28 Mayıs 2018

Kirazların tadından vaz mı geçmek istiyorsunuz?

Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hala karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş!  Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hala uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

-Her şey düzeldi mi peki?

Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır. Bu böyledir. Yeryüzünde bir sürü insan var. Sorunsuz bir aile yoktur… 


Size bir fıkra anlatacağım ama üzerinize alınmayın. Bir Türk doktoru görmeye gider ve ona der ki: “Doktor bey, vücuduma parmağımla dokunduğumda acıyor. Başıma dokunsam acıyor. Bacaklarıma dokunsam acıyor. Karnıma elime dokunsam acıyor.” Doktor onu muayene eder ve sonra derki: “Vücudun sağlam ama parmağın kırık.“

Muhterem beyim hasta olan sizin düşünceleriniz. Sizde bir sorun yok bakış açınızı değiştirin. Kendimi öldürmek için evden çıkmıştım, ama bir dut hayatımı değiştirdi. Sıradan, önemsiz bir dut. Dünya göründüğü gibi değildir. Bakış açınızı değiştirmelisiniz ki dünya değişsin.

Bütün umudunuzu mu kaybettiniz? Sabah uyandığınızda gökyüzüne baktınız mı hiç? Şafakta güneşin doğuşunu görmek istemez misiniz? Günbatımında, güneşin kırmızısını ve sarısını, artık daha fazla görmek istemiyor musunuz? Ayı gördünüz mü? Yıldızları görmeyi istemiyor musunuz? Dolunaylı geceyi, yeniden görmek istemez misiniz? Kirazların tadından vaz mı geçmek istiyorsunuz?
"Bahtii, Baheri’nin söylediklerinden oldukça etkilenir. “Eğer hala yaşıyorsam uyuyor olabilirim.” Filmin son sahnelerinde Bahtii, ağacın yanına kazdığı mezarının içerisine gelir ve uzanır. Gözleriyle gökyüzüne bakıp dolunayı seyreder. Fakat Bahtii’nin intihar edip etmediğini anlamayız. Bir anda sahneler değişir;  yönetmen, kameraman ve oyuncular karşımızda, filmin çekildiği yerdedirler. Üstelik bu yerler görüntülerin aksine oldukça yeşil yerlerdir. Abbas Kiyarüstemi bizleri şaşırtan bu final ile hayatın kendisinin bir kurgu olduğunu tekrar tekrar hatırlatır bize."

24 Mayıs 2018

Zümra Zülal Çalış

Hastane önünde incir ağacı (annem ağacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (annem ilacı)
Doktor bulamadı bana ilacı (annem ilacı)
Baştabip geliyor zehirden acı (annem oy acı)

Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu)
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu)

Mezarımı kazın bayıra düze (annem oy düze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (annem oy yüze)
Yönünü çevirin sıladan yüze (annem oy yüze)
Benden selam edin sevdiğinize, (sevdiğinize)

Başına koysun karalar bağlasın (annem bağlasın)
Gurbet elde kaldım diye ağlasın (annem ağlasın)




Zümra Zülal Çalış

Sakarya'nın Adapazarı ilçesinde doğum sırasında beyin felci geçirdiği için Serebral Palsili (beyin felci) olarak dünyaya gelen 12 yaşındaki Zümra Zülal Çalış, yaşadığı birçok zorluğa rağmen müzik tutkusuyla hayata tutunuyor.

Korucuk Mahallesi'nde yaşayan Osman ve Yasemin Çalış (41) çifti, mutlu giden evliliklerini çocukla taçlandırmak istedi. Sabırla çocuklarını kucaklarına alacakları günü bekleyen çift, kızları Zülal'in doğum sırasında beyin felci geçirmesiyle buruk mutluluk yaşadı.

Doğum esnasında felç geçirdiği için spastik engelli olarak dünyaya gelen çocuklarının sağlığına kavuşması için büyük mücadele ortaya koyan aile doktorların "yürüyemeyebilir" görüşlerine hiç aldırmadı. Zümra, uzun yıllar kendisini yürütmek için uğraşan anne babasının ilgisi ve tedavinin etkisiyle 6,5 yaşında yürüdü. Şu anda Arif Nihat Asya Ortaokulu'nda okuyan Zülal'in en büyük tutkusu ise müzik.

Küçük yaşlardan bu yana evde şarkı dinleyen Zülal, müzik öğretmeni Recai Hurma'nın desteğiyle okul korosuna seçildi. Uzun bir çalışmanın ardından okulun her yıl geleneksel hale gelen konserlerinde şarkı söylemeye başlayan Zülal, herkesin takdirini kazanıyor. Müzik tutkusu sayesinde yaşama sevinci artan Zülal'in en büyük isteği, çok sevdiği koroda şarkı söylemeyi sürdürmek.

- "Koroya katılması onu daha da mutlu ediyor"

Anne Yasemin Çalış (41), AA muhabirine yaptığı açıklamada, yanlış doğum nedeniyle beyin felci geçiren kızı Zülal'in 12 yıldır tedavi gördüğünü, 3 kez ameliyat geçirdiğini, okula başladığında çok zorlandığını, dışlandığını ama şu anda arkadaşlarıyla iyi vakit geçirdiğini anlattı.

Zülal'i büyütürken eşinin kendisine çok büyük destek verdiğini söyleyen Çalış, "Her şeyi nöbetleşe yaptık. Eşim işten gelene kadar hep ben koşturuyordum, işten geldikten sonra babası alıp gezdiriyordu. Ona yürümeyi biz öğrettik. Kolunun altından tülbentler bağlayarak hep ayakta tutmaya çalıştık." diye konuştu.

Yasemin Çalış, kızının küçüklüğünden beri müziği çok sevdiğini dile getirerek, "Koroya katılması onu daha da mutlu ediyor. Şarkı söylemek, onun çok hoşuna gidiyor. Evde bütün gün şarkı dinler." dedi.

Baba Osman Çalış (41) da kızının koroya katıldıktan sonra öz güveninin daha da yükselmeye başladığını belirterek, sahneye çıktığında çok heyecanlı olduğunu ama bu işi sürdürmeyi istediğini söyledi. "O yüzden biz de desteğimizi esirgemiyoruz." diyen Çalış, "Recai hocamıza ona bu şansı verdiği için gerçekten çok teşekkür ederiz. Onun koroda olması, genel hayatına da etki ediyor. Morali, motivasyonu daha yüksek oluyor, organizasyonlara katıldığı için kendini daha iyi hissediyor." dedi.

- "Yürüyemeyebilir" dediler ama başardı

Doktorların "yürüyemeyebilir ya da yürürse de 9-10 yaşlarına doğru yürür." dediğini aktaran baba Çalış, şöyle devam etti:

"Fakat Zülal 6,5 yaşından itibaren Allah'ın izniyle yürümeye başladı. Ama çok mücadele ettik, evde kendimiz de çok çalıştırdık. İşten geldikten sonra her gün 2-3 saat fizik hareketleri, yürüyüş yaptırdım. Tabii bunun yanında da dışarıda birçok zorluklarla karşılaşıyoruz. Çocuklar yanından kaçıyor. Zülal'den sorular gelmeye başlayınca bir dönem biz de biraz bocaladık. Çocukların neden kaçtığını, çekindiğini soruyordu. Ama onları manevi yönden anlatarak aşmaya çalıştık. İşte dünyaya gelme nedenimiz, var olma sebebimizi, bu hastalığın dünyada olacağını, hep böyle devam etmeyeceğini anlatarak o sıkıntılarımızı yavaş yavaş zamanla aştık. Psikolojik olarak biz de sıkıntılar çektik."

Toplumun engelli bireylere iyi davranma konusunda daha da bilinçlenmesi gerektiğini ifade eden Çalış, kızının bunun zorluklarıyla çok karşılaştığını kaydetti.

Baba Çalış, "Bu çocuklar da var hayatın içinde. Bunlara davranırken daha dikkatli olmalarını istiyoruz. Dışarıya bile çıkmaya çekinen, korkan aileler var. Birçok aile belli yaştan sonra bıkıyor, tedavisinden vazgeçiyor. Kesinlikle korkmamalarını, vazgeçmemelerini, çocuklarından desteklerini çekmemelerini tavsiye ediyorum." ifadelerini kullandı.

- "Çanakkale türküsünü adeta yaşıyor"

Müzik öğretmeni Recai Hurma da Zülal'in müziğe karşı ilgisinin çok hissedilir derecede olduğunu dile getirdi. Önceleri sınıf içerisinde bir şeyler yapmaya başladıklarını, daha sonra her yıl geleneksel hale getirdikleri konserlerde yer almaya başladığını aktaran Hurma, "Konserde de insanları etkiledi. Bu tür etkinliklerde yer almak, Zülal'in de çok hoşuna gitti. Bizim de amacımız oydu zaten. Okulumuzun bünyesinde bulunan öğrencilerimizi özel alt sınıf da olsa yapmış olduğumuz etkinlikler içerisinde değerlendirmek, bizden de onlara bir şeyler verebilmek." ifadelerini kullandı.

Zülal'in geçen yılki konserde oturarak şarkı söylediğini, bu yıl ayakta konser vereceğini vurgulayan Hurma, "Kendimize böyle bir hedef koyduk, Zülal de çok azimli, kararlı. Koymuş olduğumuz hedeflere mutlaka ulaşmak istiyor. Zaten müzik algısı çok yüksek. Hafta sonları çalışıyoruz. Zülal de hiç aksatmadan çalışma saatinde burada olur. Hiç bıkmadan, usanmadan şarkısını söylüyor. Bizde ondan çok şey öğreniyoruz." dedi.

Öğretmen Hurma, Zülal'in Çanakkale türküsünü seslendirirken adeta onu yaşadığına işaret ederek, bundan büyük keyif aldıklarını, yılın yorgunluğunu tamamen attıklarını sözlerine ekledi.

Yalnızca Çocuk Kitapları Okumak

Yalnızca çocuk kitapları okumak,
Yalnızca çocuksu düşüncelere kapılmak,
Yetişkinlere özgü ne varsa uzaklaşmak,
Sonra tüm acılarından yeniden doğmak.

Ölesiye yoruldum ben bu hayattan,
Hiçbir nimeti kabulüm değil gayrı,
Ama hâlâ seviyorum şu dünyayı,
Başka bir dünyam yok, belki ondan.

Şimdi uzak bir bahçede kendi kendime
Basit, ahşap bir salıncakta sallandığımı,
O yüksek kayınları, o orman karanlığını
Puslu hatıralar içinden seçiyorum yine.

Osip Mandelstam
Çeviri: newalaqasaba

Otoportre

Bilgisayar, kalem ve daktilo arasında geçiyor
günümün yarısı. Bir gün yarım yüzyıl olacak bu.
Yabancı şehirlerde yaşıyorum ve yabancı insanlarla
bana yabancı konular hakkında konuşuyorum bazen.
Çok müzik dinliyorum: Bach, Mahler, Chopin, Şostakoviç.
Gücü, zaafı ve acıyı buluyorum müzikte, üç şey.
Dördüncüsünün adı yok bende.
Şairleri okuyorum, yaşayan ve ölü şairleri; azmi,
inancı ve gururu öğreniyorum onlardan. Büyük
filozofları anlamaya çalışıyorum –çoğu zaman küçücük
bir parçasını anlıyorum o değerli düşüncelerinin ama.
Uzun yürüyüşler yapmayı seviyorum Paris sokaklarında;
kıskançlığın, öfkenin ya da arzunun harekete geçirdiği
diğer insanlara bakmayı; elden ele geçen ve yavaş yavaş
o yuvarlak formlarını kaybeden (ve imparatorlarının
yüzü silinen) bozuklukları gözlemeyi.
Yanımda ağaçlar büyüyor, hiçbir şey söylemeden
o umarsız yeşil mükemmelliklerinden başka.
Siyah kuşlar yürüyor tarlalarda,
bir şey bekliyorlar daha, İspanyol dulları gibi sabırla.
Artık genç değilim ama benden yaşlılar var hala.
O derin uykuyu seviyorum, bir gün artık olmadığımda
ve köy yollarında hızla bisiklet sürmeyi, açık gökyüzündeki
bulutlar gibi silikleşirken kavaklar ve evler yanımsıra.
Bazen müzelerde gördüğüm tablolar bir şey diyorlar bana,
ve bütün ironileri kayboluveriyor o anda.
Karımın yüzünü izlemeyi seviyorum.
Her hafta, Pazar günü, babamı arıyorum.
İki haftada bir arkadaşlarımla buluşuyorum,
böyle gösteriyoruz birbirimize sadakatimizi.
Ülkem bir kötülükten kurtuldu. Ama isterim ki
bir diğer kurtuluş daha izlesin bunu.
Benim de bir faydan dokunur mu? Bilmiyorum.
Denizin çocuğu değilim ben,
Antonio Machado’nun kendisi hakkında yazdığı gibi,
ama havanın, nanenin ve çellonun çocuğuyum
ve koca dünyanın bütün yolları kesişmiyor,
şimdilik bana ait olan bu hayatın
patikalarıyla.

Adam Zagajewski
Çeviri: newalaqasaba

04 Mayıs 2018

biri gül yakmış olmalı ocakta

biri gül yakmış olmalı ocakta
sanki genişlemiş gibi dam

İlhami Çiçek
Bu Hüznün Mesnevisi
Ketebe Yayınları

26 Nisan 2018

Malatyalı Aşhan Ananın Oğluna Mektubu

Çağam İrecep;

Gadan alır, gözünü yerim. Biz seni çoh ösgedik, sen bizi heder ettin. Bu mektupta sana çoh sözüm var bizim pegin bitişiğindeki pegin sahabısı hozzik Şaben papur yolunda ganereye giderken tomofile çarpmış, yere debelenmiş, arnının çatına daş girmiş. Oğlu heyirsiz Mahmıt loynan eve getirmiş, mabeyine döşek serip Şabeni uzatmışlar. Duz çevirdiler, gurşun tökdürdüler, hah ölür dedi ama dert bile yapışmadı Şabene. Evveli gün aminle bi godafa mişmiş dutup Şabeni sormaya gettik. Şaben yerde debelenirken sakkosu yırtılmış, gopçaları tökülmüştü. Sakkosunu yudum gopçalarını tikdim, cıncılı gibi ettim... Şabenin canı marhuta,pıtpıt, isot gızartması istiymiş, yapdım, yedirdim ama hora geçdiğini de zannetmiyim...

İrecep geçen hafta pohlu cegetten vurdum, gavur hamamına geddim. Hamam havletti, şendik yohdu, bi gözel yundum, arındım. Eve geldim canım bi şovra istedi. Bi şovra vuram dedim, kevgürü bulamadım. sonra hatırladım, takadaydı...

Çağam boynumdan bi hap bozdurdum, gardaşın bana bi gözel zıbınlıh aldı, günecenin altında sındıynan kestim, biçtim, tikdim sındıkçıya goydum,alem çatladı...

Çağam hıznada şare gavururken, gakırdah tenekesini açık unutmuşum, içine sıçan düşmüş, bi teneke gakırdah efin tefin oldu getti.

Çağam bizim derhatlenme yerindeki delikten içeriye hozelek giriyi, heç irahatımız galmadı.

Geçenlerde bacıngil bize gelmişdi. Bacının ufak oğlan çapa çapa daşlığa girdi, sırptı, sırtı guylu yere çahaldı,bacının aklı gitti, çağa gorhudan ağlıya ağlıya çıtladı. Neysemki dedenin göncüğünde acık gızamığ şekeri varmış. Verdi de çağanın sesi kesildi. Bi daha da sırpıncah yerde çapmak neymiş, örgendi...

Çağam dünegün guymah yapmışdım, İrecep bunu severdi dedim,boğazımdan geçmedi. Bıldır aldığımız tavuğun altına on yumurta goyup pinde gurka yatırdım. Bi sürü cücügümüz oldu, görsen aklın çıhar.

Çağam dün gece böyükanan ayak yoluna giderken,pisiğin manuğu damın ayahcağından üsdüne hoplamış, gorhudan böyükanan altına gaçırmış, bu sabah tumanını yıhadım, tuman nezelmiş, iler tutar yeri galmamış, liyme liyme oldu elimde kaldı. Gel şimdi böyükanana laf anlat. Bizim sarı inekte guzuladı guzulayacak. İzin alır da gelirsen ağuz yemeğe yetişirsin işallah, havalar çoh gözelleşti,çigdem eşkın pepeguş çıhtı. Bu hafta dağa kenger toplamaya gidecem.

Çağam sana gız bahmaya başladık. Geçenlerde Çarmuzu'da iyi biri var dediler, iki kök nahna alma mahanasıynan gidip gızı gördük. Gızı şöyle bi çala gördüm, boyu posu eyi de azıcığ zayıf. Yengen hamamda görmüş "vallah bacım bedürük gibi gız, acıh tavlanırsa köşe yastığı gibi olur." dedi ama, biliysinki yengeninde bi sözü bi sözünü tutmaz. Acığ daha düşünek hele... Güççük bacın İmmihan'a şerbet içecektik. Yanıyumruların Hınız Azzet gelip nişanı attıklarını söyledi. Dert yapışasıcalar, torpağıma gidesiceler, pegine pancar ekilip gözüne Maraş gatranı çekilesiceler, gidip gızımı kesmişler.Gızımın elinden iş gelmezmiş de,gözel değilmiş de...Bi sürü laf...

Gızımın ay gibi yüzü, ceylan gibi gözü bedürük gibi golları var. Yanağları gelelli elması gibi yanıyı...

Çağam biliymisin. Bacın yigirmiyedi çeşit küfte mi yapmıyı, mişmiş mi yarmıyı, bulgur mu gaynatmıyı, inek mi sağmıyı, tut mu toplamıyı, bastıh mı sermiyi, degirmana mı gahmıyı?...

Yerişip yetmeyesiciler, bu kadar yalanı nasıl uydurmuşlar.

Kahtalı Abuzer, Besnili Vakkas, Antepli Ökkeş, Aşağışeherli Hacıbayram, Çırmıhtılı Ali Seydi, Çarmuzulu Vahap, Adafılı Yakup azmı istediler bacını da vermedik. Bu Cumaliye de pavruka da çalışıyı, gız uzağa getmesin diye verimkar olduğ. Onu da gözleri götürmedi, gidip gızımı kesdiler torpah başlarına, heç de almasınlar gızımı, onu mu dert edecem. Benim gızım Gediklilere layık Allah'ıma şükür.

Hepsine dert yapışsın, iki gözleri bi delikten çıhar da sesleri Gorucuk dan gelir işşallah...

Kesdane kebab, acele cevap!

Anan Aşhan


20 Nisan 2018

Genelde dar gelirli kesim satın alıyor.

Türkiye’nin son yıllardaki en büyük sorunu -belirgin bir şekilde telaffuz edilmese de- ekonomik kriz. Dile getirmekten kaçınılan bu kriz, hemen her sektörü derinden etkiledi, etkiliyor. Can Yayınları’nın sahibi Can Öz ise kitap pazarında tam aksi bir durumun yaşandığını söylüyor.

“En çok, dar gelirliler kitap satın alıyor” diyen Öz, Diken’e, okurun Türkiye’nin sorunlarından uzaklaşarak huzuru nasıl aradığını anlattı…

‘Kitap okuru Türkiye ile dertli olmaktan bıktı’

Türkiye’de ‘sessiz’ bir ekonomik kriz yaşanıyor. Enflasyon ve işsizlik rakamlarında dünyayla kıyaslandığında rekorlar kırılıyor. Kişi başına gelir her geçen gün düşüyor. Halk yoksullaşırken, bu arada kitapçılar da sessiz sedasız kapanıyor. Siz ise kitap pazarının büyüdüğünü söylüyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor?

Mümkün oluyor çünkü yayıncılar krizin çocuklarıdır. Dolayısıyla biz kriz olmasa da, krizdeymişiz gibi yaşarız.

Niye?

Türkiye’de ekonomik kriz olduğunda, bunun olacağını önceden hisseden, daralma yaşayan ve krizden sonra da en hızlı toparlanan sektör, yayın piyasasıdır. Ayrıca insanlar kriz olduğunda, daha az sokağa çıkıyor, evlerinde kitap okuyor, kitap satışları da artıyor. Mesela geçen yıl kitap piyasası büyüdü.

Ortalama bir kitabın fiyatı 17 lira. Asgari ücretin bin 300 lira olduğu düşünülürse bir kişi ancak üç saat çalışıp bir kitap satın alabiliyor. Türkiye’de kitabı kim alıyor?

Genelde dar gelirli kesim satın alıyor. Bu süreçte sadece kitap alımının şekli değişiyor. Okuyucu kitapçı yerine internetten indirimli kitapları alıp okuyor.

Zenginler kitap okumuyor mu peki?

Zenginler çok kitap satın almaz. Zaten gelir arttıkça kitap alımının arttığı yönünde bir veri de yok.

İnternet üzerinden kitap neredeyse yarı fiyatına satılıyor. Türkiye’de klasik kitapçılık bitiyor mu?

Bence bitiyor. Tüm dünyada kapanış rotasına girdi. Ama bu Türkiye’de daha hızlı. İnternetin pazar payı yüzde 27’lere vardı. Bu oran, Avrupa ortalamasının üzerinde.

Bu sorun geçenlerde Başbakan Davutoğlu’na kitapçılar tarafından iletildi. Fransa’da devletin, kitapçılara kapanmasınlar diye maddi destek verdiği ve internet üzerinden kitap satışına da sınırlamalar getirdiği anlatıldı.  Davutoğlu ise ‘En sevdiğim şey kitapçı gezmek, biz de hemen kitapçılarımıza bu desteği verelim’ demiş. Böyle bir devlet desteği kitapçıları kapanmaktan kurtarır mı? 

Çok rahatlatır hem de. Aslında kitapçılara verilebilecek en büyük destek, kitapçıların rakiplerinin raflarında korsan kitap satmasını engellemektir.

Kitapçılar korsan kitap mı satıyor?

Üç sene önce Adana’daydım. Çamlık Plaza’da, Kitapsan’ın kitabevi var. Ve karşısında korsan kitapçılar var. Korsan kitapçı vitrinine şunu yazmış: “Eğitime yüzde 100 destek, kitapta yüzde 70 indirim.” Peki ne oluyor? Müşteri Kitapsan’dan çıktığında ‘korsan’ satıcı müşteriye “Elinizdeki kitabı ne kadara aldınız, kazık yemişsiniz bizde daha ucuz, iade edin” diyor. Hükümet gerçekten istese bu korsan işini bir haftada bitirir.

Yılda kaç kitap basılıyor ?

2015’te edebiyat ve kültür kitapları toplam 49 bin basıldı. Bu rakam Avrupa ortalamasının çok üstünde. Çünkü bunların çoğu devlet desteğinde basılan din ve eğitim kitabı.

Siz, ‘Raflar aslında kitap okurlarının dertlerini yansıtıyor’ diyorsunuz. Kitapçılardaki raflara baktığınızda sizce Türkiyeli okurun en büyük derdi ne?

Valla benim gördüğüm, en büyük derdi; dertli olmaktan bıkmak. 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri öncesine kadar Türkiye’de olan bitenle ilgili kitaplar çok daha fazla satıyordu. Özellikle siyasi, Ergenekon ve Kürt meseleleriyle ilgili kitaplar… Şimdiyse Türkiye’deki gündeme biraz daha teğet geçen kitaplara yönelim var. Benim buradan çıkardığım sonuç; insanların artık Türkiye ile ilgili düşünmek istemedikleri.

Babanız Erdal Öz bir edebiyatçıydı. Kurduğu Can Yayınları da edebiyatı kollayan bir yayınevi. Türkiye’de son yıllarda kişisel gelişim kitapları, edebiyat kitaplarıyla yarışacak güçte. Niye?

Kişisel gelişim kendi okur kitlesini yarattı, pazarda yeni bir pay oluştu. Yani edebiyat okurları edebiyattan vazgeçip de kişisel gelişim okumuyor. Aksine Türkiye’de siyasi ve basın özgürlüğü baskısı arttıkça, edebiyat okuru zıplaya zıplaya artıyor. Kişisel gelişime gelince, 2002- 2010 arasında kariyer ve hayat planlamaya dair kitaplar tavan yapmıştı. Bugünse daha spiritüel ve huzur arayışına yönelik kitapların okunduğunu görüyoruz. Raflarda artık kariyerin yerini huzur arayışı aldı.

Siyasi iktidarı eleştiren yazarların kitaplarını basan yayıncılar, baskıya uğruyor mu? Örneğin yayıneviniz, Cumhurbaşkanı tarafından bizzat tehdit edilen ve cezalandırılması istenen Can Dündar’ın kitabını bastı. Ne yaşadınız? 

Tabii ki baskı hissediyoruz. Bir kere korkuyoruz. Çünkü bir anda hedef gösterilebilirsiniz. Birtakım ilkel güruhlar kapınıza gelip sizi her an öldürebilir.  Türkiye’de her meslekte olduğu gibi böyle bir korku bizde de var, yalan değil. Ancak doğrudan bir baskıyla karşılaşmadık. Henüz Can Yayınları aranıp, ‘şu kitabı sakın basmayın’ denmedi.

Peki, ya sosyal medya? 

Orası küfür, kıyamet… Troll’ler dadanıyor sürekli. Dündar’ın kitabı çıktı, etmedikleri küfür kalmadı. Bu profillere baktığınızda az takipçili kullanıcılar olduğu ve kendilerini Can Dündar’a küfür etmeye adamış olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla baskı biz yayıncılarda değil, yazarlarımızın üzerinde var.

Siyasi iktidar, kendi görüşüne yakın yazarları ve yayınevlerini destekliyor mu?

Desteklemez olur mu? Gazetelerde köşeler veriliyor, hepimiz görüyoruz. Okullarda da oluyor bu. Mesela okul yöneticisinin yakın olduğu ilçe belediyesi başkanıyla görüşülerek, onun da akrabasının ilişkili olduğu yayınevinin kitapları alınıyor. Okullardaki etkinliklerde de yazarlar kendilerini baskı altında hissediyor.

Türkiye’de bazı yayınevlerinin aynı zamanda kendi kitabevi zincirleri de var. ‘En Çok Satanlar Listesi’nin üst sıralarına kendi yayınladıkları kitapları koydukları ileri sürülüyor. Sizce böyle bir haksız rekabet yaşanıyor mu?

Yayın piyasasında haksız bir rekabet elbette var ama bu kitabevi zincirleri üzerinden yaşanmıyor. Kitabevi kendi yayınladığı kitabı tabii ki daha çok sergiliyor. Bunda şaşılacak bir şey yok bence. Asıl haksız rekabet nerede var biliyor musunuz?

Nerede var?

Bu kitaplar satmazsa çok satanlar listesinde rafların tepesine konmuyor. Ancak bu kitapların da satılması için önlerde sergilenmesi gerekiyor. Yani o listelerle ilgili çok fazla spekülasyon var.

‘En Çok Satan Kitaplar Listesi’ bizde kitabevinden kitabevine, dergiden dergiye değişiyor. Herkes kendi listesini açıklıyor…

Bu listeler aslında her hafta değişiyor ve nasıl bir ortalama alınıyor anlamıyorum. Türkiye’de bunun oturmuş bir formülü yok. Biz yayıncılar olarak bu durumdan çok rahatsızız. Herkes kendi kitabının listeye girmesini istiyor. Bununla ilgili yayıncılar olarak nasıl bir mütabakat sağlarız inanın bilmiyorum.

Kitap satın almak için kitabevine giren okur, genel bir tarama mı yapıyor yoksa en çok satanlar bölümündeki kitabı mı tercih ediyor?

Bir kitabın satış listesine girmesi kadar satışı artıran başka bir şey yok. Bu yüzden okur tercihini, kitapçının en önde görünen rafındaki kitaptan yana kullanıyor. Aslında kitabı sattıran gerçek faktör vitrinde durması. Eminim ki bu çok satan kitaplar, arkadaki raflara konsa satış rakamları düşük olur.

E-kitapta durum ne? Türkiye’de okur rağbet gösteriyor mu?

Türkiye’deki E-kitap piyasası bakkal dükkanını bile döndürmez. Bol bol indiriyoruz ama hiç okumuyoruz.

Kitap eleştirmenlerinin sayısı çok arttı. Dergiler, kitap ekleri, bloglar kitap kritikleri yayınlıyor. Eleştirmenler, okurun tercihinde etkili mi? Kötü eleştiri bir kitabı bitirebilir mi/ öldürebilir mi?

Ben de Ömer Türkeş’in, Orhan Pamuk’un Kırmızı Saçlı Kadın kitabının eleştirisi satışları nasıl etkiledi merak ediyorum mesela. Çok sert ve haksız bir eleştiriydi. Eleştirmenlerin bir kitap hakkındaki olumlu ya da olumsuz görüşleri satışları neredeyse hiç etkilemiyor.

‘Eleştirmenlerin yorumları okuyucu etkilemiyor’ diyorsunuz. Peki, köşe yazarları örneğin Ayşe Arman köşesinde bir kitabı eleştirse ne olur?

Satışlar patlar. Ayşe Arman ya da Ertuğrul Özkök gibi yazarların köşelerinde bir kitaba yer vermeleri her zaman satışları arttırır. Üstelik bahsettikleri kitapları sevmeleri ya da sevmemelerinin bir önemi yoktur. Kitaptan bahsetmeleri bile yeter. Özellikle Mirgün Cabas’ın yayından kaldırılan programında, bir kitap değerlendirilmesi yapıldığında satışlar muazzam artıyordu

Yayınevlerinde çalışan editörlerin hepsinin ortak bir derdi var. O da, ‘yazarların şişkin egolarıyla başa çıkabilmek.’ Siz, bir yayıncı olarak yazarlarla çok yakınsınız. Yazarlar sıradan insanlardan çok mu farklı?

Yazarın en büyük sermayesi yazdığı kitap. Ve bu kitabı editöre verdiği zaman tüm varlığını emanet etmiş gibi oluyor. Bu yüzden sıradan insanlara göre her zaman biraz daha hassas ve bazen de saldırgandırlar. Ama bence Türkiye’deki yazarların egosu yüksek değil, aksine güvensizler. Yayıncıya, editöre, kitabının satılacağına ve kendisine özen gösterileceğine inanmıyorlar.

İyi yazarlar gelişmiş dünyada çok zengin. Bizde yazarların hakettikleri telif ücretini almaları niye hala zor? Birgün bizim de şairlerimiz, hikaye ve roman yazarlarımız zengin olacak mı?

Bizde de zengin olan yazarlar var ama Türkiye’de kitap yazmak dışında başka bir iş yapmak zorunda kalmadan geçinen kesim, yüzde ikiden fazla değildir. Oysa ülkenin en çok kazanan yazarının normal şartlarda uçak satın alabilecek kadar para kazanıyor olması gerekir. Türkiye’dekiler, Avrupa’daki yazarlara kıyasla nal topluyor.

Minez Bayülgen