31 Aralık 2014

Divan Şiirinde Güneş

Kıyâmet günine benzer o meh-rûda mehâbet var
Temâşâ-yı cemâline ne tâkât var ne kudret var

Taşlıcalı Yahya


Ol kâmet üzre ol hurşîd sûret
Kıyâmet güni gibi pür-harâret

Mesîhî


Ol büt-i sîmîni gördüm sînesi billûr imiş
Gün gibi başdan ayaga bir musavver nûr imiş

Üsküblü İshak Çelebi


Subh-dem yaturken ol meh üstüme geldi didi
Üstüne gelmiş güneş sen dahı uyanmaz mısın
Karamanlı Nizâmî


Göz göre sensüz şeb-i târ oldı rûz-ı rûşenüm
Kandasın ey âfitâb-ı âlem-ârâ kandasın

Hayretî


Açılur senden yana her gün gözüm nergisleri
Âfitâbum hânenün câmı güne karşu gerek

Taşlıcalı Yahya


Ârâm idemez dil göricek sâgarı pür-mey
Hurşîdi göricek nola raks eylese zerrât

Hayâlî


Meger bir subh kim ‘âlem gelini
Boyar yüz reng ü âl ile elini

Bürür gerçi başına al tuvagı
Kılur nûrânî anı yüzi agı

Arûs-i çarh pîrûze eyleyüp baht
Urınur tâc-ı zer pîrûze-gûn taht

Şeyhî


Zînet itmiş kendüyi ol bî-vefâ dünyâ gibi
Âsumânîler geyer mihr-i cihân-ârâ gibi

Üsküplü İshak Çelebi


Serâser âlemi yakdın nola lâlîn kabâlarla
Şafakdan arz-ı ruhsâr eylemiş mihr-i cihânsın sen

Ulvî


Şem’-i rûyun âftâb-ı âlem-ârâdur senün
Nûr-ı Hak hurşîd-i ruhsârunda peydâdur senün

Fuzûlî


Bakamaz kimse güneş yüzine gözler kamaşur
Görenün aklı gide özge temâşâdur bu

Çâkerî


Gün yüzin hem gösterür hem dir göze nem gelmesün
Çeşme-i çeşme nice eşk-i dem-â-dem gelmesün

Bâkî


Ol âfitâb-tal’ata kim derse mâh-rû
Olsun cihânda meh gibi dâ’im siyâh-rû

Bâkî


Eşk-i çeşmüm mahv olur gördükçe yârun sûretin
Tagıdur hurşîd çünkim encümün cem’iyyetin

Mesîhî


Yüzüni görmese n’ola çeşmüm giryân olıcak
Âfitâbı göremez kimsene bârân olıcak

Karamanlı Nizâmî


Ol kamer-tal’at yüzinden açdı çün müşgîn nikâb
Sanasın kim ebr içinden zâhir oldı âfitâb

Revânî


Zülfi kim gül yüzine sünbül-i ter kıldı nikâb
Âfitâbun sanasın kim yüzüni tutdı sehâb

Münîrî


Gün şemsesinün dâiresün eyledi tahrîr
Nakkâş mıdur zülfi k’anun kıl kalemi var

Revânî


Bir güneş yüzlü firâkında felek hasret ile
Var ise hançere düşdi nitekim ‘âşık-ı zâr

Bâkî


Yârab ne şem imiş bu mehün yüzi kim anun
Yüzi katında şems-i duhânun ziyâsı yok

Nesîmî


Vuslat güninde secdeye vardum yüzün görüp
Bayrâm namâzı çün kılınur togsa âfitâb

Amrî


Ol gün togar mı başa ki subh-ı visâl irüp
Hüsnün ziyâsı zulmet-i hicrânı dûr ide

Bâkî


Gün doğar meclis-i uşşâka şeb-i hayretde
Her ne saat ki o hurşîd-i sabâhat uyanır

Şeyh Gâlib


Yerde kalmaz gözümüz yaşı bizim şebnem-vâr
Şevk-i dîdârın ile vâsıl-ı hurşîd ederiz

Bosnalı Sabit


Gün tutılur diyü kizb eyler müneccim bilemez
Kim yüzün gördi hayâdan perde tutdı âfitâb

Sabâyî


Nûr uğurlarken ruhundan tutdı let urdı küsûf
Kararup a’zâsı çekdi çok belâyı âfitâb

Zâtî


Demem ol şûh-ı cefâ-pîşe bana yâr olsun
Mihr iken zîver-i âgûş-ı şeb-i târ olsun
Bed-duâm öyle ki bir mâha giriftâr olsun

Şeyh Gâlib


Duâm oldur günü magribde dogsun çarh-ı fettânın
Ki uşşâka yüzün göstermedi ol mihr-i rahşânın
Erip bayrama Gâlib sonra tutdum savm-ı hicrânın

Şeyh Gâlib


Bu ‘anber saç ruh-ı zîbâya düşmiş
Bulıtdan sanki güne sâye düşmiş

Ahmedî


Gûşe-i zülfün durur her gice mâhun menzili
Her seher gül ruhlarundur cilve-gâh-ı âfitâb

Kemalpaşazâde


Tâb-ı ruhundan eyledi dil zülfüni mekân
Gün germ olunca kendüye edindi gölgelik

Hayâlî


Cân mîvesine lezzeti şevk-i ruhun verür
Hurşîd pertevinden olur çün semer lezîz

Hamdullah Hamdi


Hayâl-i ârızun cevlân eder bu çeşm-i pür-nemde
Nicük kim mevclenmiş suda aks-i âftâb oynar

Fuzûlî


Tutdı ebrûna yüzin mihr-i izârunla gönül
Kıbleye karşu kılur sanki salât-i işrâk

Bâkî


Çeşm-i mihre tûtîyâ eyler felek her rîzesin
Ârzû-yı sâye-i kaddünle ol kim hâk olur

Neşâtî


Ey Hayâlî ola mı şa’şa’a engüştü misâl
Tutalum benzedi horşîd eli âyesine

Hayâlî


Ola adûlarunun sâye gibi yüzi siyâh
Sen oldugunca cihânda güneş gibi meşhûr

Hayâlî


Pâyına yüz süren o şehün kâm-yâb olur
Bir zerre ise mihri ile âftâb olur

ŞeyhülislamYahya


Subh-veş rûşen olup dil gün toğardı başuma
Ben yaturken hücreme gelsen seher ey âfitâb

Zâtî


Hâne-i ağyârdan çıkdı çün ol meh bî-nikâb
Öyle sandum toğdı mağrib menzilinden âfitâb

Emrî


Çün tâze oldı gül şeref-i âfitâb-ıla
Teşrîf eyle bâğa ki vakt-i şerîfdür

Ahmedî


Magrûr olma pâdişehüm hüsn-i sûrete
Bir âfitâbdur ki serî’u’z-zevâldur.

Bâkî


Güneşte varsa cazibe senin yüzünde yok mudur
Cemâline gönül gibi cihânın incizâbı var

Lâedri


Yaşumı görüp terahhum idesin dirdüm velî
Agladugum bu ki gün görinse ahter gizlenür

Necâtî Beg


İy yüzi güneş senden ırah her gice tâ subh
Çarh âyinesin jenge boyar Ahmedî ahı

Ahmedî


Ol tıfl-ı mâh-rû kim âyet-i nûr oldı gitdükçe
Şu’â-hüsn ile gün gibi meşhûr oldı gitdükçe

Tecellî


Hüsni artarsa ‘aceb mi ser-firâz oldukça yâr
Kim ziyâsın artırur yükseldügince âfitâb

Derûnî İznikî


Karşusında yakamı çâk iderem subh gibi
Her seher geyse o meh gün gibi altun üsküf

Sabâyî 


Cemâlün pertevinden nûr-bahş ol mâh u hurşîde
Güneş âyine-i hüsnün felek âyine-dâr olsun

Bâkî


Cânâ senün gibi güzelin hüsni ayına
Lâyık budur ki ay u güneş ola âyine

Prizrenli Şem’i


Meh ruhundan gayra tâ kim eylesem meyl-i nigâh
Gözedür zer tîg ile mihr-i cihân-ârâ beni

Ahmet Paşa


Ol gınâ şâhı ki doydu bende olan ac ana
Subh taht-ı acdır hurşîd zerrîn tâc ana

Hayâlî


Taht-ı pîrûzî felek olursa mihr altunlu tâc
Var-iken hâk-i derün itmez bu gönlüm ihtiyâc

Prizrenli Şem’i


Sarınsa şemsî dülbendin güneş gibi güzel Ahmed
Gören dir âfitâb inmiş gümüş serv-i hırâmâna

Prizrenli Şem’i


Âlemi ucdan uca avcuna alsan yiridür
Subh-ı devletdür elün mihr-i münevver hâtem

Necâtî Beg


Düşdi sandum âb-ı cârî üzre ‘aks-i âfitâb
Bakıcak kolundağı altunlu bâzû-bendüne

Taşlıcalı Yahya


Doğdu hurşîdi yine subh-ı bahâr-ı hüsnün
Düğme-i zer degil ol gerden-i kâfur üzre

Nedim


Yumaga la’lün-içün çeşme-i hayvândan elüm
Yaraşur ay u güneş olsa gümüşden legenüm

Prizrenli Şem’i


Şafak mey mihr ü meh sağar habâbıdır anun encüm
Elimde mest-i aşkem iki ‘âlem bir ayagımdır

Hayâlî


Yahyâ su koymağ içün ayagına ol mehün
Gûyâ ki tâs idindi felek mihr-i enverî

Yahya Bey


Şûle-i mihri felek eyledi zerrîn-cârûb
Sen güzeller şehinün yollarını pâk eyler

Prizrenli Şem’i


Girde-bâlin itmege hurşîdi ar itsem revâ
Gördüm olmış hâbda vakf-ı serüm zânû-yı dost

Fehim-i Kadim


Bu ne şehdür kim yatur hüsnün harîminde idüp
Mihri bâlin mâhı pister kâkül-i müşkîn-i dost

Revânî


Döner hurşîd-i âlem tâbına gerdûn-ı gerdânun
Binüp dolaba her bir mâh-ı tâbânı Sitanbulun

Şeyhülislam Yahya


Aluben mihr eşrefîsin ağzına pîr-i felek
Ey kamer-ruh müşterîdir vaslına zer gösterir

Hayâlî


Ey serâ-perden için tâk-mu’allâ atlas
Hil’at-i benden için mihr ü meh altınlı benek

Necâtî Beg


Bezmün kebâbı olmag içün idünür gıda
Her subh encüm erzenini mâkiyân-ı mihr

Mesîhî


Ey yüzü gül gönlegi gül-gûn u donı kırmızı
Âteşîn kisvet geyüp odlara yandurdun bizi
Ay u gündür hüsn bahsinde cemâlün ‘âcizi
Âdem oglından senün tek dogmaz ey kâfir kızı
Guyyâ atan meh-i tâbândur anan âf-tâb

Fuzûlî


Atan anan senin var ise mihr ü mâhtır cânâ
Ki bir bakışta mihre bir bakışta mâha benzersin

Nedim


Ger kamer mâder olsa şems peder
Togmaya bir senün gibi ahter

Nev’i


Yılduzu düşkün garib ü ‘âşık-ı bî-çâreyin
Gün gibi deryâ-yı ‘ışkında gezer âvâreyin

Taşlıcalı Yahya


Şeh-i hâverle sultân-ı nücûm ey hüsrev-i hûbân
İki pür şevk ‘âşıkdur kapunda subhgâh ahşam

Hayâlî


Ol nûr-ı İlâhî ki tufûliyyet içinde
Mihr imiş ana dâye meh imiş ana lâlâ

Karamanlı Nizâmî


Meclis-i aşkunda çengî Zühre, deffâf âfitâb
N’eylesün raks itmesün mi zerre-i nâçizler

Bâkî


Afitâb u Zöhreye hüsnün meta’ın etme arz
Ana âlem müşteri lâzım degül dellâleler

Hayâlî


Şamdan gelmiş yalın yüzlü ışk mahbûbudur
Tâs alıp kûyun gedâlar gibi seyr eyler güneş

Hayâlî


Gice gündüz âsitânunda gelür hidmet eder
Mâh u hûrşid iki kullarun dururlar sarışın

Necâtî Beg


Boynı baglu kul itdi hurşîdi
Ki şuâı durur resen derler

Çâkerî


Altun üsküflü kulun olsa n’ola mihr-i felek
Pâdişâh-ı âlem-ârâsın bugün ey âfitâb

Hilâlî


Şafakda mâh-ı nev hınnâlu bir parmagına degmez
Güneş zer tas ile su koymaga ayaguna degmez

Emrî


Meşşâtavâr âyinesine cilâ virüp
Aldı eline şâne-i zerrîn âfitâb

Revânî 


Eline âyine almış güneş gelür her subh
Kapu kapu gezen âyinedâra benzetdüm

Çâkeri


Sâkiyâ peymâne sun kim şevkıne şeh bezminin
Zöhre her gün çeng ile hurşîd-i tâbân oynatur

Ahmet Paşa 


İy şeh-i meh-ru gelüp bezmüne yer yer yanmaga
Bir saru saçlu melek yüzlü güzeldür âfitâb

Tarîkî


Bu bezm-gâh-ı felekde hezâr işve ile
Elüne ger suna hurşîd kâse-i zerrîn

Üsküblü İshak Çelebi


Gündüz birisi hizmetin eyler gice biri
Mihr ile mâh meşhedine oldı türbedâr

Nevî


Ol şeh-i hûbâna öykinmek diler her gün güneş
Geh geyer altunlu külah geh geyer altunlu şîb

Revânî


Ay u gün nice diyem benzer yüzünle alnuna
K’anlarun her birine irer husûf ile zevâl

Çâkerî


Sen yüzünden âlemi rûşen kılup saldun nikâb
Yazıya salsun bugünden böyle nûrın âf-tâb

 Fuzûlî


Şa’şa’a sanma hicâb idüp ruh-ı dildârdan
Rûyına barmakların tutar Emînî âfitâb

Eminzâde Emînî


Şöyle âlem-tâb olur ruhsâr-ı cânân her gece
Kim hayâdan gizlenür hurşîd-i rahşân her gece

Ahmet Paşa


Davi-i hüsn eyleyip meydanına geldikçe mihr
Hüsn-i âlem-gîrin ey meh-rû düşürdü anı pest

Hayâlî


Gördi dünyâya sıgışmaz hüsn ile ol mehlikâ
Kodı iy Yahyâ el arkasını yere âfitâb

Yahya Bey


Germ olup benzetdügi’çün kendüyi ruhsârına
Âfitâba jâlelerden oldı seng-endâz gül

 Hayâlî


Hüsni bâzârın tolanur her seher ahşama dek
Benzer ol meh-rûya kızgın müşterîdür âiftâb

Süvârî


Çün cihân ol meh-likâya müşterîdir ey güneş
Satamazsın hüsnünü germ olma kim bâzâr yok

Ahmet Paşa


Kaynak: Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 2, İstanbul 2009, 117-162. 
Dr. Ümran Ay

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

Bir ara kapıya çıktım, Suriyeli kadını ve o eski-püskü arabadaki bebeğini gördüm, kadının yüzündeki şaşkınlık ve mahcubiyetini, kızaran yanaklarını, müdahale etmek istedim ama yapamadım. Bu da benim ayıbım olsun.
...
Tam o sırada Kemal Sayar'ın ”merhamet”le ilgili bir yazısını okuyordum. O kadının sınandığını ve merhamet bahsinden kaldığını düşündüm. Allahu alem tabii… Ama müdahale etmediğim için hala kendime kızıyorum.

Olan bitene içimiz yanıyor ya, hani her fırsatta zalimi kınayıp mazlumun yanında oluyoruz ya, ve her defasında elimiz ulaşamıyor diye hayıflanıyoruz ya… İşte Allah mazlumu kapımıza getiriyor. Bize merhamet ve iyilik için fırsatlar veriyor. Bu hepimizin imtihanı.


***

Bu dünyada, bir çocuk tarafından koşulsuz sevilmek kadar büyük hediye olabilir mi.

***

Ali, ilk gelişinde, uzun uzun duvardaki eserleri incelemiş ve aralarından en büyüğü parmağıyla işaret edip:

-Anne, bu tabloların efendisi mi? diye sormuştu.

O günden beri o tablonun adı, ”tabloların efendisi” kaldı.

Geçen gelişinde de hocanın masasında duran eski radyolu kasetçalar, eskiden teyp de derdik, dikkatini çekti.

-Anne, bu ne?

Radyonun ne olduğunu bilmemesinin bir zararı yok da, asıl dijital herşeyden haberdar olmaları rahatsız edici.

***

Hep söylüyorum. Hayal kurmak bir çeşit dua etme şeklidir. Hayaller samimi, kuvvetli, şiddetli dualardır. Ayrıca oturduğum yerden istediğim uzaklığa yolculuk yapabilmemi sağlar. Gerçeğe döndüğümde gözümü açtığımda yüzümde bir gülümseme kalbimde de hafifleme hissediyorsam, hayalleri ilham Edene neden şükretmeyeyim.

***

mn-69

İncinsen de incitme. Kırılsan da kırma. Yorulsan da yorma. Bunlar insanın elini kolunu fazlasıyla bağlayan sözler değil mi? İnsanın içindeki canavarı çileden çıkartan sözler… Öfke ve kendine yapılana şiddetle cevap verme güdüsü, içimizde dönüp duran, herşeyi parçalayan sevimsiz bir tazmanya canavarına benziyor. Kendi kendimize ve onu dışarı saldığımızda etrafımıza zarar veren bir canavar. Onu öldürmenin yolları var. İster nefes egzersizleri yapın ister gidip abdest alın. Allah rasulü, hayat rehberim demiş ki, öfke şeytandandır, şeytan ateştendir, ateşi su söndürür… Sonra ayaktaysan otur demiş… Kızdığınızda ”susun!” demiş…

Çünkü, Allaha sığındığımızda, sustuğumuzda ve oturduğumuzda düşünmek için kendimize fırsat vermiş oluyoruz. aslında öfkelendiğimiz mevzunun ne kadar gereksiz olduğunu görüyoruz. Ve ne kadar kibirli olduğumuzu…

Mesela çevreme bakıyorum, menekşem açmaya devam edecek gibi, tomurcuklar biraz daha canlanmış, dolgunlaşmış. sonra bir klasik kemençe bir balkan ezgisi açıyorum hafif sedatif, sonra yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum…

Mesela son günlerde beni sevindiren ilk üç şey neydi diye düşünüyorum. İki aydır geçemediğim hat dersimi geçişim, yeni dersimi alışım, Ali ve Ömer’le ilgili birkaç şey, Geçen gün çok zorlandığım bir işte beklenmedik şekilde O’ndan yardım almam…

Yani geçiyor…

***

Göz her zaman yanılır fakat ”kalp” yanılmaz. Bu yüzden kalbi sık sık yoklamak, arada bir nasılsın diye ona hal hatır sormak, kirini pasını temizlemek gerekir.

***

Bazen de hiç tanımadığım biri yanımdan geçerken sessizce selamun aleyküm diyor. İşte bu çok kıymetli. Hem ”selam” sünnetini ve geleneğini uygulamış oluyor hem de beni sevindirmiş oluyor üstüne insanlara tanıdık tanımadık herkese selam verme cesareti veriyor. Hayatlarının bir ucundan birbirine dokunan insanların bu çarpışmalarının rastlantısal olmadığından eminim. Karşıma çıkan insanların, polikliniğe gelen ve evlerine girdiğim hastalarımın, metroda yanyana yolculuk ettiğim yolcuların hatta gerçek ya da değil bir şekilde bu satırları okuyan insanların bile hayatıma dokunduğunu ve kimsenin figüran olmadığını düşünüyorum. Görüyorum da…



Evden çıkarken şemsiyenizi unuttuysanız, ve yağmur sizi incitmeden yağıyorsa, melekleri hatırlayınız ve Allah’la konuşunuz…

***

Soğuyan havaların,  Mikail’in, menekşelerin, rüyaların, hayallerin ve kalemin Rabbi’ne, Rabbi’me şükür ile… Ya Vedud…

İçimi daraltan, beni mutsuz ve huzursuz eden, kalbimi kıran tüm olaylardan ve insanlardan, dünyanın kötülüğünden, yolunda gitmeyen işlerden bahsetmeyeceğim. Böyle zamanlarda yazarak iyileşmenin yolu, etrafıma bakıp mutluluk sebepleri araştırmak ve onları ballandıra ballandıra anlatmak olabilir. Çoğunlukla işe yaradığını söyleyebilirim. İçimden gelmeyerek ve coşkusuz yazmaya başlayıp, yazının sonunda kendimi iyi hissettiğim, yorgun oturup dinç kalktığım çok tecrübem oldu. Bir süre bu niyetle yazacağım sanırım.

***

Doğar doğmaz başlayan upuzun bir rüyanın içindeyiz ve ölünce uyanacağız. Yani hepsi geçecek. Yani yaşadığımız herşeyin tabire ihtiyacı var. Yani yaşadığımız süre boyunca hem rüya tabircisi hem de rüya tamircisi olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

***

Besmele… Bir türlü, ”mim” e uzanan ”sin”in kuyruğunun ölçüsünü tutturamıyorum. Ya çok kısa oluyor ya çok uzun. Geçen ders hocaya o uzunluğu sordum. Dedim: Hocam kaç nokta ya da ne kadar o uzunluk ya da o kadar olmak zorunda mı? Dedi ki: Levh-i Mahfuz’a kadar. Nasıl yani, dedim. Ama içimden. Eski alışkanlığım, çekingen öğrencilik. Bir soru sormadan on defa düşünürüm. Nasıl sorayım diye düşünürken hoca anlattı.  Peygamberimize (SAV) vahiy katipleri sormuşlar ‘besmeleyi’ neden o şekilde yazdıklarını… O’da şöyle cevap vermiş: ”Levh-i Mahfuz’da besmeleyi böyle gördüm.’

***

Hatıralarla muhatap olmayı seviyorum ve bazen yazmak olmazsa olmaz haline geliyor. Bazen de yazmak, hayatımda yaptığım en lüzumsuz işmiş gibi hissediyorum. Kişisel tarihimde kara delikler oluşuyor. O kara deliklerin yuttuğu günler anlar saatler kaybolmuyor. Aksine içimde sağa sola çarpıp dışarı çıkmaya çalışan kör kuşlara dönüşüyor. Ben nereden alıştım bu kadar yazmaya!

Yazmak ile alakalı bu iç dökmeden sonra nereden başlayacağımı buldum. Evet. Besmele ve şükürle başlamalıyım.

***

Harfleri koruyan melekler aşkına…
Yazmayı ve okumayı yeniden öğreniyorum.

***

Bizim derdimiz bize yetiyor da, keşke bir bülbül olaydı şurda, ötme demezdim…

***

Sabırsız, kavgacı insanları sevmiyorum. Böyle bir hakkım var değil mi?!

***

Sessiz çocuklar fotoğraflarının çekilmesine öyle mutlu oluyorlar ki… Aşıya ikna için fotoğraf kozunu koyuyorum ortaya… Bir aşıya bir fotoğraf… Resimleri çekildikten sonra sadece yanıma gelip kendilerine bakıyor ve tatlı bir tebessümle uzaklaşıyorlar . Resimlerinin çekilmesine bu kadar istekli olmalarına önce şaşırıyorum… Oysa ki ‘görüntü’ sessiz dünyalarına açılan tek kapı değil mi…

***

Çünkü, Mehmet sessiz adamlardan. Onun dilini bilmiyorum. Yanında gelen anlatır derdini mehmetin.

En son nişanlısına ve ona evlilik raporu düzenlemiştim. Sessiz bir kız ve sessiz bir adamın birbirlerine aşklarına, elleriyle ve gözleriyle nasıl konuştuklarına ilk defa şahit olmuş ve çok etkilenmiştim.

Mehmet ve Ayşe o gün evlilik raporu için gerekli tahlilleri yaptırmaya gelmişlerdi. Odadan çıktıklarında içerideki sessizliği delip geçen tuhaf bir ‘şey’ bırakmışlardı bana. Kuş cıvıltısı gibi, bahar çiçekleri gibi bir ‘şey’. pastel tonda huzurlu bir kaç renkten oluşan bir resim… Anlatabileceğimi sanmıyorum…

***

Twitter benim için travmatik bir yer. Yukarıdan aşağıya olup biteni seyrederken kendimi cehennemin tam ortasında hissediyorum. Ölüm haberleri, katliamlar, savaşlar, zalimler ve mazlumlar… Hepsi sanki bir film gibi canlanıp simsiyah bir yumruğa dönüşüyor, kalbimi tekmeliyorlar.

***

Şimdi bana nasılsın  ya da ne yapıyorsun diye soracak olursanız, ‘Bir ölünün yanından geliyorum. Ölümün başucundaydım az önce” derdim. Diyorum.

Bilmiyorum ki bunu nasıl formüle edebilirim. Farkında olmadan dünyaya sıkı sıkı tutunduğumuzda, birden yolumuza çıkan, yakamızı tutan, sarsan, titreten birşeyler oluyor sanki. Denizin yüzeyinde sırt üstü yatarken, tüm ağırlığımız sıfırlanmışken, bir girdapla denizin dibine inmek gibi, derinlerimizi kurcalıyor hayat.

Öleceğiz. Miadımızın ne zaman dolacağını bilmiyoruz. Hepimiz eninde sonunda öleceğiz. Bunu tekrar etmek, tekrar tekrar hatırlamak, hatırlatmak nabızsız, kanı çekilmiş, soluksuz ölümü yanımızdan ayırmamak kötü birşey değil. Hatta yaşamayı kolaylaştırıyor. Katlanmayı, tahammül etmeyi, sabrı, kötülüğü değil sadece iyiliği kolaylaştırıyor. Nasıl olsa öleceğiz dedikten sonra içimizi kemiren ve boşaltan tüm hırslarımızdan kurtulmuyor muyuz, suyun yüzüne tekrar çıkmıyor muyuz, hafiflemiyor muyuz?

***

Sokakta ölünce ”adli vaka” oluyormuşsun.

***

Konu kilit! Dilim kilit! Kapı kilit! Elim kilit! Ayağım kilit! Kıpırdayamıyorum. Üstelik kilitlerin anahtarları yok, beynim ve kalbim her zamankinden fazla çalışıyor. Beynim, gözlerim ve kalbim arasındaki  sinir ağı tıkır tıkır çalışıyor. Kapılar sonuna kadar açık… Kalbin seri halde ürettiği acı, sıkıntı ve üzüntü birikip gırtlağa dayanıyor. Orada da bir kilit!
...
İşte kilit kilit diye başladığım ve anlatamadığım şey tam olarak bu. Bazen o ateş dilimizi bile tutuyor, konuşacak derman bırakmıyor.

Neden?

Dört tane çocuk sahilde  oyun oynarken öldü…

Sonra bir bebek daha öldü…

Ölen çocuklara ve bebeklerin yerleri yurtları belli, cennette onlardan bize yer kalmayacak… Sanıyorum, ölen çocuklardan çok, geride kalan acı içindeki anne-babalarının yerine koyuyoruz kendimizi. Değil oyun oynarken hangi şartta masum bir çocuk öldürülebilir ki… İsrail asıl bombardımanı, seyredenlerin vicdanlarına yapıyor, ustaca…
...
Cennetin çocuk nüfusu arttıkça, dünya üzerindekilere dair umudum azalıyor… Umudum, neşem, heyecanım hergün daha da azalıyor. Hayallerim azalıyor.
...
Böyle zamanlarda, katliam ve kötülük yıldönümlerinde, katliamlara şahit olurken tüm enerjimin tükendiğini hissediyorum ve beni heyecanlandıran şeylere zoraki de olsa tutunmaya çalışıyorum. Yoksa devam edemem.

***

Çocukların ceplerine güzel hatıralar doldurmalı. Çocukların hafızalarına güzel insanlar dokunmalı.
...
Çocukluğumdan, çocuklarımın çocukluğundan, cadde üzerinde dilenen kadının kucağındaki çocukların çocukluğundan, filistinli çocuğun, suriyede doğan çocuğun, doğu türkistanlı çocuğun, afrikalı çocuğun çocukluğundan ama en çok çocuklardan bahsedip duruyorum kendime dün geceden beri. İşte içimde böyle bir sürü çocuk konuşuyor.

***

Ufacık şeylere kolayca kırılabildiğim zamanlar oluyor. İnsanlarla ilgili beklentilerimi arttırdığım zamanlar daha çabuk kırılıyorum. Ben böyle davranmazdım dediğim durumlar, ben olsam şöyle davranırdım dediğim durumlar… Oysa beklenti biriktirecek vaktim olmuyor çoğu zaman. Kırgınlığım çabuk geçiyor, unutuyorum, kendi kendimi teselli edebiliyorum ve beklememeyi her defasında yeniden öğreniyorum. Geçiyor…

***

Bazı insanların yüzlerini hiç unutmuyorum, onların dokunup havaya bıraktığı ”şeyler” uzun süre zihnimde dolaşıp duruyor.

***

Bu sabah hızla ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım.

Çaresini bulamadığım bir hızı var hayatın. Durup üzülmeye bile izin vermiyor. İçimde kurulu bir adım-ölçer var sanki. Devasa şehri adımlarken hızım hiç değişmiyor. Hep koşturuyorum. Sabahları aynı ritimle işe yetişmeye çalışırken, aynı ritimle dualarımı okuyorum. Obsesyonlarım evhamlarım canlanmasın diye, sevdiklerimi Allaha emanet ederken okuduğum dualar… Bu sabah yine o duaları okurken farkettim ki, ilkokul çocuklarının ezbere söylediği sabah andımız gibiler… Dilim söylüyor ama ne söylediğini bilmiyor… İçimdeki adım-ölçerin hızına yetişmeye çalışan dilim, kafamda kapıda kaç hasta bekliyor sorusu ya da başka başka şeyler… Kalbi Allah'a çevirmek ne kadar zor… Oysa hızımı yavaşlatabilsem, etrafımda binalar, sokak tabelaları, sağımdan solumdan hızla geçen arabalar, olmasa… Asfalta değil toprağa basıyor olsam yavaş adımlarla… Şimdiye kadar kokusunu duymadığım ağaçlar, sesini duymadığım kuşlar olsa etrafımda…

İnsan, Allah'la kalbi arasındaki kirli şeyleri, yani şehri, yani dünyayı bir de kendini nasıl çıkartır aradan…

Kaldırımın kenarındaydı… O kadar küçüktü ki… Rengi o kadar soluk, tüyleri cansız… Belki de görmeyecektim. Yan yatmıştı… Gözlerini hatırlamıyorum. Kuşlar ölünce gözlerini kapatırlar mı, ya da uyurken… Bilmiyorum… Bu sabah, ölü bir serçenin yanından geçtim. Durmadım. Dilimin döndüğü duaları kalbime heceletmeye çalışırken… Hızlı hızlı yürürken…

***

Kalp ile dua, hal ile dua, yürürken, otururken, konuşurken dua… Sadece dua değil, Allah ile konuşmak, dertleşmek, birşey istemeden, ”ne istediğimi biliyorsun, ihtiyacımı biliyorsun” diyebilmek… Ya Şafi! diye seslenmek mesela… Aliemir, ”Anne, Allah nerede?” diye soruyor ya… Ya da geçen gün : ”Anne Allah’la bi konuşur musun, ona sorar mısın?” demişti ya renkli bir oyuncak hakkındaki merakını… Yani, O’nu her an yanımızda ve bizimle hissedebilmemizin şartı başka ne olsa gerek… Ah yapabilsek… Kalp ölmeden, kalbe o dili öğretebilsek… Şapkasını takmadığım a’lardan özür dileyerek amin diyorum.

***

Bütün güzel şairlerin, kuş uçurdukları mısraları var…

***

Sırma teyze, hastalanmış bugün, geldi, muayene ettim, ilaçlarını verdim. Kimsesi yok biliyorum. Şikayet etmiyor, şükrediyor ama yaşlıların kırıklığı başka oluyor. Evlatlarının ölümüne yetişmiş ölmemiş anneler o kadar kırıklar ki…

Sırma teyze: ”Kimse yok!” dedi. ”Kimsemiz Allah!”

Kimsesizlerin kimsesi Allaha şükretmek için, kimsesiz çocuklara ve kimsesiz yaşlılara kalplerimiz gülümsesin… Amin!


Zehra Betül



(Buraya kadar okuduklarıma dayanabildim, evlatlarının ölümüne yetişen Sırma Teyze'de iki damla gözyaşı döktüm. Bu defa şiir gibi değil de, ağıt gibi geldi.)




İçerde

Pencere, en iyisi pencere;
Geçen kuşları görürsün hiç olmazsa;
Dört duvarı göreceğine

Orhan Veli

Taburcu

topraklarınız ayaklarımı terk etti
şımarık çocuk gibi hata duvarına tırmandığımda
insanın yaratıldığı toprağı
çamur sanan bir kavimle yaşamak zorunda kaldım
havva da yaratılmasaydı
nasıl sızlardı kaburgaları insanın
kuşlar! Gökyüzü size tokat atsa ne yapardınız?
başınızı kaldırmanız yasaklansa.
kanatlarınız rüzgarın karısı değildir artık
hangi avcı sana ‘sen’den daha fazla zarar verebilir
bense kuş olduğuna inandırılmış bir kuş resmiyim
tanrım ölürken bu kadar kanatla ne yapacağım
cehennnem de hayal kurar mı?
bir gün cennet olabileceğine kim inandırdı onu
halbuki ‘ben’ deyince Firavun
halk iştahla öptü dudaklarını
bu öpüşten milyarlarca ‘ben’e hamile kaldı cehennem.
ateş! Yakmakla bırakma bizi öyleyse
içimizdeki ‘HİÇ’i dirilt
ve sakla cehennemin kalbinin bir avuç su olduğunu
aşktan çürüyen nasıl terk edildim der
itiraz edecek mantığı yolun başında öldürmemiş miydi
biliyorum
toprağın üstünde yürüdükten sonra
yeniden yerin altına gönderilenler
bir kavimdir.
bense şifasından saklanan hastalıkları
merakıma yenilip tedavi ettim
hastalıklar değil taburcu edilen benim.

Ayşe Sevim

29 Aralık 2014

Aşk belki de sadece bu işte

Bazen biz birbirimize ağzımıza geleni söylesek bile,
içimizde bir yerler çaba harcamaksızın hep konuşur,
sarılır yine kucaklaşır,
şarkı söyler yine gizli gizli birlikte.

Aşk belki de sadece bu işte;
yüzeyde boğulduğu için,
dalmaya devam eden dibe.

Mutlu aşk bu işte sadece;
içeri sokulan,
dışarıda üşüyünce.

Bakınca sönen ama içeri yerleşen ateş,
başka hiçbir yerde yapamadığında,
dile gelmek için en derin yerde,
küllerinin içinde.

Uzaklık ama neden öyleyse?
Aşk hep uzak yerlerdeyken yine.
Yani her türlü hesapta bize yine yalnızlıkken kalan.

Çünkü bir ihtimal,
bir daha hiç yalnız kalınmayan bir aşk şekli var.
Ve hepimiz de onu arıyoruz yorulmadan…

28 Aralık 2014

Seniha'nın günlüğünden 2

Bir ruh mu bu kadın —Cemile—
Nereye değdirsem ellerimi
Masaya, perdeye, konsola
Onunkine değmiş oluyor biraz
İnatla çekiyorum. Ellerimi çoğu kez
Gizlemem bundan.

Tren istasyonlarına gidiyor —nedense—
Bir başına oturuyor parklarda
—Cemalle bazan—
En çok da akşamüstleri
Bilmem ki bu gizemli saatlerde ne buluyor
Dolaştığı yerleri mi süslüyor
Doğayla, kentle süsleniyor mu yoksa
Birini mi bekliyor —kimbilir—
Kendiyle değil, sadece duruşuyla
—Vakitsiz çiçek açmış bir nar ağacı
Bulanık günün içinde—

Ve ağır ağır, bir ibre gibi
Tam kendine dönüyor ki
Eve koşuyor acele
Odasına kapanıyor
Yazıyor yazıyor yazıyor
Kitliyor çekmecesine yazdıklarını
Telaşla çıkıyor odasından
Cemile, diyorum, derdemez
Yüzüme bakmadan rakısını dolduruyor
Ester'se bir ucunda salonun
Bakıyor bakıyor bakıyor bize
Cemile'ye
O kadar bakıyor,ki
Sanki yazdıklarını okuyor
Saat on yedilerde böyle oluyor.

Masa ortüsündeki kırmızı lekeyi
Yıllardır silemedim
—Şarap lekesi? belki
Değişti rengi artık—
Anımsıyorum
Kimin vurduğunu o tavşanı
Bembeyaz bir kayanın dibinde
Ve bembeyaz bulutlar vardı gökte
(Ölen her canlının son sesi
Bir yaşam dolusu sesten
Daha çok akılda kalıyor)
İşte bu onun sesi
Elinde bir tüfek, utkuyla bağırıyor
İzmir'de, Karşıyaka'da
Saat on yedilerde
Olursa bir de böyle oluyor.

Fransız okulunda bir öğle sonrası
Bütün yüzlerde bir öğle sonrası
Şiirler okuyorum Rimbaud'dan
«Bir akşam kucağıma oturttum güzelliği
Acı buldum onu, sövüp saydım.»
Anımsayamıyorum gerisini
—Kaç yıl mı geçti?—
Elimi tutmuştu o oğlan
Gözleri griyle karışık mavi
Yüzünde güneşle parlayan çiller
—Kaç yıl mı geçti?—
Gelip çatlıydı o düğün günü
Pera-Palas'ta bir akşam
Akşamın en ince köşeleri
Kimler yoktu ki —o zamanlar çok kalabalıktık—
Bir fotoğrafta tam on yedi kişi
Fotoğraflar..

(Yaslamış bir ağaca omuzunu
Ben
Birlikte bir gülü tutuyoruz
Onunla ben
Bir vapur güvertesinde, denize bakıyor
Ben
Bir otel kapısındayım, izmir'de
Ben.)
Zamanlar geçtikçe neden
Mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda
Acaba
Keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi
Mahzunluk mu yoksa yaşam
Ve doğruyu söyleyen yalnız
O mu, Rilke mi
Ölümünü içinde taşıyan.

Aşk mı yok ettiydi kocamı
—Ah, aşkların çocuk bahçesi
Neden ömrün çok kısa—
Oysa
Başlamak ne kadar güçtür, ne kadar incelikli
Sürdürmek, sadece sürdürmek
Öylesine kolay:
Hiçbir şey olmamış gibi
Kalp atışları, saat zembereği
Yıllar yıllar yıllar
Çözülmemiş bir bıkıntıyla birlikte
Kalıcı bir gülümseme yapıp da sevgisizliği..

Ek: bugün pazartesi, belki de pazartesi.


Edip Cansever

Seniha'nın Günlüğünden 3

'Evler'den birindeyim, dışarda kar yağıyor
Üstüme kar yağıyor. Kalbimin
Atışlarında eriyor kar
Üşümüyorum, üşümek elimde değil
Hiçbir şey elimde değil
Sevmek istiyorum, sevemiyorum
Çarpıyor birbirine kalbimin kapıları
Gülmek istiyorum, gülemiyorum
Öne geçiyor acılarımın çizgileri
Vermek istiyorum, veremiyorum
Geri çekiyor beni tenimin güçlü dokusu
Konuşmak istiyorum, konuşamıyorum
Kapanıyor büsbütün dudaklarım
—Demiştim, pembe bir çizgi olsun
Düğün çağrımızda o gün—
'Evler'den birindeyim, dışarda kar yağıyor
Aynada kar yağıyor parıltılarla
Abajuru yakıyorum: sarı kar
—Üç parmakla bira bardağını
Hafifçe tutan elim—
Dudağımı boyuyorum: pembe kar
Cemal'i düşünüyorum: acı kar
Ester'i düşünüyorum: kar duruyor
Cemile?
Kar yağmadı sanki. Kar
Duygulara göre bir yağıp bir duruyor
—Demiştim o gün, o gece
Ve sonraları
Kan karda kaldı—
Kurtuluş’ta kar yağıyor—ne zaman yağsa—
Şöyle bir koltuğa çökerdim eskiden
Bacak bacak üstüne atardım
Hemen bir sigara yakmak gelirdi içimden
(Oysa şimdi yataktan yere değen bacaklarımın
buruşuk bir etekliğe sarınıp da tozlu bir
halıya basması biçimindedir her günkü
oturmam kalkmam
Ve içime doğru yürüyen bir ağrı duyarım ne zaman
kırmızı bir elmayı .soysam
Ve şimdi
Her yengi, her yenilgi
Her tutarsızlık, her ikilem
Güzelliğimi doldurur benim
İstesem de eskiyemem
Ve artık
Çok sesli bir müziğimdir ki ben
Tek zevki duyarken gövdemde
Kendimi kendime sunarken.)
'Evler'den birindeyim, bir org sesi bu
Yağdıkça yağan kardan
Çoktan eskimiş olmalı, diyorum katedralim
Ya da çökmüş olmalı çoktan
(Aşağıdan çağırıyorlar, usul usul iniyorum
merdivenleri, basarak çiçekli karların üstüne,
rengarenk. Karşımda cüce bir kadınla kambur
bir kadın ayaklarının altından gülüyorlar bana.
Gülüyorum ben de yağan kara ve çöken katedrale
ve onlara. Söyleşiyoruz ayaklarımızın altından
Ve
Geldikleri gibi gidiyorlar, hiçbir iz bırakmadan,
hiçbir iz bırakmadan, hiçbir iz bırakmadan.)

Giyinip dışarı çıkıyorum hemen
Ben bu 'evler'e sığamam.


Edip Cansever