21 Ekim 2026

Mehmet Âkif’in Şiir Anlayışı: Samimiyet, Acziyet ve Hakikat

Şairin Kendisiyle Hesaplaşması

“Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım:”

Mehmet Âkif, şiirine okuruna yönelttiği bir davetle başlar. “Kâri’”, yani okur, yalnızca şiiri tüketen, söyleneni dinleyen kişi değildir; şairin kendisini açıklayacağı, sanatını anlamlandıracağı muhataptır. Âkif, şiirlerinin niteliğini başkalarının değerlendirmesine bırakmak yerine doğrudan kendisi konuşmak ister. Bu tercih, daha ilk mısrada şiirin bir tür öz değerlendirme, hatta sanatçının kendi huzurunda verdiği bir hesap olduğunu gösterir.

Burada dikkat çekici olan, şairin okuruna “sevgili” diye seslenmesidir. Bu hitap, şiirle okur arasında kurulmasını istediği yakınlığı ortaya koyar. Âkif, eserinin yalnızca biçimsel özellikleriyle değerlendirilmesini değil, kendisini yazmaya götüren duyguların da anlaşılmasını ister. Şiirinin ardındaki insanın görülmesini bekler.

“Ne hüviyyette” sorusu ise yalnızca şiirlerinin nasıl yazıldığıyla ilgili değildir; onların ne tür bir varlığa sahip olduğunu, hangi kaynaktan doğduğunu ve neyi temsil ettiğini sorgular. Böylece şiir, daha başlangıcında kendi varlık sebebini araştıran bir metne dönüşür.

Hünerin Yerine Samimiyeti Koymak

“Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.”

Âkif, şiirlerini “bir yığın söz” diye nitelendirerek alışılmış şairlik iddiasından uzaklaşır. Şairin kendi eserini bu kadar mütevazı bir ifadeyle tanımlaması, ilk bakışta bir yetersizlik itirafı gibi görünebilir. Oysa burada asıl mesele, şiirin değerini hangi ölçüye göre belirlediğidir. Âkif için şiirlerinin en önemli özelliği, kusursuz bir biçime sahip olmaları değil, samimi olmalarıdır.

“Samîmiyyeti ancak hüneri” ifadesi, şiirin bütün değerini tek bir noktada toplar. Şairin hüneri, okuru etkilemek için türlü sanat oyunlarına başvurmak değil, hissettiğini içtenlikle söyleyebilmektir. Böylece sanatın değeri, dışarıdan görülen ustalıktan iç dünyadaki dürüstlüğe doğru kaydırılır.

Ancak Âkif’in “Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım” demesi, sanatın bütün inceliklerini reddettiği biçiminde anlaşılmamalıdır. Tasannu, yapmacıklık, gösteriş ve doğal olmayan bir sanatlı söyleyiş anlamlarına gelir. Şairin karşı çıktığı, şiirin sırf şiir olduğunu göstermek için süslenmesi, duygunun önüne biçimsel hünerin geçirilmesidir.

Üstelik Âkif’in şiirlerine yakından bakıldığında güçlü bir teknik ustalıkla karşılaşılır. Ölçüye, kafiyeye, ahenge ve konuşma dilinin imkânlarına hâkimiyeti, onun sanatsal beceriden yoksun olmadığını açıkça gösterir. Dolayısıyla burada gerçek bir sanat yetersizliğinden çok, sanatçılığın gösterişe dönüşmesine yönelik bir itiraz vardır. Âkif, ustalığını inkâr eder gibi görünürken aslında ustalığın hangi amaç uğruna kullanılacağını tartışır.

Onun için şiir, sanatçının kendisini sergilediği bir gösteri alanı olmamalıdır. Şiir, insanın içinden geçenlerin hayata ve hakikate sadık kalınarak dile getirilmesidir.

Şiir Gözyaşı mıdır, Acziyetin İfadesi mi?

“Şi’r için ‘gözyaşı’ derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!”

Bu iki mısrada Âkif, şiire ilişkin yaygın bir anlayışla kendi şiir anlayışını karşı karşıya getirir. Şiirin gözyaşı olduğunu söyleyenlere katılmaz. Fakat bu itiraz, şiirin duyguyla ilişkisini reddettiği anlamına gelmez. Tam tersine, duygunun şiirde nasıl yer bulduğunu daha derin bir noktadan açıklamaya çalışır.

Gözyaşı, çoğu zaman üzüntünün, özlemin, aşkın veya merhametin dışa vurumudur. Âkif ise kendi eserlerini doğrudan bu duyguların ifadesi olarak tanımlamak yerine “acz” kavramına başvurur. Acz, insanın güçsüzlüğünü, yetersizliğini ve her şeyi yapmaya muktedir olmadığını kabul etmesidir. “Girye” de ağlama, gözyaşı dökme anlamına gelir. Şair, bütün eserlerini kendi aczinin gözyaşı olarak görür.

Burada acziyetin yalnızca kişisel bir başarısızlık veya sanat bakımından yetersizlik olmadığını düşünmek gerekir. İnsan, bazen yaşadığı acıyı anlatmaya, gördüğü haksızlığı gidermeye, sevdiğini korumaya veya inandığı hakikati bütünüyle ifade etmeye gücünün yetmediğini fark eder. Şiir, tam da bu yetemeyişin içinden doğabilir.

Âkif’in acziyet vurgusu, insanın kendi sınırlarını tanımasıyla ilgilidir. Şair, dünyayı değiştirebilecek, bütün acıları ortadan kaldırabilecek veya içindeki her şeyi eksiksiz biçimde anlatabilecek biri olduğunu ileri sürmez. Aksine, şiirini insan olmanın sınırları içerisinde değerlendirir.

Bu açıdan bakıldığında “Aczimin giryesidir bence bütün âsârım” dizesi, bir şairin kendisini küçültmesinden çok, şiirin kaynağını insanın kendi güçsüzlüğünü fark ettiği yerde aramasıdır. Şiir, burada yalnızca duygunun dışa vurumu değil, insanın kendi yetersizliğiyle yüzleşmesinin de ifadesidir.

Duyduğu Hâlde Söyleyemeyen İnsan

“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!”

Şiirin en çarpıcı bölümlerinden biri burasıdır. Çünkü Âkif, önceki mısralarda savunduğu samimiyet düşüncesini burada bir çelişkiyle karşı karşıya getirir. Samimi olmak, insanın içinden geçeni olduğu gibi söylemesi demekse şair neden hissettiğini söyleyemediğini belirtmektedir?

Aslında bu iki mısra, şiirin merkezindeki gerilimi açığa çıkarır: İnsan, hissettiği şeyin büyüklüğüyle onu ifade edebilme gücü arasında her zaman bir uyum kuramaz.

“Ağlarım, ağlatamam” derken kendi duygusuyla okurda uyandırmak istediği duygu arasındaki mesafeyi dile getirir. Kendisi ağlayacak kadar etkilenmiştir, fakat aynı etkiyi başkasında meydana getirememektedir. Kendi iç dünyasında yaşadığı yoğunluk, karşısındaki insana aynı yoğunlukla ulaşmaz. Şairin acısı gerçektir; fakat bu gerçekliğin başkasına aktarılması garanti değildir.

“Hissederim, söyleyemem” dizesinde ise sorun daha da derinleşir. Burada yalnızca başkasını etkileyememek değil, hissedilen şeyi dile getirememek söz konusudur. İnsan, bazen içinde ne bulunduğunu çok iyi bilir ama onu anlatacak kelimeleri bulamaz. Bazen de kelimeler bulunur, fakat söylenenler yaşananın bütününü karşılamaz. Dile gelen, iç dünyadakinin kendisi değil, ancak onun bir parçasıdır.

“Dili yok kalbimin” ifadesi bu güçlüğü son derece yalın bir imgeyle anlatır. Kalbin dili yoktur; çünkü kalbin yaşadığı her şey, dilin sınırları içerisinde bütünüyle karşılık bulamaz. Buradaki kalp, yalnızca sevginin veya hüznün merkezi değil, insanın kelimelere sığmayan iç dünyasıdır.

Şairin “ondan ne kadar bîzârım” demesi, bu durumdan duyduğu rahatsızlığı gösterir. Bîzâr, usanmış, bezmiş, rahatsız olmuş anlamına gelir. Âkif, kalbinin dilinin olmayışından yakınır. Bu yakınma, şiir yazan insanın temel çelişkilerinden birini ortaya koyar: Şair, ifade etmek istediği şeyin peşinden gider; fakat kullandığı dilin o şeyi bütünüyle karşılayamadığını da bilir.

Bu noktada şiirin başındaki samimiyet iddiası yeni bir anlam kazanır. Samimiyet, hissedilen her şeyin eksiksiz anlatılabileceği anlamına gelmez. İnsan, en samimi olduğu anda bile kendisini tam olarak ifade edemeyebilir. Âkif’in şiirindeki içtenlik, bu eksikliği gizlememesinden kaynaklanır.

Şiiri Okumak, Bir İnsanın İç Dünyasına Yaklaşmaktır

“Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.”

Âkif, bu bölümde okuruna yeniden seslenir. Fakat bu kez kendi şiirlerinin ne olduğunu açıklamakla yetinmez; okuruna onları neden okuması gerektiğini de söyler.

“Bir hisli yürek” ifadesi, şiirin insanda meydana getirmesi beklenen etkiyi anlatır. Âkif, okuruna yalnızca bilgi vermeyi, ona yeni düşünceler öğretmeyi veya estetik bir haz yaşatmayı vaat etmez. Kendi iç dünyasının, hislerinin ve vicdanının şiire dönüşmüş hâlini sunar.

“Onu yazdım” derken kastettiği şey, yalnızca duygularını kâğıda dökmek değildir. Şair, eserlerinde kendi yüreğini görünür kılmaya çalışmaktadır. Böylece şiir, insanın kendisinden başka bir insana doğru uzanan bir imkâna dönüşür.

Burada okurun da sorumluluğu vardır. Şiiri anlamak, yalnızca kelimelerin anlamını çözmek veya ölçüsünü, kafiyesini incelemek değildir. Şairin yaşadığı duyguyla temas edebilmek, onun dünyasına yaklaşmayı gerektirir. Âkif, okurunu bu yakınlığa davet eder.

Bununla birlikte “iki söz yazdımsa” ifadesindeki tevazuyu da gözden kaçırmamak gerekir. Şair, bütün eserlerini büyük bir iddiayla sunmak yerine, birkaç söz söylemiş olsa bile onların içine yüreğini koyduğunu belirtir. Burada şiirin niceliği değil, içtenliği önemlidir.

Bu anlayışta şiirin başarısı, yalnızca şairin ne kadar güzel yazdığıyla ölçülmez. Yazılanların başka bir insanın yüreğinde karşılık bulup bulmaması da önemlidir. Âkif'in okura yaptığı çağrı, şiiri iki insan arasında kurulan bir duygu ve vicdan ilişkisi olarak görmesinden kaynaklanır.

Hayal ile Hakikat Arasında

“Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim,
İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim.”

Bu mısralarda Âkif, şiirin kaynaklarından birini daha açıkça belirtir: Hakikat. Üstelik bunu, önceki bölümlerdeki tevazusundan farklı olarak kesin ve kararlı bir dille söyler. Şair, şiirlerinde anlattıklarının hayal ürünü olmadığını, gördüklerinden hareketle konuştuğunu ileri sürer.

Buradaki “hayal” kelimesini bütün anlamlarıyla ele alıp Âkif'in hayal gücünü reddettiği sonucuna varmak doğru olmaz. Şiir, tabiatı gereği imgelere, çağrışımlara ve dönüştürücü bir dile ihtiyaç duyar. Âkif'in itirazı, daha çok gerçeklikten kopuk bir şiir anlayışına yöneliktir. Onun için şiir, sırf güzel göründüğü veya kulağa hoş geldiği için gerçeğin yerine başka bir dünya koymamalıdır.

“Görüp de söylemişim” ifadesi, şairin gözleme verdiği önemi ortaya koyar. Âkif'in şiirlerinde sokaklar, evler, yoksullar, çocuklar, aileler, toplumun farklı kesimleri ve gündelik hayatın acıları geniş yer tutar. İnsanların yaşadığı sıkıntılar, toplumsal çelişkiler ve ahlaki sorunlar onun şiir dünyasının temel unsurları arasındadır.

Bu bakımdan Âkif'in şairliği, yalnızca iç dünyasına dönük bir duygulanımın ürünü değildir. O, dış dünyaya da bakar; gördüklerini değerlendirir, gördükleri karşısında üzülür, öfkelenir, sorumluluk duyar. Şiir, böylece kişisel duyarlılıkla toplumsal gerçekliğin kesiştiği bir alana dönüşür.

Bununla birlikte burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir şeyi görmek, onun bütün hakikatini kavramak anlamına gelmez. Şair de diğer insanlar gibi gördüklerini kendi bakış açısı, değerleri ve inançları doğrultusunda yorumlar. Âkif'in şiirini güçlü kılan, hakikate aracısız biçimde sahip olduğunu varsaymasından ziyade, şiirini gerçek hayattan ve insanın somut yaşantısından koparmak istememesidir.

Onun şiir anlayışında hayal, hakikatin yerine geçmemelidir. Sanatın görevi, yaşananları örterek okuru hoş bir düşe taşımak değil, insanı yaşadığı dünyayla yeniden karşılaştırmaktır.

Odun Gibi Söz, Hakikat Gibi Şiir

“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”

Şiirin son iki mısrası, önceki bölümlerde anlatılan bütün düşünceleri tek bir ilke etrafında toplar. Âkif, dünyada en çok benimsediği mesleği, yani sanat anlayışını açıklar: Sözü gösterişli olmayabilir, fakat hakikatten ayrılmamalıdır.

“Odun gibi” benzetmesi, şiirin estetik özelliklerini bütünüyle ortadan kaldırmayı amaçlayan basit bir söyleyiş değildir. Odun, işlenmemişliği, kabalığı ve süsten uzaklığı çağrıştırır. Şair, sözünün incelikten yoksun görünmesini bile göze alabileceğini belirtir; yeter ki söylediği şey gerçek olsun.

Burada iki farklı değer karşı karşıya gelir: Sözün güzelliği ve sözün doğruluğu. Âkif, bunlardan ikincisini birincinin önüne koyar. Güzel konuşmak, etkileyici bir söyleyiş kurmak, kelimeleri ustalıkla kullanmak değerlidir; fakat bütün bunlar hakikati gizlemek veya değiştirmek için kullanılıyorsa anlamlarını kaybeder.

Bu tercih, şiirin başındaki “samîmiyyeti ancak hüneri” ifadesiyle birleşir. Âkif için samimiyet, yalnızca insanın kendi duygularını dürüstçe anlatması değildir. Aynı zamanda dış dünyaya karşı dürüst kalmak, gördüğünü çarpıtmamak ve sözünü gerçeğin önüne geçirmemektir.

Böylece şiirde iki ayrı doğruluk anlayışı birbirine bağlanır. Birincisi, insanın kendi iç dünyasına karşı dürüst olmasıdır. İkincisi, dış dünyayı anlatırken hakikate bağlı kalmasıdır. Âkif'in şiir anlayışı bu ikisinin birleştiği noktada şekillenir.

Ancak burada bir soru da ortaya çıkar: Şiir yalnızca hakikati söylemekle mi değerlidir? Bir şiirin doğruluğu, onu kendiliğinden büyük bir sanat eserine dönüştürür mü? Elbette hayır. Gerçekleri anlatmakla şiir yazmak aynı şey değildir. Şiirin dili, ritmi, kuruluşu ve okurda meydana getirdiği etki de önemlidir.

Âkif'in bu mısraları, estetik değerin gereksiz olduğunu söylemekten çok, estetiğin hakikate bağlı olması gerektiğini savunur. Onun idealinde sözün güzelliği, gerçeğin önüne geçmemeli; sanat, anlatılan şeyin samimiyetini ve inandırıcılığını güçlendirmelidir.

Şairin Aczi ve İddiası

Şiirin bütünü düşünüldüğünde, Mehmet Âkif'in iki farklı tutumu yan yana görülür. Bir taraftan “ne san'atkârım” diyerek sanatçılık iddiasını geri çeker; diğer taraftan “her ne demişsem görüp de söylemişim” diyerek kendi sözünün gerçekliğini savunur. Bir taraftan hissettiklerini anlatamadığını söyler; diğer taraftan şiirlerine kendi yüreğini koyduğunu ileri sürer.

Bu karşıtlıklar, şiirin zayıf noktaları olmaktan çok, onun düşünsel hareketini meydana getirir. Âkif, kendisini her şeyi bilen, her duyguyu eksiksiz anlatan ve her gerçeği kusursuz biçimde ifade eden bir sanatçı olarak sunmaz. İnsan olarak sınırlarını kabul eder; fakat bu sınırların arkasına saklanarak sorumluluktan da kaçmaz.

Kendi acziyetini kabul ederken hakikate bağlılığından emin olması, şiirin en önemli gerilimidir. İnsan, hissettiğini tam olarak anlatamayabilir; ancak bu, anlatmaya çalışmaktan vazgeçmesini gerektirmez. Sözü kalbin bütün derinliğini karşılamayabilir; fakat yine de o kalbin tanıklığını taşıyabilir.

Bu açıdan Âkif'in şiiri, yalnızca sanat hakkında bir açıklama değil, insanın kendisine ve dünyaya karşı nasıl bir tutum alması gerektiğine ilişkin bir metindir. Şairin ahlak anlayışıyla sanat anlayışı birbirinden ayrılmaz. Samimiyet, onun için kişisel bir erdem olduğu kadar şiirin de temel şartıdır. Hakikat ise yalnızca anlatılan konunun özelliği değil, sanatçının sözünü yönlendiren bir sorumluluktur.

Sonuç: Şiirin Ardındaki İnsan

Mehmet Âkif, bu şiirde kendisini büyük bir sanatçı olarak yüceltmek yerine, yazdıklarının arkasındaki insanı görünür kılmak ister. Onun şiirlerinde kusursuzluk iddiasından çok samimiyet, gösterişten çok hakikat, duygusal bir nümayişten çok içten gelen bir tanıklık öne çıkar.

Fakat bu şiirin asıl dokunaklı tarafı, şairin hakikati söylemeye kararlı olmasına rağmen insanın kendisini bütünüyle ifade edemeyeceğini de kabul etmesidir. Kalbin dili yoktur; insan hisseder, fakat hissettiğinin tamamını anlatamaz. Şairin çabası, bu imkânsızlığın ortadan kalktığını iddia etmek değil, onunla mücadele etmektir.

Âkif'in şiir anlayışı bu nedenle yalnızca yalın söyleyişe veya toplumsal gerçekçiliğe indirgenemez. Onun için şiir, insanın içindeki duyguyla dış dünyada gördüğü hakikat arasında kurmaya çalıştığı ahlaki bir köprüdür. Şair, bu köprüyü kurarken kendi yetersizliğinin farkındadır; fakat sözünün sorumluluğunu da üstlenir.

“Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” dizesi bu sorumluluğun en açık ifadesidir. Âkif, sözün güzelliğini bütünüyle reddetmez; ancak güzelliğin hakikatten bağımsız bir değer hâline gelmesine karşı çıkar. Çünkü ona göre şiirin asıl gücü, okuru yalnızca etkilemesinde değil, insanı ve hayatı daha sahici biçimde görmeye çağırmasındadır.

Bu şiirde Âkif'in asıl iddiası, büyük bir şair olduğunu kanıtlamak değil; şairliğini hakikate karşı bir sorumluluk olarak yaşamaktır. Kendisini sanatçı olarak küçültürken sözünün ahlaki yükünü büyütür. Şiirinin değerini süsünde değil, samimiyetinde arar. Ve belki de en önemlisi, kalbin dilinin bulunmadığını söylemesine rağmen yazmaktan vazgeçmez. Çünkü insanın bütün hakikati anlatmaya gücü yetmese de hakikate tanıklık etme sorumluluğu vardır.




Şair / Yazar: Mehmet Akif Ersoy

Rahmi'nin Ardından: Kırk Yıllık Bir Dostluğun Hafızası

Ölümle karşılaşmalar, belleğin sakladıkları ve bir dostu hayırla anmak üzerine kişisel bir anlatı

Bir Şiirin Açtığı Kapı

Bazı şiirler insana daha önce bilmediği bir şeyi öğretir; bazılarıysa belleğin derinliklerinde bekleyen, unutulmamış ama uzun zamandır hatırlanmayan şeyleri yerinden oynatır. Emily Dickinson’ın Yalnızlık şiirini okurken benim başıma gelen ikincisiydi. Şiirin ilk kıtasında, insanın mezarın derinliğini ölçmeye cesaret edememesinden söz ediliyordu. Bu dizeler bende yalnızca ölüm üzerine bir düşünce uyandırmadı; beni doğrudan bir görüntünün içine yerleştirdi.

Kendimi mezara girmiş, bulunduğum yeri anlamak için elimle etrafını yoklarken hayal ettim. Sanki öldükten sonra mezara konulmuşum da nerede bulunduğumu, çevremde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Şiirin bende uyandırdığı görüntü buydu. Dickinson’ın sözünü ettiği derinliği uzaktan ölçmüyordum; kendimi o derinliğin içinde buluyordum.

Bu görüntünün beni neden bu kadar etkilediğini düşünürken, yıllar önce yaşadığım başka anılar aklıma geldi. Çocukluğumda tanık olduğum bir cenaze, yıllar sonra kendimi dışarıdan seyreder gibi hayal ettiğim bir ölüm sahnesi, gençliğimde bir caminin avlusunda içine girip uzandığım tabut… Ölüm, hayatımın farklı dönemlerinde, birbirinden bağımsız gibi görünen bu sahnelerle karşıma çıkmıştı. O anlarda ne düşündüğümü, ne hissettiğimi her zaman hatırlamıyordum; ama görüntüler bir yerlerde kalıyordu. Bir şiirin birkaç dizesi, aradan yıllar geçtikten sonra onları yeniden gün ışığına çıkarabiliyordu.

Dickinson’ın Beynimde Bir Cenaze Töreni Hissettim şiirini okuduğumda da ölümün yalnızca bedene ait bir olay olmadığını, insanın zihninde ve belleğinde nasıl yankılanabileceğini düşündüm. Şiirler bana ölüm hakkında bütünüyle yeni bir şey söylemekten çok, kendi içimde zaten var olan fakat adını koymadığım duygulara yaklaşma imkânı veriyordu. Bazen bir şiir, insanın kendisinden bile saklı kalmış bir hatıranın kapısını aralıyordu.

Bu yazı, o yolculuğun hikâyesi. Kendi belleğimdeki ölüm sahnelerine bakarken bu sahnelerin arasından, yokluğuyla hâlâ hayatımda bulunan dostum Rahmi gelip karşıma oturuyor. Kırk yıllık dostluğumuzun hatıraları, ölümle ilgili düşüncelerimin ortasında yeniden beliriyor. Onu hatırlamak, yalnızca kaybettiğim bir insanın ardından duyduğum özleme dönmek değil; birlikte yaşadığımız yılları, onun hayatımdaki yerini ve bana bıraktığı iyiliği yeniden görmek anlamına geliyor.

Çünkü bazı insanlar hayatımızdan geçip gitmez. Çocukluğumuzdan gençliğimize, oradan yetişkinliğimize uzanan yılların içinde bizimle birlikte yürürler. Onlarla geçirdiğimiz zaman, yalnızca ortak anılardan ibaret değildir; kendimizi, dünyayı ve insanları algılama biçimimizin de bir parçasına dönüşürler. Sonra bir gün ölürler. Hayatımızdan ayrıldıklarını biliriz ama zihnimizdeki yerleriyle bedenlerinin artık hayatta olmadığı gerçeğini bir araya getirmekte zorlanırız. Ölüm, insanın varlığını sona erdirse de onunla birlikte yaşadığımız zamanın içimizdeki karşılığını bir anda ortadan kaldıramaz.

Rahmi benim için böyle bir insandı.

Ortaokul yıllarından beri tanışıyorduk. Dostluğumuz hiç kesilmedi. Hayatın değişen dönemleri, geçen yıllar, ayrı ayrı yaşadığımız tecrübeler bu bağı koparmadı. Özellikle son iki üç yılda daha fazla vakit geçirmiştik. Kırk yıla yayılan bir dostluğun içinde son yılların da kendine özgü bir yeri vardı. Birlikte geçirdiğimiz zamanın ne kadar kıymetli olduğunu biliyordum; ama insan, bir gün o zamanın bütünüyle geçmişte kalacağını bilse bile bunun ne demek olduğunu ancak kaybettiğinde anlayabiliyor.

Rahmi'nin ölümünden sonra sosyal medyada paylaştığım bir cümle vardı: “Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim.”

Bu, onunla az vakit geçirdiğime dair bir itiraf değildi. Çok vakit geçirmiştik. Özellikle son yıllarında birbirimize daha fazla zaman ayırmıştık. Yine de ölüm, geçmişteki zamanın çokluğunu hesaba katmıyor. İnsan, kırk yıllık bir dostluğun ardından bile biraz daha konuşabilmeyi, bir kez daha görüşebilmeyi, birlikte yaşanacak günlerin devam etmesini istiyor. Belki de bu cümledeki pişmanlık, yapılmamış bir şeyin pişmanlığından çok, artık yapılamayacak olanın acısıdır.

Rahmi'nin ölümünün ardından yaşadıklarımı düşündüğümde zihnimde ilk beliren görüntülerden biri, Malatya'da gasilhanede onun yüzünü açtığım andır.

Morg Dolabının Önünde

Vefat haberini alınca Malatya'ya gittim. Öğle namazını müteakip defnedilecekti ama ben erkenden gasilhaneye gittim. Ölülerin yıkanmadan önce muhafaza edildiği bölümün sorumlusuna, Abdulvahap Bozbey'i görmek istediğimi söyledim. Nasıl bir hâlim vardıysa adam hiç tereddüt etmedi; beni morg dolaplarının bulunduğu yere götürdü. Rahmi'nin bulunduğu kabini çekti.

Beyaz bir çarşafa sarılıydı.

Yüzünü açtım. Bir süre baktım ve görevliye, “Bu Rahmi değil, yanlışınız var,” dedim.

Görevli hata olmadığını, bunun Abdulvahap Bozbey olduğunu söyledi. Ben yine de kabul edemedim.

“Hayır, hayır, bu o değil,” demeye devam ettim.

Sonra görevlinin yüzüne baktım. Oradaki hüznü görünce bir hata olmadığını anladım.

Yeniden baktım. Gözyaşları içindeydim.

Evet, karşımdaki insan, hatıramdaki Rahmi değildi. Ama baktıkça, tanınmaz hâle gelmiş o bedende onun olduğunu tanımaya başladım. Beyin kanamasından sonra geçirdiği ameliyatın ardından, kafatası sanki amatörce dikilmiş, teyellenmiş gibiydi. Vücudu kocamanlaşmıştı. Saçı sakalı, onu daha önce hiç görmediğim şekilde bembeyazdı.

Bir insanın yüzüne bakarak onu tanımak, yalnızca yüz çizgilerini bilmek değildir. Bazen bir bakışını, gülüşünü, başını çevirişini, konuşurken yüzünde beliren ifadeyi tanırız. Yüz, belleğimizde tek başına durmaz; sesle, hareketle, yaşanmışlıklarla birlikte bir insana dönüşür. Morgda gördüğüm beden ise zihnimdeki Rahmi'yle uyuşmuyordu. Karşımda onun olduğu söyleniyordu ama ben onu tanıdığım insana benzetemiyordum.

Belki de bu yüzden ilk sözüm bir soru değil, bir itiraz olmuştu:

“Bu Rahmi değil.”

Görevli onu yeniden morg dolabına yerleştirdi.

Ölümün gerçekliğini biliyordum. Haberini almış, Malatya'ya gelmiştim. Yine de onun bedeniyle karşılaştığımda bildiğim şeyle gördüğüm şey birbirine uymadı. Bir insanın öldüğünü öğrenmek başka, onun bedenine bakmak başka. Haberi zihnimizde bir yere koyabiliyoruz; ölümün kendisiyle yüz yüze geldiğimizdeyse o bilgi, bildiğimiz bir gerçek olmaktan çıkıp bütün ağırlığıyla karşımıza dikiliyor.

O an, kırk yıllık dostumun ölümünü yalnızca öğrenmedim. Ölümün onu benden nasıl ayırdığını da gördüm.

Son Abdest

Yıkanma vakti gelince gasilhaneye girdim. Hastanede bedenine sarılmış yoğun bakım giysisi çıkarıldı, yıkanmaya hazırlandı. Rahmi'nin son abdestinin aldırılmasına bir süre eşlik ettim. Hâlimden endişelenen kardeşi İsmet, “Abi, gel dışarı çıkalım, iyi değilsin,” diyerek beni oradan çıkardı.

Cenaze namazından defnedilmesine kadar oradaydım. Bedenim oradaydı ama zihnim bomboştu. O saatlerin nasıl geçtiğini, neler gördüğümü, kimlerle ne konuştuğumu bugün anlatamıyorum. Hatırladığım son görüntü, arabadan defni izleyen annesiydi.

Aradan üç yıl geçti. Buna rağmen Rahmi'nin cenazesini hâlâ anlatamıyorum; hatıra, sanki daha dün yaşanmış gibi taze olmasına rağmen. Çocukluğumda, beş yaşındayken gördüğüm cenazeyi bütün ayrıntılarıyla hatırlayabiliyorum. Ama kırk yıllık dostumun cenazesinden geriye kalanlar belleğimde parçalı, bulanık ve erişilmesi güç.

Bazen kendi kendime bunun nedenini düşünüyorum. İnsan, çocukken gördüğü bir ölümü bütün ayrıntılarıyla hatırlarken kendisine bu kadar yakın birinin cenazesini neden hatırlayamaz? Acaba zihnim beni korumak için o saatleri uzağa mı koydu? Rahmi'nin ölümüne ilişkin görüntüleri hatırlamamam, onun yokluğuyla baş etmenin bir yolu mu oldu?

Bunların cevabını bilmiyorum. Belleğin neyi neden koruduğunu, neyi neden uzaklaştırdığını kesin olarak söyleyemem. Belki de zihnim, o saatlere yeniden dönmemi zorlaştıran bir sınır koydu. Fakat hatırlayamamak, yaşananların önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bazen insanın zihninde boşluk bırakan şeyler, hayatında da en derin izleri bırakan şeyler olabiliyor.

Beş yaşımda gördüğüm cenazeyi unutmadım. Rahmi'nin cenazesini ise hatırlamakta zorlanıyorum. Bu iki hatıra arasındaki farkı açıklayamıyorum. Yalnızca şunu biliyorum: Rahmi'nin ölümünün bazı saatlerini hatırlayamamam, onun hayatımdaki kırk yılını ortadan kaldırmıyor.

Ölümünün son görüntüsü belleğimde bulanık; hayatımdaki yeri değil.

Çocukluğumdan Kalan İlk Cenaze

Ölümle ilk karşılaşmam beş yaşlarımdaydı. Annemin dedesi vefat etmişti. Aile evinde büyük bir kazanda su kaynatıldı. Avluda ölüyü yıkadılar, kefenlediler. Sonra tabutu bekleyen bir kamyona yüklediler.

Bütün bunları hatırlıyorum.

O yaşta korkmamıştım. Şaşırmamıştım da. İlk kez gördüğüm için merakla izliyordum. O gün yaşananlar, zihnimde olağan bir hayat faaliyeti olarak yer etmişti. Nasıl düğünde büyük kazanlarda yemek pişirilir, ateş yakılır, insanlar bir araya gelirse ölüm de hayatın içinde gerçekleşen bir olaydı. Ölü yıkanıyor, kefenleniyor, tabuta konuyor ve götürülüyordu.

Tabutun kamyona yüklenişi, hatırladığım son görüntüdür. Nereye götürüldüğünü hiç sormadım.

Şimdi geriye baktığımda, o günün bende bıraktığı şeyin korkudan çok merak olduğunu görüyorum. Ölüm, hayatın dışına çıkarılmış, çocuklardan saklanan, yalnızca kapalı kapılar ardında yaşanan bir olay değildi. Ailenin, avlunun, evin ve gündelik hayatın içindeydi. Bir insan ölür, geride kalanlar onun bedenini yıkar, kefenler ve uğurlardı.

Belki de bu yüzden ölüm düşüncesi hayatım boyunca zihnimin bir köşesinde yer tuttu. Onu yalnızca uzaktan duyduğum bir haber olarak tanımadım. Daha çocukken, insanların ölüm karşısında yaptıklarını gördüm. Ölümün kendisini anlamamıştım elbette ama ona eşlik eden hayatı izlemiştim.

Yıllar sonra Rahmi'nin cenazesini hatırlamakta zorlanacağımı, çocukluğumdaki o sahnenin ise bütün açıklığıyla belleğimde kalacağını bilemezdim.

Bir Tabutun İçinde

Yirmili yaşlarımın başlarındaydım. Malatya'nın Yeşilyurt taraflarında yürürken bir caminin dış avlusuna girdim. Musalla taşının üzerinde bir tabut duruyordu. Kapağını açtım, içine uzandım ve kapağı üzerime kapattım.

Ne düşündüğümü bugün hatırlamıyorum. Orada neden yattığımı, ne hissettiğimi, ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Birinin beni görmesinden çekinmiş olabilirim; belki de tabutun içinde sıkılmışımdır. Çok geçmeden çıktım.

Bu anıyı bugün geriye dönüp düşündüğümde, ona bilmediğim bir anlam yüklemek istemiyorum. O gün kendime neyi göstermek, neyi anlamak istediğimi bilmiyorum. Yalnızca yaptığım şeyi hatırlıyorum: Bir tabutun içine girdim, kapağını kapattım ve sonra dışarı çıktım.

Ölüm, uzun zamandır zihnimde yer tutan bir meseleydi. Ama insanın ölümle ilgilenmesinin tek bir nedeni olmak zorunda değil. Merak, hayatın sonunu düşünme isteği, bilinmeyene yaklaşma arzusu… O gün hangisinin beni tabutun içine götürdüğünü bilmiyorum.

Bugün o sahneyi hatırladığımda, geçmişteki kendime bir açıklama borçluymuşum gibi hissetmiyorum. Her hatıra mutlaka çözülecek bir bilmece değildir. Bazen bir insanın hayatında gerçekleşmiş bir olay olarak kalır; yıllar sonra ona baktığımızda bile bütün anlamını ele vermez.

Kendi Bedenime Dışarıdan Bakmak

Yıllar sonra, bir gün duş alırken kısa bir an için kendi ölümümü düşündüm. Kendimi ölmüş, gasilhanede yıkanmak üzere hazırlanmış bir beden olarak hayal ettim. Üstelik kendimi dışarıdan görüyordum. Yatan bendim; bakan da bendim.

Bu düşünce beni derinden etkiledi. Ağladım.

Ama korkmuyordum. Hissettiğim şey, o bedene karşı bir merhamet, hatta acımaya yakın bir duyguydu. Yıkanan cenazeyi kimsesiz hissettiğimi, kimsesi olmadığı için kendi cenazesini yıkandığını düşündüğümü hatırlıyorum. Orada yatan insana üzülüyordum. Kendime dışarıdan bakıyor, sanki tanıdığım ama artık hiçbir şey yapamayacak birine acıyordum.

Aradan yıllar geçti. O günkü duygunun şiddeti geride kaldı. Bugün geriye dönüp baktığımda, aynı şeyi daha çok acımayla karışık bir merhamet olarak hatırlıyorum.

İnsan kendi bedenine genellikle hayatın içinden bakar. Onu taşıdığı, onunla yürüdüğü, çalıştığı, sevdiği, yorulduğu için kendisinin bir parçası olarak görür. Ben o an, bedenimi sanki kendimden ayrı bir varlık gibi düşünmüştüm. Hayat boyunca bana eşlik eden, ama bir gün benimle birlikte hareket edemeyecek olan bir beden…

Ona neden acıdığımı tam olarak açıklayamıyorum. Neden kimsesiz hissettiğimi de. Belki de ölüm düşüncesi, insanı bir anlığına kendi hayatının dışına çıkarıyor; kendisine alıştığı gözle değil, başka bir insanın savunmasızlığına bakar gibi bakmasını sağlıyor.

Bunu bir açıklama olarak değil, o gün hissettiğim duygunun tarifi olarak söylüyorum. Kendimi korkmuş değil, merhamet duymuş biri olarak hatırlıyorum.

Yıllar sonra Rahmi'nin yüzünü morgda açtığımda ise artık hayal ettiğim bir bedenle değil, gerçekten ölmüş bir dostumun bedeniyle karşı karşıyaydım. O gün kendime dışarıdan bakarken duyduğum merhametle bu karşılaşma arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kuramam. Fakat her iki hatırada da ölümün karşısında bir beden vardı ve o bedene bakarken hissettiğim şey korkudan çok hüzündü.

Bir Başkasının Kimsesizliğine Ağlamak

Yıllar önce bir arkadaşımın eşi doğum sırasında hayatını kaybetti. Kadın yabancı uyrukluydu; yanında kocasından başka kimsesi yoktu. Cenazeye birkaç arkadaş katıldık.

Kadın mezara indirilecekti. Eşi, onu yerleştirmek için mezara indi. İmam, adamın kim olduğunu sordu. “Kocasıyım,” cevabını alınca, dinen evlilik bağının ölümle sona erdiğini, artık eşinin kocası sayılmadığını söyledi ve kadını mezara ailesinden birinin yerleştirmesini istedi. Açıklama yapmadan ben indim mezara. Biliyordum ki ailesinden kimse yoktu; ailesi ben oldum ve merhumeyi kabrine ben yerleştirdim.

O sırada ağladım. Ama ağlamamın nedeni yalnızca bir kadının ölmüş olması değildi. Onun kimsesizliğine ağlıyordum. Annesi, babası, kardeşleri, akrabaları yoktu yanında. Bir insan son yolculuğuna uğurlanıyordu ama ailesinden kimse orada değildi. Onu mezara yerleştiren kişi, hayatının nasıl geçtiğini, annesinin ona nasıl seslendiğini, çocukken neler yaşadığını bilmeyen biriydi. Ben yalnızca o son anda yanındaydım. Peygamberimizin "doğum sırasında ölen kadın şehit sayılır" hadisinin o an zihnimde olduğunu hatırlıyorum. Bir şehidi kabrine yerleştirmiştim. Rabbim şehadetini kabul etsin inşallah.

Kocası imamın sözlerine karşı çıkmadı. Onun yerine başka birinin mezara inmesini kabul etti; ardından eşinin üzerine toprak attı. Ben onun bu tavrını yıllar sonra bile düşündüm. Karısı doğum sırasında ölmüştü. Kucağında yeni doğmuş bir bebek vardı; bir yandan eşini kaybetmiş, bir yandan bundan sonra hayatını tek başına sürdürmek zorunda kalmıştı. Muhtemelen hâlâ şok içindeydi. O an neler hissettiğini, imamın sözlerini nasıl karşıladığını bilemem.

Benim içimde kalan, kadının yalnızlığıydı.

O gün mezara inerken yalnızca bir cenaze görevini yerine getirmiyordum. Ailesinden uzakta, yabancı bir ülkede ölmüş bir kadının son anında yanında bulunuyordum. Onu tanımıyordum ama kimsesizliğini görebiliyordum. Onunla bir hayat yaşamamıştım; yine de o an, bir insanın son yolculuğunda yalnız bırakılmasına üzülüyordum.

Şimdi geriye baktığımda, ölümle karşılaşmalarımın hepsinin aynı duyguyu taşımadığını görüyorum. Çocukken merakla izlemiştim. Tabutun içine girdiğimde ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Kendi bedenimi hayal ettiğimde ağlamıştım ama korkmamıştım. O kadını mezara yerleştirirken ise onun kimsesizliğine ağlamıştım.

Bunların hepsini tek bir açıklamaya bağlamak doğru olmaz. Fakat hepsinde, ölümün kendisi kadar insanın ölüm karşısındaki hâli de dikkatimi çekmişti. İnsanların ne yaptığı, kimin yanında bulunduğu, kimin yalnız kaldığı, geride kalanların ne yaşadığı…

Belki de bazı anılar bu yüzden unutulmuyor. Çünkü yalnızca ölen kişiyi değil, o kişinin ölümü karşısında nasıl bir insan olarak kaldığımızı da hatırlatıyorlar.

Rahmi'nin Ardından

İstanbul'a döndüğümde, Rahmi'nin ardından bir şeyler yazdım. 12 Temmuz 2023 tarihli notumda şöyle diyordum:

Sevgili Rahmim bugün Rabbine kavuştu. Bir çocuk gibi, uykusu gelmiş yorgun bir çocuk gibi kollarını O'na uzattı ve "beni kucağına al" dedi. Uyudu, uyanmadı. Seslendiler, cevap vermedi. Omuzlarından sarstılar, inledi, uyanmadı.

İnsanları bilmem ama çocukları çok sevdi, hep sevdi. Koşulsuz, şartsız. Kızıma "kızım" demesi, "onlar bizim küçük annelerimiz" demesi gözümün önünde.

Rabbine söyleyeceği çok şey vardır. Belki de son yıllarda içine kapanıp sustuğu gibi O'nun da karşısında susacak "Rabbim!", diyecek "Rabbim!" Kelimeler boğazına düğümlenip bu dünyada şahit olmadığım gözyaşları ile Rabbiyle konuşacak. Bu dünyada görüp incindiği şeyleri O'na anlatacak. Bilhassa dindar olduğunu iddia eden insanların yaptığı haksızlıkları, helal-haram ayırmadan yaşayanları.

Rabbinin bize şahdamarımızdan yakın olduğunu bilenlerdendi Rahmi. Onu orada çok sevdiği çocuklar karşılayacak. Tüm çocuklar onun evladıydı. Bu dünyada baba olamamış olması bunu değiştirmiyor. Onlara orada oyunlarında eşlik edecek.

Rabbim, onu cennetinde ağırla, yorgunluklarını gider, bu dünyadaki hüznünü unuttur. Dünyayı unuttur. "Geldiğim için çok mutluyum" dedirt ona.

Onun iyiliğine, güzel hasletlerine, cömertliğine, zalime ve cehalete tahammülsüzlüğüne şahidiz Ya Rabbi. Onunla hayatımı güzelleştirdiğin için Sana hamd ediyorum.

Annesine, kardeşlerine, yeğenlerine ve bu dünyada onu tanıyıp sevenlerine sabır ver. Onunla Cennetinde tekrar buluşmayı bizlere nasip et Ya Rabbi. "Sen koru, Sen gözet". Artık o Senin bize vadettiğin ebedi aleminde.

"Her nefis ölümü tadacaktır ve dönüşümüz Sanadır".

"Bize düşen güzelce sabretmektir."

Bizlere de hayırla anılacak bir ömür nasip et Allahım...

Mekanın Cennet olsun güzel kardeşim.

12 Temmuz 2023

Bu satırları bugün yeniden okuduğumda, morgdaki karşılaşmadan farklı bir Rahmi görüyorum. Orada tanıyamadığım bir beden vardı; burada ise bütün canlılığıyla hatırladığım bir insan. Çocukları seven, kızıma “kızım” diye seslenen, cömertliğiyle, iyiliğiyle, haksızlıklar karşısındaki tavrıyla hayatımda yer etmiş bir dost.

Onun ardından yazdığım metinde, Rahmi'yi yalnızca kaybettiğim biri olarak anlatmıyorum. Onun nasıl bir insan olduğuna şahitlik ediyorum. İyiliğine, güzel hasletlerine, cömertliğine, zalime ve cehalete tahammülsüzlüğüne… Bir insan öldükten sonra hakkında söylenebilecek en değerli şeylerden biri, onu tanıyanların onun iyiliğine şahitlik etmesidir. Benim yazdığım dua da bu şahitliği taşıyor.

Rahmi'nin inancını, Allah'a yakın olduğuna dair düşüncesini biliyordum. Aynı zamanda dindar olduğunu iddia eden insanların haksızlıklarından incindiğini de biliyordum. Onun ardından Rabbine seslenirken, dünyada içine attıklarını, belki de söyleyemediklerini anlatacağını hayal ettim. Bunlar onun öteki dünyada ne yaşayacağını bildiğim için değil, onu tanıdığım ve onun için umut ettiğim için yazdığım sözlerdi. Dua, bilmediğimiz şeyleri kesin olarak bildiğimizi söylemek değil; sevdiğimiz insan için en güzelini dilemektir.

Ona cennette çocukların eşlik edeceğini hayal ettim. Çünkü çocukları çok severdi. Bu dünyada baba olamamış olması, benim gözümde çocuklarla kurduğu bağı eksiltmiyordu. Kızıma “kızım” demesi, çocukları “bizim küçük annelerimiz” diye anması hâlâ gözümün önünde. Ölümünden sonra onu hatırlarken zihnime gelen şeylerden biri de buydu: Bir insanın kendi çocuğu olmayabilir ama başkalarının çocuklarına duyduğu sevgiyle onların hayatında yer edinebilir.

Yazımın en içten cümlelerinden biri de şuydu: “Onunla hayatımı güzelleştirdiğin için Sana hamd ediyorum.”

Bu cümlede kaybın acısıyla birlikte şükür de var. Rahmi artık hayatta değildi ama onunla yaşadığım yıllar benim hayatımdan silinmiş değildi. Dostluğumuz sona ermişti; dostluğumuzun yaşanmış olması sona ermemişti.

Belki de bugün onu hatırlamaya devam etmemin nedeni budur. Cenazesinin bazı anlarını hatırlayamıyorum ama onun nasıl bir insan olduğunu biliyorum. Morgdaki görüntüsü zihnimde hâlâ ağır bir yer tutuyor; fakat Rahmi'nin hayatımdaki karşılığı o görüntüden ibaret değil. O, ortaokuldan beri tanıdığım, hayatımın kırk yılına dokunmuş, son yıllarında da birlikte çok vakit geçirdiğim dostumdu.

Rahmi'nin ardından yazdığım dua, onun ölümünden sonra belleğimde kalan ilk ve en açık tanıklıklardan biri. Cenazesini anlatmakta zorlanıyorum ama onu nasıl uğurlamak istediğimi biliyorum. Ona dair son sözüm, ölümünün nasıl gerçekleştiğini anlatmak değil; hayatımda nasıl bir yer tuttuğunu söylemekti.

Ölümün Ardından Okunanlar

Rahmi'nin ölümünden bir süre sonra Six Feet Under dizisinden bir replikle karşılaştım: “Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim.” Bu sözü paylaşmıştım. Aynı günlerde Fazıl Hüsnü Dağlarca üzerine bir kitap elime geçmişti. Kitapta İsm-i Âzam şiiri de vardı. Dağlarca'nın ölümle ilgili sözlerini içeren “ÖLÜM ORDA ONU GÖRÜYORUM” başlıklı yazıyı da fotoğrafıyla birlikte paylaşmıştım.

Dağlarca'nın ölümden söz edişi, İsm-i Âzam şiirindeki isim, söz ve kalp düşüncesi, Rahmi'nin ardından yazdığım dua… Bunlar ölümün hemen ardından zihnimde bir araya gelen metinlerdi. Bugün geriye dönüp baktığımda, bunları yalnızca ölümle ilgili paylaşımlar olarak görmüyorum. Sevdiğim bir insanı kaybettikten sonra ölümün anlamını, insanın geride bıraktıklarını ve ölümden sonra onunla kurduğumuz ilişkinin nasıl devam ettiğini düşünüyordum.

Dağlarca'nın ölüm üzerine söylediği sözde ölüm, karşısında durduğu ve gördüğünü söylediği bir varlık olarak beliriyordu. Benim morgdaki karşılaşmamdaysa ölüm, tanıdığım insanın bedenini tanıyamayışımda kendini gösteriyordu. O, “Ölüm orda, onu görüyorum,” diyordu. Ben ise Rahmi'nin yüzünü açıp “Bu Rahmi değil,” demiştim.

Bu iki cümleyi yan yana getirdiğimde, birinin ölümle karşılaşmasını diğerinin açıklaması olarak görmüyorum. Ama ölümün insanlara ne kadar farklı biçimlerde görünebildiğini düşünüyorum. Bazen bir odanın köşesinde görülen, bazen bir bedenin karşısında yaşanan, bazen bir dostun ardından yazılan duaya dönüşen bir gerçeklik…

İsm-i Âzam şiirini o günlerde okumamın Rahmi'nin ölümünü nasıl yaşadığımla doğrudan bir ilişkisi olup olmadığını söyleyemem. Fakat o günlerde ölüm, yalnızca kaybettiğim bir insanın yokluğu değildi. İsimleri, sözleri, inancı, hatıraları ve insanın ölümden sonra geride bıraktığı bağları düşünüyordum. Bir de onu Allah’ın İsm-i Azamına emanet ettiğim duygu ve temennisi vardı. Tefeül olarak bu karşıma çıkmıştı. Belki de bu yüzden bugün o paylaşımlara baktığımda kendi yasımın izlerini de görüyorum.

İnsan bazen acısını doğrudan anlatamaz. Bir şiir paylaşır, bir cümlenin altını çizer, bir fotoğrafın yanına birkaç kelime yazar. Bunların her biri tek başına bakıldığında küçük bir kayıt gibi görünür. Fakat yıllar sonra yan yana geldiklerinde, o dönemde zihninden nelerin geçtiğini gösterirler.

Benim için bu paylaşımlar da böyle. Rahmi'nin ardından yazdığım duanın yanında, ölümle ilgili bir şiir ve bir replik var. Birinde ona sesleniyorum, diğerlerinde ölümün kendisine bakıyorum. Belki de yas, sevdiğimiz insanı anmanın yanı sıra onun ölümüyle birlikte hayatımıza giren sorularla yaşamayı öğrenmektir.

İnsan Dokunduğu Ölüleri Unutamıyor

Zehra Betül'ün bir sözü vardı: “İnsan dokunduğu ölüleri unutamıyor.”

Rahmi, dokunduğum bir ölü değildi sadece; hayatımın kırk yılı onunla dokunmuştu.

Bu cümleyi bugün düşündüğümde, ölümle ilgili bütün anılarımın ortasında farklı bir anlam kazanıyor. Ben ölümle birkaç kez karşılaştım. Çocukken bir ölünün yıkanmasını ve kefenlenmesini izledim. Gençliğimde bir tabutun içine uzandım. Bir gün kendi bedenimi dışarıdan gördüğümü hayal edip ağladım. Kimsesiz bir kadını mezarına yerleştirdim. Ama Rahmi'nin ölümü, bütün bunlardan başka bir yerde duruyor. Çünkü o, yalnızca dokunduğum bir beden değildi; hayatımın büyük bir bölümünde var olmuş bir insandı.

Bir insanın bedenine dokunmakla onunla bir hayatı paylaşmak aynı şey değil. Rahmi'nin son abdestinin aldırılması sırasında yanında bulundum, bedenini morgda gördüm, ölümünün ardından dua ettim. Ama onu asıl tanıdığım yer, kırk yıllık dostluğumuzdu. Onu hatırladığımda yalnızca son gününü değil, birlikte yaşadığımız zamanı da hatırlıyorum. Onunla konuştuğum, birlikte vakit geçirdiğim, kızımla kurduğu ilişkiye şahit olduğum yılları…

Ölüm, o zamanın devamını kesti. Ama geçmişte yaşanmış olanı ortadan kaldıramadı.

Rahmi'nin cenazesini hatırlamakta zorlanıyorum. Bazen belleğimin beni korumak için o görüntüleri uzağa koyduğunu düşünüyorum. Bunun kesin açıklamasını bilmiyorum. Fakat Rahmi'nin hayatımdaki yerini hatırlamak için cenazesini bütün ayrıntılarıyla hatırlamaya ihtiyacım yok. Onunla geçirdiğim yıllar, morgdaki görüntüden daha geniş bir alana yayılıyor.

Bir insanın ölümünden sonra bellekte kalanlar, onun hayatının tamamını temsil etmiyor. Son görüntü çok ağır olabilir; yine de insanı o görüntüye indirgemek haksızlık olur. Rahmi'nin bedenini tanıyamadığım an, benim için ölümün en sarsıcı anlarından biriydi. Fakat Rahmi, o an değildi yalnızca. O, hayatımın kırk yılına yayılmış bir dostluktu.

Bu yüzden “İnsan dokunduğu ölüleri unutamıyor” sözünü Rahmi için düşündüğümde, dokunmanın anlamı genişliyor. Bazı insanlara ellerimizle dokunuruz. Bazılarına hayatımızla. Onlarla geçirdiğimiz zaman, paylaştığımız sözler, birbirimizin hayatında tuttuğumuz yer, aramızda bir temas oluşturur. Ölüm, fiziksel teması sona erdirir ama geçmişteki teması silemez.

Rahmi benim hayatıma dokunmuştu. Ben de onun hayatına dokunmuşumdur; bunu ancak kendi payıma düşen anılarla söyleyebilirim. Dostluğumuzun karşılıklı anlamını bütünüyle bilemem. Ama her süreçte kardeşlerinin beni haberdar etmiş olması, aramızdaki bağın derinliğinin bilindiğini gösteriyor. Ama onun benim hayatımı güzelleştirdiğini biliyorum. Bunu ölümünden hemen sonra, 12 Temmuz 2023'te yazdığım duada da söylemiştim.

Aradan yıllar geçse de bu cümleyi değiştirmem gerekmiyor.

Hatırlamak ve Hatırlayamamak

Bugün kendi hayatıma dönüp baktığımda, ölümle ilgili anılarımın belleğimde farklı biçimlerde durduğunu görüyorum. Beş yaşında gördüğüm cenaze bütün ayrıntılarıyla önümde. Tabutun içine uzandığım günün nedenini hatırlamıyorum. Kendi ölümümü hayal ettiğimde duyduğum merhameti hâlâ hatırlıyorum. Kimsesiz kadının mezarına indiğimde neden ağladığımı biliyorum. Rahmi'nin cenazesindeyse bazı görüntüler var, bazı saatler yok.

Bunların hepsini tek bir düşüncenin kanıtı gibi sunmak istemiyorum. Hayatımızda gerçekleşen her olay, sonradan bir bütünün parçası hâline gelmek zorunda değil. Bazen anılar birbirine yaklaşır, bazen birbirinden uzak durur. Bazen bir şiir, yıllar önce yaşadığımız bir olayı yeniden düşünmemizi sağlar. Bazen de bir hatıranın anlamı, onu anlatmaya çalışırken değişir.

Benim için ölüm, uzun zamandır zihnimin bir köşesinde bulunan bir mesele. Ama Rahmi'nin ölümünden sonra bu düşüncenin ortasında artık yalnızca ölümün kendisi yoktu. Bir insanın hayatımda nasıl yer edindiği, ölümünden sonra onu nasıl hatırladığım, belleğimin neleri koruyup neleri uzaklaştırdığı da vardı.

Kendi bedenimi hayal ettiğimde ona acımıştım. Kimsesiz kadını mezara yerleştirirken onun yalnızlığına ağlamıştım. Rahmi'nin yüzünü morgda açtığımda ise onu tanıyamadım. Bu anıların her birinde başka bir duygu var. Ama geriye dönüp baktığımda, insanın kırılganlığına karşı duyduğum hassasiyetin hepsinde bir yeri olduğunu düşünüyorum. Bu, kendime verdiğim kesin bir hüküm değil; anılarımı bugün okuduğumda gördüğüm ortak bir iz.

Rahmi'nin ölümü, bana onun hayatımdaki yerini yeniden düşündürdü. Fakat onunla geçirdiğim kırk yılı ölümün gölgesine hapsetmek istemiyorum. Dostluğumuzu yalnızca son günle anlatmak, yaşadığımız hayatın büyük bölümünü dışarıda bırakır. Onun ardından duyduğum acı, birlikte geçirdiğimiz zamanın yerine geçemez. Tam tersine, o acının neye ait olduğunu anlamak için o zamanı hatırlamam gerekir.

Bu nedenle Rahmi'nin cenazesini hatırlamakta zorlanmamı, dostluğumuzun eksik bir kaydı olarak görmüyorum. Hatırlayamadığım saatler var. Ama onunla geçirdiğim yıllar da var. Birinin varlığı, diğerini geçersiz kılmıyor.

Belki de insanın yas tutması, kaybettiği kişiyi zihninde her zaman aynı açıklıkla tutabilmesi demek değildir. Bazen yüzünü hatırlarsınız, bazen sesini. Bazen bir cümlesi belirir, bazen bir fotoğrafına bakarsınız. Bazen de onunla ilgili bir anıyı anlatmaya çalışırken kelimeler yetmez. Fakat insan, hatırlayamadığı her şeyi unutmuş olmaz. Bir dostluğun hayatınızda bıraktığı iz, tek tek anıların toplamından daha büyük olabilir.

Rahmi'yi hatırlamakla onun ölümünü hatırlamak aynı şey değil.

Bunu bugün daha iyi anlıyorum.

Güzelce Sabretmek

Rahmi'nin ardından yazdığım metinde iki cümle vardı: “Bize düşen güzelce sabretmektir.” Ve “Bizlere de hayırla anılacak bir ömür nasip et Allahım…”

Bu iki cümle bugün de benim için anlamını koruyor. Sabır, yaşananı unutmak değil. Ölümün acısını hiç hissetmemek de değil. Belki de sevdiğimiz insanın yokluğuyla birlikte yaşamayı sürdürmek, onunla geçirdiğimiz zamanı inkâr etmeden hayatımıza devam etmek.

Rahmi'yi kaybettikten sonra onunla daha fazla vakit geçirmiş olmayı diledim. Ama bu dilek, birlikte geçirdiğimiz zamanın az olduğu anlamına gelmiyordu. Kırk yıl boyunca hayatımda olan bir dostu kaybetmiştim. Son yıllarda da çok vakit geçirmiştik. Yine de ölümün ardından insan, geçmişin ne kadar uzun olduğuna bakmadan geleceğin kapandığını görüyor. Birlikte yapılabilecek şeyler, söylenebilecek sözler, paylaşılabilecek günler artık yok.

Belki de “Öleceğini bilsem seninle daha fazla vakit geçirirdim” cümlesi tam olarak bunu anlatıyor. İnsan sevdiği kişiyle ne kadar vakit geçirmiş olursa olsun, onun ölümünden sonra birlikte yaşanacak zamanın sonsuz olmadığını daha derinden anlıyor. Bu farkındalık, geçmişe yönelik bir suçlamadan çok, geleceğin yokluğuna duyulan özlem.

Rahmi'yle dostluğumun kırk yılına dönüp baktığımda, yalnızca son gününü hatırlamak istemiyorum. Onun çocukları sevmesini, kızımla ilişkisini, iyiliğini, cömertliğini, haksızlıklara karşı duyduğu tahammülsüzlüğü de hatırlamak istiyorum. Onunla hayatımın güzelleştiğini söylediğimde, ölümünden hemen sonra yazdığım duadaki sözleri bugün de sahipleniyorum:

“Onunla hayatımı güzelleştirdiğin için Sana hamd ediyorum.”

Bu cümle, ölümün ardından yazılmış olsa da yalnızca ölümle ilgili değil. Hayatta olmuş, yaşanmış ve bana verilmiş bir dostluğun şükrü. Rahmi artık yanımda değil ama onunla yaşadığım zaman benim hayatımın bir parçası olarak duruyor. Onu hatırlamak, yalnızca kaybı yeniden yaşamak değil; birlikte geçirdiğimiz yılların kıymetini de kabul etmek.

Bu yazıyı yazarken bütün sorulara cevap bulduğumu söyleyemem. Rahmi'nin cenazesini neden hatırlamakta zorlandığımı bilmiyorum. Çocukluğumda gördüğüm cenazenin neden bu kadar açık kaldığını da açıklayamıyorum. Ölüm düşüncesinin hayatım boyunca neden zihnimde yer tuttuğunu tek bir nedene bağlayamam. Fakat artık bu anıları bir arada düşünebiliyorum. Her biri hayatımın farklı bir döneminden geliyor; her biri ölümle başka türlü karşılaştığım bir anı taşıyor.

Ve hepsinin arasında Rahmi var.

Ölümün ne olduğunu anlamaya çalışırken onun ardından yazdığım duaya dönüyorum. Çünkü o dua, bütün açıklamalardan önce gelen bir şeyi koruyor: Ona duyduğum sevgiyi ve hayatımda tuttuğu yeri.

Rahmi'nin ardından yazdığım son sözüm değişmedi:

Mekânın cennet olsun güzel kardeşim.

Ardından da kendi duamı ekliyorum:

Bizlere de hayırla anılacak bir ömür nasip et Allah'ım.

Hatırlamak Bir Buluşma Biçimidir

Rahmi'nin ölümünden sonraki günlerde Coşkun Demir'in söylediği bir şarkı çıktı karşıma. Sözleri içime dokundu. O günden sonra bu şarkı, benim için Rahmi'yi hatırlatan bir şarkıya dönüştü.

Rüzgârın kollarında,
Kederli yapraklar gibi,
İşte geldik gidiyoruz,
Sanki bir rüya gibi.

Şarkı, gelip geçmekten, akıp giden zamandan, geride kalanlardan söz ediyordu. Bir yerde şöyle soruyordu:

Bize kalan nedir, söyle,
Anılar mı, acılar mı?
Yoksa kırık umutlar mı?

Bilmiyorum. Belki hepsi. İnsan, sevdiği birini kaybedince geriye yalnızca güzel anıların kaldığını söyleyemiyor. Çünkü hatırlamak bazen acıtıyor. Bir şarkının birkaç sözü, bir fotoğraf, yıllar önce yaşanmış sıradan bir olay, insanı hiç beklemediği bir anda kaybettiği kişinin yanına götürüyor. Bir anlığına onunla birlikteymiş gibi oluyor; sonra aradaki mesafeyi yeniden fark ediyor.

Ama yine de o şarkıyı dinlemekten kaçınmıyorum. Artık onu anımsatan bir şarkım var. Her dinlediğimde Rahmi'nin ölümünü değil yalnızca, onunla yaşadığım yılları da hatırlıyorum. Şarkının sözleri benim için başka bir anlam kazandı. Belki de bazı şarkılar, bir kez hayatımıza girdikten sonra yalnızca kendi hikâyelerini anlatmaktan çıkar; bizim hikâyemizin bir parçasına dönüşürler.

Daha geçen hafta, eşim ve kızımla kahvaltı sofrasındaydık. Erdil Yaşaroğlu'nun Komikaze 14: Takma Kafana adlı karikatür kitabını okuyordum. Kitabın sonunda “Tanıdığım Kadarıyla Erdil” başlıklı bir yazı vardı. Yazının sonlarına doğru şu cümleleri okudum:

“Bu hayata beraber geldiğimiz için ve onunla beraber gideceğim için kendimi çok şanslı sayıyorum. Çünkü o iyi birisi. En azından bana karşı iyi. Benim kadar tanısanız siz de onu severdiniz. Ama hiçbir zaman ona benim kadar yakın olamayacaksınız.”

Bu satırları okuduğumda Rahmi'yi hatırladım. Gözlerim doldu.

Küçük kızımın etkilenmesini istemedim. Sofradan kalkıp yatak odasına gittim. Orada ağladım. Sonra yüzümü yıkadım ve yeniden sofraya döndüm.

Bir karikatür kitabının sonunda karşıma çıkan birkaç cümle, beni yıllardır tanıdığım dostumun yanına götürmüştü. Erdil Yaşaroğlu'nun kendine duyduğu sevgiyi anlatan sözlerinde kendi dostluğumdan bir şey bulmuştum. Bir insanı ne kadar tanırsanız tanıyın, onunla geçirdiğiniz zamanın size ait bir tarafı vardır. Başkaları da o insanı sevebilir, iyiliğini görebilir, onunla güzel anılar biriktirebilir. Ama sizin yakınlığınızın yerini tutamazlar. Çünkü sizin bildiğiniz insan, yalnızca herkesin gördüğü kişiden ibaret değildir. Birlikte yaşadığınız zamanın içinde, yalnızca size ait olan bir Rahmi vardır.

Kırk yıl boyunca tanıdığım Rahmi de böyleydi.

Onun nasıl bir insan olduğunu anlatabilirim. Çocukları ne kadar sevdiğini, kızıma nasıl seslendiğini, cömertliğini, haksızlıklara tahammül edemeyişini anlatabilirim. Ama bütün bunları bilmek, benim tanıdığım Rahmi'yi başkasının da benim kadar tanıyabileceği anlamına gelmez. Çünkü benim Rahmi'm, ortaokul yıllarından başlayarak hayatımın farklı dönemlerinde yanımda olmuş insandı. Son iki üç yılda daha fazla vakit geçirmiştik. Birlikte yaşadığımız kırk yılın bütününü kimse benim yerime hatırlayamaz.

O gün kahvaltı sofrasında ağlamama neden olan şey, yalnızca ölümünü yeniden hatırlamak değildi. Bir insanın hayatımızdaki yerini anlatan bir cümlenin, bir başkasının hikâyesinden çıkıp bizim kendi hikâyemize dokunmasıydı. Erdil Yaşaroğlu'nun yazısı bana kendi dostluğumu hatırlatmıştı. Bir anlığına, Rahmi'nin benim için ne ifade ettiğini yeniden hissetmiştim.

Belki de yas, böyle zamanlarda kendini gösteriyor. İnsan her an üzgün olmuyor, her gün kaybını düşünmüyor. Hayatına devam ediyor, kahvaltı ediyor, kitap okuyor, bir şarkı dinliyor. Sonra bir cümle çıkıyor karşısına. Başka birinin anlattığı dostluk, kendi dostluğunun kapısını açıyor. Gözleri doluyor. Biraz uzaklaşması, yalnız kalması, ağlaması gerekiyor. Sonra geri dönüyor.

Rahmi'yi hatırlamak artık yalnızca onun cenazesine, morgdaki görüntüsüne ya da ölümünden hemen sonra yazdığım duaya dönmek değil. Bazen bir şarkı oluyor bu. Bazen bir kitabın sonunda karşıma çıkan birkaç cümle. Bazen de hiç beklemediğim bir anda içimde beliren bir özlem.

Halil Cibran'ın bir sözü var:

“Hatırlamak, bir buluşma biçimidir…”

Bu sözün bende karşılığı var. Çünkü ben de Rahmi'yle böyle buluşuyorum. Onu her hatırladığımda yalnızca kaybettiğim bir insanı düşünmüyorum; onunla yaşadığım zamanı da yeniden ziyaret ediyorum. Bazen gözlerim doluyor, bazen gülümsüyorum. Bazen bir anı geliyor aklıma, bazen de neyi hatırladığımı tam olarak açıklayamadan içimde bir özlem beliriyor.

Ama onu yalnızca kaybım üzerinden hatırlamak istemiyorum. Hayırla anmak, ölümün acısını yok saymak değil; onun hayatımda bıraktığı iyiliği ölümünden sonra da tanımaya devam etmek. Bir insanın artık aramızda olmadığını bilirken, onunla yaşadığımız zamanın kıymetini korumak. Onu yalnızca öldüğü günle değil, yaşadığı yıllarla hatırlamak.

Rahmi'nin ardından yazdığım duada, “Onunla hayatımı güzelleştirdiğin için Sana hamd ediyorum,” demiştim. Bugün de aynı yerde duruyorum. Onunla geçirdiğim yıllar, hayatımın yaşanmış ve geri alınamayacak bir parçası. Ölümü o yılları elimden alamaz. Cenazesinin bazı anlarını hatırlayamamam da onun hayatımdaki yerini silemez.

Bana kalan yalnızca anılar mı, acılar mı, kırık umutlar mı?

Hepsi olabilir. Ama bunların yanında bir de şükür var. Bir insanı tanımış, onunla kırk yıl boyunca dostluk etmiş, hayatımın bir bölümünü onunla paylaşmış olmanın şükrü.

Rahmi artık benimle aynı sofrada oturmuyor. Ona seslenemiyorum, onunla yeni anılar biriktiremiyorum. Fakat bir şarkı çaldığında, bir cümle okuduğumda, çocuklara duyduğu sevgiyi hatırladığımda onunla yeniden karşılaşıyorum.

Bu karşılaşmaların hiçbirinde ölüm ortadan kalkmıyor. Onun yokluğunu biliyorum. Ama yokluğu, birlikte yaşadığımız zamanın yerine de geçmiyor.

Rahmi'yle artık hatıralarımda buluşuyorum. Onu hayırla anarak, onunla hayatımın güzelleştiğini hatırlayarak ve bana düşen ömrü sürdürmeye çalışarak.

Belki de insanın geride bıraktığı en güzel şey, kendisini tanıyan birinin hayatında iyilikle yaşamaya devam etmesidir.

Rahmi'nin ardından söyleyebildiğim en içten söz hâlâ aynı:

Mekânın cennet olsun güzel kardeşim.


Şair / Yazar: Şiir Antolojim