03 Eylül 2013

Baharla Ölüm Konuşmaları

Memelerim koparıyor  
Yüzyıl süren bir yalnızlık  
                           dile gelmişçesine  
Nasıl nasıl bir sevinç yarabbi!  
Ve ağrıya  
        ağrıya tabi,  
                ağraya  
                    ağraya ağbi...  
Nakkaş Tepe de ancak  
                        bezmimize böyle gelmiştir  
Gelincikleri ve Nazım Hikmet’leriyle  
Yerbilimsel bir hapisten sonra  
  
II  
İçimdeki karanlığı patlatacağım  
Zifiri bir su akacak  
               kamışımdan toprağa  
Bir kedi yavrulayacak  
                       köpek dişli bir kedi  
Ve böğürtlenler köpürecek ağzından  
Yedikçe  
          kendi  
                 kendini  
                        mayhoş  
Ya da Posta Nazırı dedemden kalma  
Mors’un en morundan bir karga   
Konacak karşıki direğin doruğuna  
Düşmanlarım öyle doldurmuşlar ki onu  
Ne kadar taşlasan boş  
                    oynamıyor yerinden  
Ben kargadan korkmam ama  
                      bunun gözleri baykuş  
Ve tüyleri güngörmedik deniz dipleri kadar ıslak  
Ve ötüyor  
        ötüyor  
             ötecek  
Beni ışığa bağlayan  
               (Bağlayın beni ışığa!  
                Gerin telleri gerin!)  
                beni  ışığa bağlayan  
                             o gelin telleri  
                             o gelin telleri  
                                  kopuncaya dek...  
Akpembe bahar yelkenleriyle  
Güneşin rüzgarına gerilmiş  
                           bir badem ağacı gibi...  
İçimdeki karanlığı patlatacağım  
Ve beynimin en ölümcül yaşlarıyla  
                                        ağlaya  
                                             ağlaya  
Yepyeni bir insan  
                pırıl pırıl bir can  
                                 bitecek toprağa...   
  
III  
İki çöpçü geliyordu karşıdan.  
Biri  
     (Aynen Selahattin-i Eyyubi Haçlılar  
     Seferinden, sanırsın, pos bıyıklarıyla  
     Tarihin, süpürmeye gelmiş Prens Adalarını )  
Öbürüne  
     (Marmara’yı bizim Yaşar Küklopsunun o  
     Anavavza gözüyle dünyanın en güzel  
     atlarının neredeyse ineceği e biraz  
     genişçe bir çakır su gibi görüyordu,  
     eminim)  
Eyitti kim:  
     Halk Partisi’nin solunda bir parti olsa  
     Hiç dinlemez oyumu ona veririm  
  
IV  
Sevda Tepesinde  geçen gün  
Karşıki masanın altında  
İki tane tavuk gördüm  
Toprakla yıkanıyorlardı  
Eşeledikleri çukurda  
İnsanlar için de belki ölüm  
Toprakla bi tür  
Yıkanmaktır diye düşündüm  
  
Üşüyor mu deniz  
                üstüne boşandıkça yağmur?  
Ondan mı dersin  
                tüyleri böyle ürperiyor?  
Ben de gidersem bi gün bu biçim bi sağnakta  
Alı al moru mor bir sandal gibi acaba  
Yıllar sonra yılmayıp yine  
Çarpar mı yüreğim yurdumun sahillerine?  
  
VI  
Buket diye bahçeli bir meyhane vardı Yenişehir’de  
Yıkıldı çoktan GİMA var şimdi yerinde  
Kenarı küpelerle çevrili o küçücük havuzun  
Yamacında bir masa  
Cahit Ağ’beyle otururduk yaz gecelerinde  
Fıskiyenin serpintisiyle sırılsıklamdı muşamba  
Zaten Cahit’in gözleri daim yaşlı  
“Şunu siliver!” derdi garsona  
“Şu muşambayı siliver, mirim!”  
Ne Cahit kaldı, ne Buket, ne fıskiye  
Yine de bu bahar öğlesinde  
Fıskiyenin üstündeki o kırmızı top gibi  
-İsterse kalpten olsun, isterse-  
Hop hop ediyor ya yüreğim bi düziye  
  
VII  
Ruhum sıkıldıkça, ruhum,  
Mızrapsız bir tambur gibi  
Apayrı bir hava çalıyor vücudum  
Ruhum sıkıldıkça ruhum,  
Senden ayrı, kendimden ve kentten ayrı  
Apayrı bir hava çalıyor vücudum  
Kalk gidelim, kalk gidelim başka yere!  
Başka yere, başka yere, başka yere!  
Ruhum sıkıldıkça, ruhum,  
Cemil Beysiz bir tambur gibi  
Kendi kendini çalıyor vücudum  
  
VIII  
Yalıların surları boyunca giderken Kanlıca’da  
Duvarda bir gedik ilişti gözüme  
Uydurdum gözümü deliğe:  
Bir bahçe  
Bahçe değil bir havuz  
Havuz değil bir bahçe  
Üstü nilüfer kesmiş silme  
O nefti yapraklarıyla gelmiş  
O aksarı çiçeğiyle  
Ne hevesle gelmiş kim bilir bu güzelliğe!  
İnsanoğlu beni görsün diye mi?  
Bahçede oysa  
        Bahçedeki bir havuz  
Bir havuz ki bir bahçe  
Ne in var ne cin ne bey ne ağa  
Surları da çekmişler dört bir yanına  
Bizler de varmayalım diye bu uçmağa  
Sade bir garibim yavru kurbağa  
Serilmiş o ortası çukur  
O sal gibi yaprağa  
Yarı suyun içinde  
Yarı yansımış ışığa  
Pırıla pırıl yeşile yeşil  
Rezil mi rezil  
Başladı birden haykırmağa  
Başladı inin cinin ağanın beyin  
Ne kendi görüp ne kimseye gösterdiği  
Çevresine bizler görmeyelim diye  
Surlar çektiği  
O kimsesiz güzele türkü yakmağa  
Şairim ben  
Benim işte o kurbağa  
  
IX  
Hep ölümü çalacak değil a Zangoç  
Bu da  
Sema’yla Asaf’ın kızına  
Hoşgeldin demek için  
Oysa   
Ne kadar  
Ne kadar  
Ne kadar yalnız  
Sanıyordum kendimi demin  
  
Atkestanelerini geçen süvari ışıklar  
Er-erken kaldırmış hanımellerini  
                             tühallah üşüyecekler!  
Ve zeytinler eski Rum tenteneleriyle  
Esen yel!  
Esen yel!  
Kim gördü böyle gül yiyen horoz  
Tanyeri kokuyor sesi...  
Yuvarlandıkça sanki bayırdan aşağı  
                    hapiste dolmuş bir şarap şişesi  
Öbür horozlar da ayaklanıyor  
                     merdiven nakışlı ibikleriyle  
Ve balkonlardan sarkarken  
            düşleri bebelerin  
                      bir albayrak yarışı gibi  
Horozlar nev-icad ediyorlar denizi  
Hırsızlar!  
Hırsızlar!  
Ve deniz  
          levent gölgeleriyle Turgut Reis’in  
Bütün bu dizelerden alınıyor  
Bir ala  
       bir mora  kesiyor yüzü  
Esen yel!  
Esen yel!  
Bu sabah   
          bir firardır  
                kan-davasından bir çocuk  
Kuşluk vaktine kalmadan önce  
Güneşin kurşunlarıyla vurulacak  
Ve akşamladı mıydı çamlar  
                             ve karadı mıydı  
Tepelerde  
Tepelerde  
Öyle güzel ki esen yel  
Esen yel!  
Esen yel!  
Bu sabah   
         ve bu bahar  
              bir firardır  
Baruta koşan bir fitil  
İfil  
İfil  
Öyle güzel ki esen yel!  
Esen yel!  
Esen yel!  
Öyle güzel   
Öyle güzel ki  
Esmese de  
Esmese de  
Güzel  
  
XI  
İçimden bir his bırakmıyor  beni ölmeceye.  
İçimden bir his.  
Bir his ki  
Çapraz oturmuş denizin kıyısına  
Taş   
Taş  
Taş  
Derken bir GÜNEŞ!  
Tıpkı Üsküdarda’ki  
Şemsi Paşa Camisi gibi.  
Sen iskeletlerle değil diyor bana  
Sen iskelelerle kuracaksın cesedini  
Ve öyle köpeksin ki sen  
Öldükten sonra bile  
Yılmaz’ın UMUDundaki   
Paytonların ardından  
Koşacaksın hep  
Geleceğe  
Çın  
Çın  
Çın  
Ve karnımın gevşemesine karşın  
Taş..larımdaki tarçın  
Bırakmıyor beni ölmeceye  
Evet diyemiyorum  
Diyemiyorum ki evet  
O hayırlı  
O hayırlı geceye  
  
XII  
Ben de  
    Boğaziçi de bu bahar  
Mavi sakalına erguvanlar takmış  
Sarhoş bir İskele Babası kadar  
Hem delikanlı  
              hem deliler gibi ihtiyar  
  
Can Yücel

Veda Sahnesi

Ağlama artık.
Bu gidiş, hem gidiş hem kalıştır ikimiz için de.

Ben ne kadar gitsem de kalıyorum seninle

Ve sen,

Ne kadar kalsan da geliyorsun benimle.
Hoşçakal.....

Antonius and Cleopatra

Sakın Ha

'sabiha bu adamlar beni alıp götürecek
sakın ha ağlamanı istemiyorum
soracakları varmış yıllardır sorarlar
anlaşılan bu sorgu daha yıllarca sürecek
ilk götürülüşümü bak hatırlıyorum
sendikaya yazıldığım günlerdi sanıyorum
otomobil farlarına yağmur yağıyordu
cıgaram ıslanmış sokaklar nedense dar
bu defa aksi gibi zilzurna ilkbahar
çoçuğa bir şey söyleme sabiha belli olmaz
sakın ha ağlamanı istemiyorum
bakarsın çabuk biter akşama evdeyim
uzayacak olursa git hüseyin'i bul
eli kızıl kanda olsa bizi bırakmaz
çantamı hazırlarsın pijamam terliklerim
izin verirlerse seni de beklerim
hani bir gülümsemen vardır sanki istanbul
gözlerin gözlerimi bulur bulmaz
içimde bütün şehir atlı karınca gibi
döner ha döner ışık renk ve pul
hay allah bu ilkbahar beni öldürecek
rüzgardaki kokular dudaklarımdaki tuz
bu adamlar sabiha beni alıp götürecek
günlerden cuma sabah saat dokuz
sakın ha ağlamanı istemiyorum
paran var mı yok mu bilemiyorum
al şu yüz lirayı yanında bulunsun
yüz de bana kalıyor varımız yoğumuz
çocuğa bir şeyler al onunla avunsun
beyler ben hazırım haydi gidiyoruz
sabiha unutma seni bekliyorum'

Attila İlhan

Ortadoğu IV

Zaman mı? değil zaman.

Akan zaman değil mesafelerdir.

Güneşin çekici yukarda
Suyun bıçağı aşağıda
Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,
Ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında.
Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini
Sınırlar kesik,
Yerleşme yerlerinde balkıma.

Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında

Biz kırıldık daha da kırılırız
Doğudan Batıya bütün dünyada
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
İki ciğer arasında bağlantı kurar
Büyür, bir gün, zenginleşir orada,
Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı
Hasan’a sunulmuş ağuda,
Granitin de olur bir okyanus diriliği,
Nehirler daha uysal akar,
Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden
Bir kuş nasıl uçuyorsa
Öyle sever, çalışır insan,
Kıraçlar çarptıkça dağlara
Gül göçürür şafağından
Doğanın altın şafağından
İnsanın altın şafağından
Tarihin altın şafağından

Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.


Cemal Süreya

Sevdiği Olmalı İnsanın

Sevdiği olmalı insanın,
Eski ahşap pencereye hayat veren çiçek gibi..
Özlemeyi sevmeli,
Yıldız kadar gizemli serçenin masumluğunda ürkek..
Duyguyu yaşamalı bedeni,
Rüzgara inat ateşi yakmalı dokunmadan yüreği..
Gözleriyle gülmeli insan,
Ne kadar hüzün varsa içinde eriyip gitmeli..
Çocuk yüreği olmalı,
Yemyeşil çayırlarda şarkı söyleyip koşmalı bağırarak..
Büyüsü sarmalı sevdanın,
Seni kucaklayan o eşsiz duyguların ferahlığında..
Sıkıca tutmalı ellerini,
Yarınsız zamanların iki yolcusu olmalı cesurca..
Yürekleri çarpmalı aynı anda,
Nefesler dalga dalga sararken bedenleri..
Aşk korkusuzca yaşanmalı,
Birbirinde erimeli tutkunun alevleri..
Sevdiği olmalı insanın, olmalı...

Tufan Genç

İnsanın başına gelebilecek en kötü şey

Eskiden derdim ki;
İnsanın başına gelebilecek en kötü şey,
Bir gün ‘yapayalnız kalmasıdır’.
Öğrendim ki;
Hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey:
...‘Yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır.’

Johann Wolfgang von Goethe

Şiire Önem Ver

Batı dillerinde pek çok şey ifade edilemez. Çünkü doğulu yaklaşımda gerçek, temelde, özünde çok farklı bir şeydir. Bazen aynı şeye, doğu ya da batı mantığıyla baktığında, yüzeyde sonuçlarının aynı göründüğünü düşünebilirsin. Ama olmazlar. Eğer biraz daha derine inersen, biraz daha derine kazarsan, çok büyük farklılıklar göreceksin. Sadece sıradan farklılıklar değil, olağanüstü farklılıklar.

Daha geçen gün, büyük Zen ustası Basho'nun ünlü haikularını okuyordum. Batı zihni ya da batı tipi eğitim görmüş bir zihin için çok güzel şiirlere benzemiyor. Artık bütün dünya batı tipi eğitimi alıyor. Doğu ile Batı arasındaki fark, eğitim söz konusu olduğunda ortadan kalkmıştır.

Onu sessizce dinle. Çünkü senin harika şiir dediğin bir şey değil. Ancak derin bir anlamı var ve bu çok daha önemli. İnanılmaz bir şiirselliği var. Ama bunu hissetmek için çok ince olman gerekir. Onu entelektüel olarak anlayamazsın. Ancak sevgiyle anlaşılabilir.

İşte haiku şu:

Dikkatle baktığım zaman

Çitin yanında yeşeren

Bir Nazunya görüyorum!



Şimdi, ortada büyük bir şiirsellik gözükmüyor ama biraz daha sempatik bakalım. Çünkü Basho başka bir dile çevrilmiştir. Kendi dilinde tamamen farklı bir doku ve lezzete sahiptir.

Nazunya sıradan bir çiçektir. Yolların kenarında kendiliğinden büyüyen otsu bir çiçektir. O kadar sıradandır ki, kimse bakmaz bile. O değerli bir gül değildir. Nadir bulunan bir lotus değildir. Bir göl üstünde yüzen, nadir bir lotusun güzelliğini görmek kolaydır. Bir mavi lotusu nasıl göremezsin? Bir an için onun güzelliğine kapılmaya mahkûmsun. Ya da güneş altında rüzgarla dans eden bir gül. Bir an için sana sahip olur. Olağanüstüdür. Ama Nazunya sıradan, adi bir çiçektir. Bakıma ya da bahçıvana ihtiyaç duymaz. Her yerde kendi kendine büyür. Bir Nazunya'ya dikkatle bakmak için bir meditasyoncu gerekir. İnce bir bilinç gerekir. Aksi halde onu kaçırırsın. Görünür bir güzelliği yoktur. Onun güzelliği derindedir. Onun güzelliği sıradandır. Ancak o sıradanlık, olağanüstülüğü barındırır. Nazunya'da bile. Ona kalbinle bakmadığın sürece göremezsin.

Basho'yu ilk okuduğun zaman, “Çitin yanında yeşeren Nazunya'nın şiire konu olacak ne önemi var?” diye düşünürsün.

Basho'nun Japonca şiirindeki son hece olan “Kana” ancak bir ünlem işareti ile çevrilebilmiştir. Çünkü onu çevirmenin başka yolu yoktur. Kana'nın anlamı, “Hayret ettim”dir. Şİmdi, güzellik nereden geliyor? Nazunya'dan mı geliyor? Binlerce insan o çitin yanından yürüyüp geçmiş ve kimse dönüp o çiçeğe bakmamıştır. Basho ise, onun güzelliğinden büyüleniyor ve başka bir dünyaya ışınlanıyor. Ne oldu?

Burada etken Nazunya değil. Yoksa herkes onu fark ederdi. Asıl etken Bosho'nun görüşüdür. Açık kalbidir. Empatik vizyonudur. Meditasyona hazır olmasıdır. Meditasyon, simyadır. Herhangi bir metali altına çevirir. Bu Nazunya'yı Lotus çiçeğine dönüştürür.

Dikkatle baktığım zaman...

Dikkatle kelimesinin anlamı;farkındalıkla, tüm varlıkla, meditasyonla, sevgiyle, duyarlılıkla demektir. Biri umursamadan bakabilir. Ve o zaman bütün olayı kaçırır. Dikkatlice sözcüğü, bütün anlamlarıyla hatırlanmalıdır. Ancak asıl kökeni meditasyondadır. Bir şeyi meditasyonla görmek ne demektir? Zihin olmadan bakmak! Zihinsiz bakmak! Bilincinin üzerinde hiçbir düşünce bulutu olmadan bakmak. Ne gelip geçen bir anı, ne de bir arzu. Hiçbir şey. Tam bir boşlukla.

Böyle bir zihinsizlik haliyle baktığın zaman, bir Nazunya bile başka bir dünyaya dönüşür. Cennetin bir lotus çiçeği olur. Artık bu dünyanın bir parçası değildir. Sıradanlığın içinde olağanüstülük bulunmuştur. Ve bu, Buddha'nın yoludur. Sıradanlığın içinde olağanüstülüğü bulmak! Her şeyi o an içinde bulmak! Bütünü, Guatam Buddha'nın ifadesiyle Tathata'da bulmak!

Bosho'nun Haiku'su, bir Tathata şiiridir. Bu Nazunya'ya sevgiyle, kalpten gelen bir duyarlılıkla, perdelenmemiş bilinçle, bir zihinsizlik haliyle baktığın zaman, insan şaşkınlığa uğruyor. Hayrete düşüyor. Büyük bir hayranlık oluşuyor. Bu nasıl mümkün olabilir? Bu bir Nazunya... Ve eğer bir Nazunya mümkünse, her şey mümkündür. Eğer bir Nazunya bu kadar güzel olabilirse, Bosho bir Budha olabilir. Eğer bir Nazunya böyle bir şiirsellik içerebilirse, o zaman her taş bir mücevher olabilir.

Dikkatle baktığım zaman çitin yanında yeşeren bir Nazunya görüyorum!

Kana! Hayret! Şaşkınlığa uğradım! Güzelliğini kelimelere dökemiyorum. Ancak işaret edebiliyorum.

Bir Haiku, sadece ima eder. Sadece dolaylı yoldan işaret eder.

Benzer bir durum, Tennyson'ın ünlü şiirinde görülür. Bu ikisinin karşılaştırılması sana çok yardımcı olacak. Basho sezgiyi temsil eder, Tennyson ise aklı. Basho doğuyu temsil eder, Tennyson ise batıyı. Basho meditasyonu, Tennyson ise zihni. Birbirine benzeyebilirler. Ve bazen Tennyson şiiri, daha şiirsel görülebilir. Çünkü Basho'ya oranla daha doğrudan ve belirgin anlatır.

Çatlamış duvardaki çiçek
Seni o çatlaktan koparıyorum
Burada, elimde, kökün ve her şeyinle tutuyorum
Küçük çiçek, ama eğer seni bir anlayabilsem
Kökünle ve her şeyinle ne olduğunu bilsem.
O zaman Tanrı'yı da ve insanı da bilirim.

Güzel bir şiir. Ama Basho ile kıyaslanamaz. Tennyson'un nerede farklılaştığını görelim.

İlk olarak: Çatlamış duvardaki çiçek. Seni o çatlaktan koparıyorum.

Basho çiçeğe sadece bakıyor, onu koparmıyor. Basho'nunki pasif bir farkındalık. Tennyson ise aktif ve vahşi. Sonuçta eğer bir çiçek seni etkilemişse, onu koparamazsın. Eğer bir çiçek kalbine ulaştıysa onu nasıl koparırsın? Koparmak onu yok etmek, öldürmek demektir. Bu bir cinayettir. Kimse Tennyson’ın şiirini cinayet olarak görmez, ama öyledir. Bu kadar güzel bir şeyi nasıl yok edebilirsin?

Ama zihnin böyle işler. Her zaman yıkıcıdır. Sahip olmak istiyor. Ve sahip olmak sadece yıkımla mümkündür.

Unutma, ne zaman bir şeye ya da bir kişiye sahip olursan, o şeyi ya da kişiyi yok edersin. Bir kadına sahip mi oluyorsun, onun güzelliğini, ruhunu yok ediyorsun. Bir erkeğe mi sahipsin, o artık bir insan değildir. Onu işine yarayan bir nesneye çevirmişsindir.

Basho, dikkatle bakıyor. Sadece bakıyor, yoğunlaşmış bir şekilde incelemiyor; sadece yumuşak, kadınsı bir bakış. Sanki Nazunya’yı incitmekten korkarmış gibi.

Tennyson onu çatlaktan koparıyor ve...

Burada, elimde, kökünle ve her şeyinle tutuyorum. Küçük çiçek...

O, ayrı duruyor. Gözlemci ve gözlemlenen hiç bir şekilde birleşmiyor, Bu bir aşk ilişkisi değil. Tennyson çiçeğe saldırıyor. Onu köküyle birlikte söküyor ve elinde tutuyor.

Zihin sahip olduğu, kontrol ettiği, tuttuğu zaman rahat eder. Meditasyon bilinci hali, sahip olmakla, tutmakla ilgilenmez. Çünkü bütün bunlar şiddet zihninin birer ürünüdür.

Ve, Tennyson, küçük çiçek diyor. Çiçek küçük olarak kalıyor. Kendisi çok daha üst bir basamakta. O bir erkek, büyük bir enetelektüel, harika bir şair. Hâlâ egosunun içinde. Küçük çiçek!

Basho için ortada bir karşılaştırma sorunu yok. Sanki orada değilmiş gibi kendisi hakkında hiç bir şey söylemiyor. Hiçbir gözlemci yok. Burada güzellik her şeyin ötesine geçiyor. Nazunya çiçeği orada, çitin yanında yeşeriyor. Hayret! Ve Basho, sadece tüm varlığıyla hayrete düşmüş durumda. Güzellik onu eziyor. Çiçeğe sahip olmak yerine, çiçek ona sahip olmuş durumda. Çiçeğin güzelliğine, o anın güzelliğine, tamamen teslim olmuş durumda.

“Küçük çiçek, ama eğer seni bir anlayabilsem“ diyor, Tennyson.


Anlama saplantısı. Takdir yeterli olmuyor. Sevgi yeterli olmuyor. Onu anlamak önemli. Bilginin üretilmesi önemli. O bilgiye ulaşılmadığı sürece Tennyson rahat olamaz. Çiçek bir soru işaretine dönüşmüştür. Tennyson için bir soru işareti. Basho için bir ünlem.

Arada büyük fark var. Soru işareti ve ünlem.

Basho için sevgi yeterlidir. Sevgi, anlayıştır. Bundan daha anlamlı bir şey olabilir mi? Ama Tennyson sevgiden tamamen mahrum. Zihni, orada bilgi açlığı çekiyor.

Seni bir anlayabilsem
Kökünle ve her şeyinle ne olduğunu bilsem…

Zihin mükemmellik saplantısına sahiptir. Hiçbir şey bilinmeyen olarak kalamaz. Hiçbr şey bilinmeyen ve gizemli olarak kalamaz. Köküyle, sapıyla, her şeyiyle anlaşılmalıdır. Zihin her şeyi bilmediği sürece korkar. Çünkü bilgi güç verir. Eğer gizemli bir şey varsa hemen korkarsın. Çünkü gizemli şeyler kontrol edilemez. O gizemli şeyin içinde neyin gizli olduğunu kim bilebilir? Belki düşman! Belki tehlike! Belki güvensizlik! Kim bilir sana neler yapar. O, bir şey yapmadan önce anlaşılmak zorundadır. Her şeyiyle bilinmelidir. Hiçbir şey gizemli olarak kalamaz.

Ama o zaman bütün şiirsellik kayboluyor. Bütün sevgi, bütün gizem, bütün harikalık kayboluyor. Ruh yok oluyor. Şarkı yok oluyor. Coşku yok oluyor. Her şey bilindiği için hiçbir şeyin değeri kalmıyor. Her şey biliniyor. Hiçbir şeyin değeri yok. Her şey biliniyor. O zaman hayatın bir anlamı, önemi yok.

İkilemi görüyor musun? Zihin önce “her şeyi bil” diyor. Ve her şeyi bildikten sonra, zihin dönüp: “zihin dönüp;” Hayatın bir anlamı yok “ diyor.

Anlamı sen yok ettin ve şimdi anlam için aranıyorsun. Zihin, anlamın yıkımıdır çünkü her şeyin bilinmesinde ısrar eder. Üçüncü kategori olan bilinemeyene izin veremez. Bilinemeyen, sonsuza dek bilinemez kalacaktır. Ve o bilinemeyen, hayatın anlamıdır.

Bütün büyük değerler; güzellik, sevgi, Tanrı, dua; önemli olan her şey, üçüncü kategori olan bilinemeyene aittir. Bilinemeyen, Tanrının bir başka ismidir. Gizemli ve mucizevinin bir başka adıdır. Onsuz kalbinde bir merak uyanamaz. Ve meraksız bir kalp kalp değildir. İçinde merak olmadığı zamanlar, çok değerli bir şey kaybediyorsun. O zaman, gözlerin tozla doludur. Berraklığını yitirirler. O zaman kuş ötmeye devam eder ama sen etkilenmezsin. Kalbin heyecanlanmaz çünkü açıklamasını biliyorsundur.

Ağaçlar yeşildir. Ancak yeşillik seni bir dansçıya, bir şarkıcıya dönüştürmez. Varlığında bir şiiri tetiklemez. Çünkü açıklamasını biliyorsundur. Ağaçları yeşil yapan kolorofildir. O yüzden ortada şiir kalmaz. Açıklama orada olduğu zaman, şiir kaybolur. Bütün açıklamalar birer araçtır, amaç değil.

Eğer bilinemeyene güvenmiyorsan, bir gülün güzel olduğunu nasıl söylersin? Güzellik nerede? Gülün kimyasal bir parçası değil. Gülü istediğin kadar analiz et, içinde bir güzellik bulamazsın. Eğer bilinemeyene inanmıyorsan, bir insana otopsi yapabilirsin ama ruh bulamazsın. Tanrıyı arayabilirsin ve onu hiçbir yerde bulamazsın. Çünkü o her yerdedir. Zihin onu ısklayacaktır. Çünkü zihin, onun bir nesne olmasını ister ve Tanrı bir nesne değildir.

Tanrı bir titreyiştir. Eğer varoluşun sessiz sesi ile uyum içindeysen, tek elin alkışıyla uyum içindeysen, o zaman Hintli mistiklerin, ana hat dediği şey ile uyum içindesin. Varlığın müziğiyle. Eğer gizemlerle uyum içindeysen, o zaman Tanrının varolduğunu bilirsin. Hepsi bu! O zaman Tanrı, varoluşla aynı anlama gelir.

Ama bu şeyler anlaşılamaz. Bu şeyler bilgiye indirgenemez. Ve bu noktada Tennyson, can alıcı noktayı kaçırıyor. Ne diyordu?

Küçük çiçek, ama eğer seni bir anlayabilsem
Kökünle ve her şeyinle ne olduğunu bilsem.
O zaman Tanrı'yı da ve insanı da bilirim.


Ama hepsi bu kadar. Ama ve eğer!

Basho Tanrının ve insanın, o ünlem içinde olduğunu biliyor. Kana! “Şakınım. Hayretler içindeyim. Çitin yanında Nazunya yeşeriyor!“

Belki dolunayda, belki sabah gün doğarken, Basho’nun yol kenarında sanki nefesi kesilmiş gibi, kımıldamadan durduğunu görüyorum. Bir Nazunya! Ne kadar da güzel! Bütün geçmiş yok olmuştur. Bütün gelecek kaybolmuştur. Aklında hiçbir soru işareti yoktur. Sadece saf bir hayret. Basho, bir çocuk olmuştur. Bir çocuğun masum gözleriyle, Nazunya’ya sevgiyle bakmaktadır. Ve o sevgi, o duyarlılık içinde, tamamen farklı bir anlayış vardır. Entelektüel ya da analitik değil. Tennyson bütün olguyu akla taşıyarak güzelliğini yok ediyor.

Tennyson, batıyı temsil ediyor. Basho ise doğuyu. Tennyson, erkek zihni temsil ediyor. Basho ise kadın zihni. Tennyson, zihni temsil ediyor. Basho zihinsizliği.

Osho- Sezgi