendini bildi bileli basmacılık yapan, basmalara dini motifler işleyen 90 yaşındaki Nasra Şimmes de şahit onun masumiyetine: “Nebi gibidir, günahı yok. Ne hırsızlık bilir, ne küfretmeyi. Sadece annesine küfreder, neden beni bıraktı diye”.
Manastır çalışanlarından Gülcan Bayruğ, yıllarca yoldaşlık etti Bahe’ye. Bayramlarda evine giderdi kalmaya bazen. Bayruğ’a duyduğu sevgiyi şöyle tarif ederdi: “Anneciğim seni Babısor, Mardin Kapı, Amerika, Viranşehir, Eski Kale, Mardin, Bilali Köyü, Ankara, Şam ve Dünya kadar seviyorum”.
Bahe Amca, manastırın dışında hiçbir yeri bilmedi, tek göz odasının yalınlığında, ermişler gibi yaşadı.
Banu Tuna / Hürriyet Gazetesi
Dışarı çıkıp son gelen misafirleri de uğurladıktan sonra, kapıyı kapatmadan, son bir kez daha kulağında, ruhunda çınlanan o sese tekrar baktı…
Gözleriyle aradı gelmesini istediklerini. Uzakları süzen gözleri gelecek olanlarını tekrar umut etti. İnanmak istemedi, uzaklaşmayı çocukluğundan beri kabul etmeyen Bahe, umudunu sonrasına erteledi. Bir hüznü tekrar bedeninde yaşamaya başladı.
Umudu bir kez daha yok olmuş şekilde, ellerini arkasına bağlayarak, başında kasketiyle, içeri girmeden, dönüp son bir kez daha baktı ve içeri girip kapıyı kapadı. Yıllar önce kapanan o kapının sesini tekrar bütün ruhunda hissetti. Kapıya sırtını dönüp saf yüreğiyle Deyrulzafaran manastırının avlusuna yöneldi
Uzaklara, derinlere, hep birileri gelecekmiş gibi bakışı ondandır Bahe’nin. Yılların yükü, yüzüne vurduğu kaderinin çizgileri, bir ömrü özetler gibi yüzünde simgedir. Şapkasının gölgesinde umut dolu bekleyişinin gerçekleşmediği an, kapının ardında misafirlere sevecen ama bir o kadar da "Geldiler mi acaba?" diyen umut dolu bakışı, yaşamındaki, dört kişiden birisinin geleceği umudunun, giderek artan sabırsızlığının kırıldığı anlardı.
Belki …
Her geçen gün giden umudu
Yaşamını geçirdiği manastırda
Gelecekmiş gibi beklemesinin sebebiydi.
Vedia 1928 yılının aydınlık bir gününde, umutlarına mutluluk katan, yaşamının yeni bir parçasını, dünyaya getirmenin mutluluğundaydı. Çığlıkların kesildiği anda, "nurtopu gibi bir oğlun oldu" dediler. Aldı kucağına. Hafiften yatağın yukarısına, kendini çekerek, sevecen dolu bakışlarıyla yeni bebeğini öptü.
Yaşamı onun ellerinde, ümitleri Bahe’nin bedenindeydi.
Doğan çocuk mutluluk getirmişti eve. Ama kaderi ne olacaktı bir bilinmezlikti. Ne öykü bekliyordu yaşanmışlıkta, bilinmeyenin sırrıyla, yaşamın yeni nefesine başlamıştı Bahe.
Münire ile Behice heyecanla, doğum sonrasında geldiler. Yeni kardeşlerine merakla, bir yürek dolusu sevgiyle baktılar. Sessiz, sedasız, anlamsız bakışları olan Bahe, annesinin sıcaklığında, onun kollarındaydı. Yaşama merhaba demişti. Kardeşlerin en büyüğü İlyas, daha bir keyifle geldi. O da kardeşini gördü. Mutlu, sağlıklı olması için ve bir ömür boyu beraber olabilmeleri dileğiyle dua ettiler. Evde mutluluk, yeni yaşamın belirtisi bir bebeğin sesi ile büyüyor, evi dolduruyordu.
Dokuma işleri ile uğraşıp, evin geçimini sağlamaya yardımcı olan Vedia dört çocuğun yükünü sırtlanmıştı. Hanna, tren istasyonunda yük taşıyıp hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Evin yükü giderek ağırlaşıyor, her geçen gün daha çok çalışmak zorunda kalıyordu.Yeni bebeğini de merakla bekliyordu.
Gelen İlyas'ı uzaktan gördü Hanna, İlyas heyecanlı ve mutluydu. "Baba, baba kardeş geldi!" diyerek, babasına mutlu haberi verdi. Hanna İlyas’ı kollarının arasına alarak öptü... Keyfine diyecek yoktu. Bir de oğlan olduğunu öğrenince sevinci bir anda ikiye katlandı. Terli ve bir o kadar da yorgun Hanna malzemelerini yandaki duvarın kenarındaki arkadaşına bırakarak İlyas’ la beraber eve doğru koşar adımlarla, gitti.
Hayata yeni gözlerini açan bebeğe İbrahim adını verdiler. Sonrasında Bahe lakabını alacak olan yeni bebek İbrahim ve ailesi o günün kararmasıyla, yaşamlarının ilk anlarına başladılar. Evin yükü biraz daha artmıştı. Ama herkesin kısmeti vardı bu dünyada. Hanna düşündü, "Nasıl olsa kısmeti var" dedi içinden. Oğlan olması da ayrı bir mutluluktu. Ayrı bir sevinç biraz da gururla, o gece uyudular…
Günler günleri kovaladı, anılar anıları getirdi. Yaşanmışlıklar arttı. Yıllar geçmeye başladı, Sevecen yüzüyle Bahe hep ailenin ilgi odağı oldu.
Vedia evin işlerini yaparken avlunun sıcaklığından kaçıp kenara geldi. İki yaşına gelen Bahe’sini uyutmuştu. Yanağını öperek işlerini halladebilmek, biraz daha çalışabilmek için kuyunun kenarına Bahe’yi usulca bıraktı. Üzerini ince bir şekilde örttü.
İçeri girdikten dakikalar sonra, şiddetli bir bebek sesi ve ağlaması duydu. Avludan çığlık sesleri yükseliyordu. Duyulmadık bir korku ve inanılmaz iç geçiren bir ses etrafı sarmıştı. Koşarak Bahe’nin yanına yaklaştığında avludaki horozun uyuyan Bahe’ye yaklaşıp hışımla onu gagaladığını ve burnunu, yüzünü kan revan içinde bıraktığını gördü.
Bahe çok korkmuş küçücük bedeni irkilmiş, ruhu geri dönüşümü olmayan yaralar almıştı. İrkildi. Ağlamaktan soluksuz kalan evladını aldı. İç geçire geçire ağlayan Bahe‘yi sakinleştirmeye çalıştı. Yarasını sildi. ...
Derin yara sadece yüzünde değil ruhunda, bilincinde de kapanmaz izler bırakır Bahe’nin. Bahe, o günden sonra daha bir çekingen, daha bir ürkek olmaya başlar ve öyle de yaşar.
Yaşamında iz bırakarak giden kaderinin, ilk yaraları artık başlamıştır. Hayat Bahe ile beraber ailesinin evinde, yaşamın varlıklarından biraz yoksun devam eder, gider. Bahe büyür…
Akranlarına göre yaşamdan ve gelişimden biraz daha geridir. Daha korkak daha zor öğrenen ve öğretilenleri daha zor yapan ,algılaması daha yavaş bir yapısı oluşur. Ama işlerinde kimseye zarar vermeyen, en seveceni de odur. Bahe dört yaşlarına gelince, anormal davranışları zihninde oluşan hasarı belli eder. O şu an, kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmuyordu ama akranlarına kıyasla zihinsel gelişimi geç ilerliyor, geç gelişiyordu. Öyle ki, bir ömür boyu manastırda yaşamış olmasına ve ana dil olarak Süryaniceyi konuşmalarına rağmen onun Süryaniceyi ömrü boyunca öğrenememesi, sadece ailesinden öğrendiği Arapçayı konuşması hep dikkat çeker. Oyunların vazgeçilmez çocuğudur. Ama nedendir bilinmez, Bahe o talihsiz olaydan sonra hep yaşamdan geridir. Vücudu gelişir ama aklı, ruhu çocukluktan öteye geçemez.
Hanna’nin yanına gelen adam taşınacak yük olduğunu söyler. Bir iki gündür rahatsız olduğunu söyleyen Hanna eve para götürme derdine, yorgunluğuna rağmen işi kabul eder. Biraz soluklanır. Hava sıcaktır. Kalkar trenin yanına gider. Trenden ilk yükünü sırtına alır ve büyük duvarın dibine bırakır. Hafif göğsü ağrımaya başlar, nefesi tıkanır gibi olur. Mertliğe yenilip yükü de bırakamaz. İkinci yükü de sırtına alır duvara doğru yönelir. Ağrı şiddetlenir, ayaklarını atamaz hale gelir, yol büyür, uzar, yük ağırlaşır. Zorlukla yürümeye devam eder. Duvara yaklaştığında eğilip yükü sırtından atar ve oracığa yığılıp kalır.
Arkadaşları yetişir. Ama Hanna bu dünyadan göçmüştür. Eve kara haber gelir. Kader tekrar işlemeye, yaralara yara katmaya başlamıştır. Matem, üzüntü, gelecek kaygısı, baba yokluğu evi sarar. Hüzün varken, hiçbir şeyin farkında olamayan, bilmeyen tek Bahe’dir. Kader Bahe’ye bir çizgi daha eklemiştir. Beş yaşlarındaki Bahe babasının anlamsız gidişinin zamanla ne olduğunu öğrenecektir. Vedia kocasının bu dünyadan göçmesinin yükünü tek başına çekemez hale gelir. Düşünür çözüm yolu arar. Çocuklar çalışacak, eve katkı olacak durumda değildir. Bir de dul kalmanın, dul yaşamanın zorlukları onu çok rahatsız etmeye başlar.
Zaman içinde Bahe’de sorunlar daha da belirmeye başlar. Zor öğrenen, zor anlayan yapısı, özel bakım ve ilgi gerektirir. Akranlarına göre her konuda geridedir. Bu son zamanda da hep fazla emek Bahe’yedir. Vedia geceyi zor geçirir. Kafasına, "ailesinin yanına, Suriye’ye gitme düşüncesi" iyice yerleşmiştir. Çocuklarını da alarak baba ocağına dönmek istemektedir.
Kararını verir baba ocağı Suriye’ye gidecektir. Asıl zor olan Bahe’dir. Ne şartlar elverişlidir, ne de gücü vardı olacaklara. Ne yapacaktı Bahe’yi? Aklını kemiren tek düşünce budur. Oralara götüremez, bakamaz ve büyütemezdi. Karanlık gece, kendi düşünceleriyle daha da karanlık ve karamsar hale gelir. Kararını verir. Bahe’yi Deyrül Zafaran Manastırı'na bırakacak orada yaşamını sürmesini sağlayacaktır. Bu, bir ananın diğer çocukların geleceği için; kendisi, yaşam mücadelesi, yüreği, mantığı için alınacak en zor ve en son karardır…
Baba ocağına taşınma vakti gelmişti. Her şey hazırlanmış, yolculuk için an bekleniyordu. Ama hayatın en zor anı, aile için Manastıra yönelmekti. Manastıra gelirler. Artık Bahe’yi bırakıp ondan ayrı, bilinmez bir kadere onsuz gideceklerdi. … Manastırın koca kapısı açıldı. Aileyi karşıladılar. Vedia, Bahe’nin elinden sıkıca tutmuş, avlunun ortasına geldiler .
Behice, Münire ve İlyas annelerinin yanında gözleri dolu, hayatlarının en zor anlarını yaşıyorlardı. Vedia çocuğunun sıkıca elini tuttuğu, gözyaşlarını içine akıttığı, dudaklarının titremesini engellemek için dişlerini ısırdığı, haykırışlarını, kadere serzenişini, sessiz çığlıklarını, yüreğine bastırdığı, hiç yaşamak istemediği, bir ana yüreğinin koptuğu anları tüm bedeniyle yaşamaktaydı.
Münire, Behice ve İlyas Bahe’nın orada kalacağını bilmenin zorluğunda, yürek parçalanmışlığı içinde oradaydılar. Sevecen gülüşüyle ve her şeyden habersiz olan Bahe’ye, Vedia hiç o güne kadar sarılmadığı kadar öpüp sarıldı. Onlarca defa Bahe’nin yanağını öptü. İki elini Bahe’nin yanaklarına getirdi. Süzdü. Tekrar tekrar baktı. Bir ayrılığı, Bahe’ye hissettirmemek için gözlerindeki yaşlara zor hakim oldu.
Münire, Behice ile beraber kardeşlerine sarıldılar. Ona baktılar. Onlarca defa öptüler. Elleri hep Bahe’nin ellerinde, onu bırakmanın, kaybetmenin üzüntüsündeydi. Hayatlarında tatmadıkları, kabul edemeyecekleri, ama yaşamın onları zorladığı, kötü bir oyunun hamlelerini yapıyor, asla kabul edemeyecekleri bir kararı uyguluyorlardı. Anılar hepsinde canlandı, yaşam özet gibi geçiverdi gözlerinin önlerinden. Hiç kötülüğü olmayan Bahe’nin suçu neydi? Bahe’nin sıcak kalbi, acımasız hayatın seyrinde ayrılmayı hiç kabullenemediler. İlyas daha olgun ve dirayetliydi. İzlerken arkasını döndü. Tutamadığı göz yaşlarını hıçkırığını sessizce yaşadı. Gözlerindeki yaşı, gömleğinin koluna sildi.
Vedia tekrar çömeldi. Bahe’ye sarıldı. Çocuklarını yanına topladı. Beraber sarıldılar. Münire bir adım daha öne atıp Bahe’ye, omzuna elini koyarak, "Biz geleceğiz Bahe" dedi, gözyaşlarına hakim olamayarak… Tekrar, tekrar "Biz geleceğiz Bahe" diyerek sarılıp ağladı. Bahe bir ayrılığı anlamanın üzüntüsünde, kaderine mahkumiyetin bilinçsizliğinde sarıldı. "Çabuk gelin ama", dedi. "Yalnız bırakmayın!". "Gelin bekleyeceğim!", diyerek sarıldı.
Vedia çocuklarını aldı. Manastırın avlusundan, tekrar tekrar arkasına bakarak kapıya doğru gitti. Kapıya geldiklerinde Bahe koşarak onların yanına geldi. Yarı aralık kapıda, son defa bakıştılar. Gidişlerini, uzaklaşmalarını ağlayarak izledi. Münire döndü bağırarak; "Bahe biz geleceğiz!", diye tekrar söyledi. "Geleceğiz, yemin olsun Bahe!" diyerek söz verdi. Dönüp dönüp el salladılar. Manastırdakiler Bahenin yanında, elleri Bahe’nin omzunda, kapıya ellerini dayayıp yarı aralıktan, tutunduğu ve ömür boyu dokunup, teninin, yaşamının bir parçası olacak, umutlarını koyacağı o büyük kapıdan gidenlerin ardından, yüreği parçalanıp bir anda kaldığı yalnızlığı ile baka kaldı. "Geleceğiz Bahe" sözü kulağında o andan itibaren çınlar oldu. Manastırın kapısı kapandı.
Kapanan kapı adeta, yaşamın ikiye böldüğü aileye, iki ayrı kaderi başlattı. Vedia hıçkırarak, çocuklar durmaksızın ağlayarak, uzaklaştılar... Her an uzaklaşmaları arttı. Yürek beraber, mesafeler ve aile ayrı haldeydi artık.. Kapanan kapının sesi ardında, yaşamını geçireceği Deyrul Zafaran Manastırı`nın avlusuna geldi. Manastır ve çalışanlar onu yüreklerine bastılar. Sahiplendiler. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı. Verilen her işi yaptı. Ne karşı çıktı, ne de insanları üzdü. Yalnızlığı, anasından uzaklaşması, kardeşsizliği, babasının yıllar önce dünyadan göçmesinin üzüntülerini hep kalbinde yaşadı. Beklediği sevgiyi yaşamı boyunca hep tebessümüyle sevecenliğiyle verdi. Kapıya gelene hep, ilk, o koştu. Yüreğinde, kulağında hep "Biz geleceğiz!" sesinin kalbine bıraktığı bitmeyen umuduyla bekledi. Kapıyı hep "Gelecekler" heyecanıyla açtı. "Belki bu sefer" umuduyla bakındı… Hep "Sonrasında" diye kapattı. Gelen misafirlere hep ailesi yerine koyup onlara vereceği sevecenliği ile gülümsedi. Karşıladı onları.
Zaman geçti. Bedeni büyüdü ama ruhu hep aynı kaldı. Çocukluk, ruhundan hiç ayrılmadı. Çocuk ruhu büyüyen bedeninde kaldı. Hep saf ruhu, temiz kişiliği, bu dünyada olması gereken örnek insan yapısını sergiler gibiydi. Belki de Bahe, Tanrı'nın manastırda gerçek temiz ruhun nasıl olaması gerektiğini sergilemek ister gibi, insanların görmesini istediği bir yaşam şeklini, bir benliği sunuş şekliydi. Yıllarını verdiği manastırda, Mardin’de çocuk kişiliği, ama büyüyen bedeni, saf kişiliğiyle simge haline geldi. Bayram kutlamaları onsuz olmazdı. Ruhu, dünyası ayrı bir hayat kattı ona. Bayramlarda Mardin’i ziyaret etmek, evlere gitmek, insanlardan hediyeler almak ona çocuk ruhunun en güzelliklerini yaşattı. Bir çocuğa verilen en ufak hediye sevincini tüm yaşamı boyunca hep hisseti. Mutlu oldu hediyeler aldıkca. Aldığı hediyeleri hep güvendiklerine emanet etti. Dönüp dönüp bir de sordu. "Kaybolmaz değil mi?" diye. 1928 yılında başlayan yaşam, manastıra bırakıldığı andan itibaren, kapıdan Münire, İlyas ve Behiye gelecek diye umutla geçti. İlk zamanlardaki umudu artık alışmaya ve kabullenmeye dönüştü. Kapıdan geleni ilk o karşıladı, en sevecen haliyle hep buyur etti.
Bir gün kapıya misafirler geldi. Hemen koştu. Açtı kapıyı İnanamadı. Donup kaldı…Vedia çocuklarıyla, can parçalarının yanına geldi. Zaman çok geçmiş büyümüşlerdi. Sarıldılar. Güldüler. Öptüler birbirlerini. Manastırda misafir olup Bahe’lerine, Bahe’de ailesine doydu. İnanılmaz bir mutluluk, yılların umudu karşısındaydı. Zaman içinde uzun aralıklarla ziyaretler tekrarlandı. Birgün kapı çaldığında Bahe kapıyı tekrar açtı. Duaları ona ailesini tekrar getirmişti. Vedia yoktu. Annesini sordu "Nerede?" diye… Ses çıkmadı kardeşlerinden. İlyas anlattı. Babalarının yanına gittiğini. Ağlaştılar, sarıldılar. Ertesi gün tekrar ayrıldılar. Yüreğine annesizlik ile başka bir yalnızlık daha çöktü Bahe’nin. Zor da olsa alışmaya çalıştı, gözyaşları içinde. Çok zaman sonra kapıda sadece iki ablası vardı. Abisi de yaşamın zorluğunda göçüp gitmişti. Çocuk ruhu hayatın acımasızlığına alışırken, kaderine hiç sitem etmedi. Manastırda Tanrı'nın saf insan örneğini hep sergiledi. Gelenlere kapıyı hep açtı.
Bir gün Münire yapayalnız çıkıp geldi. Yaşlanmış çökmüştü. Artık dünyada ikimiz kaldık Bahe dedi. O yaşlı haline rağmen, verdiği sözü hep tuttu Münire. Fırsat buldukca yarı parçasına hep geldi. Ömrü Deyrul Zafaran Kilisesi'nde geçen Bahe, kimseyi kırmadı. Kimseyi üzmedi. Herkesin saf ve temiz yürekliliği konusunda gereken kişiliği sergiledi. Manastıra Tanrı'nın bir lütfuydu. Örnek kişiydi. Ruh saflığının insanlara sunulan örnek bir kişiliğiydi. Başında kendisi için dua okunmasını isteyen hiç kimseyi kırmadı. Tanrı'nın, bu saf yürekli insanının, kendileri için dua etmelerini istediler. Her isteyene dua etti. Kimseyi reddetmedi. Bu onun vazgeçilmez yapısı haine geldi. Dizleri üzerine çöken olduğunda, hiç çıkarmadığı başındaki şapkasını o an çıkartır, elini başına koyup sonrasında mırıldanmaya başlar. Hızlı hızlı okur. Ne okuduğunu kimseler anlamaz. Saf yüreğinde beklide bir aracının söylemlerini iletir gibidir. Öyle düşünür dua edilen. Ama herkes o temiz yüreğe sahip kişinin, dilinden çıkanların yüreğinin sesinin olduğunu bilir, bunu Bahe’den başka kimsenin yapamayacağına inanırlar.
Bahe Deyrul Zaferan Manastırı ve Mardin’le özdeşleşmesinden öte, bilgeliğin dışında ama gerçekliğin içindeki saf imanın, beklentisiz ve karşılıksız yaşamın, temiz yürekliliğin ve olunması gereken kişiliğin timsali olup aynı zamanda geleceğin, anılması gereken insanlık değeri bir örnek oldu. Manastır onu sahiplendi. O manastırı. Yaşanmışlıkları, kaderine yazılmışlıkları onun gözlerini asla kapıdan ayırmadı. "Bekle geleceğiz Bahe" sesi hep kulaklarında çınladı. Korkusu artık beklediklerinden kimsenin gelmeyecek olmasıydı.
Her gece sabaha umutla baktı. Saf yüreği, örnek ruhu, acı dolu yaşamı gidenleri hep bekler oldu… Bahe halen Mardin'de, Dayrül Zefaran Manastırı'nda yaşamına ve kaderine devam etmekte. Tek varlığı manastırı ve artık ziyaretine gelemeyecek derecede yaşlı olan kardeşi Münire. Manastırn yaşama emaneti Bahe, Tanrı'nın insanda görmek istediği saf kalbi, temiz kişiliği insanlara sunan yaşamın bir değeri gibi Mardin’ de. Dayrul Zafaran Manastırı'nda misafirlere kapıyı açmaya giden ve size ruhun aydınlık ışıklarını ilk sunan bir yaşam öyküsü … Selam olsun Bahe’ye…
Kaynak: suryaniler
Deyrulzafaran Manastırı’nda
Sekiz yaşındayken getirip manastıra
papazlara teslim etmiş babası onu.
Şam’a gidip geleceğini söylemiş.
Hatırlayan kalmamış artık nedenini,
ne zaman olduğunu. Tek bildikleri,
savaş yıllarıymış, zorlu yıllarmış,
kol geziyormuş ölüm buralarda.
“Sen biraz dur,” demiş babası ona,
“bir yere gitme, bekle beni, geleceğim.
Bu sakallı iyi amcalar bakacak sana.”
Sessiz sakin bir çocukmuş, usluymuş,
“Tamam,” demiş, “gitmem, beklerim.”
Ve beklemiş.
Aylar ve yıllar ve onyıllar boyunca
hiç kuşku duymadan beklemiş.
“Babam beni almaya gelecek.
Onu bekliyorum” demiş soranlara.
Her sabah bir mazgala tırmanıp
ovanın ötesinden ufku gözlemiş.
Çıkmamış hiç duvarların dışına.
Hiçbir şey yapmamış,
İncil okumaktan başka.
Hiçbir şey öğrenmemiş,
dua etmek dışında.
Durdurmuş zamanı.
Ara vermiş yaşamaya.
Geldiğinde babası,
bıraktığı yerden
devam etmek için hayatına.
Zaman dikkate almamış ama,
her şeyi durdurma kararını,
sevgiye güvenme inadını.
Yaşı doksanı çoktan geçmiş.
Bir daha göremeyecek babasını.
Roni Margulies
papazlara teslim etmiş babası onu.
Şam’a gidip geleceğini söylemiş.
Hatırlayan kalmamış artık nedenini,
ne zaman olduğunu. Tek bildikleri,
savaş yıllarıymış, zorlu yıllarmış,
kol geziyormuş ölüm buralarda.
“Sen biraz dur,” demiş babası ona,
“bir yere gitme, bekle beni, geleceğim.
Bu sakallı iyi amcalar bakacak sana.”
Sessiz sakin bir çocukmuş, usluymuş,
“Tamam,” demiş, “gitmem, beklerim.”
Ve beklemiş.
Aylar ve yıllar ve onyıllar boyunca
hiç kuşku duymadan beklemiş.
“Babam beni almaya gelecek.
Onu bekliyorum” demiş soranlara.
Her sabah bir mazgala tırmanıp
ovanın ötesinden ufku gözlemiş.
Çıkmamış hiç duvarların dışına.
Hiçbir şey yapmamış,
İncil okumaktan başka.
Hiçbir şey öğrenmemiş,
dua etmek dışında.
Durdurmuş zamanı.
Ara vermiş yaşamaya.
Geldiğinde babası,
bıraktığı yerden
devam etmek için hayatına.
Zaman dikkate almamış ama,
her şeyi durdurma kararını,
sevgiye güvenme inadını.
Yaşı doksanı çoktan geçmiş.
Bir daha göremeyecek babasını.
Roni Margulies
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bercestelerim
Ağlamak Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...
-
Bir yağmur damlasına çizdim o küçük gölün kıyısında bana verdiğin ilk öpücüğü… Şemsiyenin ucu yırtıyordu bulutları Özkan Mert Her yağ...
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Elif'e Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana Füruğ Ferruhzad Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin...
-
Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
-
Dostlarım, burası Azze’nin meskeni bağlayın develerinizi ve bir vakit kaldığı konaklara ağlayın Dokunun bir dem teninin değdiği toprağa Kon...
-
Jale Parla, Tanzimat romanından yola çıkarak yazdığı “Babalar ve Oğullar “adlı kitabında, Türk romanının kaynağındaki önemli bir boşluğa vur...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
sarıp sarmaladı bizi kanatlarıyla bezginlik; beşikten mezara başımızın ucundan ayrılmadı hiçlik * kadınlar az şey beklemiyor sizden ...
-
Kuyruğumda arkadaş ölülerinden bir mahya Alkolik bir babadan ıslaklık Polis korkusundan bir çelenk Askerlik şubelerinden bir son yoklama Boy...




