17 Kasım 2014

Fener Taşıyan Kör

Bir kapı açıldığında kapanmıyorsa bir kapı, açılan kapıdan kovulmuş olarak girer insan. Susmaya talip olan akıl anahtarıyla kilitlemiyorsa dilini, düşünce penceresinde ışık ne arar! Yolcu atını bağlasın o halde, alınacak çok mesafe var. Dinlenen bir atın yol almadığını kim söylemiş! Kim söylemiş elinde fenerle bir gece vakti yürüyen körün hikâyesini? Değerli bir malı alacak kadar paran varsa kulak kesil. Zira pahalı malı ucuza satmaz Molla Câmî: “Körün biri simsiyah bir gecede elinde fener ve omzunda testi yürürken, boşboğazın biri yanına yaklaştı ve şöyle dedi: ‘Ey nâdân! Senin için geceyle gündüz birdir. Karanlıkla aydınlık arasında bir fark yoktur gözünde. Fenerin ne faydası olur sana o halde!’ Bu söz üzerine güldü kör ve sonra: ‘Bu fener kendim için değildir! Senin gibi kör kalpli sersemler içindir ki, bana çarpıp da testimi kırmasınlar’ dedi.”


Peki sonra? Sonra şiirini üç cam testiye koydu Câmî. Üç dîvan kurdu da yargıladı şiiri: “Fâtihât eş-Şebâb”, “Vâsitât el-İkd”, “Hâtimât el-Hayat” adını verdi onlara. Boncuk değil inci avcısıydı! Fars şiirinin fârisiydi. Hint üslubunun dâhisi… Kölesi değil şiirin, efendisi! Köleler zincirlerini sürüklerken vadilerde o bir yanardağ gibi açıp ağzını lav tükürüyordu üzerlerine: Mücevherden anlamayan, umut ve korku ipine boncuk dizenler!”, “Açgözlülük ipliği ve laf iğnesiyle her alçağa giysi dikenler!”, “Kedi hırlayınca deliğine kaçan farelere ‘Sen aslansın!’ diyenler!”, “Kalbi kararmış ve dar eski hokkalar!”, “Çuvaldızla delsen bir damla kanı akmayanlar!”, “Kafiye gibi kendini daraltanlar!”, “Herze söyleyip latife zannedenler!”, “Her davete seyirten, ayrana üşüşen sinekler!”, “Devranın dükkanında pahalı malı ucuza satanlar!”, “Şiiri murada erme vasıtası yapanlar!” İşte onlardı şairliği ayağa düşüren, geçim aracı yapan. Onlardı Câmî’nin sözlerinden deliler gibi kaçan.

Zıtların çocuğuysa denge, Câmî’nin ayaklarının farklı istikametlere doğru gidip gelmesini anlayabiliriz. Cambaz elindeki sırığı bir sağa bir sola doğru eğiyor, adımını kâh ileri kâh geri atıyorsa da herkes bilir ki onun sapmayan bir yolu vardır. Bu yüzden ancak cahiller cambazın yalpaladığını sanır, sabırsızlıkla onun ipten yuvarlanmasını beklerler. Câmî bir yandan sanatının yüksek mertebesinden söz edip, “Şiirin karşılığını vermek Allah’a mahsustur!” derken, öte yandan “Güzelliği yalana borçlu olan bir sanatın basiret ehli nazarında ne değeri olabilir!” demektedir. Bir yandan “Şiirin değerini gör ki, kâfirler onunla Peygamber’in elçilik şerefini inkâr etmek istediler. Kur’ân’ın ona indirilmediğini ispat etmek için, Peygamberi şairlikle itham ettiler!” derken, öte yandan “Şair, kısa bir kelime olsa da yüz binlerce şer ve fesadı içinde toplamıştır.” sözünü sarf edebilmektedir. Doğrusu bu sözler birbirini yalanlamaz, olsa olsa tamamlar. Câmî yükselmeye vasıta olabilecek bir şeyin alçalışın da aracı olabileceğini söylemektedir aslında. Yükseklerde gezinmek isteyen şaire yıldırımları hatırlatmaktadır. Bir şemsiye önermektedir ona, kül olmasını engelleyecek bir paratoner. Belki de bu yüzden “Kemal Hucendî’nin, Hafız’ın dîvanlarına ve Hz. Ali’nin yüz sözüne cevap verdim!” diye övünen bir şaire “Peki ama Allah’a ne cevap vereceksin!” diye gürlemiş, kelamını tartamayan bir başka şairin “Kâbe’ye gittiğim zaman kutlu olsun diye şiir dîvanımı Hacerü’l-Esved’e sürdüm!” sözünü şu cevapla silkelemiştir: “Zemzem kuyusunda yıkasaydın daha iyi olurdu!”

Câmî dertlidir. Şikâyeti şiirden ziyade “Şu kamış gibi boynum onların şerrinden büküldü!” dediği sözde şairlerdir. Onlardan o kadar bîzar olmuştur ki hızını alamayıp şiire bindirir topuzunu çoğu kez. Gerçekten ne faydası vardır şiirin? Böyle zamanlarda kendinden bir Câmî daha çıkarıp yakasına yapışır ve; “Şiirden yüz çevirmek istiyorsun ama gece gündüz şiirden el çektiğin de yok. Zamane şiire bu kadar kapılmış ama kendin söyle! Şiir karalamanın ne faydası var! Şu şiir oyuncağından vazgeç! Keşke bilebilseydim daha ne kadar aldanacağımı bu oyunla!” diye hırpalar onu. Ancak bir süre sonra fırtına diner, sahili yağmalayan dalgalar durulur ve Câmî’nin kelimeleriyle dokuduğu yelken rüzgarı kucaklayıp sonsuzluğun her an değişen ufuk çizgisine doğru yol almaya başlar. “Deniz birdir, dalga binlerce, binlerce. …Yüz birdir, aynalar sayısız…” Bir’e teslim olunca kayık nasıl da yüzmektedir?.. Bire inince yüz ne kadar mütebessim!

“Şiir nedir ki? Zihin kuşunun şarkısı! 
Şiir nedir? Sonsuz dünyanın aynası! 
Kuşun ise şöyle anlaşılır değeri 
Acaba yolu külhândan mı geçmektedir gülistandan mı? 
İlâhî bir gül bahçesinden derlenir şiir 
Gücünü ve gıdasını semadan devşirir.”


A. Ali Ural

15 Kasım 2014

Kış Şiiri

Selamına cevap vermiyor kimse
Başlar öne eğilmiş,
Cevap vermek ve görmek için dostları
Kaldırmıyor başını.
Hiç kimse.

Bakışlar ayak uçlarında görmüyor başka yeri
Ki yol karanlık ve kaygan
Ve eğer biri sevgi ile uzatsa elini
Zoraki koynundan çıkartarak uzatır
Zira, havada yakıcı bir soğuk var.

Nefes göğüs boşluğundan gelerek bulut olur karanlıkta
Ve bir duvar gibi durur gözlerinin önünde
İşte budur nefes! bundan başka nesi var gözün
Dostların uzak yakın gözlerinden başka?

Ey benim civanmert mesihim!
Ey kırışık gömleğiyle yaşlı Mesih nefeslim!
Alçakça bir soğuk var havada… ahh….
Nefesin sıcak başın huzurla dolsun.

Selamımı sen al aç kapıyı !
Benim ben bütün gecelerin konuğu
Bir çingene gibi kederli.
Benim ben o tekmelenmiş taş.
Benim yaratılışın alçak sövgüsü.
Ne Rumdanım ne kumdan, renksizlerin renksiziyim.
Gel aç kapıyı, aç, canım sıkkın.

Dostlar! Yoldaşlar! Yılların ve ayların misafiri kapının arkasında,
Bir dalga gibi titremekte.
Dolu yağmıyor, ölüm de yok.
Bir ses duyarsan eğer, soğuk ile dişlerin sohbetidir bunu bil.
Ben bu akşam geldim işte borçlarımı vermeye.
Ne diyorsun, Zamansız mı? Söktü şafak, oldu sabah.

Kandırıyor seni, gökteki bu kızıllık şafak kızıllığı değil!
Dostum! Bu soğuğun acısıdır.
Bu kış soğuğundan kalan sellerin hatırası.
Gökyüzünün dar meydanının kandilidir bu
Yanmakta veya sönmüş,
Koyu karanlığın ölümle kaplı tabutuna gizlenmiş.

Selamını almayacak kimse
Hava sıkkın, kapılar kapalı
Başlar omuzlarda
Eller gizlenmiş
Nefesler bulut, gönüller yorgun ve kederli
Billurlaşmış ağaç iskeletleri
Toprak ölmüş
Gökyüzü kısa
Güneş ve ay toza toprağa bulanmış
İşte kış.


Mehdi Ahavan Salis
Çeviren: Turgay Şafak



13 Kasım 2014

Derviş-i Nureddin olmağa istidad-ı ezeli gerek

Derviş-i Nureddin olmağa istidad-ı ezeli gerek
Cümleden fariğ olup Dost ile halvete giresi gerek
Kapusunda kıtmir olmayı cümleden yeğ bilesi gerek
Erenler bir kere evladım demeğe can veresi gerek


Nureddin Cerrahi
“Veliyy’ül-Gayb"

Artık Bu Oyunun Tadı Kaçtı

Her oyunun bir eşref saati vardır akrep ve yelkovanın kaskatı kesildiği, aklın gizli düğmesine dokunup, film bitmeden salonun ışıklarını yakan.

Teşrifatçıların kaçışan kirpilere göz kovuklarınızı gösterdiği, rüyaya devam etmeyesiniz diye gözbebeklerinizi incittiği, perdenin hayallerinizin hamaklığından vazgeçip beyaz bir gulyabaniye dönüştüğü an… Oyunda olduğunuzu fark ettiğiniz ürpertici bir kesittir bu. Filmin içinde sıcak şekerler gibi eriyip akarken yanan ışıklarla beraber sinemada olduğunuzu fark edip koltuğunuzda buz kestiğiniz o an, bir cümle ruhunuzda yanıp sönerek işaret vermeye başlar: “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” Bu öyle bir sinyaldir ki hakikatin sınırlarına girene kadar peşinizi bırakmaz. Bahçede oynayan çocuklar nasıl güneşin gitmesiyle beraber evlerinin cılız ışıklarına kelebekler gibi üşüşür ve yorgunluklarını tam o anda hissederlerse, siz de hakikatin evi dışında bir hayat alanınızın bulunmadığını anlar ve derin bir yorgunluğun sürüklediği derin bir sükûnetin eşiğinde bulursunuz kendinizi.

Dede Efendi, yüzlerce besteyle ruhlara bal şerbeti döktükten sonra bir gün öğrencisi Dellalzâde İsmail Efendi’ye “Artık bu oyunun tadı kaçtı!” dediğinde devir Sultan Abdülmecid devriydi. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde 1001 günlük çilesini doldururken bestelediği “Zülfündendir benim baht-ı siyahım” şarkısıyla dostluğuna mazhar olduğu III. Selim tahttan indirilip şehit edilmiş, IV. Mustafa’nın tahta geçmesinin akabinde Kabakçı Mustafa ve Alemdar Mustafa Paşa vakaları yaşanmış, II. Mahmud’un tahta geçişiyle durulmayan siyasi olaylar Dede Efendi’nin ruh ikliminde soğuk rüzgarlar estirmişti. Fakat bütün bunlardan öte bir durum vardı ki, “Yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü” diye nazire yapsa da gönlünü razı edemiyordu bu yeni duruma. III. Selim zamanında sarayın pencerelerini tıkırdatan yabancı notalar, II. Mahmud zamanında tavanlarda çınlamaya başlamış, Sultan Abdülmecid döneminde ise yerli notalara nefes aldırmaz olmuş, yani oyunun tadı kaçmıştı.

Hammamîzade İsmail Dede Efendi “yandım” dedikçe yeni yangınlar yağdı üstüne. Önce şeyhi ve hocası Ali Nutkî Dede’yi verdi toprağa, sonra üç yaşındaki oğlu Salih’i. Can havliyle tutundu notalara yine, ateşi ateşle söndürmeye çalıştı. “Bir gonce femin yâresi vardır ciğerimde/ Ateş dökülürse yeridir âh serimde/ Her lahza hayali duruyor dîdelerimde/ Takdire nedir çare bu varmış kaderimde” diyen Dede Efendi’nin kaderinde bundan daha fazlası vardı. Üç sene sonra eşi Rukiye Hanım gitti Salih’inin yanına. İki sene sonra da altı yaşındaki oğlu Mustafa annesinin. Ne yapsın dede “Yine zevrak-ı derûnüm kırılıp kenâre düştü” demekten başka. Kırkikindi yağmurları gibi yağdırmasın mı Mevlevî âyinlerini art arda. Şakir Ağa’nın “Ferahnâk oyunu”nu bozmasın mı! “Şakir sen onunla güreşemezsin!” dedirtmesin mi Sultan’a. Müezzinbaşı Zeynelâbidin Efendi’nin “Ferahfeza tuzağı”nı birkaç dakikada yaptığı besteyle yerle yeksan etmesin mi!

Ah ferahfezâ! Bir de ferahfezâ âyini var Dede’nin. Yere göğe koyamasa da herkes bu görkemli besteyi, sırf Sultan’ın isteği üzerine yaptı diye, daha altta görüyor diğer âyinlerinden. “Diğer âyinlerimi hep şeyhlerimin emir ve tarifleri mucibince bestelemiştim. Ferahfezâ’yı ise padişahın emriyle bestelediğim için o kadar ruhlu olamadı; onlardaki zevk ve neşeyi Ferahfezâ’da bulamıyorum…” diyor. Beş yüz özgün besteyle musikiye yeni bir kimlik kazandırabilmenin arkasında işte bu ruh var. Bu ruh var “Ey Sâlik diyem bir söz ki haktır”, “Habîbullah cihana can değil mi”, “Bir ismi Mustafa bir ismi Ahmed” ilâhîlerinin. Araban-kürdî’nin, hicaz-bûselik’in. Neveser’in, sabâ-bûselik’in ve sultânîyegâh’ın.

İşte bu ruhla vasıl olmuştur yüzyıllar içinde makamı unutulan “Taleal Bedru aleynâ”ya. Son Peygamber karşılanırken bir ağızdan söylenen o coşku notalarına. Rüyasında dinlemiştir mânâ yurdundan, bestesi lutfedilmiştir pîrine musikinin. Uyanır uyanmaz kayda geçirmiştir bu ilâhî sesi. Bir işarettir belli ki bu kutsal topraklara onu çağıran. Kâbe tavaf edilir de Dede hatırlamaz mı Yunus’u! “Yürük değirmenler gibi dönerler/Gönül kâbesini tavaf ederler/Muhammed’in kösü çalınır bunda/ Ol sultanın demi sürülür bunda” İşte son bestesi bu Şehnaz ilâhîdir. Muhammed’in kösü çalınmış, Tanpınar’ın tanımıyla müzikteki “Asıl âleti insan sesi” olan Dede, Mekke’de susmuştur. Zira tadı kaçmıştır dünya oyununun.


A. A. Ural

Erdinç Durukan - (Uzaklarda bir sevgili var...)

Uzaklarda bir sevgili var
Belli belirsiz ayrımsıyorum onu
bulutların arasından
Ama ne yalan söyleyeyim
Onu düşünürken bile
örümcek ağına takılmış
küçük bir yaprak gibiyim
titriyorum boşlukta


Erdinç Durukan

Portre

Gelirken gördüm
içkievinden çıkmıştı yine
Hep güze asılı boynuyla
ne de güzel yürüyordu

Camlarda
aynalarda
bir göle bakıyordu küçük gözleri
Kimsenin bilmediği
ıpıssız bir göle

Gece gündüz


Erdinç Durukan
Kaynak: http://erdincdurukan.blogspot.com.tr/

Pars

Sen ki sulardan geçtin sulardan
Yanıbaşında akıyordu çağlayanlar
Gümbür gümbür taşlar vadilerde
Ağaçlar yalnız nehirle boyunca
Bir avuç otla kurulmuş kuş yuvaları
Uğultuyla yürüyor orman
Tırmanıyor sonra pençelerin
Yarıklarından akıyor taş ve kum
Kıran kırana bir çığ deliriyor
Bir kartal göğü okşuyor
Kanatlarında ışıldıyor güneş
Bıçak sırtı kayalar
Korkunç bir bakış gibi uzuyor
Sonunda işte bulutların arasından
Dimdik gövdenle yükselen
Saçlarında sonsuz yıldız
Yüzünde dönen ay
Ve geceye asılı gözlerinle
Bir krater gölünü ısıtan
Sen


Erdinç Durukan