27 Nisan 2014

Zurnanın Zırt Dediği Yer

Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış;
Ama size kalacak .
Olur a, Sultan Süleyman bilememiş işini;
Ama siz bileceksiniz.
Şöyle sizinle beraber üç beş kişi;
Öte yanı kör dövüşü.
Bir gün yaşamışsınız, ömrünüzde bereket;
Akşam olmuş kendiliğinden;
Bir konağınız var dayalı döşeli;
Kapıda arabanız, oda oda mutluluğunuz;
Kadehte kuş sütü var,tabakta minare gölgesi…
Biraz da aşk masalı ekleyin bu düzene;
Eklediniz mi?
Oh, yaşamak ne güzel şeymiş be!
Güzeldir tabii…

Şimdi bir de bir oda düşünün bakalım;
Halı, kilim hak getire,
Ekmeğin ,katığın lafı hiç edilmesin,
Otu ocağı bir kalem geçin;
Beş kişi uzanmış bir sedire,
Basıyorlar küfürü;
Kime?
Ne bileyim ben kime…
Bu oda niçin mi yoksul?
O beş kişi yoksul da onun için.
Bu bayların, bayanların derdi ne mi?
Ne olacak: Memleketin derdi.
Peki ama, çaresi yok mu bu işin?

Ha şöyle,
Düşünmeye alışın.

Metin Eloğlu

Emek istiyor, sabır istiyor... Hataları düzeltmede ise zarif bir dokunuş umuyor.

Yahya Kemal, bir gün Kadıköy’de bir dost evinde Tanbûrî Cemil Bey’i dinlemiş ve mest olmuş. O günkü izlenimlerini sonradan Cemil Bey’in oğlu Mesud Cemil’e anlatan Yahya Kemal izlenimlerinin sonunda şunu söylüyor: “O zaman karşımda altından bir kapı açıldı. Memleketime bu kapıdan girdim.” Gerçekten de öyledir; ruhunuzun aç olduğu, arayışınızın devam ettiği bir zaman, ansızın ya bir musiki eserinin içinde bulursunuz kendinizi ya bir ince davranışın karşısında, ya da şöyle bir fotoğraf karesinde, sizi ‘altın kapı’dan içeri buyur eden: “Eskiler tekin değildir diye gerekmedikçe aynaya bakmazlardı.

Öyle ki o gümüş işlemeli oval aynalar duvara ters asılırdı. Aynadaki suretine bakmaya çekinen bu eski zaman adamları fotoğraf makinasının objektifine, o soğuk nesneye nasıl bakabilirler? Elbetteki tedirgin olarak. Çünkü makina onların suretini çıkaracak. Asılları orada dururken bu suret ne işe yarayacak?


Yansıyacak suret endişelendirir

Tedirginlik bazen had safhaya ulaşır. Fotoğrafı çekilen kişiler neredeyse esas duruşa geçer, eller düzgün bir biçimde dizlere konur; dudaklar büzülür, kaşlar çatılır, vücut ve zihin bir tehdit altında imiş gibi geriliverir. İşte bu doğal ile sanalın çatıştığı kriz anında, Necmeddin Hoca kendi yetiştirdiği güle sarılmış. Gariptir gülün sapını bir neyzenin neyine yapışması gibi tutuyor. İki eliyle birden, lakin incitmeye korkar gibi. Ve herhalde neyden neyzene intikal eden o ferahlık ve güven duygusu; gülden Necmeddin Hoca`ya intikal ediyor. Fotoğraf tam o anda çekilmiş. Hocaefendi `nin tehlikeyi savuşturup gülümsediği anda.” Mustafa Kutlu, bu fotoğrafın fotoğrafını çektiği bir yazısında böyle söylüyor.


Peki söz konusu fotoğrafta kimler var: Sağ baştan Necmeddin Okyay, Mustafa Düzgünman ve Eşref Ede.

Üsküdar’ın dost ışıkları 

Bu üç isim eski Üsküdar’ın dost insanlarıdır. Onlarsız bir Üsküdar tarihi herhalde sırrının epey büyük bir kısmını söylemekten aciz kalır. Hele Düzgünman’sız bir Üsküdar, o meşhur attar dükkanı’ndan mahrumdur, hani merhum Ahmet Yüksel Özemre Hocamızın kütüphanelerimize ve yazılı belleğimize kayıt düştüğü Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı kitabında anlattığı dükkandan. Ki bu dükkan sadece her derde deva bitkilerin, merhemlerin, şimdi kolaylıkla ıvır zıvır deyip bir kenara atabileceğimiz onlarca malzemenin satıldığı bir yer değil; aynı zamanda yerine göre tasavvufa, yerine göre günlük hâdisâta, yerine göre sanat ve musikiye kapıların ardına kadar açıldığı bir sohbet mekanıdır. Ve Düzgünman sadece babasından devraldığı attarlık geleneğini devam ettiren birisi de değildir.

Mustafa Düzgünman’ı, 1953’ten 1979’a aralıksız 26 sene Aziz Mahmud Hüdâyî Dergahında türbedarlık yaparken görürüz aynı zamanda. Türbedarlık görevini –kendi deyimiyle- “bir müzeci hassasiyetiyle” yerine getiren Düzgünman, “Üsküdar’ın Üç Sırlısı”ndan biri olan Eşref Ede Efendi’nden de tasavvuf zevki ve neşvesini kendi kabınca alır. Hafız Muhittin Tanık, Üsküdar'daki Çarşamba Rifâî Dergâhı şeyhi Hayrullah Tâcettin Yalım ve Üsküdar Rifâî Âsitânesi şeyhi Hüsnü Sarıer gibi kıymetli hocalar da Düzgünman’ın istifade ettiği diğer zatlardan birkaçıdır. Aziz Mahmud Hüdâyî Camii'nde ezan ve ilahi okuyuşuyla iyi bir musiki icracısı olarak da tanınan Düzgünman'daki bu tasavvufî neşvenin görünürdeki verimi, bir kısmının güftesi de kendisine ait olmak üzere değişik makamlarda bestelediği yirmi kadar ilahi ve muhakkak davranışlarına sinmiş olması lazım gelen incelik, zarafet ve yumuşaklıktır.

Buraya kadar çizilen attar, türbedâr, müezzin, derviş, bestekâr bir Düzgünman portresi olsa olsa yarım kalmış bir eskiz olur. Onu bizim için asıl önemli kılan gelenekli sanatlarımızı geleceğe taşıyan bir üstad olmasıdır.

Gelenekli sanatlarımızın taşıyıcıları  Annesinin dayısı olan hezarfen Necmeddin Okyay’dan eski tarz cilt ve ebru sanatlarını talim eder Düzgünman. Onun Necmeddin Hoca’ya çıraklık yaptığı zamanlar güç zamanlardır çünkü gelişen sanayiyle birlikte el emeği gözden düşünce, birçok sanat dalıyla birlikte, ebru da tarih sahnesinden silinmenin eşiğine gelir. Özellikle 1900’lü yılların ilk yarısında, gelenekli sanatlarımızda bu durum daha da kötüleşir. Sanatlar belki de unutulup gidecektir.

Necmeddin Okyay’ın, ebrû ve hat sanatında kendi bildiklerini bulabildiği birkaç talebeye ne kadar da istekle ve “gelecekte kaybolmasın” endişesiyle aktardığını, Uğur Derman Hocamız gayet güzel anlatır Türk Edebiyatı dergisinin 2006’nın Nisan ayı nüshasında yayınlanan “Toygartepesi’ndeki Ev” başlıklı yazısında. İşte, Necmeddin Okyay’dan el alan Mustafa Düzgünman da bu kötü gidişe tek başına direnir, üretir, talebe yetiştirir. Bu sayede ebru sanatımızın geleneksel tekniği ve bilgi birikimi, arada bir kopukluk olmadan, yeni
kuşaklara aktarılmış olur.

Ebru’nun bir gülümsemesi başa ne işler açar 

Düzgünman’ın ebru ile ilişkisi o kadar ilerler ki hocası bile itiraf eder kendisini geçtiğini. Bunun bir göstergesi de şüphesiz Necmeddin Okyay’ın ebru sanatına kazandırdığı çiçekli ebrulara papatya ebrusunu da eklemesidir. Bu ilerleme muhakkak, Mustafa Düzgünman’ın ebruya âşık olup, ebrunun da yüzüne bir gülmesiyle başına açılan işler kabilindendir.

Düzgünman bu sıra dışı âşık-maşuk ilişkisini Ebrunâme adlı şiirindeki şu dörtlükle anlatır:

Ben ebruya âşık oldum, düştüm onun peşine,
Leylâ gibi nazlar etti, yaramadı işime,
Bir aralık isyan ettim, görmedim hiç iltifat,
İnsaf edip yüzün güldü, işler açtı başıma.

Bir ‘tecelligâh’ olarak ebru teknesi 

Ahmet Yüksel Özemre’nin naklettiğine göre, eskiden teknenin başına oturan ebru ustası, “Ya Rabbi, senin sıfatlarına rücû ediyorum, suyun üzerine renkleri açarken beni koru, yoksa ben kendimi hâlık sanırım.” diye dua edermiş. Burada önemli olanın, ebrû ustasının tekne başına geçtiği zaman kendisini ve renklerin bir bir açıldığı ebrû teknesini, Allah’ın sıfatlarının tecelli ettiği birer ‘tecelligâh’ olarak bilmesi olduğunu söyleyen Özemre, muhakkak Mustafa Düzgünman’ın Ebruname’sinden ilham almıştır diyebiliriz:

Nazar kıldık kâinata baktım mutlak ebruya,
Vech-i yâri âyan gördüm salât ettim bu Ru'ya,
Kenz-i mahfi tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyan
Ebru görüp Allah dedim irdim kalbi duyguya.
Ebrudaki görünen şu nukûşâta iyi bak,
Şuunât-ı ilâhîdir sıfatından ayan Hak
Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-u Rahman âşikâr,
Rûyetullah sırrıdır bu müsemmâdır her varak.
Besmeleyle tezgâh açıp ebru yapan kişiyiz,
Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz,
Üstadımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır,
Büyüklere boyun kesip Hakk’a tapan kişiyiz.
Ey Mustafa nakş-ı sevda sana neler öğretti,
Derûnunda duran nakkaş "Eynemâ"yı öğretti,
Bab-ı ebru rehnümadır vech- bâkî fehmine,
Ârif olan bu ezharı bir noktadan seyretti.


"Emek istiyor, sabır istiyor ebru sanatı. Hataları düzeltmede ise zarif bir dokunuş umuyor."

Kaynak: http://www.dunyabizim.com/

Aşk Şiiri

Aşk bir uçurum, a ruhum, dibi olmayan;
Yalnız kuşların, meleklerin değil, senin de
Kanatlarının olduğuna inandırır ilkönce seni,
Sonra, uçmayı öğretir sana;

Aşk bir ateştir, a ruhum, suyun içinde yanan;
Sevenlerin, balçıktan değil, balmumundan değil,
Sudan yaratıldığına inandırır ilkönce seni,
Sonra, akmayı öğretir sana;

Aşk bir sarhoşluktur, a ruhum,
Aklın sultanlığını vadeder iptida sana,
Sonra, deliliğin kulu, kölesi yapar seni;

Aşk bir muammadır, bir muamma, a ruhum,
Künhünü kavramayı öğretir sana, her şeyin,
Aşkın kendisinden başka.

Cahit Koytak

Olur ya!

Yatıp daldıktan sonra uyku içindeki sayıklama ki yazmadan hatırımda kalan parçaları:

Neyzen Tevfik, ne halt ettin yine sen?
İşin gücün hokkabazlıkla düzen.
Seni sevenlere çok selam bizden,
Başucunda duran ben Kur'an idim!

Bana yapış, oku kalb-i selimi,
İbadettir, zikret Rabb-ı Kerim'i.
Ey Azâb-ı Mukaddes'in nedimi,
Elindeki kalemde pinhan idim!

İlmi, fenni, mantığı, felsefesi
Buralarda yoktur ki çıksın sesi!
Sırtlarında birer tavuk kafesi
Gezdirirken ben yine irfan idim.

Feylesof Rıza'nın yediği herze
Saman olsun Hugo gibi öküze!
Balta lazım beynindeki pürüze,
Şekispir'i uyandıran çan idim.

Başka söz yok, şu yazdığım şeyleri
Bir sanattır desem, cinnet eseri!
Tolostoy da bir hiçliğin pederi,
Ben varlıkla ona tercüman idim.

Hem yerdeyim, hem gökte, hem pusuda,
Yıldızlarda, ateşte, tende, suda,
temiz bir kalb ile Jan Jak Rusa'da
Pek samimi görünen vicdan idim.

Akacak kan durmaz imiş damarda,
Demek her ne vaki ise hak orda.
Kasap, çoban benim, pençeyim kurda,
Koçta candım, kan idim kurban idim.

Bir lokmada yüz bin şahsiyetim var,
Kenz-i mahfi la-taayyün bu esrar.
Bir nevede nasıl etmiştim karar,
Bilirsin ya katrede umman idim!

Sirretteki ruhum, tenim surette,
Neyzen oldum vatan adlı gurbette.
Bir Azâb-ı Mukaddestim niyyette,
Teraneler içinde giryan idim.

Tıp Fakültesi Hastanesi, Haydarpaşa

Neyzen Tevfik

Geçerim

Geçen gençlik günlerine yanmıyan
Yok gibidir, bense bakar geçerim.
Yoku vara, varı hiçe gömerek
Her solukta bir gam yakar geçerim.

Durulmadı gitti belirsiz başım,
Kardaşımdan başka herkes kardaşım.
Kader, zaman, kader, hicrân yoldaşım,
Dertli ırmak oldum, akar geçerim.

Devrin siyâseti pek saçma sapan,
Pişirdiği pazarlıklar çok yavan,
Matbu’atın ocağında kaynayan
Kazanlara bir kulp takar geçerim.

Araştırdım hakiykat notlarında,
Yok bir ma’na dehrin vur tutlarında,
Şi’rimdeki duygu bulutlarında
Bir şimşeğim, hicrân çakar geçerim.

Göz kapamam hiç bir Tûr’un nûruna,
Perde açtım İsrâfil’in sûruna,
Kalbimdeki yanan aşkın uğruna
Cehennemi yakar yıkar geçerim.

Anladın mı beni yakan o piri ?
Neyle meyle bak ne yaptı fakîri
Ebedleri kucaklıyan esiri
Ma’na gibi deler, çıkar geçerim.

Bulamazsın cevherimi bir kânda,
Gömülüyüm bir mukaddes nihânda,
Gönlümdeki ışığımla bir anda
Yüz bin Leylâ sever bıkar geçerim.

Neyzen gibi serserinin fakîyr’in
Mihrâbıyım içindeki zamîrin,
Men-Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in
Defterini dürer, tıkar geçerim.

Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337

Neyzen Tevfik
Bir anekdot:

-Allah aşkına bana söyler misin, dedim Neyzen Tevfik nerede yatıp kalkıyor?

-Burada, Hocapaşa Camii’nin bir tabutluğu var, oraya gider. Bir tabutun kapağını kaldırır, içine girer, kapağı da üstüne çeker ve rahat rahat uyur.

25 Nisan 2014

Ajitasyon

Ortalıkta bir metafor mu dolaşıyor acaba?
Hayalet Paşa kaybolmuş
Sözlerin hiyerarşisinde
uygun adım hislerle

Eskiden her şey kolaydı,
Oysa şimdi yağmur yağınca
berraklaşıyor sloganlar.
Bir insanı kazı, altından
ne çıkar? Yumruğun her türle sıkılışı,
el sıkışma ve sıkılan birisi.

Oysa yumruk açılınca el olur.
Sen hangi çizgidensen,
o çizgi elinde yazılıdır.

Alın, buz gibidir, ölüler soğur.
Buza yazı yazılmaz.
Ordan kan sızar ve kurur.
Karda yürürsen
iz bırakırsın.

Kartoponun içinde
taş vardır.

O taş alnı deler
ve böylece insan göçer
O taşın adı,
göç taşı. Kar erir. Toprağa karışır.

.
.
.

Seyhan Erözçelik

Gül ve Kiraz

Güller sürüyorum dudaklarıma.
Kiraz dudaklarını öpüyorum.
O kadar öpüyorum ki...
Kiraz dudakların vişne oluyor.
Ama dudakların,
hâlâ dudak tadında.
(Çok şükür)

Seyhan Erözçelik