14 Nisan 2022

Babalar Uzak

Kimi geceler vardır bir çocuk
Usulca yer değiştirir yatağında
Gizli mağaralarda gündüzden artan ışık
Gibi kendi ıssızlığını çoğaltır yalnızlık

Kimi geceler vardır yıldızlar
Kendileri kadar çok ve uzaktırlar
Tozların dinlendiği saatlerde elişi
Sıcaklığını arayan çocuğun usulca ürperişi

Kimi geceler vardır uzak yollara çıkılır
Bakınca bir kapı açılır karanlıkta, uçuşur tozlar
Orada bir erkek usulca bir kadından ayrılır
Orada kendi gövdesine sığınır bir çocuk

Kimi geceler vardır, babalar uzakta eskir
Suya atılan bir taşın buruşan sessizliğidir
Ayışığı, gölgeler… kâğıttan yelkenli
Kimi geceler uzakta, bir tepenin ardında

Ova: bir çığlığın izdüşümü avuçlarımda

Tuğrul Tanyol (1953)

mesele dostum yenilirken yenmiş gibi durabilmekte



mesele dostum
yenilirken yenmiş gibi durabilmekte
yenerken de yenilmiş gibi olabilmekte
kuru tahtaya düşen toprağın
son diye fısıldadığı güne kadar
toprak anamızın
bütün yenilgileri
yenmeleri
kanı da
göz yaşlarını da
sevinç çığlıklarını da
örteceği güne kadar



***

Yalnızım.

Bir manastır gibi yalnız ve günahkar,
ıssız bir telgraf direği gibi başında dağın,
bugün
dünyaların, kentlerin sonsuz gürültüsü içinde


Aram Pehlivanyan

















“Son günlerde bazı Türk gazetelerinin Ermenilere karşı topyekün taaruza geçtiğine şahit olmaktayız. Buna Ermeni matbuatı gücü yettiği nisbette mukavemet etmektedir. Fakat maalesef şunu kabul etmek zorundayız ki, Ermeni gazeteleri memleketin efkarı umumiyesinde  ancak ufak bir tesir sahasına maliktirler. Bu sebeple müdafaa kılıçla döğüşen birine karşı toplu iğne ile mukavemet etmek kadar beyhude ve hatta gülünç olmaktadır."

26 Ocak 1946 tarihli, “Hakikat” başlıklı yazısından

10 Nisan 2022

Unutulmaz babaların öldüğü / Annelerin ise onlarla gömüldüğü

Ölmemiş olsaydı babam
Gülüşünü güz örtmezdi annemin 
Dikenler batmazdı küçücük ellerine 
Oyuna ara vermiş kardeşlerimin 

Ölmemiş olsaydı babam 
Raydan çıkmazdı bir tren 
Bir vapur batmazdı yolcularıyla 
Annemin yastığı dönüşmezdi hiç 
Zehrini salan yılana

Abdülkadir  Budak

***

BABAM VE GÜZ

Başlık yanıltmasın sizi, babam yaza benzerdi
Ama her zaman için güzden yaprak alacaklı

Babam yaza benzerdi, kendine susamam için
Gözlerine bakardım, kurumuş kuyu ağzı

Yaza benzerdi babam, balkonda çay içmeye
Ya bana öyle gelirdi ya bardaklar kanardı

Babam bana benzerdi, bir göl manzarasına
Aniden fırtına çıkar kayık dediğin batardı


Abdülkadir  Budak



Çok sözünü ettim bunun. Babamla problemleri olan bir çocuktum, belki her çocuğun babasıyla problemi vardır ama sanıyorum benim biraz daha fazlaydı. Babamı yitirdiğimde orta ikideydim. Çocukluk şâirin ana yurdudur denir ya... Sanıyorum öyle, yıllar sonra ben "Babalar ve Oğullar" diye bir şiir yayınladım İzmir'de Veysel Çolak'ın çıkarttığı 'Dize' dergisinde. O şiir orada kaldı sanıyordum, meğer kalmamış. Bu şiirden bir kitap çıkar mı şeklinde düşünmeye başladım. Burada belki profesyonel bir tutum söz konusu belki. Bir de baktım ki bizim Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri'nde oğul-baba meselesi çok az irdelenmiş. Kitap boyutunda bunu irdeleyen yok, bu alanın bâkir, boş olduğunu gördüm ve bu alanı doldurma heyecanını da kaptırdım kendimi. O zaman aldım babamın anısını karşıma ve onunla yaşadıklarımı bir iktidar-muhalefet bağlamında, bütün babaları ve oğulları baba-oğul temasını, kuşak çatışması özelinde inceledim. Benden sonra bu konuyu yazan, kitaplaştıran gençler oldu. Kendimizce genç arkadaşlara bir kanal açtığımı gördüm, o da duygularımı okşadı doğrusu."

Söyleşi Abdülkadir Budak”, Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi


Kimler kazançlı çıktı nerden bileyim
Korkularımın gecelik faizlerinden 
Gökyüzünde bir yıldız yeryüzünde iki çocuk 
Büyütmesini öğrendim kendim büyümemişken 
[…] 
En tuhaf soruları sormak hep bana düştü 
Onca kardeşin içinde şair ruhlu olana 
Sureler ezberleme cezası verirdi babam 
El öpmeye gönderirdi şekersiz bayramlara 

Babam bir isli lambaydı geceleri fark edilen 
Ben azarı göze alıp düşüyorken şiirlere 
Böyle böyle öğrendim dakikada saklanmayı 
Annesiz geçip giden yüzyıllık saatlerde 

Yalnızlıktan bir orman tutuşur muydu 
Bunun böyle olduğunu küçükken öğretti babam 
Ayaz bir göğü örtündüm alışığım üşümeye 
Ne gülden yastık edindim ne sıcacık bir yorgan

Endişeli Fesleğen, “Babalar ve Oğullar”

***

Suyun yüzüne baba, gözlerinle bakmıştım 
Ve görmüştüm dipteki çakıl yalnızlığını 
Yenilecek kadar güçlüğüm artık 
Bir tekneyim, gösterin bana kayalıkları

***

“Ben bu kitapta baba olgusunu, senin deyişinle bir otoriteyi yazarken , kuşku yok ki, geleneklerin, dinin, devletin biçimlendirdiği üst otoriteyi yazmış oldum. Hatırladığım kadarıyla, babamın kurduğu baskı, öteki kardeşlerimi beni olduğu kadar rahatsız etmiyordu; ya da bana öyle geliyordu. Konuşmayı yazdığım şiirlerden öğrendim desen yeridir. O günlerin verdiği alışkanlıkla , bugünde asıl demek istediğimin şiirlerde bulunacağını söylerim her fırsatta. Bu kitapta da "konuşma dili yetmedi şiirlere tutundum"  diyorum. Babamı anlamaya, onu bağışlamaya her zaman hazırdım. Saçlarımda okşanmaya hazırdı. İkisi de olmadı, olamadı ne yazık ki”

***

“Babamı ağlarken gördüm, ışıdım 
Erkenden açıverdi Sincan’ın laleleri 
[…] 
Alevini gizleyen yanardağ ağzıymışım 
Bu çocuk başından beri uçuruma meyilli 
Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş 
Annenin kendisiymiş ve babanın gölgesi”

***

Bilinen benzetmeye sığınsam yeri 
Baba ağacında oğul bir yaprak 
[…] 
Baba bir öğrencidir yanlışlar yapar 
Yanlışları tekrarlayan oğulsa

***

İstasyonu düşünürüm, babam gelir aklıma 
Buluşması imkansız raylar ile birlikte 
Tahta asker bavulu, seferberlik günleri 
Babam kaybedilmiş hayat denen cephede

***

Gövde ruhu tutuşturur, baba oğlunu 
Küçük bir başın düştüğü her yastık kaya
Ev oda demektir elbet yalnız çocuklar için 
“Dikkat düş kuruluyor” yazılır kapısına

***

Size bir şey söyleyeyim mi, bu itirafım ilk olacak ve de size olacak. O kitabı okuduktan sonra babama haksızlık ettiğim kanısına da vardım. Fazlaca yüklenmişim, öyle tuhaf bir duygu yaşadım. Bu kitabı yazmasaydım, yayınlamasaydım daha mı iyi olurdu diye düşündüğüm zamanlar oldu. Sonraları o kitap benim için bir terapi seansı gibi geldi. Yıllar sonra bir günah çıkarma, rahatlama, iç dökme duygusu da vermedi değil -belki daha çok bunu verdi. Acaba babama haksızlık mı ettim düşünüp içimi acıttığı yerler oldu, bazı dizeler canımı yaktı kitap çıktıktan sonra. Fakat ne yapayım, ben psikologa değil, şiire gittim, derdimi ona döktüm. O kitap bana bu anlamda, şu yaşımda bile iyi geldi, bunu söyleyebilirim.”


***

Ben bu şiirleri yazmasam ne olurdu? 
Bir daha susmuş olurdum kezzaptan sözcüklerle 
Kitabın sonuna yaklaşmış olmalıyım 
Bir oğuldum, gereğinden fazla açtım içimi 
Baba imgesini şiirden çıkarmak ah!
Etimden bir parça koparmak gibi

***

Çay Getir

Beni çok seviyor babam 
Ablamı ve annemi 
Sonra soframıza ekmek uzatan 
Erken gidip geç geldiği işini 

Paylaşmayı sever babam 
Güzel olan her ne varsa 
Kanatlar vermeyi sever
Uçmak isteyen kuşlara 

Dostluk bir bahçedir onda 
Babam çiçeğin akranı 
Mektup yazmayı çok sever 
Pazar günü geç kalkmayı 

Yorganımız kaydığında 
Üşür babam geceleri 
Düşündeki ceylanların 
Sever göle inişini 

Babam avcıyı sevmedi

Abdülkadir Budak

Vasiyet

Erken öleceğim göreceksiniz 
İçimden uzaklaştı bir atın kişnemesi
Gül soldurdum, dışlandım bir bahçeden 
Duvar sandım bileğime çaktım çiviyi 

Kibritimi kaybettim, yoğunlaştı karanlık 
Uğraştım, yakamadım güneş sandığım mumu 
Bir çığlığı ezberime aldım ben
İyiye çıkmayacak tabut yorumu 

Kimse bulup getirmedi annemin gülüşünü 
Babamın öldüğü gün evden çıkıp gitmişti 
Yanlış masal kahramanı olduğumu, tuhaftır 
Masalsız büyüyen çocuklar söylemişti 

Sokağın öbür ucunda tabelasız bir dükkan 
Kör makasın kestiği kumaş parçacıkları 
Aşk gömleği dikecekmiş, prova bekliyor 
Ustalık trenini kaçırmış terzi çırağı 

Kumaşım araya gitti, yenisini alamam 
Usta gibi konuşan bir çırağa inandım 
Hazırdım okyanusun tuzlu suyunu içmeye 
Yağmur birikintisine eğilmek zorunda kaldım 

Tabut sözcüğündeki ürpertinin anlamı 
Lekesiz beyazlık verir umarım kefenime 
Annem öldüğünde öyle yapmıştım 
Gül çakın tabutuma çivi yerine

Abdülkadir Budak

***

Gündemimde “Rus ruleti”, bir mermi çekirdeği 
Bir bıçağın kınıyla yenilediği sözleşme 
Fırtınasız denizde gemilerin batışı 
Tabancaya mermi koymayı  unutmak düelloda 
Gündemimde bahçıvanın çiçeksiz intiharı 
[…] 
Aşkın hisse senetleri değer kaybediyor hep 
Etin tadına bakılıp bırakılan borsada 
Bir bıçağın kendine saplanması gündemde 
Yarasına bastırarak kapıya kadar gelip 
Sokağa çıkması duygularımın 
Birisinin omzuma dokunup hişşşt demesi 
Yeniden çekilmesi büyük yalnızlığına 
Rus ruleti sonunda bir mermi çekirdeği

***

“Kar Manzarası” başlıklı şiirde görünen, ömre yağan kardır. Yaz mevsimi, ömrün olgunluk çağıdır ve yerini, yaşlılığa bırakmaya mecburdur. Sonsuzluk arzusu taşıyan insan, yaza aldanmıştır. Onun bitişini görmek insan ruhuna ağır gelir. İnsan yazın bitişini, kışın gelişini bu manzarayı görünceye kadar kabullenemez:

Eskimiş bir arkadaşlık anısına mı benzer, 
Kanı yerde kalmış günün kara düşen manzarası? 
Yaz geçmiş, nerden belli bir yaz daha göreceğim 
Ne kadar büyümüşüm, kızım gelin adayı 
[…] 
Tabancamı yitirdim, ona güveniyordum 
Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu 
Bunu biri söylerdi gelin adayı kızıma 
Donarak ölme provası yapıyor duygularım 
Yazın yolunu kesmiş bir kış manzarasında


Kızının gelin adayı olacak kadar büyüdüğünü gören Budak, geçip giden zamanla beraber kendisinin de yaşlandığını ve ölüme doğru gitmeye başladığını fark eder. Bir yaz daha göreceğinden endişe eder. Şiirin ikinci bölümünde yer alan “Bir acıyı şakağımda duydum-duymadım olurdu” mısrası da bize intihar fikrini çağrıştırır. 

“Kar Manzarası” şiirinde şair, Abdülkadir Budak, mevsimler paralelinde ölüm temasını ele alırken; “Bay Bay” şiirinde de karla kefen arasında beyazlık açısından benzerlik kurar. Bu şiirde, Türk edebiyatında alışılmış bir benzetme olan, kış-ölüm benzetmesi yapılmıştır.

Nisanın hatırı vardı mayısın acelesi 
Bahar uzaklaşıverdi “az kaldı kışa” 
Valizime gökyüzünü sığdırdım 
Şiirler, kuşların aziz hatırasına 

Karla kefen arasında koşutluk kuruyor beyaz 
Çok derin üşüyorum benzedim kışa


“O Zaman Şimdi” şimdi şiirinde şair, gençlik yılarını ve şu anki yaşını kıyaslar. İnsanın yaşı ne kadar ilerlerse ilerlesin gönül yaşı kolay kolay değişmez. Yaşın ilerlemesiyle birlikte insan, ölüme bir adım daha yaklaşmış olur. Şair, genç iken ömrünü bir sevgilinin saçlarına dadanmış rüzgarla değişmeye hazır olduğunu, kırk küsür yaşında bile aynı hayallere yüreğinde yer verdiğini söyler. Bu çelişki içinde kalan şair,ölüme doğru gidişi hüzünle seyreder, bir kadının vücudunu ısıtmayan bedenini toprağa ısıtmaya en büyük aday olarak görür: 

“Gencidim, ömrümü değişmeye hazırdım 
Sevgilimin saçlarına dadanmış bir rüzgarla 

O zamanlar öyleydi de, şimdi farklı mı sanki 
Kırk küsür yaşımda bile yine bildik ütopya 

Ateşi haklı çıkaran aşkları sorgularken 
Külden alıntı yapmak düştü payıma 

Bir kadının koynunu ısıtamayan vücut 
En büyük adaydır şimdi toprağı ısıtmaya”

“Soğuma” şiiri elli yaşın sınırına dayanmış bir adamın yaşının ilerlemesini ve buna bağlı olarak içinde ölüm korkusunun belirmesini anlattığı şiirdir. Burada, yaşın ilerlemesine rağmen heveslerin gençlik dönemindeki heyecanla devam etmesi anlatılırken, bu çelişkiyi yaşayan insanın ölümü kabullenemediği gerçeği gözler önüne serilir. Şair, ölümü, kendinden uzaklaşmaya ve caddelerin içindeki sokağa kapanmasına benzetir. Yaşın ilerlemesiyle her şey yavaş yavaş anlamını yitirmeye başladığını düşünen Budak, bu duygular içinde yanmış kömürün soba için bir anlamı olmadığı gibi, elli yaşın da ömür için bir anlamı yoktur, der: 

“Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor 
Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri 
Bahçe düşlerine nokta koyuyor. 
Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar 
Her kilidin üzerinde anahtarı vardı 
Nehir demiştim dördüncü dizede 
Düşen köprü mü sulara, zaman mı? 

Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı 
Yaş elli mi oluyor, öylemi geliyor bana? 
Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak 
Caddelerin kapanması içindeki sokağa 
[…] 

Farkım yok sararmış pencere perdesinden 
Yanmış kömür soba için ne anlama gelirse 
Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben”

Abdülkadir Budak

Her kitapta başka bir kimlik ve kişilik sergilemeyi yanlış bulan Budak, bu davranışı değişmekten gelişmekten sananları, pop çağının hızlı tüketilme mantığına hizmet etmekle suçlar. Belirsizliğin zenginlikten sayılmasını eleştirir. Ona göre şiirin kendine özgü söyleyiş özellikleri, imge alanları, özel sözcükleri olmalıdır. Şair, neyi nasıl yazarsa yazsın kendisi olmalı, tutarlılığını korumalıdır. 

09 Nisan 2022

Kırgın Arkana Bakma

O şehrin salıncakları düşürdü çocukları
İtfaiyecileri sözleştiler yangınla
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık
Elimi uzatamam kapı tokmaklarına

Çarşafları kirli artık, yatamam otelinde
Çaylarını içemem bildik park kahvesinin
Irmağının kıyısına çadır kuramam artık
Halam beni bir daha o şehre beklemesin

O gün düşürdüm cebimden, getirmesin bulanlar
O şehirde çektirdiğim son hatıra resmini
Artık her yerim üşüyor, o şehir benim için
Avcı duvarında asılı ceylan derisi

Bastırılmış duyguların şiirini yazmalıyım
Mezun verdi güz okulu bu yıl da
Kelebek kanatlarını kopardığı doğrudur
Bahçelerini kuşatan dikenli çit tellerinin
Sabun arıyor şehir, ellerini yıkayacak
Benim içimden gelmiyor başkası versin

Bilmiyorum ne kadar sürecek kırgınlığım
Yama tutar mı bilemem yüreğimdeki yırtık
Arada bir giderdim çocukluğumu bulmaya
Gitmek gelmiyor içimden büyüdüm artık


Abdülkadir Budak

06 Nisan 2022

BABAM VE LİMAN

Limanın anlamını çözer mi yanaşan gemi
Bunu denize sorsam daha derine iner
Liman bir şey söylemez belki de gemilere
Açıklarda içine demir atmışsa eğer

Babam limandı belki, yanaşmayan gemi ben
Aynı suların açığı, kıyısıydık ikimiz
Susmak ona özgüydü eşlik etmekse bana
Ben şimdi anlıyorum, martıydı eksiğimiz

Abdülkadir Budak 
(1952)



BABAM VE YOLCU

Babamdı içimdeki yolculuklardan biri
Uçuruma çıkmasını hangi oğul isterdi?

Hadi ben hayırsızım raydan çıkmış trenim
Daha acısı baba, yolcu da benim!

Abdülkadir Budak


Kalbin Öteki Yarısı

kuşun yeni karılmış zifte konması gibidir
kefeni yeğlemesi bir kışın kar yerine
yakıcı yaz gününde gölgenin çekip gitmesi
çekilmesi gibidir kabına sığmayan nehrin
çarmıhlı bir yorumla belki de İsa özeti

ikiye bölünür bir kalp, duymaz acıyı öteki
bir köy boşaltılırken Dilan’ın aşkı eskir
çocuklar büyür birden, anneler şaşırmaz buna
yıldızlar erkenden yatar, lambanın gazı tükenir

kerpiç düşer yarım kalır bir duvar
geyiklere rastlanır avcıların gözlerinde
ah böyle zamanlarda sıradan biri olur
saçları kırk belikli güzelim Dilan bile

Elbet veda edilemez bir köy boşaltılırken
varsa sandık odaları anılar kalır orada
gözyaşıyla çizilmiş bir kalp resmi bulunur
Dilan’ın D’si görülür öteki yarısında

Konuşma ustasıyız kısık seslerimizle
habire kül üretiriz ateşlerden habersiz
körükleriz bir yangını söndürmek umuduyla
kendimizi temize çektik sanırız
Bir köyün boşaltılması nasıl şey sorusuyla

Abdülkadir Budak
(Adam sanat Mart’96)