16 Ağustos 2023

DENİZ KIZI İÇİN ŞİİRLER

sunu

bedenini bir dünya haritası gibi dizlerime
serip de, yollar aradım yürümek için

içime çekmek için hava, koklamak için çiçek
ve bir kadın, yaşamı benimle bölüşecek

sevdiğim şeyleri sevecek, bir incir ağacından
damlayan süt dolarken memelerine

çocuklar doğuracak, kara gözleri
dünyaya bıkıp usanmadan sorular soran

kendiyle yüzleşmekten çekinmeyen, doğayla
ve insanla sonuna dek barışkın…

yüzünü ak bir kitap gibi ellerimde
açıp da, umutlar aradım yaşama ilişkin

uçurumların yamacında kök salacak ağaçlar
boğulanlara uzanacak bir kol belki

bunun için sevgilim, seninle başlattım bu şiiri.

şiir 1

sen bir deniz kızısın, saçları
düşlerimin erimince uzayan
yağmurda kıpırtılı, güneşte gümüşsün
bir yakamoz ağı, geceyle atılan

sen bir deniz kızısın, doğanın
yüzgörümlüğü olsun diye bana sunduğu
allayıp pulladığı ayışığının
yelin, terkisine atıp kapıma koyduğu

sen bir deniz kızısın, yaşamla ölümü
iki kaşının arasında öpüşür buldum
yaşamı seçtiysem sensin nedeni
ölümdeki sonsuzluğa seninle erdim…

şiir 2

sen yollara yürürsen, çiçekler de yürür
şaşarım gülüşünün ardından güneş doğmazsa
bir çocuk, kapıları kırıp kırlara koşmazsa
o ufuk çizgisinin düşüncesiyle özgür

bedeni ışık olup da yüzüme akan düş
eğninde samanyolu, ülker, çobanyıldızı
o uzak kıyıların, mersinlerin kızı
deyin ki, şairin yüreğinde açan bir gülmüş…

şiir 3

günlerce gözlerinin aylasında
dağılıp, devindi bütün biçimler
kimi bir çocuk sevinci buldum orada
kimi de uçsuz bucaksız keder

günlerce gözlerinin aylasında
dönüp durdum bir gece kelebeği gibi
kanına sinmek için, o ipek soluğuna
işığına gömüldüm de yaktım kendimi…

şiir 4

seviyorum, ırmaklar gibi boşanıyor
bu sözcükler yüreğimden
deniz oluyor da sonra, köpürüp inleyen
bütün kıyılarımda saçların uzanıyor

seviyorum, hiç solmayan bir çiçeğe
dal olmanın sevincini duyar gibi
uçsuz bucaksız gökyüzü belki
senin kanatlandığın bir mavilikte

seviyorum, bu sevdanın seninle
bitmeyeceğine inanacak kadar
yüreğimi dolamadım ki ben telörgülerle
sen gidersen, sana benzeyenler var…

şiir 5

ellerini tutarken kanın sızıyor damarlarıma
gözlerinle gözlerim arasında incecik bir köprü
kuruluyor ve üstünde iki yürek düşe kalka
yürüyor, kirpiklerinin kıvrımlarına düğümlü

usuldan bir yağmur başlıyor sonra
bir damla düşüyor aramıza ve giderek bir ırmak
oluyor da, biz iki ayrı kıyıda
bakışıp duruyoruz el sallayarak…

şiir 6

bedeninin her noktasından söz alıyorum
öpmek için, uğurlarken seni ayrılığa
boğazımdaki taş güle dönüşüyor
öyle görünüyor, dudaklarımın ucunda

beni böyle anımsa, böyle düşün istiyorum
gülümseyen bir adam, ağlar gibi, sarsak
anla ki, yitik bir ülkeyi korumaya benzer
bir şairin sevgilisi olmak…

şiir 7

okyanusun taşması bile bir damlanın günahıdır
ki sen bir ırmaktın yaşamımda
bütün çelişkilerin barıştığı bir alan
aykırı bir düş, bütün karabasanlara

bir çiçeği sıkıştırıp dudağımın ucuna
tek bir söz söylemeden insanlara seni soruyorum şimdi:
o ki, yürek gönderlerine her sabah çektiğim bayraktır
ölümden sonra inandığım tek dünya… görmediniz mi?

şiir 8

seni gülüşü gül olup da açan kız
uzandığım her kapıda yüzümü saran esinti
seni, yürüyüşü yağmur, kokusu nergis
seni, turuncu düş, seni deniz mavisi…

eksik kalmış tek sözcüğü uzun bir şiirin
bir dalın açmamış o son tomurcuğu
yüreğime selamsız sabahsız girdiğin
belli, geçerek o dikensiz yolu

seni, yaz günleri topraktan tüten buğu
o bir anlık, bir solukluk yağmurlardan sonra
seni, sevincin yangını, acının külü
gittin artık, bu şiirler kaldı bana

gittin artık, ardında mavi bir tütsü
saçarak, geniş ufuklarından sonsuzluğun
ey kara sevdalarımın göçmen kuşu
diyemem istesem de, seni unuttum…

şiir 9

gene şiirlere dönmeliyim, dargın ve uzak
bir gülüşü parçalayarak içimde
yaşamım hep böyle sürüp gidecek
karşılıksız soruların bildik seyrinde

gene şiirlere dönmeliyim, yenilmiş
binlerce kez taşlanmış bir adam olarak
şiirde kazanan aşkta yitirirmiş
zar tutanlar gülebilirmiş ancak

gene şiirlere dönmeliyim, öyle kırgın
öyle yalnızım ki, sığmıyorum sözcüklere
gene şiirlere, şiirlere sevgilim
burgaçlar yaratarak yorgun beynimde…

şiir 10

yazıya dökülmemiş masallar, saza vurulmamış türküler gibisin içimde
unutulmaya yakın, bir köşede saklanan
uyanılmış düşler gibisin gecenin bir yerinde
sabah olunca kopuk kopuk anımsanan

yüreğime oyalar işledi sevdan, turuncu, mavi
ipekten portakallar, deniz köpükleri, ama
bütün turuncular donuk kırmızıya
ve bütün maviler mora dönüşüyor şimdi..

şiir 11

yardım et bana, çıkayım bu uçurumdan
biraz da senin ellerinle kurtulur dünya
sen beni seversen çocuklar büyür
karşılık bularak bütün sorularına

yardım et bana, çok acı çekiyorum
bu şiir her sözcüğüyle bir yara bende
nasıl ki, yayından fırlayan ok
yatağına gerisin geri dönerse

sensin, sevgilimsin, beni bilirsin
usandım artık dünyayı sorgulamaktan
yardım et bana, kendimle barışayım
kanıtlar devşirerek taştan, topraktan..

şiir 12

şair, sevmedi seni o esmer çiçek
bu sevdada konuşacak şimdi ne kaldı?
o havva ki, adem’i kaburga kemiğinden
bir kez olsun yaratmadı

şair, sevmedi seni o esmer çiçek
bedeni bir taş gibi gömülse de sularına
boğuldu bütün denizlerinde, bunaldı
ve birdenbire çekip gitti sonra

şair, sevmedi seni o esmer çiçek
o aykırı düşlerin senin, soruların gelini
yitirdi rengini, yadsıdı anlamını artık
hep kendine bakan bir ayna gibi..

şiir 13

burada bitiyor bir sevda, yenisi nerde?
başlar; ya da başlar mı bilmem?
kendi derinliğiyle dolan bir kuyu mu
yüreğim; kendi boşluğuyla yetinen?

burada bitiyor bir sevda, ele avuca
sığmayan kederle, kimi gülüşler ve bir
o kadar da unutulmaya yatkın anılar
bırakarak geride; belki de birkaç şiir..

sürüp gidecek yaşamım, kimi yerlerde
sanki yeniden okur gibi bir romanı
ve gülümser gibi yine aynı şeylere
sıkıntılı, dalgın; çoğunlukla acılı.

burada bitiyor bir sevda, kaldım işte
yine dağlar, uçurumlar arasında bir başıma.
burada bitiyor bir sevda, önsöz gibiydi
bir çağrıydı, daha nice yeni sevdaya…

şiir 14

onun dolaştığı yollara yağmur yağmasın
yıllar sonra bulayım ayak izlerini
onun saçlarını yel savurmasın
dursun kıvrımları öyle, öptüğüm gibi

nasıl unuturum ki gülüşü gül olanı
sevgilimdi, ya da ben öyle sanırdım
o gitti, elimde bir çiçek dağınıklığı
bütün yolların ucunda kalakaldım.

deniz, ona çok sevdiğimi söyle
bir gün gelir de kıyına böyle durursa
sularını kollarım bil, o ak köpüklerinle
onu bir de benim için okşa…

sonu

ben dünyanın yitiği, yaşamın üveyoğluyum
acıyım, acıdan da öte bir şeyim belki

bir kız sevdim gülüşü düşlere akan
benim dışımdaki her yerden gelirdi sesi

burgaçlandı birdenbire gözleri- boğuldum…

Ahmet Erhan 

おしまいにするはずだった恋なのにしりきれとんぼにしっぽがはえる

「寒いね」と話しかければ「寒いね」と答える人のいるあたたかさ(『サラダ記念日』)


Soğuk, değil mi? Diye 
Seslenince, 
‘Soğuk (Ben de üşüdüm.)!’ 
diye 
Cevap veren bir insanın olmasının 
Verdiği sıcaklık. 

Machi Tawara
Çeviri: Ayşe Nur Tekme 

12 Ağustos 2023

AZ KALDI KIŞA

Gitti son leylekler. Az kaldı kışa;
bir ayin sesiyle indi pancurlar;
içimde bir sızı, çöktüm bir taşa,
dönüyordu tepemde aç martılar:
Ürktüm de kumsaldaki tenhalıktan:
medet umdum aşkların anısından,
ne yazık, ne yazık! Siyahtı aşklar.

Sessiz, önünden geçtiğim bahçeler;
poyrazla kımıldıyor bir salıncak;
gidiyordum hayallerle beraber;
neyin imiydi birden düşen yaprak?
Dedeevini özledim içimden,
karaduta uzanmak pencereden;
çalarken komşuda eski taş plak.

Sırrın dibine bak! Igvadan ürkme,
diri ve ölü gör Eurydike'yi;
Gömülecek kendi efsanesinde
her insan, olgunlaştıkça ezgisi.
Ayna açıldı artık. su damıtık.
birikirken bellekte kalabalık;
anladım, kederdir her kalbin içi.

Gördüm kırık bir ayna parçasında
solgun yüzümü. Karaduygulu
bir suret: Zamanın kadranında
mıhlı, uyuyor eski bir uykuyu.
Baktım kalıntısına yanık köşkün,
küller parçası dantel bir örtünün:
sezdim varoluşa sinmiş korkuyu.

Lüksler yanan köy kahvelerinde
demiryolcularla rakılar içtim;
kendimi dinlerken kederlerinde,
yanayım, külüm kalmasın istedim.
Gövdeler gördüm han odalarında,
sallanıyorlardı ipin ucunda;
"yalnızlıktır en büyük dehşet" dedim.

Şimdi dinlerken bu tenha kıyıda
denizin iniltisini, kavradım;
insanın özü, çekilen kaygıda;
ben de düş üretmek için yaşadım.
Gördüm karabasansı olsalar da,
yıkımdan geçiyor çünkü kurtuluş da;
kitaplarda en çok bunu anladım.

Yaşadık: hem iyiydi tarih hem kötü;
bir bilgelik damıttık acılardan,
ordan kalma gözlerdeki ürküntü.
Ama mutluluk da sızdı yazlardan;
Kınalı'nın oralardayız işte,
gülüyor Oktay Bey. Edip dümende;
özgürdük, kurtulmuştuk yasaklardan.

Güzeldir bazan, anlık her aldanış!
Oysa tanklarla tutuluydu yollar;
kuşkuyla, veda doluydu her bakış,
"cemse"lere yüklenmişti kitaplar:
Nerde bulacaktık doğadan başka
özgürlüğü, yaşarken gözaltında?
Ve yazdık, akkor kesildi sayfalar: 

Tuhaf: Bu kasvetli günde farkettim:
"yaşlanıyorum" diye geçirirken:
tutmuş çelik. ön bahçeye diktiğin.
Bir tebessüm kalsın sana benden:
bir güle değmiş gibi ol masamda,
her sabah o ciltlere dokundukça:
tozlarım evrende kımıldanırken.

Üşüdüm, lodosa çevirdi rüzgâr:
kumdu sanki, ayetler akıp gitti:
gönlümde açıyorken uçurumlar.
bilemedim en çok kimi sevdimdi.
Hazırım gelecek olan kargışa:
son leylekler gitti. Az kaldı kışa:

duydum: tıkır tıkır ölümün saati. 

Ahmet Oktay

BİR KEDERİ DUYUMSAMAK

Mutfağa girdim üçüncü sabah,
açık kalmış o günden indirdim perdeleri,
yansıyıp durdu bir kaşığın üstünde
aralıktan sızan güneş.
Çayı demledim, kurdum sofrayı,
pembe çiçekli fincan, tuzsuz
beyaz peynir, zeytin ve gül reçeli.
Tarifini kimden almıştın hiç sormadım.
Biraz gürültü ettim ekmeği keserken,
“dur kalktım, dağıtma ortalığı”
diye seslenmedin içerden.

Anladım
sessizliğin dilini öğreneceğim.
Bardağı, iskemleyi, saati dinlemeyi,
“Sözcükler gerek bana” dedim birden
“gecemsi, zamanlardan süzülmüş
bazaltsı yeni sözcükler”;
bağırıyor muydum, mırıldanıyor muydum?

Usulca topladım sofrayı, fincanını
çatal bıçağını sakladım mutfak
dolabının en alt gözüne. Yatak
Odasına geçtim. Yastığını, yakası oyalı
geceliğini dolaba kaldırdım, elinle
işlediğin örtülerden birini yaydım üstüne,
kilitledim kapağı. Bilmem açar mıyım bir daha?

Çalışma evime yöneldim: Üç dört adım,
Elpenor’u dinleyerek geçtim avluyu;
bunca yıl hangi sılayı özledim ben
hangi çehreyi? Torunum yok
bilmem yaşadım mı oğlumla?
Kitaplardan doğdum ben,
sayısız sayfadan edindim kederlerimi,
aşklarımı devşirdim dizelerden, öykülerden;
bir pelür kâğıdıyım artık
yürürken görünüyor içimin harfleri;
sonunda döneceğim yer
zamanla tozlanacak bir raf.

Sözcüklere tapındım. Anlam kendisiydi imgenin,
yaşadıklarım değil yazdıklarımdı gerçek;
öyle sandım kururken ırmak yatakları.
Üzünçle bakarken kışa yürüyen bahçeye
Anladım; Ipıssız kaldım artık;
bir sözcük değil sadece
çürüyecek bir gövdesi var ölümün.

Ahmet Oktay

YILLIK BAKIM

İnsan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman, Kalbini de! Çürüme içerdendir çünkü: Zarf ve Kabir, sararsa da kunt görünür. Mürekkep ve Beden kayıptır.

Sevinçli bir gündü ve hazırdım her türünden cenaze törenine. Daha dün birinden dönmüştüm ve mazî kadar uzaktım ölüden. Kimden duymuştum anımsamıyorum; ama şöyle bir özdeyiş yazmak istiyordum yatak odamın duvarına: Anılardan Kurtulun!

Ama anılarım neydi benim? Babamdan, amirlerimden, karımdan, polislerden ve komutanlardan kurtarabildiğim ne kalmıştı?

Nive erkeklerin de bir çeyiz sandığı yok acaba? Niye gömülmüyoruz onunla ve sevdiklerimizle? Ah! Mansur'u kiminle gömeceksiniz? Nesimi'yi kiminle gömeceksiniz? Kendi fetvasını veren Bedrettin'i kiminle? Onlar hâlâ kıyamdalar ve gül kokuyorlar.

Ben de tek hazinemi açtım: üç çekmece. Kurtulmak için. Mutad yıllık temizlik. Herkesin pisliğinden, kendi pisliğimden. İnsan etrafıdır elbet. Mansur uğulduyor işte

"Dostum ve üstadım İblis'le Firavun'dur".

Ahmet Oktay 

10 Ağustos 2023

BENİ ALIKOYMAK İSTERSEN EĞER (BAK GİDİYORUM) ELİNİ VER

Yine de sözlerine ve hafızana ihtiyacım var. Beni hatırla, tamam mı? Belki daha az korkarım, belki daha sakin uyurum.
Ben öldüğümde bebeğim
güneşle ayrıldığımda
ve uzun, oldukça üzücü bir konu olacağım
beni alır mısın o zaman
kollarınla ​​kucaklayacaksın
zalim bir kaderin kırdığını düzelteceksin

&&&

Ne zaman yaşamak istesem, 
haykırırım daima 
benden uzaklaştığında yaşam 
ona sokulur
derim ki 
– yaşam
benden henüz uzaklaşma 
yaşam sanki bir sevgili
çekip gitmek isteyen –
boynuna sarılır
haykırırım ona 
ölürüm gidersen.

&&&

Halina Poświatowska'nın bir insan olması gerekiyordu
ve güya ondan önceki kadar insan ölecek
Halina Poświatowska şu anda mücadele ediyor
kendi ölümü üzerine

&&&

bir kesinlik yok 
varoluş varolmayıştır 
ya ölüm? 
biyolojik döngü 
ya kesinliği? 
yalan söylüyoruz, 
kesinliği var derken 
emin değiliz biz 
yoksa nasıl yaşayabilirdik 
her gün nasıl uyanırdık 
şafak vakti nasıl öperdik 
alıp yuvalarından düşmüş kuş yavrularını 
henüz tüylenmemiş 
nasıl bakardık güneşe 
gözlerimizi nasıl kısardık 
emin miyiz, değil miyiz yoksa? 
emin olduğumuz ne 
neye eminiz biz 

&&&

o bizimle 
yaban arısının vızıltısını dinliyor 
saçlarımla oynuyor 
senin parmaklarına dolaşmış 

güneşi 
seriyor başının altına hafifçe 
sonra biraz çimeni 
sonra bir afyon çiçeğini 
bir ünlem işareti gibi 
kırmızı 

karşı çıkıyor canlılığımıza 
eğiyor bizi toprağa doğru 
kokuyla 
sıcakla 

ebedi biçimde alıkoyuyor 
pürüzlü yüzeyinde toprağın 
aşkla uyuşmuşları – ölüm. 

&&&

kaç zamandır uçtu sözcüklerimden kuşlar 
ve söndü yıldızlar 
bilmiyorum nasıl adlandırmalı 
korkuyu, ölümü ve aşkı 
bakıyorum avuçlarıma 
çaresizler 
sarıyor biri diğerini 
ve susuyor dudaklarım 

isimsiz 
gökyüzü büyüyor üzerimde 
ve gitgide daha yakın olan 
isimsiz 
toprak çiçekleniyor. 

&&&

beni alıkoymak istersen eğer (bak gidiyorum) bana elini ver 
elinin sıcaklığı da alıkoyabilir beni 
mıknatıslı özelliği vardır bir gülüşün de, 
bir sözcüğün de 
beni alıkoymak istersen eğer, adımı söyle 

keskince çizilmiş sınırları vardır bir işitişin 
ve bir kol çok daha kısadır gün ışığından 
beni alıkoymak istersen eğer, acele etmelisin
haykır, başka türlü ulaşmaz bana sesin 

lütfen, acele et, lütfen, alıkoyulmamış biçimde gidiyorum ve ne çıkar lanet etsen de bu toprağa ben gittikten sonra ne çıkar intikamcı ellerle bu toprağı ezsen de yazıp solmuş adımı savrulan kuma 

beni alıkoymak istersen eğer (bak gidiyorum), elini ver 
soluğunu üfle dudaklarıma (böyle kurtarılır boğulanlar) 
büyük bir umudum yok, yalnızdım uzunca süre 
ama yine de, bunu yap lütfen, benim için değil, kendin için 

Halina Poświatowska

09 Ağustos 2023

İNSANLIĞIMI YİTİRİRKEN

Kadınlar bana erkeklerden katbekat daha anlaşılmaz geliyordu. Ailemde, kadınların sayısı erkeklerden fazlaydı. Akrabalarımın da kız çocukları çoktu, ayrıca şu "suçlu" hizmetçi kadınlar da vardı, yani küçüklüğümden beri kadınlar arasında oynayarak büyüdüm desem abartmış olmam. Fakat o kadınlarla gerçekten ince bir buza basıyormuşum gibi duygular içinde iletişim kurmuştum. Neredeyse hiç anlam veremiyorum. Bu benim için sislerin ardında, kuyruğunu yakalayamayan bir kaplan gibi hissettiren ve erkeklerin kamçılarının açtıklarından farklı, iç kanama geçirirmişçesine sancıyan, iyileşmesi zor bir yaraydı.

Kadınlar kendine çeker ve fırlatıp atarlar, kendilerini diğer insanlardan daha aşağı konumda ve silikmiş gibi gösterir, el ayak çekildiğinde sımsıkı sarmalarlar, ölmüş gibi derin uyurlar, belki de uyumak için yaşıyorlardır. Bunlar haricinde de çocukluğumdan beri kadınlarla ilgili pek çok gözlemim olmuştu, aynı insan türü olmakla birlikte, erkeklerle tamamen farklı canlılar gibiydiler, anlaşılmaz, açık vermeye gelmez bu canlılardan kendimi tuhaf bir şekilde sakınıyordum. "Hoşlanılmak", hatta "sevilmek" sözcüğü de bana hiç uygun değildi. "İlgilenilmek" sözcüğü, içinde bulunduğum duruma daha uygun düşüyordu sanki.

Kadınlar, şaklabanlıklarla erkeklerden çok daha fazla rahatlıyor gibiydiler. Şaklaban rolü yaptığımda, nihayetinde erkekler pek uzun gülmüyorlardı; üstelik havaya girerek uzun uzadıya devam edersem benimle aynı yapıdaki erkeklere karşı açık vereceğimi bildiğimden, bunu mutlaka uygun bir yerde kesmeye dikkat ediyordum. Kadınlar, bu durumun farkına varmadıklarından, sonu gelmez şaklabanlıklarımı sürdürmemi arzuluyor, ben de bu sınırsız "bir daha"lara
uyarak, güçten düşene kadar sürdürüyordum. Gerçekten çok gülüyorlardı. Kadınlar eğlenmek için çok daha fazla çaba sarfediyordu sanırım. 
....

Zayıf insanlar mutluluktan bile korkar. İplikle bile yaralanırlar. Bazen mutluluk da insanları yaralayabilir. Yaralanmadan önce çabucak o halden sıyrılmak için her zamanki şaklabanlık perdemi açmıştım.

"Para kesildiğinde, bağlar da kopar" sözü esasında tersine yorumlanmalı. Para bitince kadınların terk edip gideceği sanılmamalı. Erkeğin parası bitince, hevesini kendiliğinden kaybeder, gülerken bile güçsüzleşir. Sonra tuhaf bir şekilde kıskançlaşır, dengesizleşir ve nihayet adam kadını terk eder. Yarı çıldırmış gibi uzaklaşıp terk eder anlamına geliyormuş Kanazava Yayınları'ndan çıkan Daicirin sözlüğüne göre. Çok yazık. Bu durumu anlayabiliyorum.

Evet, böyle aptalca bir şeyler söyleyerek Tsuneko'yu kahkahalara boğduğumu anımsıyorum. Daha fazla kalmama gerek yok, kusura bakma, diyerek yüzümü bile yıkamaksızın yanından çabucak ayrılmıştım. Ancak o zaman, "para kesildiğinde, bağlar da kopar" gibi gelişigüzel söylediğim söz, daha sonra en büyük engellerimden biri haline gelecekti.

Sonraki bir ay boyunca, o gece bana o iyiliği yapan insanla karşılaşmadım. Aradan günler geçtikçe sevincim silikleşmiş, öylece geçiştirilebilecek bir yardım aksine korkunçlaşmış, elim kolum bağlanmış gibi hissetmiştim. O kafedeki hesabı o gün tamamen Tsuneko'ya yüklemiş olmam gibi sıradan bir durum bile aklımı gitgide daha sık kurcalamaya başlamıştı. Tsuneko'nun da o pansiyoncunun kızı ve kız lisesi öğretmeni gibi beni tehdit etmekten başka işe yaramayan kadınlardan biri olduğunu hissetmeye, ayrıldığımız günden bu yana geçen zamana rağmen, sürekli Tsuneko korkusu yaşamaya başlamıştım. Üstüne birlikte bir gece geçirdiğim kadınlarla karşılaşınca, aniden müthiş bir kızgınlıkla saldırıya geçeceklerine dair kuşkulu bir hal ve karşılaşma korkusu baş göstermiş, nihayetinde Ginza'dan uzak durma kararı almıştım. Fakat korkaklığım, kurnazlığımdan ileri gelmiyordu. Kadın denen canlının gece yatmadan öncekiyle sabah kalktıktan sonraki hali arasında arasında dağlar kadar fark olduğunu ve mutlak bir unutkanlık gibi mükemmelen bir yöntemle iki dünyayı birbirinden ayırarak yaşadıklarını henüz idrak edememiştim.

&&&

...katlanamıyorum. Üstelik o erkânlar, o seçkin beyefendiler benim sakil karakterim karşısında dehşete düşerek beni toplumdan aforoz ederler. Terk ettiğim dünyaya geri dönemem. İnsanların o fesatlık dolu aptalca kibarlıklarıyla bana layık gördüğü tek şey ise bekleme odasında bir sandalye.

Bütün toplumlarda benim gibi zayıf ve kusurlu canlılar yok olmaya mahkûmdur. Bunun herhangi bir ideolojiyle veya başka bir şeyle alakası yok; bu dünyadan kendiliğinden silinip gitmek benim kaderim. Buna itiraz olarak öne sürebileceğim pek az şey var elimde. Yaşamamı zorlaştıran şartların ayırdındayım.

Yaşamayı sürdürmek isteyenler, engeller ne olursa olsun, yaşayabilirler. Bu onlar için harika bir şey ve insanlığın zaferi denilen şeyin bu olduğunu söyleyebilirim. Ama kendini öldürmenin günah olmadığında da eminim. Benim gibi bir bitkinin, bu dünyanın havasında ve ışığında yeşermesi çok zor. Devam etmek için bir şey eksik işte! Başka bir şey gerek bana. Şimdiye kadar, hayatta kalmak için elimden geleni yaptım.
...
Her toplumda, benim gibi yoz, uyuşuk insanlar, düşündüklerinden ötürü değil ama doğuşlarından ötürü yok olmaya mahkumdur. Ama yine de mazeretim var. Yaşamımı zorlaştıran koşulların baskısı altında eziliyorum.

***

Naoji'nin intihar mektubu:

Abla;
Yapılacak bir şey yok. Gidiyorum. Yaşamak için bir sebep bulamıyorum.
Sadece yaşamak isteyenler yaşamalı.
Bir insanın yaşama hakkı olduğu kadar ölme hakkı da olmalı.
Düşündüklerim kimsenin aklına gelmemiş şeyler değil. İnsanlar bu basit ve ilkel düşüncelerden öylesine korkuyor ki açıkça dile getiremiyorlar sadece.
Gerçekten yaşamak isteyenler kendilerinde gereken kuvveti bulup bir şekilde hayatta kalmayı başarıyorlar ki bu insanlığın şanı dedikleri muhteşem bir şey. Ancak ölmenin günah olduğuna inanmıyorum.
Benim gibi bir canlının bu dünyanın havasını soluyarak, güneşini hissederek hayatta kalması çok zor. Yaşamam için bir şeyler eksik. Yetmiyor. Bu zamana kadar yaşamak için elimden gelen her şeyi yaptım.

***

İnsanlarla bir araya geldiğimde ne kadar da itaatkâr oluyorum. Söylemek istediklerimi, duygularımdan tamamen farklı şeyleri uydurup çene çalıyorum. Ama aslında bu hoşuma gitmiyor.

***

Ne yolla olursa olsun, güldürmeliyim; öyle yaparsam, onların dediği ‘yaşantı’nın dışında kalsam bile önemsemezler; her durumda, o insanların gözüne batmamalıyım; ben hiçim, rüzgarım, havayım” gibi düşünceler içimde birikirdi. Şaklabanlıklarımla ailemi hep güldürmüş, ailemden daha çok, daha anlaşılmaz ve korkutucu gelen hizmetçilerimize bile var gücümle şaklabanlık hizmeti sunmuştum.

***

"Para kesildiğinde, bağlar da kopar, deyince şaka yaptığını düşünmüştüm, ciddi miydin? Gelmedin. Bu nasıl ayrılık böyle? Parayı ben kazansam olmaz mı?"

"Olmaz."

Sonra o da yattı, sabaha karşı da ağzından ilk kez "ölüm" sözcüğü çıktı. Kadın da yaşamaktan yorulmuş gibiydi. Ben de öyleydim, dünyaya karşı korkularım, kaygılarım var; para, tavırlar, kadınlar, dersler... Düşündükçe daha fazla sabredip yaşayabileceğimi sanmıyordum, kadının önerisine kolayca uydum.
Bocaladığımı gören kadın da kalkıp keseme göz atarak, "Aa, sadece o kadar mı var?" dedi.

Bu sözler öylesinde söylendiyse de iliklerime kadar işleyen bir acı vermişti. İlk aşkım tarafından söylenmişti ama acı vermişti. O kadarı, bu kadarı yok. Üç bakır para işe yaramazdı. O âna kadar tatmadığım bir eziklik duygusuydu. Yüküyle yaşayamayacağım bir eziklik duygusu. O sıralarda, henüz zengin çocuğu olmanın kompleksinden kurtulabilmiş değildim sanırım. O an, kendiliğinden, gerçekten isteyerek ölmeye karar verdim.

...

O gece, Kamakura'da denize atladık. Kadın, kuşağını, kafede birlikte çalıştığı bir arkadaşının olduğunu söyleyerek, güzelce katlayıp kayaların üstüne koydu. Ben de paltomu çıkarıp aynı yere koydum ve birlikte denize girdik. Kadın öldü, ben kurtuldum.

Henüz lise öğrencisiydim, öte yandan babamın namı da hâlâ haber değeri taşıyordu ki, gazetelerde manşet oldu.

Beni sahildeki bir hastaneye kaldırmışlardı. Akrabalarımdan biri gelip sorunlarla işlemleri halletti ve babam başta olmak üzere memleketteki ailemin feci kızdığını, bu olaydan dolayı evlatlıktan reddedilebileceğimi söyledikten sonra geri döndü. Fakat ben bundan ziyade, ölen Tsuneko'ya sevgimle sessiz sessiz ağlıyordum. Gerçekten hayatıma giren insanlar içinde, sadece o fukara duruşlu Tsuneko'yu sevebilmiştim.

***

Yine de durum buysa buna nasıl tahammül ediyorlar? Her günü pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden hatta siyaset tartışmaya devam ederek nasıl atlatıyorlar. Bu kadar katı egoist olabilirler mi? İşlerin böyle olması gerektiğinden öyle eminler ki kendilerinden bir kez bile şüphe duymuyorlar mı? Eğer öyleyse sanırım katlanmak daha kolay olabilir.

***

Horiki, beni tam anlamıyla bir insan olarak görmüyordu içten içe. Onun gözünde aslında ölmüş olması gereken, utanmaz, şapşal bir hayalet, yani “canlı cenaze”den ibarettim.
...
Mutluluk fikrimin diğer herkesin mutluluk fikriyle çelişmesinden korkuyorum. Bu korku beni tüketiyor, bazen geceleri kıvranmama, acı içinde inlememe, deliliğin eşine gelmeme neden oluyor. Mutlu muyum? 
...
Buna nasıl tahammül ediyorlar? Her gün pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden, hatta siyaset tartışmaya devam ederek nasıl atlatıyorlar? Bu kadar katı egoist olabilirler mi? İşlerin böyle olması gerektiğinden o kadar eminler ki kendilerinden bir kez bile şüphe duymuyorlar mı? Eğer öyleyse, sanırım katlanmak daha kolay olabilir. Merak ediyorum, insanların böyle olup olmadığını ve onları mutlu eden şeyin bu olup olmadığını merak ediyorum.
...
Görünürde her zaman gülümsüyor olsam da içeride çaresiz bir mücadeleyle debeleniyordum, bir ipte yürüyordum, ter içindeyim, onları eğlendirdikçe felaket ihtimali her an yaklaşıyordu.
...
İnsan hayatı karşılıklı olarak kandırılıp hiçbir şeyin farkına varmadan birbirlerini incittiği ve bu tuhaflığın bariz bir şekilde ortada olduğu örneklerle dolu. Ancak benim karşılıklı kandırılmaya bir ilgim yok.
...
Hayatım boyunca, birinin beni öldürebilmesini hatırlayabildiğimden daha çok defa diledim ama asla başka birini öldürmeyi düşünmedim. Bunu yapmanın, o korkunç insanlara bir nebze mutluluk verebileceğini düşündüm. 
...
Hiçbir zaman başım ağrıyacak kadar ders çalıştığımı da hatırlamıyorum. Okuldan nefret ederdim ben. Bir kere bile oturup uslu uslu kitabımı açıp da ders çalışmışlığım yoktu. Sadece eğlenceli kitaplar okuyordum o kadar. Evdekiler kitap okuduğum müddetçe ders çalıştığımı düşünürdü nasıl olsa. Ne zaman gerçekleri kaleme alsam başıma kötü şeyler gelirdi. Annemle babamın beni sevmediğini yazdığımda rehberlik öğretmeni beni öğretmenler odasına çağırıp azarlamıştı. Öğretmen kompozisyon için ‘Eğer Savaş Patlak Verirse’ konusunu verdiğinde ‘Savaş bildiğiniz üzere hepimizin korktuğu deprem, yıldırım, yangın ve tabii ki babamızdan bile daha korkunçtur. Bu yüzden eğer savaş patlak verirse derhal dağlara kaçacağım. Yanımda siz de gelin bence öğretmenim. Ben de insanım siz de insansınız, hepimiz korkarız öyle bir durumda’ yazmıştım. Bu sefer hem okul müdürü hem de rehberlik öğretmeni sorguya çekmişti beni.
...
Eziyet çekiyordum. İşimin… yazarlığın eziyetinden öte… yok, aksine, yazarlık bana keyif veriyordu; yazarlık değil de benim dünya görüşüm, sanat denilen şey, yarınların edebiyatı, yani başka bir deyişle yenilik denen şey, işte bunlarla ilgili henüz kafama oturmamış şeyler canımı sıkıyor, hiç abartısız beni acıyla kıvrandırıyordu. (...) Edebiyatımı aptalca bir saçmalık veya abartı olarak yorumlamayanlar arasında benim nihai tutarlılığa ulaşmak için ne kadar acı bir hayat sürdürdüğümün farkında olan kaç kişi vardır acaba? Ama yazar, edebiyatı hakkında tek bir kelime dahi dayatmamalı okurlarına. Yazarın yapabileceği tek şey, okurlarının samimiyetini beklemektir.
...
Bugünlere hep kendi savaşımı vererek gelmişimdir ama ne hikmetse bu savaşı hiçbir zaman kazanamamış, yalnızlığıma ve çaresizliğime hep yenik düşmüşümdür.
...
Aradan on iki yıl geçti… Bütün bu zaman içinde ne yaptım? Devrim beni hiç çekmedi. Aşkı da hiç tatmadım. Yeryüzünün en akıllı ve en yaşlı beyinleri bize devrimi ve aşkı en budalaca ve en iğrenç işleri olarak tanıttılar. Savaştan önce ve hatta savaş sırasında bundan emindik. Oysa bozgundan sonra yaşlı ve akıllı beyinlere inanmıyoruz ve yaşam hakkında söylediklerinin tam tersi gerçeğin ta kendisidir, diye inanıyoruz. Devrim ve aşk, aslında yeryüzünün en iyi ve en hoş nimetidir ve değerli oldukları için yaşlı ve akıllı beyinlerin yalanın keskin üzümlerini üzerimizde çiğnediklerini düşünüyoruz. Ben tüm varlığımla şuna inanmak istiyorum: İnsan, Aşk ve Devrim için yaratılmıştır.
...
Canımı sıkan bir şey olursa genelde içime atıyorum onu. Eğer bu can sıkıcı olay normalden de fazla acı veriyorsa onu gülümsemeyle saklıyorum.
...
Hiçbir şeyden tatmin olmaksızın, sürekli boş bir çaba içerisindeydim. Gerçek yüzümü o kadar çok maskeyle gizlemiştim ki o katmanlardan hangisi ne kadar üzgündü ayırt edemez hale gelmiştim. Bunun sonucu olarak acınası bir kaçış yöntemi buldum kendime: Yazar olacaktım. Artık başkaları da benim gibi bu tasvir edilmez huzursuzluğu hisseden insanlar olacaktı. Başkalarına bahsetmeden "Yazar olacağım, yazar olmalıyım," diye kendime telkin ediyordum. 
...

Yalnızım.

Kendiyle ilgili anlattıklarından çok o tek sözcüğün tınısına yakınlık duyacağıma kesin gözüyle bakıyordum. Ama şu dünyadaki hiçbir kadından, bir kez bile o sözcüğü duymamış olmamı çok tuhaf buluyordum. Bu kadın da "yalnız" olduğunu söze dökmemişti. Ama suskun, vahim yalnızlığı bir karış kalınlığında bir zar gibi vücudunun çevresinde taşıyordu ve yaklaştıkça zar beni de sarmalayıp, taşıdığım nispeten Batılı havayla çok iyi kaynaşıyordu. "Suyun dibindeki kayanın üstüne yapışan, dalından kopmuş bir yaprak" gibi, benliğimi korkudan ve tedirginlikten uzaklaştırmayı başarabilmiştim.

...

Bir şekilde Şizuko'dan kaçıp kendi başıma yaşamak istiyor, çareler arıyordum ama tersine ona iyice bağlanıyordum. Evden kaçtığımda doğan sorunlara varana dek birçok konu bu Kai'li erkeksi kadının çabalarıyla hallolmuş, sonuçta Şizuko'ya iyice "boyun eğmek" durumunda kalmıştım.

Şizuko'nun girişimiyle, Dil Balığı, Horiki ve Şizuko görüşmüş; memleketimle bağlarım tamamen kopmuştu. Böylece "aydınlık günler" de Şizuko'yla birlikte yaşamaya başlamıştım. Ayrıca, Şizuko'nun çabaları sayesinde karikatürlerim de para etmeye başlamış, o parayla içkimi ve sigaramı kendim alabilir hale gelmiştim. Ancak melankolik, sıkıntılı halim katlanarak azıyordu. Çöktükçe çöküp, Şizuko'nun dergisi için aylık olarak yayınlanan karikatür dizisi "Kinta ve Ota'nın Maceraları"nı çizerken; aniden memleketimdeki evim aklıma geliyor, yalnızlığımdan kalemim kıpırdamıyor ve bazen yüzüstü kapanıp ağlıyordum. O anlarda beni kurtaran tek şey Şigeko'ydu. Şigeko, artıkk beni istemsizce "baba" diye çağırmaya başlamıştı. "Babacığım. Dua edince Tanrı'nın her şeyi vereceği doğru mu?"

Esas ben, o duayı etmek isterdim.

Tanrım bana güç ver! İnsanların özünü anlamama yardım et. İnsanlar diğer insanların üzerine bassalar da cezası yok. Bana bir öfke maskesi ver!

"Evet, öyle. Sana her şeyi verecektir ama bana vermez herhalde."

Tanrı'dan bile korkuyordum. Tanrı sevgisine değil, sadece cezalandıracağına inanıyordum. İnanç. Bu, sadece Tanrı'nın kamçısını yemek için boyun eğerek mahkeme kürsüsüne ilerlemek için gerekiyor gibiydi. Cehenneme inansam bile, cennetin varlığına bir türlü inanamıyordum.

Osamu Dazai