27 Nisan 2021

Korkma

Dün sabah işe giderken
      ölümü gördüm
           ölümü

Ansızın kesti yolumu
Usulca tuttu kolumu
                     korkma
                     dedi

Bedri Rahmi Eyüboğlu


Ah! Ne mutlu kalbi yumuşayanlara

Ama güllerin ne süt beyazı, ne de kızılı
Filizlenmez bu zindanlarda;
Bize burada sadece biraz cam kırığı,
Biraz taş,biraz toprak verirler:
Çünkü bilirler ki çiçeğin bir yaprağı
Alelade bir adamın bile derdine derman olur.

...

Huzura erdi şimdi bu biçare adam
Huzura ya erdi ya erecek.
Onu kızdıracak bir şey yok artık,
Dehşet de güpegündüz gezinmeyecek,
Çünkü onun yaşadığı ışıksız topraklara
Ne Güneş doğacak, ne Ay ışığı düşecek.

Hayvan asar gibi astılar o adamı:
Söylenmedi arkasından
Ürkek ruhunu sakinleştirecek
İnceden bir matem ezgisi bile,
Çabucak çıkardılar adamı,
Ve kapattılar bir deliğe

...

Haklı mıdır, haksız mıdır,
Bilemem tüm bu Kanunlar;
Ama zindanda bizler biliriz,
Kaya gibidir bu duvarlar;
Bir gün burada bir sene kadar uzundur,
Öyle bir sene ki, günleri uzadıkça uzar.
İlk İnsan katlettiği gün kardeşini
Keder dolu dünya dönmeye başladı,
Ve bilirim ki, o günden beri
İnsanın İnsana koyduğu tüm Kanunlar,
Tıpkı bir meşum rüzgâr gibi,
Taneyi savurup, samanı tutar.
...

Kalbimizde zifiri karanlık,
Hücremizde alaca karanlık,
Kazma savurduk, kürek salladık,
Hepimiz kendi Cehennemimizde kaldık,
Sessizlik kaçar gider uzaklara,
Kalırız küstah çan sesleriyle baş başa.

Asla bir insan sesi duyulmaz,
Bir güzel söz olsun söylenmez:
Kapıdan sürekli bizi izler
Gaddar, merhametsiz gözler:
Her şeyi unuturuz, çürüdükçe çürürüz,
Ruhumuz ayrı, bedenimiz ayrı kokuşur.

Paslanır Hayat'ın zincirleri sayemizde
Biz, alçalmış ve yapayalnız bir halde:
Kimi küfürler eder, kimi ağlar sessizce,
Hiç sesini çıkarmaz kimileri de:
Ama Yaradan'ın ebedi Kanunları müşfikti
Yumuşatır taş kesilmiş kalbi bile.

...

Ah! Ne mutlu kalbi yumuşayanlara
Ve sonunda bağışlananlara!
İnsan başka türlü nasıl yolunu bulabilir.
Ve ruhunu Günah'tan arındırabilir?
Efendimiz nasıl girebilir ruha.
Kırık kalplerin çatlaklarından başka?

...

Şimdi yatsın orada sessizce,
Ölüler dirilinceye dek mahşerde:
Lüzumu yok gözyaşı dökmenin,
Ya da beyhude serzenişlerin:
Bu adam sevdiğini öldürmüştü,
Ve bu yüzden de ölmüştü.

Ve herkes öldürür sevdiğini,
Bunu böyle bilin,
Kimi hazin bir bakışla öldürür,
Kimi latif bir sözle,
Korkaklar öperek öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Oscar Wilde
Çeviri: Fatih Demirci

21 Nisan 2021

İnsanın sabır kuvvetini zayıflatan geçmiş ve gelecek zorlukları gereğinden fazla düşünmek, onu güçsüz zavallı ve ümitsiz kılar.

 Cenâb-ı Hakkın insana verdiği sabır kuvvetini evham (gerçek dışı düşünceler) yolunda dağıtmazsa, her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin (asılsız düşüncelerin) tahakkümüyle (baskısıyla) ve insanın gafletiyle ve fâni hayatı bâki tevehhüm etmesiyle (sanmasıyla), sabır kuvvetini mazi [geçmiş) ve müstakbele (geleceğe) dağıtıp, halihazırdaki musibete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya (şikâyete) başlar.“

(Lem’alar, 2. Lem’a, 4 Nükte)

Asıl sorun, baştaki dertlerin büyüklüğü değil, sabrın o dertlere yetmiyor olmasıdır. İnsan sabır kuvvetini gereksiz işlere dağıtmış, şimdi ihtiyacı olan sabrı geçmişe ve geleceğe pay etmiştir. Ordusunun yarısını sağ cepheye, diğer yarısını sol cepheye göndermiş ve düşman karşısında yapayalnız kalmış bir kumandan gibi, daha savaş başlamadan yenilmiştir.

Kaderindeki musibetlere tahammül edebileceği güç ona verilmişken, bu gücü israf edip, dayanıksız bir biçimde musibetlerin karşısına çıkmıştır. Çekilen en ağır acıların, yaşanılan vakte düşen miktarı, tahammül seviyesinin üzerinde değildir.

Bu sırrı kavrayamadığı için zorluklar karşısında kolayca pes etmektedir insan.

Allah israfı sevmediğinden ötürü; gelecekte kullanılacak sabrını insana şimdiden göndermez; şu an verdiği sabrın, geçmiş zamanın musibetleri için kullanılmasından, onlar geçip-gitmemiş gibi taze tutulmasından razı olmaz. O, gönderdiği musibete denk gelecek miktarda sabrı musibetin beraberinde indirmişken, insan sabır gücünü yanlış kullanmakta, sabır israfına girmekte ve bu sebeple musibetlerin kaldırılabilir ağırlığı altında ezilmektedir. Şu anda sırtında bulunan yükleri, sorumlulukları, sonsuza kadar taşıyacağını vehmeder insan.

Onlarla yalnızca bir gün boyunca nasıl baş edebileceğinden başka bir sorunu yoktur oysa onun. Henüz gelmemiş günlerin sabır kuvveti ona șimdi verilmemişken, geleceğin sıkıntılarına şimdiden tahammül etmeye çalışması anlamsız bir tutumdur.

Kişi, geçip gitmiş günlerdeki olumsuzlukları aklında, hatırında, hafızasında sıcak tutarak, var olan sabrı geçmişe yöneltirse, bugüne lazım olan sabır gücü eksilir, barutu biter, șimdi yaşadığı musibet ona olduğundan daha büyük, mevcut dayanma gücü ise var olduğundan daha eksik görünür.

Gelecek, henüz gelmemişken insanı yormaya ve üzmeye; maziyse sona ermiş olmasına rağmen onu yıpratmaya ve bunaltmaya başlar, İnsanın sabır kuvvetini zayıflatan geçmiş ve gelecek zorlukları gereğinden fazla düşünmek, onu güçsüz zavallı ve ümitsiz kılar.

Gelecek günlerdeki, şimdi adem (yokluk) olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak (üzüntü duymak), sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir (ahmaklıktır) ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor (ortadan kaldırıyor).

(Lem’alar, 2. Lem’a, 4. Nükte)



Mecit Ömür Öztürk
İçebakış Fragmanları





18 Nisan 2021

Sürgünden Dönüş

I
O kentin kapısı önünde;
Kuşkular kuşanmış ve dalgın,
İç kentim mi bir dış kent miydi bu?
Bilemem, bunu şimdi sormayın...
Karanlık bastırıyorken girdim;
El ayak çekilmiş dar sokaklardan,
Bir ağaç üstünde oturmuştum, huzursuz
Üşümüş ve türlü tehlikeye maruz,
Karşı tepede bir konak
Bir iki penceresi ışıklı...
Tepe eteğinde, güneşin yasını tutan,
Karalar giymiş bir koru
Koru değil "meşcere" diyordum,
Çünkü içim makbere gibiydi,
Ortaçağda bir gece yaşıyordum.
Bu kentle ilgili bir anım yoktu...
Kentin adından da habersiz
Sadece altında oturduğum ağacın
Nefes aldığını hissediyordum.

II
Huzursuz, üşümüş, tehlikeye maruz
Dışım buz kesmiş, yüreğimde buz
Yaslı bir beste, yüreğimden
Beynime doğru yükselirken
Hatırladım ki birden,
Bu kent benim sürgün yerim
Kendimi buraya süren mi? O da ben.

III
Şirazlı Hâfız "kısa bir süre mümkün ancak,
Birbirimizi görme saadeti"
Demişti bunu nasıl unuttum?
Bu saadetten bir iki yudum,
Ya da doyasıya nazar etmek,
Kesin kurtarırdı beni sürgünden
Görünmez bir elle kaldırıldım,
Kendi dünyama geri alındım...
Yas giysisinden soyunmuş ağaçlar
İçimde ne makbere ne makber
Sadece Şirazlı Hâfız'dan gelen uyarı:
"Kısa bir süre mümkün olacak,
Birbirimizi görme saadeti"
"Alemin seyir defterine,
Devamımız kaydedilmiştir"
Yine de...

Hüsrev Hatemi



Çoğalan

                          -babama ve amcama-

insan bir yorgunluktur sevgili babacığım
bunu sen söylemedin, kimseler söylemedi
bir sabah
bas ucumda kitaplar, masamda şiirlerim
gönlümde genç sevdaların haylaz kırgınlıkları
eldivenlerim içinde kımıldayan güllerle
ben yazdım hayatimin sağır duvarlarına.


ben yazdım
dikenli, uzun yollardan dolaştırdım özleri
binlerce dudak değmiş tılsımlı kelimeler
kul etti giysilerimi avucumdan dağıldı
sonra bir bahar geçti küflü kaldırımlardan
sahi, bir bahar miydi o yağız ergenliğim
kiralık pencerelerden gökyüzüne baktığım
içime konan serçeler, kitaplardaki efsun
balkonuma uzanan dal, sahi bir bahar miydi?

annem
sütten bir ikon gibi hayat damarlarımda
oğluna uzun bir ağıt olduğunu söylüyor
manasız buluyorum bütün ayinlerimi
gözlerimi afyon gibi içime çekiyorum
rahibeler görüyorum meryem güzelliğinde
ağır taş merdivenlerde baharı gözlüyorlar
bir kapı aralanıyor badem çiçeklerinden
küçük bir tufan alıyor çiçekleri, baharı
annem bir rüya oluyor, benimle konuşuyor.

bir ressam anlamayacak benim bildiklerimi
çünkü ben
gölgeleriyle oynayan büyümüş bir çocuğum
renklere kan veren damar benden alındı çünkü
gözlerime `çerçeveli` bir gözlük geçirildi
körelmiş bir hançerle kestim duygularımı
yemiş çaldım bahçelerden açlığım bastırınca
ürkütüp yalnızlığı `zeytin gözlü yar`çaldım.

bir irem hırsızıyım
sabık bir müntehirim sevgili babacığım
annemin bir meryem gibi sükunla emzirmesi
senin siyah saçlarımda defineler araman
gün geçtikçe ağırlaşan yorgunluğum içindi
aradım mevsimleri baharı bulamadım
-insan bir yorgunluktur sevgili babacığım-
bunu sen söylemedin
ben yazdım duvarlarıma külden avuçlarımla
kapandım yazılara
ellerini aradım.

Mehmet Aycı

Çocukluğuma Dönüş

Dalsam çocukluğumun eğri sokaklarına
Büyüyen yanım beni arayıp bulamasa
Girsem büyük dünyama birden ufalsa masa
Değse alnım annemin ıslak dudaklarına

Binsem günlerin bana kurduğu salıncağa
Gizlensem mor salkımlı çardağında sevincin
Şeytan uçurtması gibi seyirtsem sola-sağa
Beni yakalamak istiyenleri şaşırtmak için

Yatsam sırtüstü ak hamağına bulutların
Düşmek korkusu kalksa düşüncenin ağına
Yaşamak bıraksa beni sımsıkı tutacağına
Ve kırılsa içimde bir ayna gibi yarın!..

Sedat Umran

Habersiz

Çocuk uykusunda gülüyor
Yılların acı çığlığından habersiz
Elleriyle oynuyor karanlıklar
Sessiz sessiz.
Ah bebem
Rüzgâr saçlı bebem
Bilsen insanların hâlini bir
Bu kara yalnızlıkta körelen
Işık benimdir.
Bu uzayıp giden yolda
Ağlayıp ağlayıp da
Aklımı sokmuşum girdabına
Yaşamanın.
Çocuk uykusunda gülüyor
Yılların acı çığlığından habersiz
Elleriyle oynuyor karanlıklar
Sessiz sessiz.

Alaeddin Özdenören