03 Temmuz 2012

Hiç Kimseye Söylemedim

Hiç kimseye söylemedim;
ihtiyar taşa aşık olduğumu.
Kimin dudağı değse kenarına,
Kıskançlığımın zincir boyu,
Ayaklarıma takıldığını.
Nihayetinde bir takunyaydım,
Sesimden başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Çirkin bir yaprağa aşık olduğumu.
Bulutları beklerken göğün mahrem yerinde
Sevgilimin tenine rüzgarların dokunduğunu.
Nihayetinde bir damlaydım,
Pıtırtımdan başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Eski bir kapıya aşık olduğumu.
Kuş kanadında sakallı adamların gelip,
Bir ekmeği bölerek pirleri gömdüğünü.
Ağzımı açıp "ah mine’l aşk" desem,
Aralıkları kapatıp, kalbime saklandığımı.
Nihayetinde bir kilittim,
Yasaklarımdan başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Bir adım ötedeki denize aşık olduğumu.
Uçanların gagasından ağıtlarımın döküldüğünü.
Bir yudum içmek için gönlünden
Uzayan köklerime, ömrümü verdiğimi.
Nihayetinde çıplak bir ağaçtım,
Yalnızığımdan başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Yarattığım çukura aşık olduğumu.
Yükseldikçe derinleşen benliğime,
Basamaklar ördüğümü kendimden.
Nihayetinde bir boşluktum,
Düşüşümden başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Duvarıma nakşedilen "vav"a aşık olduğumu
Kuyruğunda sabır çekerken
Alnımı nazif duygulara koyduğumu
Nihayetinde bir insandım,
Tanrımdan başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Irak yalnızlıklarda kaybolurken gece gündüz.
Bir şehre nasıl sokak sokak benzediğimi.
Sokaklarımda târumar kalabalık,
İnsanların bir telaş içinde koşturduğunu.
Nihayetinde bir şehirdim,
İnsan’larımdan başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Derin bir arzu’yla bağlandığımı hayata.
Aşk’ın kuyusunda kaybolurken,
Nasıl da hayat bulduğumu ölüp-dirilirken…
Nihayetinde bir şairdim;
Kelimelerimden başka neyim ola…

Hiç kimseye söylemedim;
Nasıl da ağladığımı geceler boyu.
Arzu hâl’in nasıl da bu kadar vurduğunu.
Bir kaç resim birkaç sözdü oysa,
âh keşke hepsi sadece bu olsa;
Cân’ımdan başka neyim ola…

Adının yanına adımı yazıyorum;
Bitmemiş bir şarkı gibi öylesine sonsuz.
Kaç mevsim beklenirken sen,
Beşinci mevsimi yaşamaktadır gönül.
Kalbimi, kalbinin yanına koyuyorum.
Senden başka neyim ola…


Mustafa Nazif

ebruli ve sen gittin

Yıllarca çile çeken bir dervişin Fakr'a açlığı,
senelerini dört tarafı taş soğuklar arasında geçiren mahkûmun özgürlüğe hasreti,
ömrü vatansız geçen gurbetçinin sılaya özlemi gibi sana aç,
sana hasret,
sana özlemle dolu iken
gittin Ebruli.

Sana; Kâbe'nin örtüsüne tutunup:
Cennetine al beni diye ağlayanlar gibi yalvarmış
sevgi alınıp sevgi verilen cennetinde
bana da yer vermeni istemiştim sadece.
Her tarafı sarkıtlarla dolmuş bedenimi güneş sıcaklığı koynuna alıp eritmeni beklerken,
ansızın kayboldun ufuklardan toplayıp ışığını.

Keskin bir bıçak gibi gittin.
Savaş sonrası oğullarını kaybeden anaların acı feryatlarını bırakıp secdelerime
ağır bir zemheri gibi gittin.
Ah keşke gitmeyi bilemeyeydin de gidemeyeydin...

Ey kapısı benden önce hiçbir beşer için açılmamış mavi renkli cennetim!
Ey Naim Cenneti'nin güzelliğinin zekâtıyla yaratıldığı Sevgili, nerdesin?

Hangi gökyüzüne bakıp hangi hatıraları tutuyorsun aklında?
Hangi kayan yıldızın kanatlarına bağladın dalgalı saçlarının gün görmemiş yanını?
Hangi şarkılar ‘beni söyle' diye diline sığınıyor,
yalvarıyor kalbine?

'Bırakmam' demiştin hâlbuki inanmıştım sana.
Çünkü aşk iman etmekti,
iman etmiştim sadakatine...
Heyhat,
yeni doğmuş fidanım,
duramadın köklü çınarlar gibi bulunduğun toprakta.
Bir ateş parlaması,
bir deprem titremesi,
bir rüzgâr inlemesi gibi esip gittin dünyamdan,
'Gülü susuz beni aşksız bıraktın' Ebruli...

Ben bu gün köklerimi koparıp gövdemden,
bir şehir gibi peşinden sürüklenirken,
sen buzdan bakışlarınla paletler sürüyorsun üstüme.
Ben;
'izin ver ikimizi de içine alacak bir cennet var edeyim,
kudretimin nelere kadir olduğunu göstereyim diye yalvarırken kapında,
sen tenezzül etmiyor,
görmüyorsun halimi.

Ben,
sana yakın olmak için gölgelerinle sürünürken ardından gizlice,
sen güneşli havları tercih ediyor mahrum bırakıyorsun kendinden bilerek.
Arsız bir derviş gibi diz çökmüşüm kristal mabedine kaçma.
Dökmüşüm içimde biriken günahlarımı secdeye.
Tövbelerimle yıkamışım günahkâr yanlarımı.
Hiç çekinmeden;
'Ben O'nun günahıyım' deyip çıkarıp elbisemi çırılçıplak gök kubbeye asmışım.

Bak, safran kanatlı kuşların gümüş gagalarında taşınıyor masumluğum ebruli.
Ben modern çağın ihtiraslarında değil
Medine ezanlarının kutsal kollarında büyüttüm bu eşsiz sevdamızı.
Yedi uyurların kalplerine gizledim sevmelerimizi,
bu yüzden uyanamadılar rüyadan.
Yakub'un sevdasına,
Yusuf'un kovasına
Züleyha'nın rüyasına sakladım öpüşlerimizi.
Sevgimizi sürmeseydim Havva'nın çehresine,
ne Âdem yasak meyveden yer,
nede kurtlar toplanıp Yusuf'un Yakup'una giderdi.


Zannetme yorulurum Sevgili...
Zannetme 'Sa'y etmekten kaçınırım ben seni.
Bu kaç yüz bininci kez dönüşüm etrafında bir bilsen.
Bir bilsen bu kaçıncı çaresizliğim Safa ile Merve'nin arasında koşarken yaşadığım...
Ayaklarım şerha şerha yarıldı,
tuz döküldü kanayan yaralarımın kapı aralığına.
Islak saçlarının dalgalı yanlarını dökerek temizledim yaramı.
Gönlümün İsmail'ini yerlere çarpıp zemzemlerle yıkadım acılarımı Ebruli.

Bir Mekke yalnızlığı yaşıyor şimdi yüreğim.
Yetmiş değil, yetmiş bin taş attım içimin putlarına.
Yeter artık, devrilecek şeytanım kalmadı Ebruli!
Harem sınırları içerisinde kestiğim bu kaçıncı kurbanım bir bilsen?
Bu kaçıncı adağımı göklere ısmarladım.
Kanımı değil Ebruli,
gözyaşlarımı akıttım yedi deniz içime, kurban ettim nefsimi isteklerine.
Yalın ayak baş açık senden başka her şeye örttüm kendimi,
haram kıldım sevgili.

Ah benim yarım kalan sevdam ah! Benim eksik çığlığım, kalp kırığım, yaman ayrılığım ah.

Sen yokken, ben sensizliğe ıslık çaldım her gece.
Her gece, ‘ihtiyacım varken',
cennet bakışlarının örtülerini uyku tutmayan bebeklerin ağlamalarına sardım ben.
Tebessümlerinden beslenirken bu kalbim,
ben gözlerinin kahve renkli mevsimlerini örttüm üşüyen kelebeklerin kanatları üstüne.
Çaresiz bir annenin duaya kalkan elleri gibi açıp ellerimi,
gözlerinden martı gülüşleri biriktirdim heybeme.
Tebessümünün tarif edilemeyen renklerini döktüm gökkuşağının grileşmiş rengine.
Tüm kirli yanlarımı senin adınla yıkayıp
gözlerinin uçurumlarına astım korkmadan.
Yalnızlığıma değil kimsesizliğime,
sensizliğe türkü yaktım ebruli.
'Sen dedim sustum,
'Ebruli dedim sustum...
içime kuyular dolusu cam kırığı döktüler,
getiremedim gerisini ah!

Adını yanarak anmak demek,
yokluğuna duman duman tütmek demektir.
Soylu bir başladırış demektir hayata.
Aşk için yapılan tüm felsefi tanımlamaları
isminin dört harfine bağlayıp sallandırmak demektir.
Unutmak demektir her şeyi.
Bilememek bildiklerini,
anlayamamak anladıklarını,
hissetiklerini söyleyememek demektir.
Yeryüzünün kendi içine kıvrılıp bir Mevlevi gibi ekseninde dönmesi,
dört harfin dışındaki tüm harflerin ölmesi,
çiçeklerin utanıp solup sönmesi demektir.

Ey kırk yıllık nasır bağlamış yüreğimin
kanayan yaralarına
merhemler çalan
Meryem yürekli
ak güvercinim!

Ey kalbimi alarak
uzak ülkelerin yasaklı kentlerinde
yüzyıllık uykulara yatan nazlı gelinim,
her şey sen oldun şimdi.

Kim gülerse gülsün artık,
tebessümlerinde sana bir yol buluyor,
her bakışın arka sokağında senden işaretler yakalıyorum.
Masum bebeklerin içli tebessümlerine saklanmışsın yar.
Sen, düğün akşamlarında duyguları ıslanmış bir gelinin masum dudaklarında gizlisin.
Ona ilk defa dokunacak delikanlının özleminde saklısın.
Aşk ırmaklarında yıkanıp çıkmış gibi Firdevs kokar ellerinin renkleri.
Gülüşün, güneşlerle, yoğrulmuş kar denizlerinde savrulmuş gibi beyaz bir fırtına gibidir.
Uzak diyarlarda kervanlar yol bulur gülüşünün ışığında ebruli.
Her sabah beyaz kanatlı kuşlar gözbebeklerinden parıltılar soluyup çığlık çığlığa gökyüzüne uçarlar.

Konuşman,
sadece cümleleri dans ettirir gibi kullanman değildir.
Sen konuşunca
harfler birbiriyle öpüşür kelimeler birbiriyle sevişirdi Ebruli.
Sen konuşunca,
İsmail'in ayaklarına yürüyen yağmurlar,
gözbebeklerinin uçurumlarından üstüme dökülürdü ah.

Ezberledim seni sevgili. Hem de nasıl?

Hatmettim bakışının içinde yatan çocuk gülüşlerinin tüm surelerini.
Sayfa sayfa belleğime kazıdım kadife ellerinin süt kokan yanlarını.
Her santimetre kareni tertip ve kıraate uygun okudum.
Nereden okumaya başlamamı istersen iste,
okurum şimdi seni ben.
Bende, hangi sayfayı çevirirsen çevir sen çıkarsın karşına.
Hangi noktayı kaldırsan kaldır gülüşünü görürsün ardında.

Sen gittin...

Ve ben derin ve soğuk bir kuyu boşluğu,
sensizliği yaşadım her gece.
Senin olmadığın bir âlemde cenneti yaşamaktansa
olduğun bir yerde Cehennem'i yaşamayı daha çok sevdim Ebruli!

Yazdıklarımın seni tanımlıyor olamaması seni üzmesin sakın,
incitmesin kalbini.
Biliyorum, sana yazılan her cümle eksik,
seni şekillendiren her boya renksiz,
seni büyütmeye çalışan her dua yetersiz,
seni tavaf eden her beşer içtensiz, kısık bir yakarış Ebruli.

Bekle az kaldı,

Aşk ki beni dünyanın en zengin fakiri yaptı.
Seni O'nun istediği gibi anlatmama az kaldı.
Az kaldı eşsiz güzelliklerini varlığın maverasına çizmeme çok az kaldı Ebruli.

Az kaldı, ey yitik sevdam Ebrulim.



Nail Varal

02 Temmuz 2012

malatyalı abdo için bir konuşma

her şey akıp gider
oh onlar birer ayçiçeğidir yüzleri
güneşe ve aya dönen
hep güneşe
ve ben ruhçulara göre şaşkın
zevcelere göre alkoliktim

evet gerçekten hayatımda çok içtim
ne kadar içtim, ne kadar duraklardan geçtim
öfkenin ve sevincin özrüne sığınıp
ama. bir akşam oldu muydu iyi bir akşam
yani saksı çiçeklerinin üzerine tozlar konan
ve çalışmışsam o gün, dürüst ve islâm kalmışsam
bu iyi bir başlangıçtır derim aşk yapmaya.
sular ısıtılmalı güğümlerde ve karım
güneşin batışını fark etmeli ve deniz
bir kavga gibi girebilmeli aramıza
fark etmeli ki iyi bir güneş iyi bir yataktır
benim kollarıma
ve fayton seslerini duymalıdır loşluğa giden
benim kollarıma.
bilmem yetkim var mıdır söylemeye onun

anadan doğma mutsuz olduğunu.
mutluluk evrenseldir kolayca bölüşülür
kolayca hazırlanır kendiliğinden
(kimine bir kadın kimine bir başkaldırma) –

oysa şimşekler çaktı mıydı bolkar’ ın üzerinden
sular tarlaları bozdu muydu
ve bir kadın azıcık davet taşıdı mıydı
neden söylememeli, anadolu’ da
gecelerin zifaf olmaması imkânsızdı
ve kocaman bıyıklarıyla
ayışığını zorlayan
çoğalma duyguları

bu arada tiyatrolar oynanır
hak edilmiş gece ayasını karıştırır insanın
ve birden karşı karşıya gelir
romeo ile kerem ve ben
bir düzeni eğitimli bir adam olarak kabullenen
susarım aşklarına her ikisinin
-araya koca gözlü bir küçük kız girmese-
sevmek başka bir yetenektir hemen anlarım.
hemen anlarım, hiç yanılmam
ve çarşılarda, cami avlularında
ahşap çatılar altında nice kültürler gelişmiştir
bilirim. ama bir akşam
hak edilmemiş bir akşam
dürüst ve islâm kalmamışsam
yeter kendimi yargılamama
bir şey yapmam
biraz daha beklerim –

- her şey akıp gider, bir katı hüzün kalır
her zaman geceleyin kalır o, bazen gündüzün kalır
beyaz gömleklerin ve kayıt defterlerinin
banka sıralarının ve sıra beklemelerin
ve bir düzenle yüzyüze gelmenin anısı
bugün başka şey ve başka bir şeydir yarın
ah! işte öyle bakmayın
bir geçmişi anmaya var mısınız
biraz benimle, biraz benimle, biraz uzak ama yarın
geçer gidersiniz uzaklardasınız.
ben de bu dünyaya geldim geleli
benden böylece işte ne umarsınız.
ah! her şey akıp gider, bir tarlalar ve sevda kalır
ne sevdadır ne bıçaktır, utançlardır saklanır
çocuklar bir gecedirler girerler yatağımıza.
birisi sağımıza, birisi uykumuza ve biri mirasımıza
ve gizli bir başeğmedir sizde aşk
kilimlerle ve orkidelerle oyalanan
bizde bunun kim farkına varır. –

- koca bıyıklarıyla indi malatya’ dan
çarşılar ve ortahalli evler
semaverler ve hamurtahtaları uyanmadan.
malatya’ nın kâhta kasabasından ve kâhta’ nın
uzun, silik, uzunsilik, uzun
bir davalı mezrasından.
güldü ve bülbüldü
yolları ve dağları yassılaştıran,
bense bir şehirden bir oğlan
sonunun nereye varacağı belli olmayan,
adı ya büyük bir aşka karışan
ya da hiç hatırlanmayan.
soyumuz geçerlidir biliyorum geçerlidir,
sık sık unutulan soyumuz
geçerlidir
bir kıyıya bir sandal gibi bağlanan.
gelirdi.
malatya’ nın kâhta kasabasından
kocaman bıyıklarıyla,
adı bir kanuna hemen uygulanan
kâhta’ nın
ve o sonsuz bülbülü avucunda taşıyan
ve o sonsuz gülü avucunda taşıyan
yani koca bıyıklarıyla güllü ve bülbüllü bir adam
gelmiş geçmiş bütün öbür şeylerin
her şeysini bir parça kendinde taşıyan
kentinde taşıyan
(dumanlı ve derin ve karşılıksız
şiirine ve geçmişine küskün)
kucağında
büyük gözlü bir kız çocuğu taşıyan.

banka bağışı sıralarda oturdular oturdular
ürkek ve şaşkın girdiler röntgen odasına
fakülte hastanesinde ikiyüzbir sıra numarasında
o kız çocuğuyla kucağında
kocaman gözleri, babasının
kocaman bıyıklarını yadırgatmayan,
öyle dağlı aşklara alışkın öyle müslüman
kocaman bir kız çocuğu
şöyle ki
vilâdî kalça çıkığından daha kahraman.
insan tükenir sanırım bir çiçeğe durmadan baksa bile
bir güzel aşk okusa bile.
biz nerden tükeniriz adımız saydam
hele akşam oldu muydu çok daha saydam,
kapanır gideriz sözlükteki bir aşk anlamına
ve tabancamız yok.

bilmeyiz silâhı yerinde kullanmayı
kimbilir silâhı yerinde kullanmayı
dağlı aşklardan ve kan davalarından başka?
ve kadınını bir alet gibi güzel kullanan
kucağında iki yaşında bir çocuk
kocaman bıyıklı adam. –

ben de bu dünyaya geldim geleli
“giderdi
bir atlı giderdi dünyayı umursamayan
ve terkisinde gebe kalınan
büyük bir atlı
durup bütün kinsizliğiyle.

kucağında büyük gözlü bir kız çocuğuyla koşuşan
elleri paraya alışkın olmayan
kocaman bıyıklı bir adam.
ne kadar hoyratsınız ve uzaktasınız.
bu çok az bir şeydir biliyorum
belki balkona asılan çamaşırlar
ve bir otobüs parası biliyorum
senin sonun çamaşırlar asılı bir balkona varırdı
bir sokağın en güzel adına varırdı
biraz islâm, biraz yaban ve cünüp
ve batı ve para en güzel kurtuluştu.”
ben de bu dünyaya geldim geleli
ucu mor püsküllü marpucum mu var
ya bir savaş çıkar bozar dengemi
ya bir ahu gözlü kıyar canıma
ah! şimdi bakmayın kocaman bıyıklarıma
kucağımda kuş gözlü bir küçük kız
kentlerde o anasız ben kadınsız
tumturak bir nasır boğazımda
her şey akıp gider bir katı hüzün kalır
her zaman geceleyin kalır o, bazan gündüzün kalır
ben de bu dünyaya geldim geleli
ölmezsem, öldürmezsem
kim benim farkıma varır? -


Turgut Uyar

Çıdam


ağır ve soğuk düşüncelerim
kaslarımı geren bir bulanıklık
terliyim

dosdoğru yaşamaksa hayli gülünç
her gün aldandığım bu sokakların
beni hunharca güldüren bir yanı var

ellerime üşüyen kurtlar alıyorum
bu sıralar en çok bu yakışıyor tenime
kaç zamandır aynaların meclisine uzağım
saçlarıma ve çimenlere sıkıcı buğular getiriyormuşum
gözlerimde dağınık evlerin haritası saklıymış
üşüyen kurtlarla ağlaşıp avunuyormuşum
saygıdeğer aynaların hakları var

haylidir hiç söz etmedim
çünkü insanların duvarları karalı
açık ve kesin konuşmalardan kaçındım
haylidir dokunduğum tellerin kanı var

sesimin tonu kıvama gelmek üzere
vakti gelince meydanlara çıkacak
o zaman bu tona vurulacağım
kaslarımı ve tenimi yorumlamaktan
sedalı-sedasız sesleri ayarlamaktan
bir anda kurtulacağım
yeni tonlar kurabilmek için
kullanılmamış harflerden ve notalardan

geceye ihanete varan hiçbir sözüm olmadı
ne de olsa gece beni barındırıyor
bu kadar isin ve buğunun içinde
sayının ve katranın ortasında
geceye anne diyebiliyormuşum

adına çıdam diyorlar
sahte susuşlar ve repliklerden
sakin duruşlar kurduğum bu uçuşun…




Hüseyin Alacatlı

Merhaba...

önce ödünç aldığım çocuk seslerini geri veriyorum
ardından yıldızlardan aşırdığım haylazlığı
ve sonra bütün kelimelerin itibarını iade ediyorum..

affedilecek bir hata işlemedim biliyorum
bu yüzden dizelerin giyotinine uzatıyorum boynumu
aman dilemek değil susuşum
kendime bir son olmaktır asıl maksadım
ve giderayak hepinizi afediyorum..

dilimde kadim bir ’elestu ’ tutulması
ruhumun yansımalarındaki ’bela’ gibi
ve avucumun uçurumlaşan yerlerinde
kelimelerin zedelenen onuruyla gülüyorum
hain ulak dediğim şiirden özür diliyorum

oldu mu diyorum son söz olarak
alnımda yanmaya başlıyor esrik bir musalla
kainat senfonisinden bir uğultu yükseliyor
dikenli bir nakarat dökülüyor alnıma;

kalû belâ...

ki zaten hiç olmakla başlamıştı devran
Dönüyorum ben de alem-i ervaha..

El-veda....

Hasan Tan

01 Temmuz 2012

Mezar Taşına Dokunurken

\ deriiiin bir iç çekişe öykünme, ya da çocukluk işte...\

okun gösterdiği yerdi şehrin kalbi
düştü, ürkek bir yetimlikle titredi ellerim
içimde yanmaya başladı morg
hangi sayfasına sığınsam tarihin
bir ölüye fresk oldu gözlerim

artık babam sümbül kokan toprakmış
levhi mahfuzun tarihi kadar eski
ki bir temmuz sabahı açtık ölüme kapımızı
albumin kokusuyla uyanmıştı servisler
ve rahvan yılkıların manidar gözleri

bizi buluşturan tabut kadar hızlı geçti
titrek bir sis kadar çabuk dağıldı vefa
kesildi soluğu saçları kınalı bir kadının
ve son buldu baharı kelebeklerin
bekliyoruz sonbaharı ansızın kopacak bir fırtınayla

çünkü sütten kesilen toprağa döküldü hicran
turuncuya çalınca maun tabutlar
Işıldıyordu yüzün ve ölüyordu
uzuyordu gölgen hiç durmadan

şükür inanmıştın Allaha ve uhrevana
iyi ki yazılmıştı epriyen alnına bu
çok korktum kırılacak diye fay hatları kalbinin
ve devrilecek üstüne karartılmış bir hayat
ve elvan elvan bir nifak yağmuru

zamansız özledikçe seni, gönlüme nakış,
sana yasin; ve yetim çocuklar için
ve nunu sakin kasesinde yepyeni umutlar biriktirdim
çöl yetimi bir sevdasın sen şu bükük boynumda büyüttüğüm
hiç duymayacağını bilebile şiirler söylüyorum sana
yetim ellerimle okşarken toprağını gurbet ellerin

hem ölü babalara şiir yazmak, uzayan gölgelere sarılmak
ve uzanmak kelimelerin hevengine
efsunkâr bir şeytan aldatmacasında
giderir belki susuzluğunu yetim ve haylaz çocukların
ben de kanmaya hazırdım hayata
hayatı ısraf etmeye mezar başında bir çeşme tasında

bir ben miyim susuz kalınca sözünden cayan
babam öldü ve senin de sözlerin yetim kaldı buhari
şimdi Küfe’li ne derse desin, Basra’lı ne eylerse eylesin
bozuldu silsilesi hayatın
ve zayıfladı ilk senedinden sahihiniz; ey Müslim Ey tırmızi!
ah canansın Ebu Derda sana asla kıyamam
babam severdi seni….

Kâlû; belâ demiştik ancak sözümüzü çiğnedik baba
hepitopu bir kelime ısrafıdır bu
nolursun çok görme bana
eksikler tamamlanınca yeni gözler yaratacağım
bir çoğunu bir sabah namazı vaktinde
ve yeni sözler vereceğim bir daha şiir yazmamak adına
sen de alınma Allah’ım
bu duadır ve yanıyor içerim
“ rabbim babamı başa sar..
ve biraz da öyle dondur"


Hasan Tan (Pejmurde Dilim)

30 Haziran 2012

Tarih Bitti

Sana bakmak toprağa bakmak kadar güzeldi
Sert şarkılar vardı yanaklarında


Sabahın sisini dalgın atlara yükledim
Senin şehrine vardım saçlarını aradım boşuna
Sen yoktun bir şey yoktu
Bütün dillerde yalan söyledim sana inanmak için


Sen gittin tarih bitti milat neyi açıklayabilir
Sana bakmak toprağa bakmak kadar güzeldi


Ne vardı bir de bahçeler vardı


Bahçeye resimler düşmeye devam ediyor


Kimi eski bir denize çizilmiş
Kimi her yanı haziran bir trene
Kimi bir kelimeye


Bir resimde isa akşama bakıyor
Bir resimde tarihçiler eliboş dönüyor kadınların verdiği sözlerden
Bir resimde yüzlerce anahtar var hiç kapı yok
Bir resimde telefon çalıyor açıyoruz ve yağmur
Islanıyor zaman
Bir resimde yedi kişiyiz aramızda en güzel ölüm gülümsüyor


Çiçektik çok
Hatırlar mısın
Hatırlarsın


Geçtik dünyanın arasından
Geçtik bu küçük omuzlarımızla
Maviler giymiş ağlayan meleklere
Tarifsiz kadınlara
Düşmüş bayraklara gecikerek
Geçtik dünyadan bağışla bizi


Yaptıklarımız için
Yapmadıklarımız için
Elimizi
Dilimizi
Tanrım
Bağışla bizi


Kimsenin olmayan bir yoldan geçerken
Kimsenin olmayan bir resmini gördüm hayatın


Büyük dalgınlar vardı
Cevapsızlar
Hiç deniz görmeyenler
Kimseye bir şey sormayanlar vardı
Kaybedenler
Hayatın büyük ırmağında
Vardı ve akıyordu


Sonra kimse kalmadı
Hiç kimse
Bağırmak için
Yalvarmak için


Çünkü herkes gitti
Çünkü herkes gider


Geceler var bir de iyi geceler


İyi geceler bayım hiç yittiniz mi
En az bir defa yitmeli insan


Nasıl geçti yıllar telefon beklerken mi
Şarkılar bitti şarkılar bitti
Bir şey söylemedin kadınlar için
Devrimler için bir şey söylemedin
Yıldızlar için
İyi geceler bayım


Yine birisi ağlamış bak yeryüzü ıslak.


İçinde yalan olmayan bir cümle söyle bana
İçinde amerika olmayan bir cümle söyle
İçinde zulüm olmayan bir cümle
İhtiyacım var buna


Çok hırpalandım zeytin ağacı
Çok hırpalandım sevgilim
Bu vakitsiz değişen haritalardan
Kederli göklerden mübarek çocuklardan kapanmış çiçeklerden
Geldi geçiyor dünya
Elimi tut
Bir cümle söyle
İçinde yalan olmayan bir cümle
Göklere bakma anında dünyadan çıkma anında
Söyleyip kaybolayım söyleyip varolayım
Bir cümle bir cümle bir cümle



Lailaheillallah


Mevlana İdris Zengin