29 Mart 2013

Kelimeler Maskelerini Çıkarırken

Kelimeler, kapılara kanallara açılan görkemli konaklarda verilen eski Venedik balolarına
gözalıcı giysileriyle uçuşarak katılan yüzleri maskeleri aristokrat genç hanımlar gibi varlıklarını
gördüğümüz,ama kimliklerini bilemediğimiz sesler olarak gezinir hayatımızın içinde; yaşamak,
sanırım, o kelimelerin taşıdıkları anlamları öğrenmek, en acıklısının bile söylenişinde bir hoppalık
bulunan dizilerinin ardında saklanan gerçek duyguları tanımaktır.
Ölüm kelimesi siyah bir maskeyle, acı kelimesi kızıl bir maskeyle, neşe sözcüğü leylaki bir
maskeyle bir sözcükler balosunun içinde, o balonun neşesini kaçırmadan, hatta o baloya bir çeşni
katarak yerini alır cümlelerimizde.
O kelimeleri kullanırken handiyse onların ardında bir duygu yığını olduğunu, bir gerçeğin
saklandığını unuturuz. Sonra o kelimelerden biri maskesini çıkartıverir.
Çok sevdiğimiz bir küçük kızın kötü bir hastalığa yakalandığını duyduğumuzda, 'acı' kelimesi-
nin yüzündeki maske iniverir birden; artık o bir kelime değildir, o bir duygudur, sözcükler balosunu
terkedip maskesinden ve giysilerinden soyunmuş, çırılçıplak bize görünmüstür.
Bir dahaki sefere ona bir cümlede, cümleye renk katan kızıl maskesiyle rastladığımızda artık
onun o çırılçıplak halini hatırlarız.
Yaşamak budur.
Kelimelerin arkasına dokunmak, o dokunuşları biriktirmektir.
Her kelimenin bir gün maskesini indireceğini, ardında saklı olanın bize dokunacağını tedirginlikle
ve ümitle beklemektedir.
Mutluluk kelimesiyle defalarca dans eder, yazılardan, cümlelerden oluşmuş binlerce baloda onunla karşılaşır, maskenin ardındakinin ne olduğunu merak ederiz. Maskesini en az indirenlerden biridir o.
Başarı kelimesiyle birlikte balonun en kendini beğenmişi, en kaprislisi ,en nazlısı, en saklısıdır.
Birçok insanın hayatı o kelimelerin maskesiz, soyunmuş halini görmediğinden eksik kalmış, tamamlanmamış, bir bilmece gibi tükenmiştir.
Kızgınlık maskesini çabuk indirir, çabuk gösterir kendini,onu tanımayan, onu görmeyen, ona dokunmayan yok gibidir.
Özlem ise maskesini o kadar yavaş indirirki, soyunuşunun bütün safhalarını anbean yaşar, üstünden
çıkardığı her parçayla birlikte ona biraz daha fazla bağlanırız.
Beklenmedik anlarda maskesini indiren kelimelerden biri sevinçtir, birden bir yerden çıkıverir karşımıza, ona çabuk tutulur, ama genellikle çabuk kaybederiz.
Hayat budur bence, kelimelerin soyunması ve kendilerini bize tanıtmasıdır.
Tecrübe,her maskenin ardında duranı,daha o maske inmeden tanımaktır.
Bazılarının ise gerçek yüzünü görmeyi kimse istemez, onları görenler genellikle lanetlilerdir.
Cinnet ve cinayet, yüzlerini kime gösterirlerse onu mahvederler.
Aşk, maskesi insin diye en çok beklenendir, indirecekmiş gibi yapar, onu gördüğünü, onu bildiğini sananlar çoktur, ama o kendisini çok az insana çırılçıplak gösterir ve onun maskesinin indiğini görmek aynı anda bir çok maskenin de indiğini görmektir.
Kıskançlık, hiddet, erk ediliş, vahşet, neşe, sevinç, keder,bunların hepsi aşk kelimesinin yanından
ayrılmayan sadık nedimeleri gibi onunla birlikte maskelerini bazen teker teker, bazen hep birlikte
açıverirler.
Şehvet ise bizi çoğunlukla yalnız yakalar; onun maskesinin rengi hiçbirine benzemez, ona dokunduğunuz anda siz de değişirsiniz; o maskesinin arkasında bir büyücü saklar, soyunduğunda siz de soyunursunuz; birçok kelimenin ardında saklı olan gerçek dokunduğu ateşi küle çevirirken o bir külü ateşe çevirebilir.
Bazen bir kelimenin peşine düşer, bize bir kez yüzünü göstersin, sakladığını bizimle paylaşsın diye onu günlerce, aylarca, yıllarca takip ederiz; derler ki, yeteri kadar kararlı ve uzun takip edersen onların yüzünü görebilirsin, ama hayatını,maskesini indiremediği kelimelerin peşinde kederli bir sürgüne çevirenler olduğu da söylenir.
Oysa en çok istenen, kelimeler balosundan yalnızca bizim seçtiklerimizin maskesini indirmesi, yalnızca bizim istediklerimizin dokunuşunu bize hissettirmesidir;ancak hayat, kelimelerin manası kadar, maskelerin indirilme sırasının yalnızca bizim irademizle belirlenemeyeceği de öğrenmektir.
Dans edip durur kelimeler çevremizde.
Neredeyse hovardaca katarız onları cümlelerimize, belki de en rahat, en özgür kullandıklarımız henüz maskesinin ardında olanı görmediklerimizdir, bazılarını tanıdıkça telaffuz etmek zorlaşır çünkü.
Kimi zaman, durup düşünürüz, kaç kelimeyi gerçekten tanıdık, kaç tanesini çırılçıplak gördük diye; bazılarını hiç tanımamış olmaktan sevinir, bazılarını tanımış olmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu hatırlarız.
Yaşamak, kelimelerin soyunmasıdır.
Her biri kendince bir biçim, kendince bir renk taşıyan o maskelerin her inişinde hayatımıza bir şeyler katılır; bazılarının katılması bir şeyler eksiltir bizden, bazılarının katılması bir şeyler ekler.
Elbette en dikkatle ve en çok ürkerek izlediğimiz, o kara maskesinin arkasındaki ölümdür. Bazen, maskesini biraz indirir, bir sevdiğimizi, bir tanığımızı kaybettiğimizde onun yüzünü görürüz; çırılçıplak soyunmaz ama gördüğümüz bile yeter bizi altüst etmeye, o maskesini biraz indirdiğinde bile keder, ıstırap, özlem, ayrılık, yalnızlık çırılçıplak soyunurlar.
Sonra gün gelir, vakit tamam olur; bilmediğimiz,beklemediğimiz, tahmin etmediğimiz bir yerde,
bütün maske iner, o kara kelime çırılçıplak soyunup bize sarılır.
Onu görürüz.
Öğreniriz.
Balonun kraliçesi soyunmuş, bütün kelimeler onunla birlikte maskelerini indirip susmuştur.
Artık her kelimeyi biliyoruzdur, öğrenilecek bir kelime kalmamış, balo bizim için bitmiştir.
Biz çekiliriz.
Kelimeler danslarına devam ederler.

Ahmet Altan

28 Mart 2013

Dünyadan Uzak

Sızlıyorsa yüreğin dünya gailesinden
Yaralı kartalleyin dönüp duran yerlerde
Tutsak kanatlarında taşıyarak benleyin
Yazılı bir dünya, soğuk, ezici hem de.

Eğer ancak kanadıkça yaran atıyorsa
Aşkının ışıtmaz olduğunu görüyorsa
O biricik yıldızının o yitik ufkunu;
Bu tutsak ruhum gibi senin de ruhun sonra.

Usanıp o kulluktan, kara, acı, ekmekten
Tutup o kürekleri bırakmışsa bir yana
Eğilmiş ağlıyorsa sulara bakaraktan
Arayarak uzak bir yol sonsuz dalgalarda.

Ve korkuyla omuzunda birden farkedip sonra
O damgayı hani o demirle vurmuşlar;
Titriyorsa vücudun giz tutkularla eğer
Üzülüyorsa o kötü kem bakışlardan.

Ulu yalnızlıklarda bulmak salt bir yer
Gizlemek güzelliğini tüm o hayasızlardan;
Kuruyosa dudağın zehiriyle yılanların
Kızarıyorsa eğer alnın geçerken düşlerinden.

Gözü sendeki o pis o hayasız yabancının;
Yürü git korkusuzca; şehirleri ko git,
Uzat tut ayaklarını o tozlu yollardan
İşte uzak kentler, bizim gözümüzle bak git.

Yazılı kayaları gibi tutsak insanlığın
Geniş barınaklardır o tarlalar, ormanlar
Karanlık adalarla çevrili deniz gibi hür.
Yürü elinde çiçekler tarlalar arasından.

Alfred de Vigny
Çeviren: İlhan Berk

Chang-Kan Türküsü

Sen bir okul öğrencisi
Ben de bir küçük kızken,
Dolaşırdın kamış sırıklarla
Gözetlerdim seni geçerken.
Şen çocuklardık o zaman
Cahang-kan köyünde yaşayan,
Ben bir kadınım şimdi
Sen bir koca adam.
Ondört yaz geçmiş, hayret,
Karın olalı senin;
Bakamaz gözlerim gözlerine
Korkuyorum seviden, yaşamdan.
Loş köşelere gizleniyorum,
Gelemiyorum çağrına,
İşte yıl erdi sona
Her şeyleri örttü sevi.
Biliyorum sadıktın
Seven bir erkek gibi,
Irmak kıyısında bekleyen
Düşlerinin kadınını;
Ama duruyorum ben şimdi
Balkonda tek başıma,
Gözleyip bekleyerek
Taş kesilen kız gibi.

Li Po (701-762)
Çeviri: Yekta Ataman




Bir Sokak Orospusuna

İşkillenme sakın, gocunma benden!...Ben tabiat kadar ateşli,
     tabiat kadar hovarda, ben Whitman dedikleri herifim.
Güneş senin üstünden el çekmedikçe, bil ki el çekmem senden,
Nehirler vazgeçmedikçe senin için çağlamaktan, bırakmadıkça
            ağaçlar senin için uğuldamayı, bil ki senin için çağlayacak,
            senin için uğuldayacak sözlerim.
Kadınım,söz kesilmiş say aramızda!...Diyeceğim, beni gönlünce
            karşılamak için hazırlığa koyul şimdiden!...
Ben gelinceye dek sabırlı ol, uslu otur emi!...
Ayrılmadan şöyle iyice bi bakayım da gözlerine, beni akıldan
            çıkarmayasın, unutmayasın beni…

Walt Whitman
Çeviri: Can Yücel

Bir devlet içün çarha temennâdan usandık

Bir devlet içün çarha temennâdan usandık
Bir vasi içün ağyâra müdârâdan usandık

Hicran çekerek zevk-ı mülâkatı unuttuk
Mahmur olarak lezzet-i sabâdan usandık

Düşdük kati çokdan heves-i devlete ammâ
Ol dâiye-i dağdağa-fermadan usandık

Dil gamla dahi dest ü giribandan usanmaz
Bir yâr içün ağyâr ile gavgâdan usandık

Nâbi ile ol âfetin ahvâlini naklet
Efsâne-i Mecnun ile Leyla dan usandık

Nâbi

Sonrası Ayrılık (Bir Kitabın Basılış Serüveni)

Sonrası Ayrılık’taki, bugün çoğunu acemice, çocukça bulduğum öyküler bana hep o yılları, o heyecanı, o sıkıntıları hatırlatır. İçlerinden şanslı olan birkaç tanesi Unuttuğum Bütün Akşamlar’da yer aldı. Diğerleri bir daha basılmayacak…


Dergilerde beş altı yıldır yazılarım, öykülerim yayımlanıyordu. Elime aldığım her kitap gözümde biraz daha büyüyor, ağırlaşıyor, ruhuma yük oluyordu. Bunlardan birinin kapağında kendi adımı görüp göremeyeceğimin ağırlığıydı bu. Oysa henüz yirmili yaşlarımın başlarındaydım. Şimdiki yaşımdan baktığımda neredeyse çocuk sayılırdım yani. Dosyamı hazırlamaya başlamıştım. Yayınevlerine, yazan çizen insanlara uzak, kendi halinde okuyup yazan bir gençtim. Birileri elimden tutmazsa, önüme düşmezse kendiliğimden bir yayınevinin kapısını çalacak cesarette değildim. Dergilere gönderdiğim öykülerden uzunca bir süre haber gelmeyince akıbetini sormaktan bile çekiniyorken bu cüreti asla gösteremezdim.

O günlerde Milli Eğitim Bakanlığı, “Öğretmen Yazarlar Dizisi” üst başlığı altında kitaplar yayımlamaya başlamıştı. Benim kadrom ise “Uzman Yardımcısı” idi ve bunun bir sıkıntı doğurup doğurmayacağını bilmiyordum. Şansımı denemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.

Dosyamı gönderdim.

Dergide yayımlanan öykü

Yine o günlerde, Yayımlar Dairesi’nce çıkarılmakta olan dergiye bir öykü ve öykümü destekleyecek birkaç desen gönderdim. Bir hafta sonra işyerime bir telefon geldi; Yayımlar’dan bir şube müdürüydü arayan. Beni oraya davet ediyordu. Aramız beş yüz metreydi. Gittim. Şube müdürü, bu kadar yakın olmamıza rağmen niçin öykümü postayla gönderdiğimi sordu. “Bilmem,” dedim, “kimseyi tanımıyorum; buraya gelip kime, ne diyeceğim ki…” Uzun uzun sohbet ettik. Öykümü beğendiğini söyledi, başka öykülerim olup olmadığını sordu. Vardı ama bakanlık onları yayımlamazdı, onların genel çizgisinin biraz dışında şeylerdi yazdıklarım. Görmek istedi. Bu vesileyle sık sık gidip gelmeye başladım oraya. Bir gün, okuyup yazan insanlara ihtiyaç duyduklarını söyleyip birlikte çalışmayı teklif etti bana. Önce kabul etmedim ama bir süre sonra beni kandırmayı başardı şube müdürü. Birlikte çalışmaya başladık. Dergiyi bir edebiyat dergisi kimliğine kavuşturmak istiyor, engelleri birlikte aşmaya çalışıyorduk. Bir yandan da aklım dosyamdaydı. Biz dergi şubesiydik, kitaplara kültür kitapları şubesi bakıyordu. Yani onun müdürü ayrıydı. Kitabımı daha doğrusu dosyamı sorarsam torpil istiyormuşum gibi anlaşılacak korkusuyla uzun süre sesimi çıkarmadım. Benim müdürüm, kitap çıkarmayı düşünüp düşünmediğimi sorunca durumu anlattım. O da kültür kitapları şubesi müdürüne soracağını söyledi. Bu arada, kültür kitapları yayın kurulu dağıtılmıştı ve yeni bir kurul oluşturulmaya çalışılıyordu. Bir süre sonra yeni yayın kurulu görevine başladı. Üniversite hocalarından oluşturulan kurulun günümüz edebiyatına ilgisi son derece zayıftı gördüğüm kadarıyla. Ben ise yine kimseye bir şey sormuyor, soramıyor, bekliyordum.

Üç yıl okunmadan bekleyen dosya

Aradan üç yıl geçti. Orada yeni bir çevre edindim. Eli kalem tutanlardan beni tanıyanlar, kitaplarının akıbetini öğrenmek için beni devreye sokuyorlar, ben de durumlarını öğrenip onları bilgilendiriyordum ama kendi kitabımı soramıyordum. Aralarında olduğum için beni dikkate mi almıyorlardı, yazardan mı saymıyorlardı ya da bilmediğim başka şeyler mi vardı, anlayamıyordum ama durum son derece can sıkıcıydı. Altlarında çalışan birinin kitabının çıkması onlar için pek de hoş bir şey değildi herhalde. Bir gün, nasıl olduysa söz benim dosyaya geldi. Dosyanın incelenmek üzere kime gönderildiğini hatırlayamadılar. Defterler, kayıtlar incelendikten sonra dosyanın, Gazi Üniversitesi’nde bir kadın hocada olduğu anlaşıldı. Bölüm şefinin hocaya ulaşma çabaları bir türlü sonuç vermiyordu. Birkaç ay da öyle geçti. Sonunda bölüm şefiyle birlikte hocanın odasına gittik. Hatırlayamadı, kendisinde öyle bir dosya olmadığını söyledi. Üç yıl önce kendisine gönderildiğini söyleyince dolaplarını karıştırdı ve nihayet benim zavallı dosyayı buldu. Okumamıştı tabii. Sanırım bunca yıl bekletmiş olmanın mahcubiyetiyle dosyama olumlu rapor verdi kısa süre içerisinde ve bize teslim etti. Şimdi de yayın kurulunun toplanmasını beklemek gerekiyordu, son kararı onlar verecekti. Neyse ki herhangi bir sorun çıkmadı ve dosyam basılmak üzere İstanbul’a, devlet kitapları matbaasına gönderildi.

Asıl serüven şimdi başlıyordu. Matbaada sıraya girecekti kitabım ve kim bilir kaç sene sonra sıra gelecekti. Önce dizgi sırası, sonra baskı… Sonra kapak… “Kapağı ben yaparım,” dedim, hiç değilse oradan zaman kazanabilirdim. Tuval üzerine yağlıboya, bozkırda ilerleyen bir tren resmi yaptım. Sonrası Ayrılık’ı en iyi bu resim vurgulardı herhalde. Tabii asıl neden, benim trenlere, tren resimlerine olan düşkünlüğümdü.

Dergimiz de İstanbul’daki matbaamızda basılıyordu. O günlerde derginin basımıyla ilgili bir sorun çıktı ve ben İstanbul’a gitmek zorunda kaldım. Orada matbaanın planlama şefiyle de tanıştık. Nasıl olduysa adam beni sevdi galiba, ilgileneceğini söyledi. (İkinci kitabım Kurutulmuş Gül Mevsimi o matbaada farklı bir kaderi yaşadı. Dizgisini, kapağını kendim yapıp dosyayı elden teslim etmiştim ama kendilerine ulaşmadığını söylediler, tekrar göndermemi istediler. Allah’tan, içlerinden biri hatırladı da tozlu kâğıt yığınlarının arasından bulup çıkardı benim dosyayı.)

Dizgiden gelen ilk nüshayı nasıl da heyecanla tashih ettiğimi nasıl anlatmalı şimdi… İtalik dizilmesini istediğim kısımlar vardı, farklı punto istediğim, farklı boşluklar bıraktığım yerler vardı ama elimdeki dizgi dümdüz bir şeydi. İşaretlemeler, uzun açıklamalar yaptım, geri gönderdim. Anlaşamıyorduk. “Olmaz!” diyorlardı, “Biz hayatımızda böyle bir şey görmedik, böyle kitap olmaz!” Bir sürü telefon konuşmasından sonra biraz onlar taviz verdi, biraz da ben, dizgiyi tamamladık.

Dört buçuk sene sonra yayımlandı

Sonrası Ayrılık, 1991 yılında, dosyayı teslim ettikten dört buçuk sene sonra, ben yirmi dokuzuma gelmişken basıldı. Kitap yirmi bin adet basılmıştı. O yıllarda bütün illerde bulunan (şimdi hepsi kapandı) satış yerlerinde okura sunuldu.

Aradan yıllar geçti ve kitabın ikinci baskısının yapılması gündeme geldi. İlk baskı kurşun dizgiydi, bu yüzden yeniden dizilmesi gerekiyordu. Oturup dizdim, bir de kapak hazırlayıp gönderdim. Bir süre sonra bir telefon: “Kitabın kapağını dışarıda bir şirkete yaptırıyoruz, içeriği hakkında bir şeyler yazar mısınız, nasıl bir kapak olsun?” Niye çıldırmıyordum, hâlâ anlayabilmiş değilim. Ellerindeki kapağı kullanabileceklerini, para pul istemediğimi, imzamı silebileceklerini vb. söylediysem de kâr etmedi, kitapla hiç ilgisi olmayan, üzerinde, kafes içinde bir kuş fotoğrafı bulunan aptal bir kapakla yeniden beş bin adet basıldı Sonrası Ayrılık…

Bugün çoğunu acemice, çocukça bulduğum o öyküler bana hep o yılları, o heyecanı, o sıkıntıları hatırlatır. İçlerinden şanslı olan birkaç tanesi Unuttuğum Bütün Akşamlar’da yer aldı. Diğerleri hep orada kalacak, bir daha basılmayacaklar...

Ethem Baran


Yazarın Yazgısı

Pek çok insan bir yazarın yerinde olmayı düşünür. Onun tıpkı bir sihirbaz maharetiyle sözcüklere görünmez gömlekler giydirmesi; cümlelerini birer merdiven basamağı gibi kullanıp insan ruhunun karanlık bir yerlerine inmesi; hep düşünüp de adını bir türlü koyamadığımız bir varoluş sancısına bıçak gibi dokunması; ya da hiç beklemediğimiz bir yerde saçlarımızı diken diken eden cüretkâr bir hükme varması bizi fazlasıyla şaşkına çevirir. Ve ona ait bir metni her okuduğumuzda kendimize şunu sorarız: Kimdir bir yazar? Sözcüklerini birer yem olarak kullanan bir okur avcısı mı? Aklımız ve düşlerimiz arasında kumar oynayan ve hangisinin kazanacağını daha başından beri bilen hilekâr bir kumarbaz mı? Bizi bütün ayrıntılarımıza kadar gözlemleyen hayatımızı mürekkebine katık eden usta bir hırsız mı? Yoksa canı pek sıkıldığı için düzenimizi altüst ederek keyif çatan bir oyun bozan mı? Kim bilir belki de hepsi. Ama gerçek şu ki hiç birisi değil!..


Bana öyle geliyor ki insanlar içerisinde en talihsiz yazgı yazarın yazgısıdır. Herkesin hayatını herkesin aşklarını herkesin gülüşlerini uzaktan seyreden ama bir türlü insan oyununa katılamayan gerçek bir beceriksizdir o. Çok istemesine rağmen bir dünya vatandaşı olamamış dünyanın herhangi bir gününü dünyadaki herhangi birisi gibi yaşayamamıştır. Kuşkusuz denemediği bir durum değildir bu; ama her seferinde hayat tarafından paramparça edilmiş her seferinde kendi beceriksizliğinin kollarına geri döndürülmüştür. Garip bir oyundur yazarınkisi: O "kendi beceriksizliğimin ipuçlarını bulabilirim" umuduyla başkalarının hayatını derinden seyre dalmış; o uzun dalgınlık sırasında insan hakkında yeni pek çok şey öğrenmiş; ama insan hakkında öğrendiği her yeni şey beceriksizliğini daha da bir artırmıştır. Yaklaştıkça uzaklaşmış tanıştıkça yabancılaşmıştır insana. Ve obeceriksizlik yüzünden dünyaya katılamadığı için içinde büyüyen dehşetli arzunun üstünü örtmeye insanlardan üste çıkmayaonları şaşırtmaya neredeyse mahkûm olmuştur. Eğer bir asker olsa büyük bir kahramanlık göstermeye yeltenecekti kuşkusuz. Ama onun elinde başka bir silah vardır: Kalem...

Ve kalem bir yazarın anaforunda sözcükleri yeniden karıştırıp yeni baştan önümüze sürdüğünde bu sefer dehşet sırası bize gelmiş; yazar dediğimiz o "öç alıcı" bize katılamamanın bizden biri olamamanın hesabını bize ödetmeye başlamıştır artık. Şimdiye kadar kendimizden bile sakladığımız sırlarımız; bizi utançtan yerin dibine geçirecek tutkularımız; gülümseyen dişlerimizin arasındaki kanlı kindarlık; her şeyi yıkmak isteyen ama bir otu bile yerinden edemeyen korkaklığımız ve öteki sayısız hallerimiz "şu aramızdaki beceriksiz" tarafından nasıl da yüzümüze vurulmuştur. Sıkıca örttüklerimizin üstünü açtığı ve bizi ruhumuzun aynasının karşısına diktiği için ondan nefret etmemiz gerekir belki de! Ama biz de en az onun kadar kurnazız: Ondan nefret edip hakikati kabul etmek yerine hayranlık beslediğimizi söyleyip onu ikinci kez yenilgiye uğratmayı daha akıllıca buluruz. "Ne güzel yazmışsın" deriz ona; "Nasıl oluyor da bütün bunları biliyorsun?" Yazarı şu bize katılamayan beceriksizi bu sefer de hayranlığımızın gölünde boğar ruhumuzu pazara çıkarmasının bedelini fazlasıyla ödetiriz ona...

Belli ki yazarla okur arasında ancak iki kurnaz arasında oynanabilecek dönüşümlü bir oyun oynanmaktadır. Nihayetinde yazar sözcüklerini okur hayranlığını ortaya sürmüştür. Şimdi her ikisi de bu tahripkâr sınırda durup birbirlerinin gücünü denemeye başlamışlardır. Bu sınırda taraflardan biri diğerine bir şekilde teslim olacaktır: Yazar ya okurun hayranlığına sırtını dönerek yeniden kendi karanlığına kendi sözcüklerinin ancak yalnızlıkla elde edilen ateşine geri dönecek ya da hayranlık tarafından teslim alınarak öylesine bir memnun ediciye dönüşecektir. Ya yeniden kendi tutunamamışlığına dönüp insanı tekrar be tekrar rasat edecek ya da her seferinde okurun gözlerinin içine bakan bir hayranlık dilencisi haline gelecektir. Okur elbette yazarını hayranlığına esir etmek için can atmaktadır; o her şeyi satın almaya her şeye dokunmaya her şeyi kendisine mal etmeye fazlasıyla alışkındır zaten! Onun en mutlu olacağı an yazarın kaleminin göze hoş desenler çizen bir şablona evrildiği andır. Çoğu okur yazarı kendisine hovarda etmek ister ve çoğu kalem hırsızı okuruna hovardalık etmeyi yazarlık sanır!..


Ali Ayçil