29 Aralık 2022

Geri Dön

Sık sık geri dön ve alıp götür beni.
Geri dön ve alıp götür beni sevgili duygu,
bedenimin anıları uyanıp, eski arzular
tekrar canlanınca kanımda.
Dudaklar ile ten hatırlayınca ve yeniden
dokunmuş gibi olunca eller.

Geceleri, sık sık geri dön ve alıp götür beni
dudaklar ile ten hatırlayınca.

Konstantinos Kavafis
Çeviri: Ari Çokona

BENİMSE GÖZLERİM AKAN SULARDA

ben ve ellerim uzaklarda senden
kelimeler gözyaşlarında asılı 
bilirim yollanımı gözetleyedururda 
otururken köşesinde yalnızlığın iğreti 
yüreğin ezik ezik olmasın anne.

sensiz sanadır içimde akşamlar 
suskunluğun süren sorgusunda 
az biraz morcadır ellerim anne.

ak bir yazmadır gece /örter başını 
düşmüştür yollara yana yakıla 
yürekleri itrek karanlıklara sarkıtılır parmaklar 
seherlere düşen ayrılıktır 
kuşluklar kıyılardan avuçlanır anne
benimse gözlerim akan sulardan.

Ahmet Veske


Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde:

“ben ve ellerim uzaklarda senden
kelimeler gözyaşlarında asılı
bilirim yollarımı gözetleye durur da
otururken köşesinde yalnızlığın iğreti
yüreğin ezik ezik olmasın anne”

Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa, böylece rahmete değmek, anne memesiyle can çeşmesinin musluğuna ağız dayamaktır. Ahmet Veske burada anne dizinde oturan çocuğun halini belli ki yaşamış ve bize aktarmış: Kelimeler gözyaşlarında asılı. Ve yalnızlık: Öyle bir yalnızlık ki, iğretisi de olan köşeleriyle çepeçevre bir fanus. Annenin köşesi: Ama hemen yanında umudu var. Gözetlenen umut bize bir ayağı yalnızlıkta, bir ayağı oğlunun kalabalığında bir özel durum tarifidir. Bu durumu tasavvufta “halvet der encümen” tabir edilen hülle izaha kalkışmak belki iddialı gelebilir; ama durumun giriftliği de bize hemen bir başka ışık göstermiyor. Çünkü burada iğreti duran hal yalnızlığa dair değildir. Annenin oturduğu söylenilen köşeyle birlikte, köşeye ait olmayan ama köşesiz de sabitlenemeyecek bir soyut alandır. Köşenin duvar köşesi olarak açıklaması yoktur. Ama maddi bir açıklaması olsa bile seçilen “köşe” kelimesi şiir içerisinde bir yalnızlığı belirten eden kavramdır. O zaman aynı anda köşesinden alınıp kalabalığa bırakılan annenin iğretliliği yine sürdüğüne göre, hem kalabalığı hem de yalnızlığı birbirine ilintili; ne ilintilisi birbirinden ayrılmayan iki durum olarak kabul etmemiz gerekir. (Gerçi kalabalıkları anlatan bir belirgin kelime yoktur, ama annede bir eylem olarak, yolların gözetlenmesi, içinin ihtimal ezik ezik olacağı gibi bilgileri ihtiva eden haberlerden çıkarıyoruz). Bir de asıl yalnızlık belirtisi olarak şairin elleri ve kendisinin uzaklarda olduğunun bilgisi var. İşte somut bir durum. Demek ki annenin yalnızlığı şiirde bazen izafi, bazen de gerçek bir yalnızlık olarak karşımıza çıkıyor . Bu durum dönüp, şairin kendisinde de belirebilir. Bir yalnızlık, bir annenin kalabalığı… Annenin yalnız olması bu kalabalığı eksiltmiyor. Şair annesine çeşitli yönleri olan bir köşe seçmiş zaten. Hem bu köşe şairin kendisinden doğup anneye aktarılmış; hem de şairde annesine ait bilgiler ortaya çıktığında ikinci üçüncü varlıklar eklenmiştir. Mesela kelimeler, gözyaşları. Bunlar şairin anne dediğinde hemen ortaya dökülen unsurlar olarak yukarıda ifade etmeye çalıştığımız duruma şairi de dahil ediyor sayabiliriz. Nitekim bu duyarlılık,” yürekleri hemen bir üst mısrada geçen “ak bir yazmadır gece” ile de gecenin morluğunda bir kaybolan, bir ortaya çıkan parmakların bitişiğindeki çeşitli vakitlerin (kuşluklar, seherler, gece) merkezine yerleştirilmiş bulunmaktadır.

Mehmet Ragıp Karcı

ŞU ANDA YİNE TEK DÜŞÜNCEM O


Şu anda yine tek düşüncem O. 
Gerdanlığı altın çiçekli çampakadan.
Teni yıldız yıldız.
O bir padişah kızı ben hırsız 
Uyurken kıvıl kıvıl, uyanıkken fettan.
Şarkılar vardır unutulan 
Birden hatırlarsınız
Sesi, kulaklarımda böyle bir şarkı.

Şu anda yine tek düşüncem O. 
Kaşları yaydı,
Kirpikleri ok..
Daha dün kollarımdaydı,
Gazel omuzlarında saçları,
Lotus ormanında bir turnaydı.

Şu anda yine tek düşüncem O. 
Asılacakmışım vızgelir,
Ancak ölüm dindirebilir.
Onsuz yaşamanın acısını 
Nerdesin cellat? Nerdesin? 
Yalvarırım sana uçur kellemi
Acılarım sona ersin.

Bilhana
(Kaşmirli 11.yy. şairi)
Çeviri: Cemil Meriç 

Dımaşklı Asilzade Tevfîk Kabbânî’ye

Kelimeler kırık… Babanın göz kapakları gibi
Sözcükler zayıf… Babanın kanatları gibi
O halde nasıl söylesin şarkıcı şarkısını?
Hokkanın tamamı gözyaşlarıyla doluyken
Ne yazabilirim ki oğlum?
Ölümün tüm dilleri mezara koymuşken

Hangi gökyüzüne uzatıyoruz ellerimizi?
Londra sokaklarında bize ağlayacak kimse yokken…
Her taraftan ölüm saldırırken bize
Keserken bizi; iki söğüt gibi
Sana bakıyorum ve hatırlıyorum Ali’yi,
Bana bakıyorsun ve hatırlıyorsun Hüseyin’i

Sırtımda taşıyorum seni ey oğlum
İki parçaya ayrılmış bir minare gibi
Saçların yağmurun ıslattığı bir buğday tarlası
Başın avucumda bir Şam gülü…Ve yüzün ay ışığının yansımaları
Ölümünle bir başıma yüzleşiyorum
Bir başıma topluyorum kıyafetlerini 
Öpüyorum kokun sinmiş gömleklerini ve
Pasaportun üzerindeki resmini
Deliler gibi çığlık çığlığayım, öylece bir başıma
Etrafımdaki herkesin yüzü donuk
Herkesin gözü taş
Zamanın kılıcına nasıl karşı koyacağım?
Kılıcım kırılmışken

Güzel prensimden bahsedeceğim size
Aynalar gibiydi saflığı, başaklar gibiydi uzunluğu onun
Servi ağacı gibiydi…
Kuzuların ve serçelerin arkadaşıydı
Dostuydu güvercin seslerinin
Size gözlerinin menekşesinden bahsedeceğim
Bilir misiniz kiliselerin camlarını?
Damladığında, kristal avizelerin gözyaşlarını?
Bilir misiniz Roma çeşmelerini ve
Ayrılış öncesi teknelerin hüznünü?
Size ondan bahsedeceğim
Güzellikte Yusuf gibiydi.. Onun içindir ki kurttan korkuyordum
Uzun altın saçları için korkuyordum…
Ve dün, gözbebeğimin gömleğini taşıyarak geldiler
Gün batımının kanıyla boyanmış bir halde
Ne gelir elimden hayatımın şiiri?
Sen güzelsen
Talihim de yoksa

Neden gazeteler beni öldürüyor?
Ve neden beni her gün anılardan örülü uzun bir halatla asıyor?
Ölümüne inanmamaya çalışıyorum, yazılan tüm haberler yalan
Doktorların her sözü yalan
Mezarının üstüne bırakılan her çiçek yalan
Her gözyaşı ve her hıçkırık
Efsanevi Prens Tevfik’in öldüğüne inanmamaya çalışıyorum
Yıldızlar arasında geniş alnıyla dolaşan kişinin öldüğüne
Güneşin ağaçlarından meyve koparan kişinin öldüğüne
Gözleriyle deniz suyu biriktiren kişinin öldüğüne
Senin ölümün ey oğlum, bir şaka.. Ölüm ki
En acımasız şakalardan olabilir

İnanmamaya çalışıyorum. İşte Zamalek Köprüsü’nü geçiyorsun
el-Cezire kulübüne mızrak gibi giriyor ve dostlara esenlikler diliyorsun
Bulutların ve yağmurun içinden bir şimşek gibi geçiyorsun
Ve işte Kahire’deki evin, işte yatağın, işte oturduğun yer
İşte harika tabloların…
Pamuklu kanduran ile önümdesin ve sabah çayı demliyorsun
Balkonlardaki çiçekleri suluyorsun…
Gözlerime inanmamaya çalışıyorum…
İçlerinde hala güzel soluklarından kalıntılar taşıyan tıp kitapların
Ve işte asılı duran doktor önlüğün, ihtişamın ve ümitlerin hayalini kuran
Ey hayatın hurması.. nasıl inanayım şarkılar gibi unutulup gittiğine?
Nasıl inanayım üniversite diplomanın bir gün ölüm belgen olacağına!!

Tevfik’im
Ölümün bir çocuğu olsaydı evlat acısının ne olduğunu idrak edebilirdi
Eğer ölümün bir aklı olsaydı
Ona bülbüllerin ve yaseminlerin ölümünü nasıl açıklayacağını sorardık
Ölümün bir kalbi olsaydı; güzel çocuklarımızı kurban etmeden önce bir kere daha düşünürdü
Tevfik’im… Melek yüzlüm… Ay yüzlüm
Beyrut’daki kız arkadaşların bekliyor dönüşünü
Ey aşkın ve aşıkların efendisi
Nasıl yıkacağım onların hayallerini?
Nasıl boğacağım onları şaşkınlık denizinde?
Onlara ne diyeceğim? Hayatının aşklarına, ne diyeceğim?

Tevfik’im…
Zamalek’in Köprüleri adımlarını gözlüyor her sabah
Şam güvercini kanatlarının altında senin aşkının sıcaklığını taşıyor
Ah göz bebeğim… Oradaki hayatı nasıl buldun?
Bizi biraz da olsa düşünecek misin?
Seni görebilelim diye yazın sonunda geri dönecek misin?
Tevfik’im…
Senin üzüntün karşısında korkak birisiyim,
Babana merhamet et.

Nizar Kabbani 

İki sevgili arasındaki nefret bir çok nefretten daha şiddetlidir

Hayatın en zorlu hapishanesi insanın içine hapsolduğu yarım kalmış düşüncedir. Bu düşünceyi bırakmaya da gerçekleştirmeye de gücü yetmez. İşte bu şeyin kötü hissi uzadıkça uzar. Öyle ki, sanki bu his daha başlangıçtadır ve bir sona doğru ilerlemiyordur. Acı çektikçe acı çeker ve bu sırada hayat ona öyle hissettirir ki, başından geçen bütün ızdıraplar sadece ızdırapların başlangıcıdır.

...

Bir gün kader, acı çeken ümitsiz kişiyle konuşsaydı aralarında geçen diyalogta, kader iki cümle; ümitsiz kişi de bir kelime söylerdi. Şöyle ki:

Kader: Sırrın tamamını öğrendin mi?

İnsan: Hayır.

Kader: Ey zavallı! zaten bu sana ulaşan şey de sırrın bir kısmıdır. 

...

Sonra Allah, insanın yükünü hafifletti ve ona, gerçekliklerden sıyrılıp onunla huzur bulabileceği hayal etme gücünü verdi. Fakat hayalperestler hayallerden sıkıldığında ise, onları sadece sevgi paklar.

...

Gerçek sevgi ancak iki ruhun içlerinde gerçeklik adına ne varsa, bütünüyle karışmasıdır. Öyle ki kimileri şöyle demiştir: İki kişi arasındaki şey, ancak birinin diğerine “Ey Ben” diyebildiği zaman sevgidir. Bu açıdan bakarsak iki sevgili arasındaki nefret -eğer oluşursa- husumet sırasında oluşabilen bir çok nefretten daha şiddetlidir. Çünkü bu, iki ruhun, karışmış olan parçalarını ayrıştırmak için yaptığı bir savaştır. Ruhlar dünyasındaki en şiddetli düşmanlar, birbirlerinden nefret etmeye başlayan sevgililerdir.

...

Bir ülkeden başka bir ülkeye taşınmanın faydalı olabilmesi için, ruhun bir duygudan diğerine geçmesi şarttır. Üzüntün seninle beraber geliyorsa eğer, sen yerinde oturmuş ve hiç kalkmamış gibisindir.

...

Alemi geniş bir ruhla karşılarsan, mutluluğun hakikatlerinin arttıkça arttığını; üzüntünün hakikatlerinin de küçüldükçe küçüldüğünü göreceksin. Fark edeceksin ki; dünyan daralıyorsa dar olan sensin, dünyan değil.

...

Ruh boş kalırsa düşünmesi de boşluğuna kıyasla katlanır. Bu yüzden ruh, kendisini düşüncelere karşı oyalayacak bir şeylere doğru kaçar. Fakat bilge kişi, ruhu dolu yaşar ve onun iç dünyasına lisanımızda bazen “düşünce” ve bazen de “sessizlik” adını veririz.

...

İnsanlar, arzularının köleleridir. Senin bu arzular karşısındaki konumuna göre sana yaraşan bir kelime vardır. İşte bu noktada, layık olduğun veya insanların sana layık gördüğü şey seni karşılar. İnsanların gözünde seni eksiltmeden mükemmel yapabilecek bir şey yoktur. Hatta; imanın bir insan sınıfı için küfürdür, aklın bir grup için ahmaklıktır, faziletli olman bir topluluğu kıskandırır, ahlakın ise kimilerini kışkırtır.

...

Agâh ol ki arkadaşlık mertebelerinin en yücesi iki mertebedir: Birincisi; kötü huyu kendisine ağır bastığında, sana kötülük yapan dosta karşı sabrındır. İkincisi ise; ona kötülük yapmamak için kendi kötü huyun ile savaşırken, önceki sabrına gösterdiğin sabırdır.

...

Bu dünyanın dertlerinden birisi de şu kalbin, üstün özelliklerle yaratılıp yine o özellikler sebebiyle cezalandırılmasıdır. İnsanlar, onun inceliğine bir ceza olarak ona sert davranırlar. Onun vefasına karşılık arkadan vururlar. Onun sakin duruşuna patavatsızlıkla cevap verirler. Aptallıkları, onun sessizliğini bulandırır. Yalanları ise, onun içindeki samimiyeti inkardır. 

...

Ey Şehr-i Ramazan, sen ne kadar yücesin! Dünya seni gerçekten tanısaydı sana ‘’Otuz Günlük Medrese’’ ismini koyardı. 

...

Sırtındaki yükü hafifletme fikri, bu yüke bir de dert ekleyerek onu olduğundan daha ağır hale getirir. Dert, bir ruhun taşıdığı en ağır şeydir. Bu yüzden çalışma esnasında sakın rahata ulaşmayı bekleme. Aksi halde bu durum gücünü zayıflatır ve enerjini düşürerek bıkkınlığı beraberinde getirir. Çalışmanın özü yalnızca sabırdır ve sabrın özü de ancak azimdir. 

...

Her kişinin gayptan başka hiç kimsenin ortak olmadığı bir iç dünyası olduğu sürece; tanıdığın her insanın içinde, aynı zamanda tanımadığın bir insan olacaktır. 

...

İnsan, diğer insanlar nazarında yüzünün şekli ve dış görünüşünden ibarettir. Fakat Allah’ın nazarında o insan, kalbinin şekli ve içinden geçirdiği düşüncelerle değerlendirilir. 

...

Ruhtaki şeylerin çok olmaması, küçük şeylerden bile mutluluğun artması demektir.
Çocuklar bir çok kadına göz gezdirir fakat anneleri içlerinden en güzelidir, çirkin olsa bile.
Annesi hadd-i zatıyla onun kalbinin sultanıdır.
Bu kalpte çokluk bir mana ifade etmez.İşte sır budur, küçük çocuktan öğrenin ey düşünürler!


Mustafa Sâdık er-Râfiî 

27 Aralık 2022

SENDEN EN GÜZELİ UMULUR

Muzenî anlatıyor: Ölüm döşeğindeyken Şâfiî'nin yanına gittim ve; "Nasıl oldun?" diye halini sordum. Şöyle dedi: "Dünyadan gider, kardeşlerden ayrılır, ölüm şarabını içer, Aziz ve Celil Allah'a varır oldum. Bilmiyorum ruhum cennete gidecek de onu kutlayacak mıyım, yoksa cehenneme gidecek de acısını mı paylaşacağım.
Sonra ağlayarak şu beyitleri okudu:

Musibetler karşısında
Allah'tan kork ve ümit et O'ndan 
Israrcı nefsine uyup da pişman olma 
Allah'ın affını müjdele, şayet müslümansan
Korku ve ümit: kal ikisi arasında.

Kalbim sertleşip daralınca yollarım 
Ümidi affına merdiven yaptım 
Suçum büyük olsa da 
Sana yöneltiyorum isteklerimi 
Mahlukâtın ilahi 
Ey lütuf ve cömertlik sahibi!

Evet büyüktü, çok büyüktü günahlarım 
Fakat rabbim onları affınla kıyasladım
Affın daha büyüktü
Sen affedensin tüm günahları
Cömertsin, lütfeder, bağışlarsın.
Beni affedersen eğer. 
Sınırı geçmiş bir âsi kulu
Affetmiş olacaksın.
Kavuşsa da Müslüman adıyla sana
Bir şey değildir o
Azgın bir zalimden başka.

İntikam alsan da benden, ümitsiz olmam
Hatta suçum yüzünden cehennemi boylasam. 
Günahım çoksa da eski ve yeni 
Affın daha yüce ve geniştir
Ey mağfiret sahibi!

Hiçbir âbid
Senin lütfun olmasaydı İblis'e direnemezdi 
Seçkin kulun Adem'i bile aldatmışken 
Nasıl karşı koyabilirdi!

‎Cennete girip huzura mı ereceğim 
Yoksa ateşe girip, pişman mı olacağım 
Bir hissetseydim!

Allah içindir inan
O arifin işleri, zarif ve necip 
Vecdin ve sevginin sınırlarını zorlar 
Taşar göz kapaklarından kan 
Gece uzattığında karanlığını nefsine
Korkunun şiddetinden eser bir matem
O kalkar teheccüde 
Rabbini zikrettiğinde fasihleşir dili
Dili dolaşır, acemileşir
O'nun dışında söz ettiğinde.

Gençlik günlerini hatırlar 
Cahillikte işlediği günahları. 
Gün boyu yoldaşı olur kederler 
Karanlıklar çöktüğünde 
Uykusuzluğa ve sesine gecenin 
Kardeşlik eder

Sevgilim, der
Sensin tek arzum, tek gayem sensin 
Ümitle bekleyenlere, isteyenlere 
Ganimet olarak yetersin 
Önce azap edip, sonra hidayet eden 
Bana sen değil misin?

Ve devam ettiren sensin 
Lütfunu, nimetini 
İhsan sahibinin umulur affedilmesi 
Ayak sürçmelerimi, düşüşlerimi
Umulur geçmiş suçlarımı örtmesi.

İmam Şâfiî

NEREDE BUZ VARSA

Nerede buz varsa, iki kişilik serinlik de vardır.
İki kişilik. Onun için getirttim seni. 
Çevrende ateşten bir solukla -
Güllerden gelmiştin.

Sordum: Neydi oradaki ismin? 
O isimdi bana söylediğin:
Kil parıltısı vardı üstünde - 
Sen, güllerden geldin.

Nerede buz varsa, iki kişilik serinlik de vardır: 
Çifte ismi ben verdim sana.
Gözlerini o isim altında açtın- 
Bir ışık vardı buzdaki deliğin üzerinde.

Şimdi ben kapatıyorum, dedim, gözlerimi: - 
Al bu sözcüğü - benim gözlerim seninkilere
anlatmakta! 
Al ve tekrar et arkamdan, ağır ağır tekrar et,
geciktir geciktirebildiğin kadar söylemeyi,
gözlerini ise - açık tut, tutabildiğince!

Paul Celan