12 Mart 2026

DÜNYA MİKHAİL'İN ADINI BİLMELİ

                   Mikail Mirdoraghi

Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Ama Mikail için bu olmadı.

O fotoğrafı biliyorsunuz. Herkes biliyor.

Yolda koşan çıplak bir kız çocuğu… Kollarını iki yana açmış, sanki kirlenmiş gibi, sanki kendi bedenine dokunmaktan korkuyormuş gibi. Onu unutulmaz yapan sadece çıplaklığı değil yüzü. Acı içinde olduğu çok açık. Çığlık atıyor ve doğrudan kameraya bakıyor. İzleyiciye, bize, sanki yardım etmemizi istiyormuş gibi. Sanki bir şey yapmamızı talep ediyormuş gibi.

Elbette bugün adının Phan Thị Kim Phúc olduğunu bildiğimiz o kız aslında bunların hiçbirini istemiyordu. O sadece korkmuş bir çocuktu. Ama böyle fotoğraflara bizim yüklediğimiz anlamlar, bize hissettirdikleri ve bizi harekete geçirip geçirmedikleri önemli.

Çünkü gazetecilik ne içindir ki, insanları öfkelendirmekten başka?

1972’de Vietnam’da napalm bombasıyla ağır şekilde yanan dokuz yaşındaki bu kız çocuğu, dünyada “Napalm Kızı” olarak tanındı. Associated Press’in “Savaşın Dehşeti” adını verdiği fotoğraf, Amerika’daki gazetelerin manşetlerine taşındı. O dönemde çıplak birinin fotoğrafını yayımlamak medya için son derece tartışmalı bir karardı.

Fotoğraf çekildiğinde ABD’de Vietnam Savaşı’na karşı kamuoyu zaten değişmeye başlamıştı. Ama bu fotoğrafın gücü onu tarihin en etkili haber fotoğraflarından biri haline getirdi. Savaş karşıtı hareketin sembolüne dönüştü.

Öylesine etkiliydi ki Başkan Richard Nixon, gizli kayıtlarda fotoğrafın sahnelenmiş olup olmadığını bile sorguluyordu.

Nixon bir şey biliyordu: Siyaset ne olursa olsun, böyle bir görüntü insanların fikrini değiştirebilir. O küçük kız insanlarda öfke uyandırabilirdi.

Geçen hafta başka bir çocuğun fotoğrafı insanların dikkatini çekti.

Aslında sıradan bir fotoğraf. Dünyanın her yerinde milyonlarca anne-baba çocuklarının aynı fotoğrafını çekmiştir. Ama gücü de tam buradan geliyor. Sosyal medyada hızla yayıldıkça insanların kalbini kıran da buydu.

Fotoğraftaki çocuk Mikail Mirdoraghi. Annesi onu okula giderken fotoğraflarken Mikaeil el sallayarak veda ediyor. Bu birbirlerini son görüşleri olacaktı.

Çünkü Mikaeil’in, ABD’nin İran’ın güneyindeki Şacere Tayyebeh Okulu’nu bombalaması sırasında öldüğü söyleniyor. Yetkililere göre saldırıda çoğu 7-12 yaş arası kız çocukları olmak üzere yaklaşık 175 kişi hayatını kaybetti. Okul esas olarak kız öğrenciler içindi ama erkekler de eğitim görüyordu.

Fotoğrafta insanın kalbini kıran ayrıntılar var.

Merdivenlere vuran sabah güneşi. Mikaeil’in özenle giydirilmiş gömleği ve pantolonu. Muhtemelen annesinin bağladığı ağır ayakkabı bağları. Önünde çizgi film olan bir su şişesi.

Bir de gözlükleri. Hafifçe tuhaf duran o gözlükler… Kaybolmasın diye takılan bir kayış var. İnsan ister istemez düşünüyor: Acaba daha önce kaybetmiş miydi?

Sadece bir fotoğraf bütün bunları görmemize izin verir. Uzun uzun bakmamıza. Düşünmemize. Kendimizi görmemize. Tanıdığımız insanları görmemize. Kendi çocuklarımızı görmemize. Başka bir yerde, başka birinin hayatını hayal etmemize.

Böyle fotoğraflar daha önce de oldu.

1962’de fotoğrafçı Don McCullin, Biafra’da açlıktan iskelete dönmüş bir annenin bebeğini emzirmeye çalıştığı fotoğrafı çekmişti.

Kevin Carter’ın Sudan’da ölümün eşiğindeki bir çocuğun yanında bekleyen akbaba fotoğrafı…

Suriye’de bombardımandan sonra ambulansın arkasında şaşkın şekilde oturan beş yaşındaki Omran Daqneesh…

2015’te ise üç yaşındaki Suriyeli Alan Kurdi’nin bedeni Türkiye’de bir sahile vurdu.

Yine ayrıntılar insanı vuruyordu.

Uyur gibi duran bedeni. Küçük şortu. Cırt cırtlı ayakkabıları.

Fotoğrafı ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. Ne kadar yalnız olduğunu düşünmüştüm. Onu ailesinden koparan sadece suyun akıntısı değildi; savaşın akıntısıydı.

Fotoğraf yayımlandıktan sonra dünya değişti.

Mültecilere yönelik sempati anketlerde hızla yükseldi. Daha önce göçe karşı olan birçok kişi Suriyelilerin kabul edilmesi gerektiğini söylemeye başladı. Yardım kuruluşlarına yapılan bağışlar bir günde 15 kat arttı.

İngiltere Başbakanı David Cameron “Bir baba olarak çok etkilendim” dedi ve ülkesine yılda 4 bin Suriyeli mülteci kabul edeceğini açıkladı. Almanya Macaristan’da mahsur kalan binlerce insanı kabul etti. Kanada 25 bin Suriyeli mülteci almaya karar verdi.

Avrupa Birliği bile İtalya ve Yunanistan’a gelen mültecileri paylaşmak için kota sistemine geçti.

Hükümetler daha sonra bu kararların çoğunu geri alsa da Alan Kurdi’nin fotoğrafı kalıcı bir miras bıraktı.

Tıpkı Napalm Kızı gibi.

Fikirleri değiştirdi. Bir süreliğine politikayı bile değiştirdi.

Ama Gazze’de durum farklı.

İki buçuk yıldır devam eden yıkıma rağmen, Gazze’de ölen çocuklar için neden bir “Alan Kurdi” ya da “Napalm Kızı” anı oluşmadığını sık sık düşünüyorum.

Oysa malzeme eksik değil.

7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 70 binden fazla kişi öldürüldü, bunların 17 binden fazlası çocuk.

Ama onların fotoğrafları ekranlarımızdan hızla geçip gidiyor.

Üç yaşındaki Reem Nabhan. Uyurken bir İsrail füzesinin öldürdüğü küçük kız.

Saly Abu Maamar.

17 günlük “Prenses Aişe”.

Nour Abu al-Qumssan.

İki kolunu kaybeden 9 yaşındaki Mahmoud Ajjour.

Arabada ailesinin cesetleri arasında vurulan Hind Rajab.

Ama bu fotoğraflar dünyayı değiştirmedi.

Napalm Kızı ve Alan Kurdi’nin yaptığı şeyi yapamadılar.

Onların fotoğrafları bariyerleri aşmıştı. Haber takip etmeyen insanlar bile onları gördü. İsimlerini öğrendi. İş yerlerinde, barlarda, yemek masalarında konuşuldu.

Filistinli çocuklar için ise bu olmuyor.

Çünkü uluslararası ana akım medya, haber diliyle onların hayatlarını değersizleştiriyor.

Eğer İran İsrail’de bir okulu vurup çoğu çocuk 170 kişiyi öldürseydi, bu haber aylarca manşet olurdu. Çocukların isimlerini öğrenirdik. Fotoğraflarını görürdük. Ailelerini dinlerdik.

Ama Mikail için bu olmadı.

Onun hikâyesi yalnızca sosyal medyada kaldı. Zaten duyarlı olanların gördüğü küçük bir balonun içinde.

Gazetelerde ise İranlı çocuklar çoğu zaman yalnızca bir sayı olarak geçti.

Ama onlar bir istatistik değil.

Ve hâlâ öldürülüyorlar.

İran’da, Gazze’de, Lübnan’da.

Geçen hafta öldüler.

Bu hafta da ölecekler.

Gelecek hafta da.

Ve hiçbiri manşet olmayacak.

Barry Malone


ABD hava saldırısında hayatını kaybeden 3. sınıf öğrencisi Mikail Mirdoraghi’nin annesi İran televizyonuna bağlanıp konuştu:

Akşam yemeğini onun için hazırlamıştım. Yemek yerken bana şöyle dedi:
“Anne, yaptığın yemek cennet gibi.”

Ben de ona, “Oğlum, bunu neden söylüyorsun? Daha önce hiç böyle dememiştin.” dedim.

O gece yaptığı tüm bu şeyler sanki ona ilham edilmiş gibiydi. Bütün bunları öldürülmeden bir gece önce yaptı. O gece ayrıca dua etti ve Kur’an okudu.

Sabah olunca bana, “Anne, benim fotoğrafımı çek.” dedi.

Bu çocuk bir melekti. Sürekli şöyle derdi:
“Benim adım Mikail. Mikail, Allah'ın meleği demektir. Bir dileğiniz varsa bana söyleyin yerine getireyim.”

Gerçek tam olarak budur. Şüpheli hiçbir şeyin olmadığı bu okula füze atan kalpsiz Amerika’ydı. Ben kendim Minab’da dört yıl yaşadım.

03 Şubat 2026

GECİKEN DUA

elbette seviyorum Seni, 
seviyor olmalıyım yani, 
ama yaşlandım, unutuyorum, 
karıştırıyorum sık sık 
Seninle ilgili duygularımı 
ve yaşadıklarımı 
başka yaşadıklarımla 
bu uzun yolda.

Senden aklımda kalanları, 
içimde kalanları 
buluta benzetiyorum bazen, 
yağmura benzetiyorum 
bazen yağmurdan sonraki göğe 
göğün derinliğine, ruhun derinliğine...

düşünüyorum, düşünüyorum, 
tamam diyorum, evet diyorum, fakat 
çıkaramıyorum bir türlü 
başıyla sonuyla, bana söylediklerini, 
ya da ilham ettiklerini yolda,

ezgisini mırıldanıp durduğum, 
ama sözlerini unuttuğum 
gün batımı rengi 
bir gençlik türküsü gibi hepsi...

bağışla beni, 
bağışla beni, Allah'ım 
ve biraz ipucu bahşet!

Cahit Koytak 

SOL ELLE TUTULAN GÜNLÜK CAHİT KOYTAK

Sol Elle Tutulan Günlük

1 Haziran 2015

yaşlanıyorum, evet 
ve aramızda bu giden gelen 
şiirler ve ezgiler 
rüzgârın nefesiyle birer birer 
silinip gidiyor zihnimden 
kuma çizilen resimler gibi!

ben de - herşey silinip gitse bile, 
Senin yüceler yücesi adın 
ve bir de 'şükür' kelimesi 
kalsın diye fakire 
onları içime kazıyorum, 
iç içe, üst üste, 
orada her yere ve her göğe.

sonra, yer kalmayınca içimde, 
ne çıkarsa önümе, 
kapıya, duvara, söveye yazıyorum, 
sabaha, akşama, geceye, 
gecenin yüzüne, gözüne, rahmine,

bana biraz zaman, 
ve şiirime gençlik taşıyan meleklerin 
yollları üzerinde 
her yere, her göğe...

Cahit Koytak

SOL ELLE TUTULAN GÜNLÜK

Sol Elle Tutulan Günlük

22 Mart 2004

Senin izninle ulaşılması 
tutkuyla, bazen delicesine 
istenebilecek, güzel, mutlu 
ve ölümü kapısından içeri sokmayan 
sonsuz bir gelecek olduğuna 
inanıyorum elbette, Rabbim.

buna umutla, coşkuyla 
inanmak ister herkes.

çünkü yoksa böyle bir gelecek, 
yani böyle bir inanca dayanak 
bulunamıyorsa eğer, 
o zaman her şeyin, 
geçmişin, şimdinin ve geleceğin 
ve onların sahibi olarak Senin, 
herkes için 
peşinen kaybedilmiş olduğunu 
kabul etmek gerekiyor, Allah'ım.

ne olacak bu halim benim, Allahım? 
insanların diline çevirmek için 
Senin, rüzgârla, bulutla, 
yağmurla yazdığın muhteşem şiirleri, 
bıraktığım yerden 
kalemi elime almayalı 
belki bir aydan fazla oldu.

dün 'kitap sarhoşluğum tutmuştu yine; 
onca darlık içinde 
bir kucak kitap aldım yine sahaftan. 
ve eve dönerken yolda kendi kendime, 
"kitapların kendisi, dedim 
puta tapınmayı men etmeselerdi, 
benim gibiler için kolayca 
puta dönüşebilirlerdi."

Sana sığınıyorum 
böyle bir sapkınlıktan!

Son günlerde, 
ortada aksayan bir şey, 
bir suç, bir yıkım 
olmadığı hallerde bile 
kendimi suçlu, değersiz 
ve çaresiz hissediyorum.

bunun ne kadarı hastalık, 
ne kadarı sağlık? 
bilmiyorum, bilemiyorum.

"elli beş yaşını geçtin, 
şair olmak şöyle dursun, 
adam olabildin mi?"

insanın çok daha erken yaşlarda 
oyunların içinde bile 
kendine sormaktan sakındığı 
bu tür taşlı dikenli soruları 
sakınmadan yüzüme çarpan biri, 
ayrı bir benlik peyda oldu 
son zamanlarda bende.

uçurumların birinden ötekine, 
ip üstünde gezinen, 
abartılı ayna seanslarıyla 
kendini kırbaçlayan 
kendinden yılgın biri...

Rabbim, yardım et bana, 
beni bana karşı koru; 
beni kendi önümde küçültme, 
sahip çık kuluna, 
kendi ayakları altında çiğnetme onu!

yolumun üzerine 
çıkacağı güne kadar, ölümün, 
Sana doğru bir kaç adım olsun 
atmış olayım istiyorum, Allah'ım;

ama bildiğim, alıştığım şeyler 
yeni öğrendiğim, keşfettiğim şeyleri 
öyle çabuk benzetiyorlar ki kendilerine, 
attığım adımlar hep 
birbirinin tekrarı gibi geliyor bana 
ve başladığım yerden 
öteye götürmüyorlar beni.

oysa, Sana doğru bir adım, 
ötekilere benzemeyen bir tek adım 
atmayı başarabilsem, 
eminim, Sen de orada olacaksın,

Sen ve Senin büyük sanatın, 
Sen ve büyük arınma, 
Sen ve büyük dirilme!

Cahit Koytak

SUSMA SANATI

tek başına ve bu kadar acıyla
taşıyamayacağın kadar ağır 
ve dağınık geliyorsa sana 
içine aldığın dünya

ve yükünü paylaşsın diye 
ararken içinde birilerini, 
ikiz benliklerinden hiçbiri 
dönüp bakmıyorsa yüzüne,

önce üç gün, sonra üç ay, 
sonra belki üç sene 
Tanrıdan başka 
kimseyle konuşmamayı dene,

ne insanlarla, ne meleklerle, 
ne kitaplarla paylaş derdini, 
ne de kendi içindeki kalabalıkla...

bir de bunu dene, bakalım, 
bir de bunu dene 
ve O'nun kayrasını bekle!

Cahit Koytak 

GÖNÜLDEN GÖNÜLE

birinden bir şey umuyorsan, 
bekle, sen gitme istemeye, 
hele, sırtında ve yüreğinde 
bu bir dünya yükle, asla, asla!

bekle, o yollasın, yollayacaksa 
senin gönlünün umduğu yere, 
ister rüzgârla, ister yağmurla, 
ister rüyayla.

ama bir şeyler vermek isteyen sensen birine,
kendin yola çık hemen, onu bekleme.
gençleştirir, güçlendirir 
bunun için teptiğin yollar seni.

isteyen istemeden, içinden geçirmeden, 
her neyse gönlünden kopan, 
sen götür onu, sen götür 
gönlünle beraber, yoksulun ayağına,

ister demir çarıkla, 
ister ipek kanatla, 
ister sözün sefinesiyle, 
ister ışıltısıyla, gözyaşlarının.

Cahit Koytak 

BÜYÜK YOL

dizleri titreyenleri alıyoruz yanımıza, 
düz yolda ayağı tökezleyenleri, 
aklı tökezleyenleri,

yüreği hızlı çarpanları alıyoruz yanımıza, 
içi mezar gibi daralanları... 
ve çalmaya gidiyoruz Tanrı'nın kapısını.

içerden yaralılar kafilesiyiz biz, 
içerden ve dışardan engelliler kafilesi,
yoksullar ve yalnızlar kafilesi,

yoksullar, yalnızlar ve şairler alayıyız, 
evsizler, işsizler, sessizler, 
deliler, meczuplar ve sarhoşlar taifesi...

izbelerden, viranelerden kopup 
güle oynaya katılan katılana bize, 
şenliğe gidiyoruz, büyük şenliğe,

hatırlanmayacak kadar uzak geçmişten
Tanrı'nın katıksız şiirle yarattığı 
en uzak geleceğe, en büyük geleceğe...

Cahit Koytak