Kişi, kendi birliğini ancak çatışmalar içinde bulabilen varlıktır.
Yaşam kişinin kendi alanıdır, ama yaşam- zindandır çoğunlukla; bazen bile değil.
Kişi hep başkalarının varlık bedelini öder. Kendi bedeli hiç yoktur zaten kişinin; ödediği hep başkalarının bedelleridir.
Kişi ‘Zaman dışı’ dır hep - Bu yüzden kendine zaman bulmak, çalmak zorundadır.
Kişi erteleyendir. Değerlendirmelerini; dolayısıyla ulaşacağı sonuçları; dolayısıyla vereceği kararları, dolayısıyla bulunacağı eylemleri, ve dolayısıyla, ne olacağını hep erteleyen.
Kişi hep, kendi yaptıklarıyla, olmayı istediği ‘kişi’ ile ‘kendisi’ arasında setler çeker.
Kişi ‘istem’ ile ‘olma’ arasında gidip gelen bir olumsuzluktur: Hep istemediğini olan; olduğunu hiç istemeyen - istemediğini hep olan; istediğini hiç olmayan - hep olduğu, hiç istemediği olan.
Kişi, susuyorsa, ya çok az şey biliyordur, ya da çok fazla.
Kişi, anımsadığıdır.
Kişi, kendini bir türlü bulamayıp, boyuna dünyayı ve nesneleri kurcalayandır.
Kişinin, kendi üzerine soruları arttıkça, yanıtları azalır. ( Zaten tersi doğru değil mi: Kendi üzerine bütün yanıtları” bilen” kişi, kendini hiç sorgulamamış kişi değil mi ? Yani insanların çoğunluğu.)
Ölümdeki hiçlik, kişinin en öz varlığıdır.
Kişi, kendi dibine hiç ulaşamayandır - Boyuna suya dalan ama nefesi yetmeyerek, dibe ulaşamadan hep yeniden, yüzeye çıkmak zorunda kalan.
“Kişi,çıkar” yolu olmayandır: kişinin yolları”çıkmaz sokak”lardır.
Kişiyi kişi yapan, kendisine”sahip olması” yada, sanki yoğun bir çabalama sonucu, kendisini “bulması”
değildir. - kendini aramasıdır; bu arama edimini de sürekli kılabilmesidir.
Kişi ancak kendi kendini atlatarak var olabilir; kendini tam ve sürekli bir bilinç içinde tutmaya çalışan kişi,
ölümün kapısına dayanır...intiharın.
-Bir insan”cinsi”nin özelliklerini yinelediği sürece kişi değildir - ancak yinelenemeyecek, yepyeni bir yanıyla ortalama ”genellik”ten ayrıldığı yerlerde kişi olabilir.
Kişi, bir insanın kendine dönüp dineldiği yerlerde oluşur - o yerlerin toplamıdır.
Kişi, yoktur; yada varlığı yokluğudur.
Her düşünme, kendi yalnızlığının içinden çıkarak gizlice, sonradan gelen yada sonrasından giden düşünme içinde konuşur.
“Roma” kadar engin, derin, karmaşık; yüksek, geniş,dolambaçlı olmakla, herhalde.
Özgürlük budur belki de – sürekli bir yersizlik; sürüp giden bir yol.
Kişi, yaşamı boyu, bir yerde takılıp kalıp, yolda olduğunu sanabiliyor; yada, ters taraftan, sürekli yürüdüğü halde bir yerde durduğunu....
Önemli olan, bir yerde bulunmak değil, bulunduğu yerin bilincinde olmaktır; aynı şekilde, yolda olmak değil, yürüdüğü yolun bilincinde olmak.
Yer de, yön de, yol da, bilinçtir.
Kendi yönünü bulmanın tek yolu, başkalarının yüklerini yüklenerek başkalarının yollarını yürümektir.
Bir yaşam, bir yönün bir yol olup olamayacağının deneme sürecidir.
Yeni bir yola çıkmak isteyen kişi,
eski yerini zorlar
-ta ki, o yer yerle bir ola;
ve yol, yeniden açıla
Ancak kendi (eski) yerini yerinden eden,
(yeni) bir yola çıkabilir.
Oruç ARUOBA
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
07 Nisan 2012
06 Nisan 2012
su mercimekleri
Irmak boylarında,
su mercimekleri nasıl büyür
suya sezdirmeden usulca,
sevdam öyle büyür
sana sezdirmeden sessizce.
Ki Tomonori
su mercimekleri nasıl büyür
suya sezdirmeden usulca,
sevdam öyle büyür
sana sezdirmeden sessizce.
Ki Tomonori
Çiğ tanesi
bir çiğ tanesi değil,
benim yaşlı yüreğim.
Her esintisiyle meltemin
tiril tiril titreyen.
Ki Tsurayuki
ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla
***
"...o an, hayatında ilk kez, bir insanın tek bir gecede tenine nüfuz edebileceğini, aşk anının, bir dalın ucuna toplanan su damlası gibi birikerek gelmediğini -tüm hayatını başka bir hayata geçirme anı olmadığını- daha çok arkanda bıraktıklarınla tanımlandığını anlamıştı."
***
"-Bir ağaç dalındaki kar gibisin."
***
"Birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun, bedeninde hissedebiliyorsun."
***
"...ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla."
***
“Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”
"...o an, hayatında ilk kez, bir insanın tek bir gecede tenine nüfuz edebileceğini, aşk anının, bir dalın ucuna toplanan su damlası gibi birikerek gelmediğini -tüm hayatını başka bir hayata geçirme anı olmadığını- daha çok arkanda bıraktıklarınla tanımlandığını anlamıştı."
***
"-Bir ağaç dalındaki kar gibisin."
***
"Birini unuttuktan sonra bile mutluluklarının ya da hüzünlerinin sesini hatırlayabiliyorsun, bedeninde hissedebiliyorsun."
***
"...ana, baştan başlayayım, beni yine kundakla."
***
“Aşkın ilk kez ölüme inanmamızı sağladığı bir an vardır. Kaybını düşünmüş olsan bile, uyuyan bir çocuk gibi sonsuza dek taşıyacağın birini tanırsın.”
Anne Micheals - Kış Mezarı
( İhtiyaç duyulduğunda yanı başımızda olmayan gerçeğin ‘yıllar sonra gölün bir tarafından dalıp diğer tarafından çıkan su kuşları gibi kafamıza dank ediverdiğini’ hatırlatan incelikli mizah duygusu..
( İhtiyaç duyulduğunda yanı başımızda olmayan gerçeğin ‘yıllar sonra gölün bir tarafından dalıp diğer tarafından çıkan su kuşları gibi kafamıza dank ediverdiğini’ hatırlatan incelikli mizah duygusu..
A. Esra Yalazan)
Sen gittin
Sen gittin (II)
Hangi duvara assam yakışmadı gidişin.
salonda ayak izlerin kalmış.
Hala bıraktığın yerde kitabın.
Bu kadar küçük müydü evim?
Nereye dönsem sana çarpıyorum.
Yara aldıkça, kanıyor ruhum. Saatler yine sensizliği gösteriyor.
Demleniyorum ıssızlığında.
Dokunulmaz şimdi hüznüm.
Susturuyorum hayatı.
Masada yalnızlığım ve ben.
Kokunla sarhoşum
sevdiğin türküleri söylüyorum hıçkırarak
öksüzlüğüme ağlıyorum sevgili.
Sen gittin
Ve sen kök saldıkça ruhumun derinliklerinde
Ben sen oldum çoğaldım,büyüdüm.
Ahh cana susayan sevgili!
Ben hiç sırtımı dönmemişken sana
Sen gidişin kadar hep korkaktın.
Oysa direnmekti sevmek.
Madem ki gitmek istedin,peki..
Kayboluşum,kimsesizliğim
Matemim,can çekişim,kıyametim,
Bil ki,İstemiyorum dönme artık geri.
Sen bile dolduramazsın artık bendeki yerini..
“topla arkamdan sana biriktirdiklerimi rüzgarın kucağına bıraktım ve bir adım sonrasının uçurum olduğunu bilerek yürüdüm.korkmadım sevgili çünkü kanatlanmaktı sevmek….”
Ezher
05 Nisan 2012
Eski Bir Dosta
Başlarken
Saçsız dağların, engebeli örtüsünü geçip
arkasındaki o yeşil vadiye varırsınız. Bir dostun bir dost için
düşünebildiklerini düşünürsünüz o an, o vadide.
Ve günlerin nasıl akıp gittiğini görürsünüz.
O vadideki o akarsuda.
Belki bilim adamı gözüyle. Belki normal,
sade bir vatandaş gözüyle. Belki de bir dağ adamı gözüyle seyredersiniz. O
tertemiz görünümü.
Ve arkasından da dersiniz ki:”Mükemmel.”
İşte insanda bir dost için bu ruh haliyle
düşünüp adına tümcesine, o dostun varlığına ruh katıp ona sade gözle
bakabildiği oranda güzel bir dost kazanmış olur. İşte bu duygularla…”ESKİ BİR
DOST’A”:
Eski Bir Dosta
Dostlar…
Tomurcukta tanıştık,
asma katta
Irak’ta kalmıştı,
bilgi istedi. Aciz Faki’de
Uzun uzun anlattı o
kış gününde
Adı Ahmet’miş,
dostumun dostuydu.
Gırgır matrak bol,
neden? Yoktu.
Arkadaşlığımız kahkaha
ile gülümse arasındaki yoldu.
Ben anlattım, o
dinledi. Tartışmadan eser yoktu.
Evlerinin yolu
yokuştu.
Oturduğu apartman beyaz
mayhoştu.
Odası hazin nikotin
kokusuydu.
Kül tablası boş dahi
olsa izmarit doluydu.
Tanıdıkça tanımak
ister insan bu dostu.
Kafamız uyuşunca
arkadaş tütün gibidir, vazgeçilemez oldu.
Özgün müzik dinler.
Ahmet’den Leman’a
gider.
Lakin entel takılır
çevre âlemi deryasında
Kendisi emek işçisidir
ekmek kavgasında.
Ne olduğu belli
olmayan bu düzende
Gündüz kereste biçer,
gece ilimde
Gününü gün eder,
sekizden onikiye
Harmonik dizi gibidir
ruh âleminde
Kitaptan mana onda
dost kazanmaktır.
Nedeni açıktır, kitaba
yazmaktadır.
Felsefenin bağrında
psikoloji aramaktadır.
Ne büyük kayıptır ki
geç kalmıştır.
Ne de olsa uçan kuştan
hesap almamıştır.
Dosta düşman
diyemeyiz.
Geçen günü geri
getiremeyiz.
Bilsek dahi belki
düşünemeyiz.
Ufuk’la gün batımına
erişemeyiz.
Dostum, gelen gün için
geçen günü düşünmez.
İkibinden başka cıgara
içmez
O paket bitmiş dahi
olsa zulasından geçilmez.
Dost için hiçbir şeye
önem vermez.
Garantilidir yaşam
hikâyesi
Tahran’dan İstanbul’a
hayat serüveni.
Mazi kanımca gençlik
heyecanı.
Lakin bu günün yaş
bunalımı
Gözlerinde gizlidir
matem duvarı.
Beyninin
derinliklerinde ki hayal dünyası
İrdelemez onu dünya
kargaşası.
Sistematik, yaşam
dünyası bellidir.
Evde olmaz ise
Sıtmapınarı’nda kahvededir.
Genellikle hafta sonu
gezintidedir.
Normaldir, ne de olsa
kaos döngüdedir.
Belki biliyor belki
bilmiyor bu yanını
Çakmağının alevinin
ahengini
Sigarasının dumanının
kıvrım şeklini
Belki görüyor belki
görmüyor ayakkabı rengini
İşte bu onun değişik
hayat felsefesi.
Dudaklarında sade bir
gülümseme
Ara sıra içten olmayan
yüzeysel gülme
Nadiren de olsa kendi
duvarını aşmaya girişme.
Başarısızlıkla
sonuçlanır kendine erişince.
Daima dinler, bu
usulsüzde olsa.
Yaban atılmaz, öze
döner en sonunda
Kargaşaya meydan
vermez, irdelemeye mecbur da olsa.
“Git gel değil
midir?”şu yaşadığımız dünyada.
Özel’den Akif’e şiir
dünyası
Anlamaya çalışır
nafile şiir kafası
Gün batımı o yüzden
onda gece yarısı
Geziyor öz vatanında
ne yazık ki yabancı.
Kendini bulmaya gider
gündoğumunda
Tahminim öğle
paydosunda zulada yakar bir acı sigara.
Yorgun döner gün
batımında o yokuşa.
Kendinin türevini alır
ay sonunda.
Gülümseme ile girer
daima yeni aya.
Ş u gafil dünyaya
gözlüklerinin arkasından bakar
Uzakla yakın arasında
kıyaslama yapar
Benliğini bulduğu
halde benliğini arar.
Kendisinde değil de
zerreye bakar.
Bilmez ki güzellik
gönlünde yatar.
Siktir çekmelidir
zaten yaşama.
Ama bilinmesi lazımdır
Onunda kuralı vardır
hayatta.
“Siktir”dedin mi
dönemezsin bir daha.
Katlanman gerekir tüm
acılara.
Yanlışa meydan doğru
düşünmemektir.
Düşünmeyi etkileyen
faktörlerde vardır, o da yanılgıdır.
Benim son tümcem
sevgiye hasrettir.
Geçmişte hata yapılsa
da gerçek gerçektir.
Bu dosta ömür boyu
mutluluklar dilenmelidir.
Dar Kapı
Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları.
Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap. Bütün kitap boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o 'dar kapıdan' geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar. Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında. Rahatlıkla geçip feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz. Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz. Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza sahiplenmek zorunda kalırız. Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan. Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız? Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir? Korkularımız tabii. Gide'nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı'dan korkabiliriz. Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz. Ya da Benjamin Costant'ın 'Adolphe' romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız. Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır. Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez. Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu. Aynı çaresizliği Daudet'in 'Sara' isimli kitabında da görürüz. Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz. Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir. Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir. Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir. Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız. Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi? İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden. Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır. En çok o gölge korkutur bizi. Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz. Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz. Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir. Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi. Dar Kapı'da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe'da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara'da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı? Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar. Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak. Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde. Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder? Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar. Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca. Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar. Dar kapılardan geçemiyorlar. Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz. Gide'nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde. Costant'ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda. Sara'nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde. Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki? Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz? Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi? Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi? Yaşam dar kapılarla dolu. Yıkmalı mıyız o kapıları? Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız? Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi? Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır? Neyi seçmeli insan? Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı? O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor? Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz? Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi? Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor? Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar. Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı. Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız. Ne yapmalıyız? Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz? Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi? Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız. Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz. Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak. Gide'e, Costant'a, Daudet'ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini. Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar. Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız. Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz. Öğrenebilirsek eğer... Ahmet Altan |
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






