22 Mart 2016

Yurtsuz Umutlara Ağıt

Bu çocuklar var ya bu seyrek sakallı
bu esmer, bu öksüz, bu delikanlı
bu umut sancakları bu tekbir fidanları
günah işler gibi överiz övdük mü ya
başımız belaya girer çok görmesek duayı
girift kuklacı ipleri seçilmişler düzeni
seçer ayıklar onları haber saatimize
ve sessiz ve görünmez yaşayan anneleri
manikürlü kumalardan gizli dua ederler
anneler çocuklarından uzun yaşamamalı

bu annelerini döven babalarından kaçan
helal sütün ardından, önüne riya konan
mermi sıkıncaya dek diş sıkıp dil kanatan
bu kesin öfkeli çocuklar aşk çağına durunca
bir güzel söz, bir buçuk ayet için, bir slogan
savrulduğu cephelerde öz adını unutan
merhametimiz kadar soğuk namluyla yatan
cennetin rüyasına yüreğini patlatan
körpedir savaşırken silahları kadar genç
bin yaşında bir minare yıkılır gibi Şam'da
ansızın ve kocaman ölürler vurulunca
ne bir mezar yerleri ne çınarlar olmalı

sözlükleri olmadı, kitapla dolu raflar
bu çocuklar doğru dürüst bir fetva bulamadı
hariçten, bir de ordan çektik kulaklarını
insanlı araçlar bile tenezzül etmeyecek
taş kırsalar bin Taj-Mahal yapardı bu çocuklar
Paris'i, tel-aviv'i İstanbul yapardılar
gül dikseler bin cennet patlatırlar her bahar
serilmeselerdi cansız, çağlalar gibi, körpe
kahpe düzenin parlak ayakları boyunca
bu çocukları hangi ezan adlandırmalı

Bağdat gibi Şam gibi mukaddem şehirlere
bir daha kurulamaz, bu çocuklar bir kere
ne şiir bağışlar bizi ne yasin ne fatiha
belamızın lüks halılarına çöküp ağlamalı.

Mehmet Efe

yüzmeyi öğrenmeden öldürülen oğullar

bin odalı sarayda kaç ayna lazım olur
kaç okur yazar yatar paspasının altında

birden bine sayarmışım okumayı bilmezken
okumadan boğulan ne çok akranım oldu
sağ kalanların hepsi ne de çok benim gibi!
ciğere basılan suyun dehşetini bilmeyen
günde bin yalan için ayda bir kan şerbeti
herkes her şeyi kurt gibi bilir demişti babam
böyle olurmuş demek kötülüğün kemali
kaç tövbe eksiğim var yutkunma zamanıma

bin kere yirmi nefes alırmış insan her gün
her nefes biraz daha koyu kırmızı sakız
aynı cümlenin altını çizmişim canilerle
cinnetten sığınacak bir yaşam odası yok
ne olmak lazım ise olayım istiyorum
boğazımı tırnağımla yırtmamak için takat
yüzmeyi bilen baba kalmak için oğluma

bin eksi elli sene yaşamış Nuh ve tufan
yirmi üç sene sürmüş oku dediğin kitap
Muhammed hepimizdi anlıyorum Allah'ım
neden “hanginiz?” diye sorduklarını hatta
Adem’in iki oğlundan haberin hakkını
İsa’nın çarmıhını Firavunun çağını
cehennem insanlara reva gördüklerimiz
bağışla anlamayı zor sandığım günleri
zor olan inanmakmış bilmek anlamak değil
kaç tövbe eksiğim var secdeye kapanmama

bin odalı saray için kaç anne incitilir
yüzmeyi öğrenmeden öldürülen oğullar
tuzbuz edilmiş kızlar sedyeden ucuz baba
çocukları boğmadan dikilmiş saray mı var?
vermek istemeseydin isteme’yi vermezdin
annemden daha merhametli imişsin bana
kaç tövbe eksiğim var gerçekten utanmama

mukayyet ol Allah'ım anlamadıklarıma

Mehmet Efe
Kaynak: mehmetefe


21 Mart 2016

Güvercin Gerdanlığı Blog Arşivi 14000 Sayfalık e-kitap

Güvercin Gerdanlığı blog arşivini (125 MB) lık e-kitaba dönüştürdüm. İlgilenenler Pdf olarak aşağıdaki linkten bilgisayarlarına indirebilirler. Yaklaşık 15.000 sayfada 7.000 metin paylaşılmıştır. İçerisinde Türk ve Dünya edebiyatından 1.600 şaire ait 6.000 şiir bulunmaktadır. Diğer 1.000 paylaşımda çoğunlukla edebi eserlerden seçilmiş metinlerden oluşmaktadır. İndeks bölümü 188 sayfa olup, verilen linklerden istenen paylaşıma ulaşabilirsiniz.


https://drive.google.com/file/d/0B7qBZYNqtrrrZ0FmVklyeE5xQWs/view?usp=sharing


20 Mart 2016

Külbe-i Ahzân Şiirleri Bercestem

Babam Şükrü Efendi'ye


Yûsuf gibi ‘izzetde sen Ya’kûb-veş mihnetde ben
Dil sâkin-i Beytü’l-hazen tenhâlara salduñ beni

Bâkî


Var mı bir dîvâne kim geşt-i beyâbân istemez ‘
Uzlet idüp halkdan bir beyt-i ahzân istemez

Bâkî


Sabr eyle dilâ derdüñi cânâne tuyurma
Cân içre nihân eyle velî câna tuyurma

Zinhâr sakın mey yirine kanuñ içerler
Keyfiyyetüñ ol gözleri mestâne tuyurma

Esrâruñı keşf eyleme tahsîl-i mizâc it
Nûş eyle mey-i nâbı hakîmâne tuyurma

Sûfî gelicek açma sakın ‘aşk hadîsin
Dânâ-dil iseñ sırruñı nâ-dâne tuyurma

Ya’kûb-sıfat Bâkîyi ol Yûsuf-ı sânî
Hüzn içre komaz kıssayı ihvâne tuyurma

Bâkî


Şâdmân oldı bu gün devr-i kühen-sâl yine
Vuslat-ı Yûsuf ile niteki pîr-i Ken’ân

Rûşen oldı açılup dîde-i Ya’kûb-ı emel
Demidür menzil-i ‘işret ola Beytü’l-ahzân

Bâkî


Mihnet-i ‘ışkı nigâruñ râhat-ı cândur baña
Derd kim dil-dârdan irişse dermândur baña

Ey felek al cânumı ayırma yârumdan beni
Yârdan dûr olmadansa ölmek âsândur baña

Olmadum Ya‘kûb-veş gam-hâne-i ‘âlemde şâd
Yûsuf’am hecrinde ‘âlem beytü’l-ahzândur baña

Şâd olup hayvân suyın ey Hızr sen nûş eyle kim
Gam beyâbânı serâbı âb-ı hayvândur baña

Fürkatüñ şâmında ey meh encüm-i eşküm görüp
Subha dek biñ çeşm ile eflâk hayrândur baña

Şu‘le-i âhumla şevk-ı ‘ârızuñ her subh u şâm
Şem‘-i bezm-ârâyile hurşîd-i tâbândur baña

Dime cevrümden Sehâbî halka şekvâ eylemiş
Dostum hâşâ ma‘âza’llâh bühtandur baña

Sehâbî


Gün gibi sen evc-i istignâda seyrân eyledüñ
Sâye-veş üftâdeñi hâk ile yeksân eyledüñ

Sen hırâmân ‘âlemi seyr itdüñ ey vahşî gazâl
‘Âşıkı ser-geşte-i kûh u beyâbân eyledüñ

Gâyib olduñ Yûsuf’um ben hasteñe Ya‘kûb-veş
‘Âlemüñ dâru’s-sürûrın beytü’l-ahzân eyledüñ

Vasl-ı yâre irmedin ölmek katı düşvâr idi
Veh ki ben bîmâra ol düşvârı âsân eyledüñ

Yâd-ı gül-zâr-ı visâlüñle Sehâbî’nüñ gözin
Ey gül-i handân misâl-i ebr-i giryân eyledüñ

Sehâbî


Bî-derd şevk-ı âteş-i ‘ışkı neden bilür
Kadr-i gül-i şükûfteyi mürg-ı çemen bilür

Sorma hadîs-i tîşe-i Ferhâd’ı Husrev’e
Bu ser-güzeşti kendü başından geçen bilür

Dil zevk ider işitse lebüñden cevâb-ı telh
Kadr-i nebâtı tûtî-i şîrîn-sühan bilür

Hâl-i şehîd-i hancer-i hûn-rîz-i ‘ışkuñı
Sahrâ-yı gamda lâle-i hûnîn-kefen bilür

Dil fürkatüñde çekdügi âlâmı dostum
Yûsuf’dan ayru sâkin-i beytü’l-hazen bilür

Vâ‘iz kelâm-ı ‘ışk degül kâbil-i beyân
Her kimse anı fehm idebilmez bilen bilür

Sor şâh-ı nükte-dâna Sehâbî nükâtını
Husrev me‘ânî-i kelimâtı hasen bilür

Sehâbî


Ol sehî-kad kim elif-veş hasreti cânumdadur
Cilve-gâhı cûy-bâr-ı çeşm-i giryânumdadur

Göñlümüñ ebvâb-ı rahmetdür açılmış üstine
Çâkler kim hancerinden cism-i ‘uryânumdadur

Sîneme gönderdi tîrin geldi ârâm itmedi
Geçdi göñlümden velîkin acısı cânumdadur

Bagladum Ya‘kûb-veş ‘ışkuñla ülfet şöyle kim
Yûsuf’um gûyâ benümle beytü‘l-ahzân’umdadur

Bir münevver dîdedür gözler visâl eyyâmını
Her şerer kim şâm-ı gamda âh-ı sûzânumdadur

Ey Sehâbî mahzen-i genc-i me‘ânîdür gönül
Bil ki miftâhı kef-i şâh-ı sühan-dânumdadur

Sehâbî


Gird-bâd-ı gam gibi çerh itdi ser-gerdân beni
Soñra yirden yire çaldı gerdiş-i devrân beni

Şûr-ı ‘ışkı bir büt-i Leylî-veşüñ Mecnûñ-misâl
Eyledi hayret beyâbânında ser-gerdân beni

Bî-hod olsam geçdi meyden dimeñüz meclisde kim
Câm-ı meyde ‘aks-i sâkîdür iden hayrân beni

Fürkatüñ Ya‘kûb-veş ey Yûsuf-ı Mısr-ı cemâl
‘Âkıbet kıldı mukîm-i Külbe-i Ahzân beni

Gizledüm şi‘rümde dil râzın Sehâbî bilmedüm
Kim ider rüsvâ-yı ‘âlem defter ü dîvân beni

Sehâbî


Nâ-gehân gelmiş hayâlüñ nükhet-i Yûsuf gibi
Beytü’l-ahzân-ı dilüm dârü’s-sürûra beñzemiş

Pertev


Neyleriz zevk u sefâyı derd ü mihnet gam değil
Kasr-ı â‘ladan güzeldir kulbe-i ahzânemiz

Rızkımız kâf-ı kanâât yek kadeh peymânedir
Bekleriz baykuş gibi ma‘mûr olur vîrânemiz

Fezâ (Ali Rızâ Efendi)


Hayâl-i Yûsuf-ı ümmîd ile Ya‘kub-ı vakt oldum
Ziyâ ver külbe-i ahzânıma ey mâh-ı Ken‘an

Neccarzâde Rızâ Efendi


Çâh-ı arza düşü-cek Yûsuf-ı mihr oldu o dem
Mâh-ı Ya‘-kub-ı felek külbe-i ahzan-şekl

Hayâlî Bey


Hayâl-i Yûsuf-ı ümmîd ile Ya‘kub-ı vakt oldum
Ziyâ ver külbe-i ahzânıma ey mâh-ı Ken‘an

Neccarzâde Rızâ Efendi


N’ola çeşm-i ter ile çıksa habs-i hâkden nergîs
N’ola ger çıksa Ya‘kub-ı belâ-keş beytü’l ahzandan

 Fuzûlî


Hasret ile âh senden ayrı Yûsufcemâl
Eyledim Ya‘kub-veş dil hânesin beytü’l-hazen

Muhibbî


Ya‘kub-veş giryân isem beytü’l-hazende ta‘n değil
Vâ firkatâ bir Yûsuf-ı Ken‘an’dan ayrıldım meded

Hayretî


N’ola sen mesned-i izzette beyim Yûsuf isen
Biz de Ya‘kub gibi âkif-i beytü’l-hazeniz

Hayretî


Her nefes gark-âb-ı eşk eyler bu mînâ hücreyi
Çeşm-i Ya‘kub-ibtilânın beyt-i ahzânın görün

Nâilî


Beni Ya’kûb-veş beytü’l hazende ko melûl u zâr
Yüri ey Yûsuf-ı gül-çehre var sen Mısra sultân ol

Âşık Çelebi


Ya‘kûba fikr-i ‘ârız-ı Yûsuf hemîn idi
Yakmazdı çeşmi merdümi Beytü'l-hazende şem‘

Emrî


Cülûs-ı meymenet-me’nûsı itdi ‘âlemi mesrûr
Kudûm-ı kasr-ı Yûsuf kıldı künc-i beyt-i ahzânı

Kânî


Beytü’l-ahzâna misâl oldı mekânum şimdi
Bana bâr oldı bu şeb Yûsuf-ı Ken’ân-ı firâk

Yâver (Enderunlu Hasan Yaver)


Bütân Âgâh cümle hâl-i dilden bî-haberlerdür
‘Azîzân-ı melâhat külbe-i ahzânı sormazlar

Âgâh (Semerkândî-i Âmidî)


Ya‘kûb-ı hazîn Yûsufı da üste virürse
Gamhânemi ben külbe-i ahzâna degişmem

Âgâh (Semerkândî-i Âmidî)


Bir hasîrüm yoğ iken külbe-i ahzânumda
Bûriyâ nakşı görinür ten-i ‘üryânumda 

Âhî


Âkıl u makûl u akl u  âşık u ma'şûk u ışk
Yûsufuñ hüsni vü Yakûbuñ dahı ahzânı ol 

Ahmedî


Teşrîf ede ger külbe-i ahzânumı dilber
Göñlüm gibi ancak aña bir mâ-hazarum var

Beyânî


Beyt-i hazen-i ‘âşıkı dilber unudur mı
Yûsuf edemez külbe-i Ya‘kûb′ı ferâmûş

Beyânî


Makâm-ı rûşen ü cây-ı safâ idi dil ü çeşm
Birisi külbe-i hüzn oldı biri beyt-i hazen

Emrî


Gülşen görinür beyt-i hazen ol yüzi gülsüz
Meclis nitekim dâr-ı mihen ol lebi mülsüz 

Emrî


Beni ol Yûsuf-ı Mısr-ı melâhatden cüdâ dâyim
Yirüm Ya’kûb gibi beytü’l-ahzân eyleme yâ Rab

Edirneli Nazmî


Başum üzre yüzümi yoluñda pâmâl eylemek
Tek kadem rencîde kıl gel külbe-i ahzâna bas 

Edirneli Nazmî


Gel iy iklîm-i hüsnüñ hânı Yûsuf
Melâhat Mısrınuñ sultânı Yûsuf

Şeker-leblerle Şîrîn-sözler-ile
Kamu ‘âşıklarınuñ cânı Yûsuf

Cemâl ü hüsnle bî-misl ü hem-tâ
Bu devrüñ Yûsuf-ı Ken’ânı Yûsuf

Göñül Ya’kûbı şâd olurdı itse
Müşerref külbe-i ahzânı Yûsuf

Olubdur hüsn birle Nazmiyâ âh
Cihânuñ cânı vü cânânı Yûsuf

Edirneli Nazmî


Gün gibi bir gün gelüb iy mâh-ı Ken’ânum benüm
Lutfla kılsañ müşerref beytü’l-ahzânum benüm 

Edirneli Nazmî


Götürülmiş görürem halk-ı cihândan şefkat
Çıkasım gelmez ebed külbe-i ahzânumdan 

Edirneli Nazmî


Düşmemişem dâr-ı belâda bir meşakkat küncine
Gamdan özge kimse gelemez külbe-i ahzânuma 

Edirneli Nazmî


Gelse cânânum mahabbet gösterüb bir yanuma
Mihr-veş virse şeref bu külbe-i ahzânuma

Edirneli Nazmî


Şöyle olduk ki gam u gussadan özge hergiz
Kimsemüz yok ki gele külbe-i ahzânımuza 

Edirneli Nazmî


Cihânı Beyt-i Ahzân itdi ¡âlem döndi Ya¡ûba
O sengµn dil de olmaz mı görüb bu mâtemi mahzûn

Fevzî


TOP-HÂNEDE KÂDİRÌLER ŞEYHİ MUSLİHÜ’D-DÌN EFENDİNÜÑ
VEFÂTINA TÂRÌ»DÜR

Mu§li√ü’d-dµn velµ ya¡ni …u†bu’l-a…†âb
Emr-i √a……ıyla idüb dâr-ı fenâdan rı√let

Nev√a-i mevti ile †oldı şu resme ¡âlem
~andılar Beyt-i √azân oldı bu dâr-ı √ayret

Ne beşer belki melekler de gelüb efπâna
‰utdılar mâtemini itmege künc-i ¡uzlet

Çâk çâk olmaya ya n’eyleye Nâhµd-i felek
Ra…§a girdükde o da ra…§a gelürdi elbet 

Fevzî


yaǾķūbvār külbe-i aĥzānda men garįb
niçe yanam iy yūsuf-ı kenǾānum evliyā

Hakîkî


Külbe-i ahzânumı reşk-i gülistan eyle gel
Gonca-i kalbüm açılmaz ıztırâbum var benüm

Filibeli Vecdî


Cülûs-ı meymenet-me’nûsı itdi ‘âlemi mesrûr
Kudûm-ı kasr-ı Yûsuf kıldı künc-i beyt-i ahzânı

Kânî


Bir degül ârâmgâhı ‘âşık-ı şûrîdenüñ
Külbe-i ahzân-ı pür-efsûn bir sahrâ iki 

Kâmi


eksük olmaz câna cevr ü derd-i cânân her gece
cem‘ olur bu külbe-i ahzâna yârân her gece 

Hecrî


SÂKIB şeb-i gam rûza dönerdi mey-i sâfî
Pertev-fiken-i külbe-i ahzânumuz olsa 

Kâtib-zâde Sâkıb Mustafa


Râhat olduñ mu felek kim beni giryân etdiñ
Gülşen-i ‛işretimi külbe-i ahzân etdiñ

Kârımı bülbül-i şûrîdeveş efgân etdiñ
Nüsha-i hâtırım evrâk-ı perîşân etdiñ

Beni Mecnûn-ı ser-endâz-ı beyâbân etdiñ
Dest-i bî-dâdıñ atıp çâk-i girîbân etdiñ

Cigerim pâresini bezmiñe biryân etdiñ
Dili zehr-âbe-çeş-i kâse-i devrân etdiñ

Nâr-ı Nemrûd-ı kederle beni sûzân etdiñ
Beyt-i ma‛mûr-ı dil-i zârımı vîrân etdiñ

Kıldıñ âmâc-ı hazân ol varak-ı tekrîmi
N’işlediñ gonçe-i bâg-ı dilim İbrâhîm’i

Lebîb


‛Âciz ü bî-dest ü pâyım külbe-i ahzânda
Dâ‛i-i dîrîneyim kalb-i hulûs-ârâ ile

Lebîb


Münîrün külbe-i ahzânın aslâ
Yüzün şem’iyle kılmadun münevver

Münîrî


Ey kemâl-i kudretünün akl-ı kül hayrânıdur
Her dü âlem sırrunun cân ile ser-gerdânıdur

On sekiz bin âlem ü ger sad hezâr ender-hezâr
Pür durur bir leman ile hep anun tâbânıdur

Devlet-i vaslundan ayru düşmegin bî-çâre dil
Sîne-i dil-sûz lâ-büd külbe-i ahzânıdur

Bana zindân oldı hicrünle bu gin dünyâ belî
Füshat-i meydân kimine kiminün zindânıdur

Pertev-i hüsnün kim oldur kurratü’l-ayn-ı Münîr
Gönlümün şem’-i sürûr u nûr-ı çeşm-i cânıdur

Münîrî


Kadem-i rence kılup külbe-i ahzânumuza
Göre gelsen n’ola ben haste-dili gâh gehî 

Münîrî


Da’vet itsem ugramazsın külbe-i ahzânuma
Ey perî-ruhsâre bu bi’llâhi âdemlik degül

Pertev


Sâyeñ ki ne dem külbe-i ahzânuma düşdi
Meh-tâb olup hâne-i vîrânuma düşdi

Pertev


Külbe-i ahzâna da’vetsüzce gelmiş ol perî
Şimdi artık ‘âşık-ı zâr ile kimler söyleşür

Pertev


Sen olmasañ ey gayret-i hûr ey meh-i Ken’ân
Kasr-ı İrem’i külbe-i ahzân bilürüz biz

Pertev


Bûstân-ı Nebevîden yine bir gül kopdı
Öyle bir gül ki cihân bâgını kıldı vîrân

Hayf sad hayf ciger-pâre-i Müftî-zâde
Gül-i âl-i Nebevî ya’nî Muhammed Bürhân

‘İlm ü ‘irfân-ı hakâyıkda muhâdîm idi ol
Gitdi eyvâh kim ol mefhar-ı sâhib-’irfân 

Dâhil-i dâr-ı sürûr oldı o mahdûm ammâ
Eyledi vâlidinüñ kalbini beytü’l-ahzân

Oldı târîh-i vefât âhirete lafzı aña
Cân atup âhirete oldıgı dem rûh-ı revân

 (1206 H.=1791-2 M.) 

Pertev (Muvakkit-zâde Muhammed Pertev)


Külbe-i ahzânı teşrîfe kelâm itdiñ baña
Gelmediñ şâhım efendim subhı şâm itdiñ bañâ

Mehmed Sıdkî


Ten şebekesinde zâhir hâlet-i ‘aşk mû-be-mû
Lâne-i kudret degil mi külbe-i ahzânımız

Mehmed Sıdkî


Rûz u şeb nâliş-i hasretle misâl-i Ya'kûb
Pür-tanîn eyleyelim külbe-i ahzânımızı

Meşhûrî


Ey sabâ beñzer ki geldüñ hıtta-i Ken`ândan
Gel haber vir şâh-ı Mısra külbe-i ahzândan 

Ziyâ


Külbe-i ahzânıma rahm eyle bir sâye sal
Seyr eyle sûzânıma âteş-i hicrâna bah 

Nigârî


Cânım yakılur âteş-i hicrân-ıla ammâ
Hasret odı bu külbe-i ahzânım içündür

Nigârî


Sensiz ey gonçe-i gül bülbül-i dil kan ağlar
Ün virür şâm u seher külbe-i ahzân içre 

Nigârî


Kalursın subha dek bezm-i rakîbi rûşen eylersin
Niçün ey mâh-ı tal‘at külbe-i ahzânda kalmazsın

Nev’i-zade ‘Atâyî


İrişdi külbe-i ahzânuma berîd-i visâl
Getürdi Yûsuf-ı güm-geşteden nevîd-i visâl

Nikâb-ı hüsni götür tâ hezâr Yûsuf-ı cân
Ola ki cân ile ‘abd-i direm-harîd-i visâl

Hemân ki eyledi ol nakd-i ârzûyı dirîg
Ve ger ne degdi Züleyhâya min-mezîd-i visâl

Görüp muhâsebe müstevfî-i fenâ yer yer
Çekildi defter-i hicrâna hep resîd-i visâl

Gidüp güneş gibi korsaŋ yerüŋde ‘ayn-ı yakîn
Görürsin imdi el üzre hilâl-i ‘îd-i visâl

Gilüŋden el çeküp ol gil yanup ki tâ göresin
Açıldı kendü elüŋden saŋa kilîd-i visâl

‘Abîd-i pîr olanuŋ ‘aynı açılup NEHCÎ
Görür ki görmemek ile imiş ba’îd-i visâl 

Nechî


Külbe-i vicdâna ey Yûsuf-hayâl
Gel şeref vir dîde-i giryâna bas 

Nâmî


Rûzigâr-ı zûr-kâruñ seyr idün bî-dâdını
K'âteş-i hicrân saldu külbe-i ahzânuma

Sâkıb Dede


Ey felek al cânumı ayırma yârumdan beni
Yârdan dûr olmadansa ölmek âsândur baña

Olmadum Ya‘kûb-veş gam-hâne-i ‘âlemde şâd
Yûsuf’am hecrinde ‘âlem beytü’l-ahzândur baña

Sehâbî


Bagladum Ya‘kûb-veş ‘ışkuñla ülfet şöyle kim
Yûsuf’um gûyâ benümle beytü‘l-ahzân’umdadur 

Sehâbî


Şeb ki ol mâh gelür külbe-i ahzânumuza
Çerh pervâne olur şem‘-i şebistânumuza 

Sehâbî


Fürkatüñ Ya‘kûb-veş ey Yûsuf-ı Mısr-ı cemâl
‘Âkıbet kıldı mukîm-i Külbe-i Ahzân beni

Gizledüm şi‘rümde dil râzın Sehâbî bilmedüm
Kim ider rüsvâ-yı ‘âlem defter ü dîvân beni 

Sehâbî


Gülşenüñ her sebz ferşi ‘arş-ı işret-bahş iken
Sensüz iy ârâm-ı cânum beytü’l-ahzândur baña 

Süheylî


Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya’kûb edeli
Girye vü nâlişime külbe-i ahzân aglar 

Sünbül-zâde Vehbî Efendi


Gelmedi külbe-i ahzânıma ahşama karîb
Bir gece bedr-i felek gibi o mâh-ı Ken’ân 

Sünbül-zâde Vehbî Efendi


Nice ârâm eder tenhâ-nişîn-i külbe-i ahzân
Sen insâf eyle gel ey Yûsuf-ı gül-pîrehen sensiz 

Sünbül-zâde Vehbî Efendi


Ümîd-i şâhid-i vaslı komaz hasret-keş-i tenhâ
Bu sûretle enîs-i külbe-i ahzândır Yûsuf 

Sünbül-zâde Vehbî Efendi


Inledür `âlemi aşkun tuyulur ey Yahyâ
Acizüm inlemege külbe-i ahzânumda

Şeyhülislâm Yahyâ


‘Adnî’nün ger külbe-i ahzânına kılsan nüzûl
Cân u dildür ‘arz olan ‘izz-i huzûra muhtasar 

Adnî Beg


Ca‘d-ı vírāne-zād-ı mahrūmı
Oldı bünyād-ı ‘ayşuma mi‘mār

Beytü’l-ahzānam āb-ı çeşmümden
Gūte-hor cün mekān-ı būtímār 

Şehrî


Emr kıldı üstüme gam leşkeri sultân-ı ‛aşk
Turfetü’l-‛ayn içre dil şehrini vîrân etdiler

Özleri .. ol vîrâne-i mezkûrda
Yapdılar gam-hâne … beytü’l-ahzân etdiler 

Nâcî


Ayırdı felek meni vatandan
Bir sen kimi yâr-ı gül-bedenden

Gûyâ sene oldu Mısr Şirvân
Baku mene oldu Beytü’l-ahzân 

Mollâ Sâdık Bâdkûbeli


Be-çeşm-i tâ’ir himmet çe âşiyân çe kafes
Ez-ân be-Külbe-i Ahzân-ı hud neşâtem nîst

Tâlib


Fürûd âyed şebî în-külbe-i gam ber-serem z’ân-sân
Ki tûfân mî-kuned der-girye-i çeşm-i eşk-bâr-ı men

Câmî


Külbe-i ahzânda çekdüm yâra Subhî mâ-hazar
Kanlu yaşumdan şarâb-ı ergavân oldı kebâb 

Subhî


Ugrasun külbe-i ahzânımuza ey Yahyâ
Göñül alçaklıgını eylesün ol serv-i bülend

Yahyâ 


Geldügince külbe-i ahzânuma mihmân-ı gam
Çekdügi hûn-ı cigerdür âb-ı çeúmüm mâ-hazar

Sâfi 


Münîr’üñ külbe-i ahzânın aslâ
Yüzüñ şem’iyle kılmaduñ münevver 

Münîr


Ayaguñ lutf eyle úâhum külbe-i ahzâna bas
Gel kadem-rence kılup bu sîne-i sûzâna bas

İbrâhîm Paşa 


Fürkat-i dildâr ile ey gussa kaldum yaluñuz
Bir kadem lutf eyleyüp bu külbe-i ahzâna bas 

Andelîbî 


Halka hâlüm rûúen oldıysa ne tañ ey dûstlar
Beyt-i ahzânumda yakar her gice âhum çerâg 

Celîlî


Kanı ol gün kim gelüp ol mâh-ı Ken’ân’um benüm
Gün gibi ide müşerref Beytü’l-ahzânum benüm 

Li-mürettibihi


Şem’ yakmañ gam şebinde külbe-i ahzânuma
Kim furûg-ı dâg-ı dil yiter çerâg-ı rûşenüm 

Eyzen


İltesin zerrelerüm kûyına ey bâd-ı sabâ
Güzer itdükçe seher Külbe-i Ahzânumdan

Subhî 


İşigüñden baña turmaz gice gündüz çekilür
Nâleler kâfilesi külbe-i ahzânumdan

Gedâyî


İltesin topragumı kûyına ey bâd-ı sabâ
Güzer itdükçe seher Külbe-i Ahzân’umdan 

Subhî-i Kâdî


Hey kıyâmet gel beni bir lahza toprakdan götür
Bir kadem bas lutf idüp bu külbe-i ahzânuma 

Şem’î


Kanıol Yûsuf Cemâli dîde-i Ya’kûb-ı dil
Giryeden agard gelmez Külbe-i Ahzân’uma 

Cemâlî


Şöyle me’nûs oldı göñlüm külbe-i ahzânına
Ger bihişt olursa meyl itmez cihân bustânına 

Sûzî


Âb-ı eşk ile yuyam gayruñ hayâli nakşını
Dil yazarsa gözlerümüñ Külbe-i Ahzân’Õna 

Emrî


Bir hasîrüm yog iken külbe-i ahzânumda
Bûriyâ nakşı görinür ten-i ‘uryânumda

Âhî 


Gün yüzi virse ziyâ külbe-i ahzânumuza
Ola pervâne kamer şem’-i şebistânumuza

Tâcî-zâde 


Yâr lutf ile gelüp külbe-i ahzânumuza
Bir nazar eylemedi hâl-i perîşânumuza 

İshâk Çelebi


N’ola teşrîf idüben külbe-i ahzânumuza
Gelesin bir gice biñ minnet ola cânumuza

Resmî 


Bir gice hâtırumuz yazmag içün cânânı
Okısak gelmeye mi külbe-i ahzânumuza 

Fakîrî


Taht-ı dilde dil-berâ sultân olayduñ ola mı
Külbe-i Ahzân’uma mihmân olayduñ ola mı

Şemsî 


Esîr-i dest-i hicrânım garîb-i külbe-i ahzân
Ne derdi hicre cân verdim ne yâre vâsıl oldum ben

Muhammed Es'ad Erbilî


Dimedüñ bir gün gelüp bu külbe-i ahzânuma
Ey Tarîkî zâr imişsin böyle bilmezdüm seni 

Tarîkî


Zevk-bâhşa beyt-i firdevsîde eylerken karar
Bir temelsiz külbe-i ahzâna muhtaç ettiler

İbnülemin Mahmut Kemal


Yusuf-ı güm-geşte bâz âyed be-Ken’ân gam ne-hor
Külbe-i ahzân şeved rûzî gülistân gam ne-hor

Döner yine Kenân’a kaybolan Yûsuf, üzülme
Üzüntüler kulübesi gül bahçesi olur bir gün, üzülme

İyileşir durumun ey gam çeken gönül kaygılanma
Geçer bu çılgınlığın, sakinleşir başın, üzülme

Dönmese de felek bizim arzumuzca iki gün
Bir kararda kalmaz devran her zaman, üzülme

Gelirse ömrün baharı, yine çimenler üstünde
Başına gülden şemsiye çekersin ey bülbül, üzülme

Ümitsiz olma sakın ha, bilmezsin gaybın sırrını
Perde ardında olur gizli oyunlar, üzülme

Ka’be aşkıyla çölde yürüyeceksen eğer
Batsa da ayağına muğîlân dikeni, üzülme

Sevgilinin ayrılığında, rakibin sıkıntısında halimizi
Bilir hep halden hale sokan Allah üzülme

Söküp götürürse de yokluk seli varlık temellerini ey gönül
Kaptanın Nûh ya, korkma tufandan, üzülme

Konak tehlike dolu, hedef çok uzak olsa da
Sonu olmayan bir yol yok, üzülme

Yoksulluk köşesinde, karanlık gecelerin yalnızlığında Hâfız
Oldukça virdin dua ve Kur’ân üzülme.

Hâfız-i Şîrâzî









19 Mart 2016

Beytü'l - Hazen Kavramına Dair

Beytü'l-hazen, Yakup peygamberin en sevdiği oğlu Yusuf'u kaybetmesi üzerine üzüntü ve acı içinde çekildiği evidir. Kendisini anlayan olmamış, özellikle diğer oğullarının kendisine ve kardeşleri Yusuf'a ihanetleri ona ağır gelmişti. Bu davranışı kabullenemez, isyan eder ama elinden hiçbir şey gelmez; sabretmekten başka çaresi yoktur. Âdeta dünyaya küserek tüm üzüntülerini paylaştığı evine kapanır. Sabır ve derin bir tevekkülle Allah'a sığınır. En güzel çözümün onda olduğunu düşünür. Yakup peygamberin yazımızda ele alacağımız yaşamı Klasik Şiirimize akseder. Şairler onun kapandığı evi şiirlerinde “beytü'l-hazen” yanında, “beyt-i ahzan”, “külbe-i ahzan” şeklinde adlandırarak ele alırlar.

Yazımızda öncelikle Yakup peygamber etrafında oluşmuş kıssayı ele alıp daha sonra Klasik Şiirimize yansıma biçimi üzerinde duracağız.


Hz.Yakup, Hz.İbrâhîm'in torunu, İshak peygamberin oğludur. Dayısının iki kızıyla evlenmiş ve bunlardan on iki oğlu olmuştur. Aynı anadan doğan Yûsuf ile Bünyamin'i diğerlerinden daha çok sever. Yakup, babasının ölümünden sonra Ken'an ilinde kalarak babasının yerini aldı. Allâh ona peygamberlik verdi.


Yûsuf'u kıskanan diğer oğullarının onu kuyuya atmalarından sonra duyduğu üzüntü ve hasret sonucunda Beytü'l-ahzan (hüzünler evi) denilen kulübesinde yıllarca ağlamış ve ağlamaktan gözleri kör olmuştur. Yıllar sonra oğlu Yûsuf'un yaşadığını gönderdiği gömlekten anlayan Hz.Yakup'un gözleri açıldı ve kısa bir zaman sonra da oğluna kavuştu.


Yakup peygamberin lakabı “İsra'il” dir. Onun soyundan gelenler Beni İsra'il diye anılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de on beş âyette ve Yûsuf Suresi'nde bu olay ve Hz.Yakup'la ilgili bilgi verilmiştir.


Hz. Yakup, evlat acısı ve evlat ihânetiyle imtihan edildi. Yûsuf'un hasretiyle yıllarca sessiz sessiz inledi. Sonunda gözlerine ak indi. Hüznünü içinde gizledi. Şikâyetini sadece Allâh'a iletti. Kimseye “derdim şudur” demedi. Bir an bile ümidini kesmedi. Ümitsizliğe düşmedi. 

Yûsuf'un Mısır'da sultan olması üzerine babası ve ailesini yanına getirtince, İsrâiloğulları da Mısır'a yerleşmiş oldular.


Konu edebiyatımızda şairler için ilham kaynağı olmuş, mahiyet itibarıyla da dikkat çekmiştir. Bu nedenle sıkça işlenen konu olma özelliği taşımaktadır. Konu ele alınırken şairane özellikler kazanmış, şairlerin hayal dünyasında zenginleşmiştir.


Vehbî ayrılık derdiyle Yakup peygamberin durumuna düşmüştür. Şairin ağlama ve sızlamalarına Yakup peygamberin hüzünlerini paylaşan, gözyaşlarını döktüğü ev bile ağlamaktadır.


Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya`kûb ideli
Girye vü nâlişüme külbe-i ahzân ağlar


Hz.Ya`kûb şiire aksederken; âşık sevgiliden ayrı düşmenin hüzün ve kederi ile perişandır. Gönlü gamla doludur. Bu durumda kendisi, Yûsuf'u bekleyen Hz.Yakup'a, içinde yaşadığı hânesi, hüzünler evi “Beytü'l-ahzan”'ne benzemektedir. Bazı beyitlerde âşığın kendisi değil de gönlü, anlatılan yönlerden Yakup'a teşbih edilir.


Muhibbi, Yûsuf peygamberin güzelliğindeki sevgiliden ayrı düşerek gönül evini Hz.Yakup gibi hüzünler evine çevirmiştir. Şairin gönlü ayrılığın verdiği gam ve kederle hüzün doludur.


Hasret ile âh senden ayru Yûsuf-ı cemâl
Eyledüm Ya`kûb-veş dil hânesin beytü'l-hazen


Hz.Yakup, Dîvân Edebiyatı'nda Hz.Yûsuf'la beraber ele alınarak, onunla ilgi kurulur. Yakup peygamber gam ve hüznün sembolüdür. Bu özelliği ile âşık için benzetme unsuru olur.

Gözlerinin görmez oluşu, yıllarca ağlaması, “Kulbe-i ahzân”ı, gözlerinin açılışı gibi yönleriyle telmih yoluyla kendisinden söz edilir. Âşık, bu çileleri yüzünden kendini veya gönlünü Hz.Yakup'a benzetir.

Ayrılık derdiyle hanesi Yakup peygamberin “hüzünler evi” ne dönen Hayretî, kendisini kınayanlara sesleniyor. Yusuf güzelliğindeki sevgiliden ayrılan herkesin kendi durumuna düşebileceğini hatırlatıyor.


Ya`kûb-veş giryân isem beytü'l-hazende ta'n degül
Vâ fürkatâ bir Yûsuf-ı Ken`ândan ayrıldım meded


Hayretî, sevgiliye sesleniyor. “Sen eğer izzet ve şöhrette Hz.Yusuf'un güzelliğindeki şöhret makamına sahipsen; ben de Yusuf'u hüzünler evinde bekleyen Hz.Yakup gibi seni sabırla bekleyen olurum.” Şair, sevgiliden ümit kesmemekte kararlıdır. Sabırla onu bekleyecektir.


N'ola sen mesned-i `izzetde begüm Yûsuf isen
Biz de Ya`kûb gibi âkif-i beytü'l-hazenüz


Nâ'ilî, her aldığı nefeste cam şişeye benzeyen hanesinde göz yaşına boğulmaktadır. Bu haliyle hüzünler evinde göz yaşı döken Hz.Yakup'u andırmaktadır.


Her nefes garkâb-ı eşk eyler bu mînâ hücreyi
Çeşm-i Ya`kûb-ibtilânun beyt-i ahzânın görün


Hz. Yakup'un gözleri üzüntü ve kederle âmâ olmuştu. Yûsuf'tan aldığı haberle gözleri açıldı. Şair Bâkî de sevgiliden ayrı, üzgün ve kederlidir. Gönlü âdetâ “beytü'l-ahzan”'ı andırır. Fakat sevgiliden gelen bir haber, âşığa büyük bir sevinç kaynağı olur. Hüzünler evi durumundaki gönlü, düğün-bayram yeri olur.


Rûşen oldı açılub dîde-i Ya`kûb-ı emel
Demidür menzîl-i `işret ola beytü'l-ahzan

Cennet, Allah'ın rızasına ermiş ve O'na gerçek kul olmuşlar için mükâfat yeridir. İnsanın hayallerine durgunluk verecek güzelliktedir. Kişi orada her istediğine kavuşabilir. Zâtî, sevgilinin olmadığı cenneti düşünemez. Sevgilinin olmadığı cennet onun için zindandan farksızdır. Cennetin gönül alan her köşkü, sarayı ona “beytü'l-ahzân”'ı hatırlatır.


Bâğ-ı cennet dil-rübâsuz bend ü zindândur bana
Her serâ-yı dil-güşâsı beytü'l-ahzândur bana


Yahya Bey, aşk derdiyle kendini Hz.Yusuf'un hasretini çeken Yakup peygambere benzetir. Yolunu ayrılık yolu, yaşadığı hanesini “beytü'l-hazen”, bulunduğu şehri Kenan ili kılmıştır. Şair böylece hasret timsali olmuş Hz.Yakup'la kendi arasında bir bağ kurar.


Kendümi Ya`kûb-ı hasret yolumı râh-ı firâk
Hânemi beytü'l-hazen şehrümi Ken`ân eyledüm


Beyitlerde, şâirin döneminde yaşayan halkın pek çoğunun içinde bulunduğu yokluk, sevdiklerinden ayrı olmaları, varlıklı ve idareci durumundaki insanların ilgisizliği gibi nedenlerle sıkıntı, acı çektiği düşünülüyor. Dönemin yöneticilerinin bu konuda dikkati çekiliyor. Halkın çektiği sıkıntıyı ifade edebilmek için aşağıdaki birinci beyitte Yahya Bey, ikinci beyitte Usûlî Yakup peygamber örneğinden yararlanır.


Meger Ken`ân ilinde Hazret-i Ya`kûb mânendi
Tolubdur kesret-i evlâdı ile beyt-i ahzânı


Beytü'l-hazendedür kâmû Ya`kûb gibi bu halk
Kapdı meger ki Yûsufı bu gurk-i cân-şikâr


Fuzûlî, baharın gelişinde nergis çiçeğinin topraktan filizlenip çıkması olayı ile Yûsuf'tan haber alan, onun ölmediğini öğrenen Hz.Yakup'un gözlerinin açılışı, uzun yıllar hüzün ve kederle oturduğu evinden sevinçle dışarı çıkışı arasında benzerlik kuruluyor.


N'ola çeşm-i ter ile çıksa habs-i hâkden nergîs
N'ola ger çıksa Ya`kûb-ı belâ-keş Beytü'l-ahzândan


Yûsuf'un güzelliğini andıran güneşin akşam saatlerinde batarken yeryüzüne yaklaşması ile henüz çilesi bitmemiş, kederler içinde oturduğu evindeki Hz.Yakup'a benzeyen ay, Hayâlî'ye Yakup kıssasını hatırlatıyor.


Çâh-ı arza düşicek Yûsuf-ı mihr oldı o dem
Mâh-ı Ya`kûb-ı felek külbe-i ahzân-şekil


Beytü'l-hazen kavramı ilahi kaynaklı bütün dinlerin ortak literatüründe yer alan bir kavramdır. İslâm kültüründe de zikri geçen konu yüzyıllarca şairlere ilham kaynağı olmuştur. Dert çeken pek çok şair kendisi ile Yakup peygamber arasında benzerlik kurar. Dolayısıyla yaşadığı hanesi, Hz.Yakup'un hüzünler evini andırır.


Adnan Uzun
Kaynak: Ay Vakti / 68. Sayı / Mayıs 2006

18 Mart 2016

Bundan İbaret

Anneannem için
"İki kızım var" dedi, "benim.
Ve ben" dedi, "onları büyüttüm.
Bundan ibarettir hayatım.

Yaşam beni kızlarımla arama
girdiği ölçüde ilgilendirdi,
tehdit ettiği ölçüde bizleri.

Olan ve olabilecek
her şeye karşı korudum onları.
Acılardan uzak tutabilmek,

hayal kırıklığından, kaygılardan,
kırgınlıktan esirgemek istedim kızlarımı.
Sormadan cevaplamak istedim sorularını.

Nasıl zorlandım ama, bilseniz!
Harbiye, Arif Paşa Han:
Kocam askere alınabilir her an,

ülke garip, dönem garipti,
6-7 Eylül, varlık vergisi filan.
Anlayamadım, anlaşılmaz şeylerdi.

Kalın bir yorgan gibi ırkımı
sırtımda taşıdım, ısındım.
Güçlü olmalıydım. Güçlendim.

Ve başardım:
Geçirdik kırılmadan o günleri,
büyüdü kızlar, evlendiler. Kazandım:

Gerektiği gibi oldu her şey -
onlar büyüdü, ben yaşlandım.
İşte: ben, kızlarım, torunlarım.

Her şey gönüllerince mi?
· Mutlu mu hepsi?
Değil. Biliyorum.

Ama elimden gelen buydu.
İki kızım oldu benim
ve ben onları büyüttüm.
Bundan ibarettir hayatım."

Roni Margulies

Poliglot

Kuşkum yok, yalnız öleceğim
Daha şimdiden hızla,
dedem, babam, Elsa,
azalıyor sevdiklerim.

Ölümün kendisi korkutmuyor beni
- korkunç olan başkalarının ölümü -
fakat bir başıma ölmek, nedense,
kanımı donduruyor düşündüğümde.
Anlamsız bir çaba ama, iki dilde yazıyor
ve üç dilde konuşuyorum insanlarla.
Ve olmasa da yanımda duyacak kimse,
üç dilde sayıklayacağını ölüm döşeğimde.

Roni Margulies