19 Temmuz 2021

Cuma Koşusu

/siz de biliyorsunuz
'hüzün' bu yıl yine moda çocuklar/

cumartesi olanca buğusuyla yayılıyorken
iğde dallarına, nar kırmızısı sıcaklığıyla örtülü
caddelerden, kaldırımlardan sokak aralarına
sızıp
kara kavruk kadınların ve tezgâhtarların
ellerinde
bir tomurcuk, bir orkide çiği oluveriyor.

/hüzün
monepeto değil çocuklar/

yorgun, pazar çantalarını kavramış bilekler
ince, ola ki nazenin bir gülümseyişi
temiz giyimlilere değil, biliyorsunuz
kravatla, fularla elma satılmaz çünkü
yitmişlere, kumaş tüccarlarına, küfürbazlara
yüzlerine bile bakmadan
bir file dolusu hayat karşılığı ödeyiveriyor.

/iyisi, kötüsü olmaz acının ve acı
insanın yüzünde gizlidir; çocuklar/

oysa cuma bugün
günlük güneşlik sevincin abidesi
sisli vapurlar, sigara dumanları, yarım
bırakılmış sarışınların yas günü bugün

/ah! Robenson, cumayı bırak adandan
'yarın cumartesi' biliyorsun
biliyorsun ben yeşil gözlü bir çinle avunabilirim
Pekin'de bile olsa/

yavaş yavaş alışıyorum
kente yeni gelmişlerin ürkek sorularına
hatırımda gözlerle geçilen boğaz
bir salı günü uzaklığında olsa da.

/cuma cumartesi Robenson ve saire
ne intihar ve balkon bir buse versene/

sonra yayılsın olanca buğusuyla özlem
bitmeyen zafer haftası; 'hüzün' zaten.

Hüseyin Atlansoy

Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum.

CÉLINE: Size ne anlatayım ki? Okurlarınızı nasıl memnun ederim bilmiyorum. Bu insanlara karşı nazik olmamız gerek… Kendilerini incitmeden eğlendirmemizi beklerler bizden. Pekâlâ… Konuşalım bakalım. Bir yazarın içinde öyle çok kitap yoktur. Journey to the End of the Night(Gecenin Sonuna Yolculuk), Death on the Installment Plan, bunlar yeterli. Ben bu işe meraktan giriştim; merakın bedeli de ağırdır. Ben bir trajedi tarihçisiyim. Birçok yazar trajediyi arar, bulamaz. Trajediyle ilgisi olmayan küçük küçük kişisel hikâyeler gelir hatırlarına. Diyeceksiniz ki Yunanlar var. Trajik Yunanlar tanrılarla konuştukları izlenimine kapılırdı… Evet, tabii… İsa. Tanrılarla telefon görüşmesi yapmak öyle her gün başımıza gelen bir şey değildir, değil mi?

Peki sizin için günümüzün trajedisi nedir?

Stalingrad’dır. O nasıl bir katarsistir! Stalingrad’ın çöküşü Avrupa’nın bitişidir. Bir felaketti yaşanan; bütün bunların merkezi Stalingrad’dı. Bunun bittiğini, tamamen sona erdiğini söyleyebilirsiniz, Beyaz uygarlığın. İşte hepsi bu, biraz gürültü çıkardı, kasıp kavurdu, silahlar, çağlayanlar. Ben bunların içindeydim… Ben bunlardan kâr payı çıkardım. Bu malzemeyi kullandım, sattım. Besbelli, bu işlere karıştım ben, Yahudi meselesine. Aslında beni ilgilendirmeyen işlerdi, orada olmam için hiçbir nedenim yoktu. Gene de onları anlattım… kendi üslubumla.

Hani şu Journey’in ortaya çıkışıyla skandal yaratan üslubunuz. Tarzınız birçok alışkanlığı sarstı.

Buna “yaratmak” diyorlar. İzlenimcileri ele alalım. Güzel bir günde tuvallerini alıp dışarı çıktılar resim yapmak için. Çimlerin üstünde nasıl öğle yemeği yediğinizi bizzat gördüler. Müzisyenler de bunun üstünde çalıştı. Bach’tan Debussy’e kadar büyük bir fark var. Bu besteciler birtakım devrimler başlattı; renklere, seslere can verdiler. Benim içinse bu sözcüklerle, sözcüklerin konumuyla oldu. Mesele Fransız edebiyatı olunca, oradaki bilge adam ben olmalıyım, hataya yer yok. Biz dinlerin çocuklarıyız –Katolik, Protestan, Yahudi… Evet, Hıristiyan dinleri. Asırlar boyu Fransız eğitimini yönetenler Cizvitlerdi. Latinceden çevrilmiş tümceleri bir fiil, bir özne, bir tümleç, bir ritim ile mantıklı bir biçimde kurmayı öğrettiler bize. Kısacası şurada bir nutuk, orada bir vaaz, her yerde bir öğüt! Bir yazardan söz ederken, “Hoş bir tümce örgüsü var!” derler. Bense, “Bu okunmuyor,” derim. “Ne muhteşem teatral bir dil!” derler. Ben bakarım ve dinlerim. Düzdür, bir hiçtir, sıfırdır aslında öylesi. Ben konuşulan dili yazıya döküyorum; hem de tek bir hamlede.

Bu sizin “küçük müziğim” dediğiniz şey, değil mi?

Alçakgönüllü olduğum için “küçük müzik” diyorum, ama bu dönüşümü başarabilmek aslında çok zor. Bu, emek demektir. Bu haliyle hiçbir şeye benzemiyor gibi görünebilir, ama bu kalitedir. Benimkiler gibi bir roman yazabilmek istiyorsanız, sekiz yüz sayfa elde etmek için seksen bin sayfa yazmak gerekir. Kimileri benden söz ederken, “Doğal bir konuşma sanatı var… Konuşur gibi yazar… Bunlar günlük dile ait sözcükler… Hemen hemen aynılar… Kulağa tanıdık geliyor,” derler. Evet, işte, bu bir “dönüşüm”dür. Dönüşüm beklediğiniz sözcük, beklediğiniz durum değil belki de. Bu biçimde kullanılan bir sözcük her zaman karşılaştıklarınızdan daha samimi, daha gerçekçidir aynı zamanda. Kendi tarzınızı yaratırsınız. Kendinizde ifade etmek istediğiniz şeyin ortaya çıkarılmasına yardımcı olur bu sözcük.

Peki sizin ifade etmek istediğiniz nedir?

Duygu. Biyolog Savy’nin çok yerinde bir sözü vardır: “Başlangıçta duygular vardı, eylem yoktu.” Bir amipe dokunursanız geri çekilir; hisleri vardır, konuşmaz ama hisseder. Bebek ağlar, at koşar. Sadece bize, bize verilmiştir eylem. Budur bir politikacıyı, bir yazarı, bir peygamberi yaratan. Eylem korkunç bir şeydir. Koklayamazsınız. Ama bu duyguyu dillendirebilecek hale gelmek hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar zordur… Çirkindir… İnsanüstüdür… İnsanı öldürebilecek bir hünerdir.

Ama yine de, her zaman yazma ihtiyacı duyuyorsunuz.

Hiçbir şey karşılıksız yapılmaz. Bedelini ödemek zorundasınız. Kurguladığınız bir hikâyenin hiçbir değeri yoktur. Değer taşıyan tek hikâye, bedelini ödediğinizdir. Ancak bedelini ödediğiniz bir hikâyeyi dönüştürme hakkınız vardır. Öteki türlüsü rezil bir durum. Bana gelince, ben çalışıyorum… Bir sözleşmem var, onu yerine getirmek zorundayım. Şimdi altmış altı yaşındayım, yüzde yetmiş beşim iptal olmuş durumda. Benim yaşımdakilerin birçoğu emekli. Bense Gaillard’a altı milyon borçluyum… yani devam etmek zorundayım. Hazırlık aşamasında olan bir romanım daha var: daima aynı iş… Devede kulak. Bildiğim yalnızca birkaç roman var. Ama roman dantele benzer biraz… manastırlarla yok olmuş o sanata. Romanlar, arabalara, sinema filmlerine, televizyona, cümbüşe karşı savaş veremez. Karnı tok sırtı pek, büyük savaştan kurtulmuş bir adam akşamları eşinin yanağına bir buse kondurur, günü geçirmiştir artık. İşi bitmiştir.

(Söyleşi: 1960 yılında bir süre sonra)


Passage Choiseul’de uzun süre mi yaşadınız?

Evet, on sekiz yıl, orduya katılana kadar. Orada yoksulluk son safhadaydı. Yoksulluktan da beter bir şeydi; çünkü yoksullukta kafa dağıtabilir, hovardalık yapabilir, sarhoş olabilirsiniz, ama bu sonu gelmeyen bir yoksulluktu, köklü bir yoksulluk. Korkunçtu. Bütün hayatım boyunca noodle yedim ben. Annem yıpranmış dantelleri onaran bir kadındı. Bu dantellere koku bir sinerse bir daha hiç çıkmazdı. E tabii, kokulu danteller de satılmazdı. Kokmayan yiyecek neydi peki? Noodle. Taslar dolusu noodle yedim. Haşlanmış noodle, evet evet; bütün gençliğim noodle, lapa yiyerek geçti; kokmayan şeyler yani. Passage Choiseul’daki mutfağımız ikinci kattaydı, bir dolap kadardı ancak. İkinci kata dönen bir merdivenden çıkılırdı; noodle’ın kaynayıp kaynamadığına bakmak için sürekli inip çıkmak gerekirdi; katlanılmaz bir şey! Annem topaldı, bir bacağı sakattı; o haliyle o merdivenleri çıkmak zorundaydı. Günde yirmi beş kez tırmanırdık o merdiveni. Öyle bir çekilmez bir hayattı işte! Babam memurdu, beşte gelirdi eve. Annemin dantellerini dağıtırdı sonra. Ah ah, yoksulluktu bu, ağır bir yoksulluk.

Sizi etkileyen bir şok, yazınsal bir patlama geçirdiğinizi hatırlıyor musunuz?

Hayır, asla! Ben önce tıbba gönül verdim; edebiyata değil kesinlikle. Aman Allahım, asla! Bana göre hünerli insanlar her zaman Paul Morand, Ramuz, Barbusse’tur, edebiyat için yaratılmış adamlar yani.

Çocukluğunuzda, yazar olacağınız aklınıza gelmez miydi hiç?

Ah, hayır, hiç, asla, asla, asla. Doktorlara karşı inanılmaz bir hayranlık duyardım. Doktorluk bana olağanüstü gelirdi. Tutkum tıptı benim.

Çocukluğunuzda, bir doktor size ne ifade ederdi?

Hasta olan anneme, babama bakmaya Passage Choiseul’e gelen bir adamı sadece. Gerçek anlamda çalışmak gibi görünmüyordu yaptığı; insan vücuduna şaşırtıcı şeyler yaparak iyileştiren mucizevi bir adamdı benim gözümde. Mükemmel bir şeydi bu benim için. Adam çok bilgili görünürdü. Kesinlikle büyüleyici gelirdi bana.

Peki bugün bir doktor size ne ifade ediyor?

Artık doktorlar toplum tarafından hor görülüyor, herkes onlarla rekabet içinde; artık saygınlıkları kalmadı doktorların, hiç kalmadı. Kılığı benzincilerdeki pompacılara benzediği için, yavaş yavaş pompacıya dönüşüyorlar, yanlış mı? Artık söyleyecek sözleri kalmadı; ev kadınlarının bile Larousse Médical’i var artık. Hem sonra hastalıklar da eski saygınlıklarını kaybetti, sayıları daha az artık; frengi yok, bel soğukluğu yok, tifo yok. Antibiyotikler trajediyi tıbbın elinden aldı. Bu yüzden artık veba da yok, kolera da.

Doktorluk mesleği, kitaplarınıza da yansıyan bazı keşifler, deneyimler sunmuştur size.

Evet, evet. Otuz beş yıl doktorluk yaptım, tabii bunun da bir anlamı var. Gençliğimde çok koşuşturdum. Çok merdiven çıktık, çok insan gördük. Bu deneyimin bana her açıdan çok, hem de çok yardımcı olduğunu söylemeden edemem. Ama tıbbi romanlar yazmadım asla, bu acayip sıkıcı olurdu… Soubiran gibi.

Tıp aşkı çok erken yaşta içinize girdi, ancak bambaşka bir yolda devam ettiniz.

Evet, hem de nasıl! Satın alma görevlisi yapmak istiyorlardı beni, büyük bir mağazada tezgâhtar olmamı istiyorlardı. Çünkü hiçbir şeyimiz yoktu, ailemin durumu kötüydü. Görüyorsunuz ya yoksul geldim, yoksul gidiyorum.

Annenizin sizin üstünüzde büyük bir etkisi var mı?

Her şeyden önce, karakterlerimiz aynı. Öylesine sert, öylesine katlanılmaz bir kadındı ki! Evet, bir mizacı vardı, ama hayattan zevk almayı bilmiyordu, o kadar. Daima üzüntülü, daima trans halindeydi. Hayatının son dakikasına kadar çalıştı.

Size nasıl hitap ederdi? Ferdinand diye mi?

Hayır, Louis diye. Büyük bir mağazada, Hôtel de Ville’de, Louvre’da görmek isterdi beni, satıcı olarak. Onun hayaliydi bu. Babam da onun gibi düşünürdü, çünkü babamın edebiyat öğrenimi çok başarısız geçmiş. Dedem de doktora yapmış bir adam. Söylediklerine göre ikisi de o kadar başarısız olmuş ki hayatta, benim ticarette başarılı olacağıma inanırlardı.

Babanız öğretim hayatında daha iyi bir konuma gelemez miydi?

Gelebilirdi tabii, ama bakın ne olmuş: öğretmenlik diplomasına ihtiyacı varmış ama eğitim derecesi yeterli değilmiş. Parası olmadığı için de devam edememiş eğitime. Bir de babası ölüp geriye bir kadın beş çocuk bırakınca…

Babanız ne zaman öldü?

Journey kitabımın çıktığı yılda, otuz ikide.

Kitap çıkmadan mı?

Evet, hemen önce. Zaten sevmezdi o kitabı. Hem kıskanıyordu da beni; bir yazar olarak görmezdi de zaten. Ben de kendimi yazar olarak görmüyorum ya, en azından bir konuda aynı düşüncedeydik.

Anneniz kitaplarınızı nasıl bulurdu?

Kitap yazmanın tehlikeli, kötü olduğuna inandığı için sorun oluyordu. Bunun sonunun çok kötü olacağını düşünürdü. Çok tedbirli bir tabiatı vardı.

Kitaplarınızı okudu mu?

Okuyamadı, okuyamazdı. Okusaydı eğer, çok adi olduğunu düşünürdü. Hem zaten kitap okumazdı annem, kitap okuyan kadınlardan değildi. Kendini beğenmiş de değildi aslında. Ölünceye kadar çalışmaya devam etti. Cezaevindeyken öğrendim öldüğünü. Hayır hayır, Kopenhag’a gidiyordum öldüğünü duyduğumda. Korkunç, iğrenç bir yolculuktu. İğrençti; ama unutmayın ki her şeyin sadece bir tarafı iğrençtir. Bilirsiniz, deneyim sadece onu tutanı aydınlatan neredeyse sönük bir lambadır… paylaşılamaz… Ben de bunu kendime saklamalıyım. Bence, söyleyecek güzel bir hikâyen varsa ölmeye hakkın vardır. Oraya kabul edilmek için hikâyeni anlatır, yoluna devam edersin. Death on the Installment Plansembolik olarak budur, ölü olmanın ödülü… Sözü geçenin yüce Tanrı değil, şeytan olduğunu, insanoğlu olduğunu gösterir. Doğa iğrençtir; baksanıza kuşların, hayvanların hayatına.

Hayatınız boyunca ne zaman mutluydunuz?

Lanet olsun ki hiçbir zaman. Mutlu olmak için yaşlanmak gerek. Arzularımdan vazgeçmek karşılığında bana çok para verseler, mest olurum. Çünkü o zaman emekli olup bir yere kaçma fırsatım olur, çalışmak zorunda kalmam, öteki insanları seyrederim sadece. Mutluluk demek deniz kenarında tek başına huzur içinde olmaktır. Çok az yemek, evet evet. Hatta nerdeyse hiçbir şey yememek. Ne elektrik ne eşya kullanırım; bir mum yeter. Bir mum yakıp, gazete okurum. Öteki insanların heyecanlı, azimle tutuşmuş hallerini seyrederim, gösteriye dönmüş hayatlarını, ritmi yakalamak için birbirlerini davetlere çağırma yarışlarını. Gördüm ben bu hayatı, bir zamanlar aralarında yaşadım bu insanların… Tam bir komedi! Zamanlarını böyle geçirirler. Birbirlerini takip edip aynı golf kulüplerinde, aynı restoranlarda buluşurlar.

Eski günlerinize dönebilseydiniz, edebiyat dışındaki zevkleri hayatınızdan çıkarır mıydınız?

Kesinlikle evet! Mutluluk aramıyorum ben, sevinci hissetmiyorum. Hayattan zevk almak mizaca, yiyip içtiğinize bağlıdır. İnsan güzel şeyler yemeli, içmeli ki günler çabuk geçsin, değil mi? Güzel şeyler ye, iç, arabayla gezinti yap, gazete oku, gün hemen geçiverir. Gazete oku, birkaç misafir gelsin, sabah kahvesini iç, yürüyüşten dönünce bir de bak, öğle yemeği zamanı! Öğleden sonra birkaç ahbapla görüş, gün bitiversin. Akşam oldu mu her zamanki gibi yat, uyu. İşte bu kadar. İnsan yaşlandıkça, gün daha hızlı geçiyor değil mi? Gençlikte gün bitmeyecek gibi uzundur, ama yaşlandıkça çabucak bitiverir. Emekliyseniz, gün şimşek gibi geçer, oysa çocukken çok yavaştır.

Maaşlı bir emekli olsaydınız zamanınızı nasıl geçirirdiniz?

Gazete okurdum. Kimsenin beni göremeyeceği bir yerde yürüyüşe çıkardım.

Burada yürüyüşe çıkabiliyor musunuz?

Hayır, asla! Çıkmasam daha iyi.

Niçin?

Tanırlar beni; istemem. Görülmek istemiyorum. Bir limanda olsa gözden kaybolabilirim. Le Havre’de… Le Havre’deki güvertelerde kimse sizi fark etmez. İhtiyar bir denizciden, ahmaktan başka bir şey göremezsiniz oralarda.

Gemileri sever misiniz?

Ah, evet! Evet! Onları seyretmeye bayılırım, onların gelişini, gidişini seyretmeye. Gemiler, rıhtım, ben; öyle mutlu olurum. Gemiler duman çıkarır, giderler, dönerler, ama sizi ilgilendiren hiçbir şey yoktur. Kimse size bir şey sormaz! Sonra yerel gazete Le Petit Havrais’i okursunuz, işte… işte bu kadar. Hepsi budur. Ah ah, hayatım bambaşka geçerdi.

Hiç örnek aldığınız kişiler oldu mu? Benzemek istediğiniz insanlar?

Hayır, çünkü herkes mükemmel, hepsi; ben o kadar da mükemmel olmak istemem, yok böyle bir arzum. Benim istediğim tek şey kimsenin umursamadığı bir ihtiyar olmak. Onlar ansiklopedilere giren insanlar, ben istemem bunu.

Aslında günlük hayatınızda karşılaştığınız insanları kastetmiştim.

Yo, hayır, hayır, hayır! Onları daima başkalarına alavere dalavere yaparken görüyorum, sinirlerimi ayağa kaldırıyorlar. Hayır. Annemden bana geçen bir alçakgönüllülük var, mutlak önemsizlik duygusu, hem de son haddinde bir önemsizlik. İstediğim tek şey insanların beni tamamen yok sayması. İnzivaya çekilmek için bir arzum, hayvani bir isteğim var. Boulogne’yi, evet Boulogne-sur-Mer’i çok severdim mesela. Saint-Malo’ya sık sık giderdim, ama artık mümkün değil maalesef. Az çok orada da tanınıyorum artık. İnsanların hiç gitmediği yerler olsun…

(Céline’nin son söyleşisi: 1 Haziran 1961)


Romanlarınızda aşkın önemli bir yeri var mıdır?


Asla. Aşktan söz etmeye hiç ihtiyacımız yok aslında. Bir romancıysanız tevazu sahibi olmanız gerekir.

Peki ya arkadaşlık?

Ondan da hiç söz etmeyelim.

Peki, önemsiz duygular üstünde durmanız gerektiğine mi inanıyorsunuz?

Hakkında konuşulması gereken şey yapılan iştir. Önemli olan tek şey odur. Büyük bir özenle yapmak gerekir bunu. Aşırı bir reklam çabasıyla söz ediliyor bundan. Hepimiz birer reklam nesnesi haline geldik; iğrenç bir şey bu. Herkesin alçakgönüllülüğe değer verdiği bir zaman gelecek elbette. Her alanda olduğu gibi edebiyatta da olacak bu. Reklam hastalığına yakalanmışız hepimiz; rezil bir durum. Yapılması gereken tek şey de işimizi yapıp, çenemizi kapatmaktır. Bu kadar. İnsanlar esere bakar ya da bakmaz, okur ya da okumaz, orası eseri ilgilendirir. Yazarın yapması gereken ortadan kaybolmaktır.

Zevk için mi yazarsınız?

Öyle denemez aslında. Param olsaydı, yazmazdım. Madde bir.

Aşktan ya da nefretten de yazmıyorsunuz?

Yo, ondan da değil. Sözünü ettiğiniz bu duyguları, aşkı, arkadaşlığı seviyorsam bu sadece beni ilgilendirir, okuru değil.

Çağdaşlarınız ilginizi çekiyor mu?

Hayır, pek sayılmaz. Bir zamanlar savaştan kaçmalarını engellemek için ilgiliydim onlarla. Nasıl olduysa, savaşa katılmadıkları halde zafer sarhoşu oldular. Bense hapse tıkıldım. Onlarla uğraşma işini elime yüzüme bulaştırdım, hiç ilgilenmemeliydim aslında. Uğraşmam gereken tek kişi yine kendimim.

Son kitaplarınızda sizi ifade eden bazı duygular var hâlâ.

Ne olursa olsun kendinizi ifade edebilirsiniz. Bu zor değil.

Son kitaplarınızda kişisel hiçbir şey olmadığına bizi inandırmak istediğiniz anlamına mı geliyor bu?

Hayır, kişisel hiçbir şey yok. Tek bir şey vardır belki, o da hayatla oyun oynamayı bilmediğimdir. Kokuşmuş öteki insanlara karşı artık bir üstünlüğüm var çünkü onlar sürekli hayatla oynaşma halinde. Hayatla oynaşmak demek, yemek, içmek, geğirmek, sevişmek demektir; yani bir adamı günün sonunda bir hiç ya da bir terbiyesiz yapan bir sürü şey demektir. Bense bir oyuncu değilim. Bu da çok işe yarıyor aslında. Neyi seçmem ya da nasıl tat almam gerektiğini biliyorum. Ancak, çökmüş bir Roma imparatorunun da dediği gibi iş geneleve gitmekte değil, hesabı ödememektir, öyle değil mi? Ben hayatım boyunca genelevlere gittim, ama çabuk vazgeçtim. İçki içmem. Yemek yemeyi sevmem. Bunların hepsi saçmalık. Buna hakkım var, değil mi? Tek bir hayatım var; onu da uyuyarak, yalnız kalarak geçirmek istiyorum.

Gerçek bir yazma yeteneği olduğuna inandığınız yazarlar kimler?

Yazar olarak gördüğüm üç ad vardı o önemli dönemde. Morand, Ramuz, Barbuss gerçek anlamda yazarlardı. O duygu vardı onlarda. Yazmak için yaratılmışlardı. Ama ötekiler öyle değildi. Allah aşkına, hepsi de sahtekârdı, sahtekârlar sürüsüydü. Efendiler, bu sahtekârlardı işte.

Yaşayan en büyük yazarlardan biri olduğunuza inanıyor musunuz hâlâ?

Hayır, pek sayılmaz. Büyük yazarlar… sıfatlara ihtiyacım yok benim. Bunun için önce ölmeniz gerek; ölesiniz ki sonra sizi bir sınıfa dahil etsinler. Yapmanız gereken ilk şey ölmek.

Sizden sonra gelecek nesillerin size karşı adil olacağına ikna oldunuz mu?

Aman Allah’ım, tabii ki ikna olmadım! Belki de o zaman Fransa diye bir ülke bile olmayacaktır. Dökümü yapan Çinliler ya da Barbarlar olacaktır, benim edebiyatım, bilgece oluşturduğum olay örgüsü, üç noktalarım gıcık edecektir onları… Bu mümkün. “Edebiyat”tan söz ediyoruz ya, ben işimi bitirdim, bitti. Death on the Installment Plan kitabımdan sonra, söyleyebileceğim her şeyi söyledim. O kadar da çok değilmiş.

Hayattan nefret mi ediyorsunuz?

Doğrusu, hayatı çok sevdiğimi söyleyemem, hayır. Canlı olduğum için, sorumluluklarım olduğu için hayata katlanıyorum. Ama bunun dışında, tamamen pesimist ekolü temsil ediyorum. Bir şey için umut beslemem gerekir. Ben hiçbir şey için beslemiyorum bu umudu. Mümkün olduğu kadar acısız bir ölüm umuyorum yalnızca. Herkes gibi. Hepsi bu. Kimse benim için, benim yüzümden acı çekmesin diye. Huzur içinde ölmek yani. Mümkünse bir hastalığa yakalanıp öleyim, yoksa kendimi yorgunluktan öldüreceğim. Öylesi çok daha kolay olurdu. Beni bekleyen şey, ömrüm oldukça yaşayacaklarım hep daha da çetin olacak. Bir yıl öncesine göre daha zahmetle çalışıyorum şu anda; gelecek yıl bu yıldan da zor olacak. Gerçek bu.

Louis-Ferdinand Céline
(Söyleşi: 1 Haziran 1960 Paris Review için yapılan söyleşilerin toplandığı Writers At Work (1967) adlı kitaptan.)
İngilizceden çeviren: Nermin Özdilkural


18 Temmuz 2021

Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.

Sizi yalnızca şiirlerinizle biliyoruz. Yakından tanımak isteyen okurlarınız için biraz kendinizden bahseder misiniz?

Şairi şiirinden bilmek en iyisidir. Fazlası okur için hayal kırıklığı da olabilir, şiirle okur arasına girip şiirini de gölgeleyebilir. Şimdi bu soruyu düşününce ve dolayısıyla kendim hakkında düşününce aklıma pek çok şey geliyor. Ama ne kadarı okuru ilgilendirir bilmiyorum. 1998’den beri şiir yazıyorum, yazmadığım 7 yılı saymazsak. O zamanlar çok yazı yazdım. Hepsi de kendime. Belki onlar o dönem beni şiirime hazırladılar. Kendimden ibaret bir hayatım var. İstanbul’da yaşıyorum.

İlk şiirlerinizi ne zaman yazmaya başladınız?

Öncekileri saymazsak Aralık 1998’de yazdım ilk şiirimi. Hatta bu kitapta da var: Ashab-ı Kehf. O şiir 1999 Mart’ta Kaşgar dergisinde yer aldı. Çok sevinmiştim. Kütahya’da öğrenci idim üniversite son sınıfta. Her zaman şiir ve edebiyat konuştuğum dostlarım vardı. O zamanlar bunları büyük heyecan ve coşkularla konuşurduk, yaşardık.

“Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar” sizi neden sevmiyorlardı? Aranız düzeldi mi onlarla?

O şiirin imgesinin bendeki karşılığı henüz geçmedi. Politik ve sosyolojik tarafı belki daha çok yansıdı okura. Şiirimin asıl derdi gerçekleşmeyen ve artık gerçekleşeceğine inanmadığım hayalimle alakalı. O hayal bende hâlâ var. Çok şiir yazdırmıştır. Aşkın da Müslümanlığın da en saf halini aramakla dolu bir şiir. Ve her şey bozulmuş, özünden uzaklaşmış ve geç kalınmıştır.

Bir röportajınızda karanlık bir yönünüzün olduğunu söylemiştiniz. O karanlık tarafınızdan bahseder misiniz biraz?

Her şairin karanlık tarafı vardır. Şiir yazarak onu saklar ya da birazını okura açık eder. Okurun ve şairin karanlığı şiirde bir araya gelir böylelikle. Ölümü düşününce kararıyor her şey bende. Baskı unsuru bu.

Şiirin bir derdi, davası olmalı mı? Sizin şiir yazma gayeniz nedir?

Şaire methiyeler düzerler. Şiirinin hangi etkilerden oluştuğunu sorarlar. Yazma sürecini anlamaya çalışırlar. Hangi akıma bağlı olabileceğini yoklarlar. Kitabına ödüller verirler. Şiiri hakkında yorumlar yaparlar. Şiirin doğası ve tekniği üzerine konuştururlar onu... Şaire biçtikleri yerde, onun, onların beklentilerini karşılayacak bir var olma halinde durmasını beklerler . Oysa şair, şiir yazarak SADECE hayatta kalmaya çalışmaktadır. Anlamazlar.

Oldukça üretken bir şairsiniz. Hatta bir sohbetimizde birkaç kitaplık şiirinizin hazır olduğunu söylemiştiniz. Bu kadar üretken bir şair olmanızın kaynağı nedir?

Üretken kelimesini sevmiyorum. Sanki şiir fabrikasında çalışıyorum ve durmadan üretim yapıyorum gibi bir durum yok. Önceden çok şiir yazdım. Özellikle 9 sene önce ve 3 sene önce. Kendiliğinden olan kendinden geçme halleriydi. Kendiliğinden kendinden geçme. Kaynak benim. Benim hayat dışı ve toplum dışı olmam. Ve de büyük şairlerin şiirleri, ruhları dolaşıp duruyor buralarda. Bunlar da öncedendi tabi.

Şiir mi size gelir yoksa siz mi şiire gidersiniz?

Ben şiire aitim. Belki karanlık taraf budur bendeki. Şiiri ararım, şiir bana gelir. Önceleri bunu daha çok yaşardım. Şimdilerde o anlamda bir arayışım yok. Uzun zamandır şiir yazmıyorum. Bıraktım demek de anlamlı olur aslında. Daha bırakmadım ama bırakmak geride kalan şiirlerin değerini muhafaza açısından da doğru olur. Çoğu insan şiir yazmayı bırakmıyor ve kötü şiirlerle anılacak hale gelene kadar yazıyor. O zaman şiir sıradan hale geliyor. Yılda 2 şiir yazmak, zorlamadan ve sıradanlığa düşmeden en güzeli olur. Sonra bir, sonra yok. Yok.

Dil hususunda, toplumsal ilerleme bakımından şairlerin dilinin toplumun diline nüfuz ettiğine inanıyor musunuz? Eskiye göre Türkçemize yeterince hâkim olamayışımızda edebiyatçıların mesuliyeti ne kadardır?

İnanmıyorum. Çoğu insan yaptığımızla ilgilenmiyor. Okuru vasata alıştıran bir çakma şiir ortamı da var. Artık vasata ve kötüye alışan okur, zevkleri kötü şiirlerce biçimlenen okur, dergiye, kitaba para vermeyip internetin sunduğu ile sığlığı seven okur var. Şiirin iyisine nüfuz etme kabiliyeti elinden alınan ve zehirlenen okur için iyi şiir, bu dünyada ona nasip olmayacak. Ekseriyetin hali bu. Ama editörlerin fersah fersah önünde duran ve iyi şiiri hemen tanıyan okur da var. Türkçeye hakimiyet konusuna ben şöyle bakarım: Şair şiirinde kelime zenginliğine itina gösteriyor mu? Yoksa hala aynı kelimeler etrafında dolanıp durup şiir yazdığını mı sanıyor?

İlla eski kelime falan kullanmak zorunluluğundan bahsetmiyorum. Şiirin zenginliğinin bir ölçüsü de şairin kelimelerinin zenginliğidir.

Dergicilikte, sosyal medyanın gelişmesinin dergilerin miadının dolmasına neden olduğu gibi bir algı söz konusu. Bu düşünceye katılır mısınız? Dergiler, teknolojik bir hayat karşısında lüzumunu yitiren ve nostaljik bir unsur olarak kalanlar kategorisinde midir?

Bütün bunlar süreçlerin sonucu olan şeyler. Eskiden dergiler bir okulmuş, bir fikrin etrafında toplanan insanların sözcülüğünü yaparmış. Şimdi o günlerde yaşamıyoruz. Hayat her şeyi değiştirdiği gibi insanı da değiştirdi. Bizler kendimize düşkün insanlarız. Keyfimizi kaçırmamaya çalışan ve kavgaları falan göze alamayan… Kelimenin tam anlamıyla insanın miadı da doluyor. Dolayısıyla kıymet verdiği şeyler azalıyor. Hem dergilere hem kitaba bakış açısı değişmeli. Her şeye para harcayan insan, iş kitaba ve dergiye geldiği zaman iki paket sigara parası için pahalı diyor. Dergiler de kitaplar da pahalı değil aslında. Hatta daha pahalı olmalı. Ucuza kıymet verilmez.

Şiarınız nedir?

Büyük şiirler yazmak istedim ve yazdım. Belki bir tane daha yazmak isterim.

Sizin için büyük şiirleriniz hangileridir?

Mesnevî Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan, Kürt, Bir Şiire Krallığım, Edip Cansever’e Birinci Mektup, Kalp Yetersizliği.

İlk yıllarınızdan bugüne, şiirde en çok beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?

Ben Büyük Türk Şiiri deyince gözleri dolan biriyim. Bu ülkede yaşıyor olmanın bütün tarihi şiirimizde mevcut. Dünyada bizim şiirimizin ayarında bir şiir yoktur. Buna yürekten inanınca kim olduğunu ve neye mensup olduğunu anlamış oluyorsun. Ben hep sessizce yaşayıp öleceğim bir hayatın içinde oldum. Dahası kendimi yazmak için bir araç haline getirdim. Ya da burada iradi bir tasarruf yoktu. Evet, doğrusu bu. Şiir yazmak da kaderse demek bunda Allah’ın takdiri var. Bunu anlayınca ne yaptığımı daha iyi anladım.

İkinci kitabınız “Köpeklerin Kalbi” ekim ayında Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Kitabın ismi çok ilginç. Neden Köpeklerin Kalbi?

Neden olmasın? Kitap hepimizin canlılar kategorisine dahil olduğunu söylemek istiyor aslında. Biz, köpekler, duygular… Böyle olunca her şey doğal v e korkunç hale geliyor.

Kitabınızın sayfaları, Thomas Bernhard’ın çocuklukla alakalı bir cümlesiyle açılıyor. Çocukluğunuzun sizde ve şiirlerinizde nasıl bir yeri var?

O alıntı kitabı tamamlayan ve çocukluk üzerine söylenmiş en doğru söz. En sert. En derin. Aslında şiirimde çocukluğun yeri muhtemelen her şair kadardır. Belki pek çok şair bunun farkında değil. Hayır, çocukluk özlemi ya da güzellemesi olarak şiirimde çocukluk pek yok aslında. Bu kitapta da çok olduğunu sanmıyorum. Kitabı o cümlenin görünen anlamına bağlamak kitabı azaltmak olur.

İnsan çocukken neyin derdiyle doluysa o dert hayatı boyunca onun peşinden geliyor. Çok şey değişiyor ama çocukluktan kalan ukde, eksiklik veya hayret hissi değişmiyor. Çocukluk bitmiyordur sadece araçlar değişiyor. Daha büyük kelimelerle kurulan o koca koca cümlelerin altında da hep o çocuk var.

Kitabınızın sonlarında “Edip Cansever’e Birinci Mektup” adında bir şiiriniz var. Cansever ile farklı bir rabıtanız var gibi?

Bir zamanlar çok okuduğum bir şairdi. O şiiri yazdığım gece kitabıyla bakışmıştık ve şiir ortaya çıktı. Cansever şiirlerinde hep karanlık bir hikâye anlatır. Tesellisiz karanlığı. Bende de olan ve susmayan karanlığı. Ama kitaba ruhunu veren şiirlerin çoğunda Turgut Uyar’ın sesi duyulur. Bende esas varlığını sürdüren şair Turgut Uyar.

İlk kitabınız “Fena” ile “Köpeklerin Kalbi”ni kıyasladığınız zaman neler söylersiniz?

Bu güzel bir soru. Siz sormasanız ben sorardım kendime. Zaman zaman soruyorum da hatta. İlk kitap yüksek sesle yazılan şiirlerden oluşuyor. Artık kaybettiğim o coşkuyla dolu olduğum zamanların şiirleri onlar. Yarı delilik halleri. O anları özlüyorum. Köpeklerin Kalbi ise Muhtaç şiirini saymazsak durulmuş bir kitap. Sevgi ve merhamete bulaşmış. İlk kitapta söylemesi şart olanları söyleyip bu defa meramını daha sakin anlatmaya çalışan bir şairin şiirleri var Köpeklerin Kalbi’nde. Tabi bunlar planlanmış şeyler değil ve en güzel tarafı bu. Bunlar bir yolculuk. Olması gererken buymuş demek ki.

Sizin büyük Türk şairleriniz kimlerdir?

Turgut Uyar, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu. Daha da var tabi.

Okurlarınıza mesajınız var mı?

Yok.

Süleyman Unutmaz ile röportaj
Serap Kadıoğlu Şiar'19

11 Temmuz 2021

Anlatı

Ağlayarak yürüyor bu adam 
kimse bilmiyor neden ağladığını 
kimi yitik sevgililer için diye düşünüyor 
yazın deniz kıyısında gramofonlarla 
bize nice çile çektiren sevgililer benzeri. 

Kendi gündelik işleriyle ilgileniyor kimileri: 
Eksik kâğıtlar, büyüyen çocuklar, 
güçlükle yaşlanan kadınlar. 
Onunsa iki gelincik gözü var 
baharda toplanmış gelincikler gibi 
ve göz kıyılarında iki kaynak. 

Sokaklarda yürüyor hiç uyku girmiyor gözlerine 
arşınlıyor dünyanın sırtındaki ufacık dörtgenleri 
artık hiçbir anlamı kalmayan 
sınırsız bir acıyı yaşama makinesi. 

Onu konuşurken duymuş kimileri 
geçerken yapayalnız 
yıllarca önce kırılan aynalardan söz ediyormuş 
artık kimsenin onarıp diriltemeyeceği 
aynaların içindeki kırık yüzlerden. 
Uykudan söz ettiğini duymuş kimileri 
uykunun eşiğindeki korkunç hayallerden 
sevecenlik yüzünden dayanılmazlaşan yüzlerden.

Alıştık ona, dürüst, sakin bir insan 
durmadan ağlayarak yürüyor yalnızca 
trenden gördüğümüz ırmak kıyısındaki söğütler gibi 
bulutlu bir sabah keyifsiz uyanınca. 

Alıştık ona, hiçbir anlamı yok artık, 
tıpkı alıştığımız öteki şeyler gibi 
size ondan söz ediyorsam eğer, bu, 
alışmamış olduğumuz bir şey bulamamamdandır; 
saygılarımla.

Yorgo Seferis

Lodos

Batıya doğru sıradağlarına kavuşuyor açık deniz. 
Çıldırtıyor bizi solumuzda esen lodos, 
bu, eti kemiğinden ayıran rüzgâr. 
Çam ağaçlarının, harnupların arasında evimiz. 
Kocaman pencereler. Kocaman masalar 
yazmak için sana seslendiğim mektupları: 
Aylar boyu yazdığımız ve ayrılığı dengelemek için 
ayrılığın yüreğine attığımız mektupları. 

Sabah yıldızı, gözlerini indirince sen, 
yaraya sürülen yağdan daha tatlıydı, 
daha neşeliydi damağa değen soğuk sudan 
daha durgundu kuğunun kanadından 
saatlerimiz. 
Senin avucundaydı yaşamımız. 
Acı ekmeğinden sonra gurbetin, 
ak duvarın önünde durursak geceleyin 
yoluna bağlanan umut gibi yaklaşır bize sesin 
ve bu rüzgâr gene biler
sinirlerimizin üzerinde bıçağını. 

Hepimiz aynı şeyleri yazıyoruz sana 
ve susuyor ötekinin karşısında herbirimiz 
bakarak herkes kendi adına o aynı dünyaya 
karanlığa, sıradağlardaki ışığa
ve sana. 
Kim sökecek yüreğimizden bu acıyı? 
Bir sağnak boşandı dün akşam ve bugün 
gene bulutlu gökyüzü. 
Dünkü sağnağın çam pürenleri gibi düşüncelerimiz 
yığılmışlar kapımıza, yararsız, 
yeniden dikmek istiyorlar bir yıkılmış kuleyi. 

Bu yıkık köylerde 
lodosa açık bu burunda 
seni gizleyen sıradağlarla önümüzdeki, 
kim hesaplayacak unutma kararımızı bizim için? 
Kim kabul edecek sungularımızı bu güz bitiminde?

Neyi arıyor ruhlarımız böyle çıktığı yolculuklarda 
hurda gemilerin güvertelerinde 
sıkışarak solgun kadınların, ağlayan çocukların arasına, 
ki ne kırlangıç balıkları, ne de direklerin 
uçlarıyla gösterdiği yıldızlar avutabilir onları. 
Yıpranarak silinmiş gramofon plaklarından 
var olmayan tapınmalara istemeden bağlı 
yabancı dillerde kırık dökük düşünceler mırıldanarak 
neyi arıyor böyle çıktığı yolculuklarda ruhlarımız? 

Neyi arıyor böyle yolculuklarda ruhlarımız 
çürük teknelerde 
dolaşarak bir limandan öteki limana? 

Taşıyarak parçalanmış taşları, her geçen gün 
biraz daha güçlükle soluyarak çamların serinliğini, 
yüzerek sularında kâh şu denizin 
kâh bu denizin 
ilişkisiz 
kimsesiz 
artık ne bizim 
ne de sizin olan bu yurtta. 

Biliyorduk, güzeldi adalar 
rastgele gittiğimiz yerin yakınlarında bir yerde, 
biraz aşağıda ya da biraz yukarda, 
belki de burnumuzun dibinde.

Liman eski, bekleyemem artık 
ne çamlık adaya giden dostu 
ne çınarlı adaya giden dostu 
ne de denize açılmış olanı. 

Pas tutmuş topları okşuyorum, kürekleri okşuyorum 
gövdem dirilsin de karar verebilsin diye. 
Yalnızca öteki fırtınanın
tuzuyla kokuyor branda bezleri. 

Tek başıma kalmak istedimse, yalnızlıktı 
aradığım, böyle bir bekleyişi aramadım, 
ne ruhumun ufuklarda parçalanmasını, 
ne de bu çizgileri, bu renkleri, bu sessizliği. 

Geri götürüyor gecenin yıldızları beni 
çirişotları arasında ölüleri umutla bekleyen Odisseus'a. 
Çirişotları arasında demir atınca burada 
bulmak istiyorduk yaralı Adonis'i gören geçidi.

Ülkemiz kapalı, hep dağ dört bir yanımız
çatı olarak basık bir gökyüzü, gece-gündüz. 
Irmaklarımız yok, kuyularımız yok, pınarlarımız yok, 
yalnızca bir kaç sarnıç, üstelik boş, 
ses yankılanır içlerinde, taparız onlara. 
Kof, ölü bir ses, tıpkı yalnızlığımızın benzeri, 
tıpkı sevdamız gibi, gövdelerimiz tıpkı. 
Şaşıyoruz, evlerimizi, kulübelerimizi, ağıllarımızı 
bir zamanlar nasıl yaptık diye acaba. 
Taze çelenklerle, yüzüklerle düğünlerimiz 
çözülmez bilmeceler oluyorlar ruhumuza. 
Nasıl doğdu, nasıl büyüdü çocuklarımız acaba? 

Ülkemiz kapalı. İki Simplikades
kapıyor onu, kapkara. Hava almaya 
inince pazar günleri limanlara, 
çürümüş teknelerini görürüz bitmemiş yolculukların 
parıldarlar batan güneşin aydınlığında, 
görürüz bu artık sevişmeyi unutmuş vücutları.

Bir zamanlar ay gibi donardı kanın; 
tükenmez gecede kanın 
açardı ak kanatlarını 
kara kayaların, ağaç gölgelerinin, evlerin üzerine 
çocukluğumuzdan artakalan azıcık ışıkla.

Yorgo Seferis

Arama

Ayak seslerimiz duyulmayacak o karşılaşmada...

Ruhlarımızı kaybetmişiz de
(Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde)
Onları arıyoruz sanki...
Sanki sokaktan eve dönüp ışıkları yakmış
Konuşuyoruz, eskiden olduğu gibi — dolaşarak
Ya da bir gürültüye kulak vermek için durarak.

(Küçük gürültüleriz biz, gürültü ederiz,
Küçük kanatlarız biz, havaya çarparız...)

Birbirimize dokunur sonra uzun zaman susarız
Yüz yüze eğilip birbirimizi tanımak için.

(Sonu olmayan gizli bir ilişkidir tanışıklığımız...)

Uyku yavaş yavaş gelir ve sarar bizi.

Tanıdığımız yüzler, dokunduğumuz eşya,
Bir yüzden kalan izler, buluşmalar, yanıp sönen
bakışlar,
Yüreklerimizde ışıldayan yeryüzü,
Girip çıplak ruhlarımıza bir bir onları paylaşırlar...

Bilmiyorum estirdiğimiz rüzgâr mı bu
Küçücük çığlıklarla doldurduğumuz
Yürüdüğümüz sokaklarda, gecelediğimiz evlerde
Şimdi bize yas tutan.

Bilmiyorum kar mı bu bizi örtmeye gelen...

(Nerede bulacaklar bizi sabah olunca, çanlar
çalmaya başladığı zaman?...)


Yorgo Temelis

Gezi

Akşamın alacakaranlığında dolaşırken...

(Işığın belirsiz bir hüzünle
Sıkıcı bir şey gibi üstüne yüklendiği saatte,
Sanki kaybettiğin bir şeyi bulamıyormuşcasına —
Ne olduğunu açıkça bilmediğin — ne zaman, nerede —
İçinde bir kuşku yalnız, kaybettiğin şey seni görüyor da,
sen onu göremiyorsun diye.
Üstüne çullanan bir ağırlık sanki, yattığın zaman,
Birini öldürmüşsün de, bunu bilmiyormuşsun gibi.)


Birden bir gövdeye takılır ayağın...

(Gözlerin kapalı, bir zamanlar senin olan
Ve onunla gece yarısını aydınlattığın ışığı
içinde tutarak...)

Eğilip kaldırmak istersin yerden, sonra kaybedersin yeniden
(Bir kalemi ya da bir düğmeyi kaybedercesine...)
Sokağa çıkıp ararsın, gelen geçeni durdurup.

Yüzlerini incelersin, gürültüleri dinlersin,
Yürüyüp en gizli kuşkuna bakarsın derin derin.
Ellerine bakakalır, kendi derine dokunursun.


Avutulmaz bir acıyla biri ağlamaktadır içinde...

Koyulaşan karanlıkta kimse tanıyamaz seni —
Terkedilmiş bunca eşya arasında, aranmayan bir ölü,
Nesnelerden daha çok nesneleşmiş bir eşya,
Boşluklar aydınlansın diye günün ağarmasını bekleyen.

Yorgo Temelis