11 Nisan 2014

İki dosttan

Selam
İki gözüm azizim
Roj baş...
Zebanileri merhametten arındırana hamdolsun,
Kendir satılan çarşılardan kenevir kokusunu kaldırana hamdolsun,
Kararmış daldan harikulade kiraz çiçekleri açtırana hamdolsun,
Ümitlerimizi yeniden yeşertene hamdolsun,
Bulanıklaştıktan sonra durulmamıza mühlet verene hamdolsun,
Yüreğine çok azına verilmiş üstün meziyetleri yerleştirene hamdolsun,
Ya Fettah
Rahmet bereket afiyet ve Hikmet kapılarını sonuna kadar aç ve lutfet 
Sen latifsin 
Kereminle marufsun
Lûtfet lûtfet lûtfet...
Yakın zamanda görüşmek ümidi ile..

Yaşar Uygan

Merhabalar,

Geçen yıldan beri ne zaman ki internet üzerinden şiir okumak istesem, ilk aklıma gelen sizin arşivleriniz oluyor. Oralarda, o güzel şiir ve fotoğraf paylaşımlarınız arasında dolanıp duruyorum saatlerce. Ve bu güzel gezintileri sunduğunuz için teşekkür etmek istedim artık. Bu kadar nankör olup böyle geç kalmış olmam da ayrıca ayıp ama işte ne yapalım, insanız.

Şiire ve edebiyata yönelik zevkleriniz, uğraşlarınız ve emekleriniz olağanüstü. Edebiyata ilgi duyan bir acemi ve aynı zamanda bir Türkçe Öğretmenliği bölümü öğrencisi olarak sizi tebrik etmemek ve size imrenmemek akıl kârı değil. Ne diyeceğimi pek bilemiyorum, bağışlayın. Sadece bir vefa borcum olduğunu düşündüm ve size ulaşma gereği duydum.

Değerli vaktinizi de fazla çalmadan, çalışmalarınızda ve hayatınızda şiir gibi güzellikler diliyorum.

Şiirle kalınız. Saygılar...

R.G.


09 Nisan 2014

Bunu demek istememiştim

‘Bunu demek istememiştim.’

Birinin gayretle, ciddiyetle ve samimiyetle konuşup sonra da dinleyenine ya da dinleyicilerine dönerek ‘Ben bunu demek istememiştim.’ dediğini her işittiğimde çok üzülüyorum.

İş bana kalsa, insanoğlunun yazdığı her kitabın, heykeltıraşın yaptığı her heykelin, ressamın çizdiği her tablonun, hatibin yaptığı her konuşmanın ve herhangi birinin ağzından çıkan her ifadenin sonuna şu üç kelimeyi yazardım: Bunu demek istememiştim. Neden mi? İnsanların ifadesi ne tür olursa olsun, ne kadar ince ve hassas olursa olsun, hâlâ bütün duygu ve düşüncelerini ifade etmekten uzaktır. Çünkü onlar, harfleri doğru dürüst telaffuz edemeyen çocuklar gibidirler sanki. Ben ise bu anıları insanlar için değil, kendim için yazmama rağmen sonuna ‘Bunu demek istememiştim.’ yazacağım.

Doğruluk niyetle olur, ifade ile değil. Çünkü ifadeler niyetleri örter. Bunun için insanlar, doğrucuları ve yalancıları birbirine karışık sürekli bir azap içindeler. İnsanların suskunlarından olan ben, nasıl yalan söyleyebilirim? İyi niyet, ancak doğru olmayan ifadesi ile yalan söyler. Kötü niyet ise doğruyu taklit eden ifadesi ile yalan söyler.

Sözler doğru ve yalandan ibarettir. Susmak ise hilesi ve yalanı olmayan bir doğrudur.

Bunun için insanlar konuşurken ben hep sustum.


***

İnsanlar, konuşanlar ve susanlar diye ikiye ayrılır. Ben suskunlardanım. Benim dışımdakiler habire konuşurlar. Dilsizler ve bebekler ise Allah'ın ağızlarına vurduğu mühür dolayısıyla konuşmazlar. Oysa ben, kendi ağzımı kendi elimle mühürledim. Ben susmanın tadını anladığım halde, konuşanlar konuşmanın acılığını anlayamadılar.

***

Ben, onların düşüncelerini konuştukları ile değil konuşmadıkları ile kavrıyorum.


***

Fikir bir yerde durmaz, rüzgar gibidir. Meralar üzerinde eserse mera kokusu, çöplükler üzerinde eserse çöp kokusu alırsın.

***

Ona ne cevap verseydim? Ona, hayatta başkalarının cebinden kendi cebine para aktarmaktan başka bir düşüncesi olmayan bir insana, yıldızları temaşa ettiğimi mi söyleseydim? Yıldızları ve dalgaları seyretmenin, kavhe pişirip müşterilere vermek ve onlardan para almaktan daha iyi olduğunu nasıl anlatabilirdim? Bedenin kanaat getirmesi fazilet, ama ruhun kanaat getirmesi suç.

***

Cahilin tanrısı cehaletidir. Bilmediğini inkâr etmek, insanın doğası gereğidir. Öyleyse insanoğlu, niye kendini inkâr etmiyor? Yine sadece duyu organlarıyla bilgilenmeye çalışması, insanın cehaletindendir. Oysa bu organlar işin gerçeğini kavrayamaz. Duyu organlarının algıladığı her şey, kapalı ve sınırlıdır, aldatıcıdır; algıladığı her şey aldatıcıdır. Göze, kulağa, ele, buruna ve dile dayanmayan duyular ise insanların anlayışına göre kuruntu ve karışık düşlerdir. İnsanoğluna gönül gözünün, etten ve kandan olmayan bir kulağının olduğunu; derin düşünme ve sessizlik sayesinde gözünün görmediğini görebileceğini, kulağının duymadığını duyabileceğini söylesen sana ahmak ve deli der. Öyleyse insanların görmediğini gören, duymadığını duyan, insanların gözünde deliden başka ne olabilir?

***

Eğer bir vatanım olsaydı, bir an önce ondan kurtulurdum. Çünkü ben, yer diye adlandırdığınız küçük bir geminin değil, uçsuz bucaksız dünyanın çocuğuyum. Bütün yeryüzü benim olsa, sonra da Afrika'dan bir zenci gelip bir köşesi benden istese, hepsini ona verirdim.

***

Savaşın en büyük kötülüğü, bedenden önce ruhu öldürmesi. İnsanın gücünü, içindeki düşmanından dışındaki düşmana yöneltmesidir. Aslında insanın, kendinden başka bir düşmanı da yok!

***

Alışverişte insanın mutsuzluğu yatar. Alıp vermede ise kurtuluşun anahtarı.


***

Serap, susuzluğu sudan daha iyi giderebilir.

***

Köle, köle pazarında alınıp satılan değil; kalbi köle pazarı olandır.

***

Acı, meyvesi bilgi olan bir ağaçtır.

***

Anne ve babanın kıymetinin olmadığı ve çocukların kendi arzulara göre hareket edip anne-baba tarafından yapılan en küçük bir müdahaleye bile katlanmadıkları bu zamana lanet olsun!

***

Bütününe fiyat biçilemeyenin her bir parçası da fiyat biçilemeyecek kadar değerlidir.

***

İnsanlar, niye birbirleriyle savaşacakları yerde birbirleri uğruna savaşan askerler olmuyorlar?

***

Allah'ım, beni bana unuttur!

***

Başına bir musibet gelmiş bir insanın başkasını değil de sadece kendisini kınadığını henüz duymadım. Herkes ya Allah'ı ya şartları ya da insanları kınar. Hepsini birden kınadığı da olur. Öyleyse niye birbirlerini itip çeken ve son derece mükemmel bir düzen içinde hareket eden yıldızlara hayran kalmazlar da birbirleriyle ve diğer varlıklarla itişip kakışan insanlara hayran kalırlar. Meydana gelen olay arzularına uygun değilse, o zaman sistemi ve sistemin Rabb'ini inkâr ederler. Eğer istedikleri gibiyse ya da istediklerinden daha iyiyse, bu kez de düzeni ve düzenin Rabb'ini yüceltirler. İşte Şin! Bütün insanlar onun gibi. kendilerini değil, gökyüzünü ve yeryüzünü kınarlar. O'nun kalp gözü açılsa herkesten ve herşeyden önce insanları değil kendini kınardı.

Bu dünyada takva sahibi olduklarını iddia edip, başlarına musibet geldiği vakit 'O, Allah'ın bir sınamasıdır' diyenler de var. Oysa bütün ihsanlar gibi onlar da Allah'ın sınamacı değil de öğretici olduğunu unutmuşlardır. O, ancak sınamanın neticesini bilmeyenleri sınar.

Allah, kendisinden korkanlara ve korkmayanlara eşit olarak öğretir. O'nun nazarında sevilen ya da sevilmeyen, ehil yada nâehil, asil ya da asil olmayan yoktur. İnsanlara bazen zevkle bazen elemle bazen lutfederek bazen de mahrum bırakarak öğretir. Oysa O, hala örneklerini, anlatım biçimlerini, zamanını ve mekanını çeşitlendirmektedir. Ve O'nun bizden ve bizim O'ndan ne anladığımızı idrak edebilmemiz için bize yavaş yavaş bilgi basamaklarını tırmandırmaktadır.

İnsanın, paranın hayatta hiçbir önemi olmadığını veya bütün yaptığı işlerin kendisine yaradığını anlaması ve bunlardan bir ibret alması, tüm hayatındaki en önemli noktadır. Kim bir ibret alırsa tecrübe kazanır ve başka sınavlardan geçer. Ve kim ibret almazsa değişik şekillerde sınavlarla karşılaşır. Bunun için de her çeşidiyle ızdıraplar, insanların ayrılmaz bir parçası olur. Çünkü onlar, ızdıraptan mutluluğa kaçmanın ızdırabın diğer bir yüzü olduğunu, anlamadıkları bir sınavdan yine anlamadıklar başka bir sınava kaçmak olduğunu ve yine ızdıraptan kaçmanın, Büyük Öğretici'nin bizden ne istediğini bilmek ve onu uygulamak olduğunu henüz öğrenememişlerdir.


Mihail Nuayme

Makber'in Mukaddimeleri

İlk Tab'a Mukaddime Birkaç Perîşân Söz

Makber -ki âsâr-ı mevcûdemin en âhiridir- fenâ bulmuş bir vücûdun bekâsı için yapıldı. Makâbirde mündemiç olan meâli-i şi’riyyeden Makber'de bir eser bulunmadığını bilirim. Makber bir feryâd-ı tahassürü şâmildir ki, hiçliğe müstenid olduğu için mütalaasından hâsıl olacak netice de hiçtir; lâkin bence bir şeydir.

Evet, bu kitâbı pâymâl-i mütalâa eden fikir bir kabristânı dolaşmış olur. Ve kabristânda vâki olduğu gibi, hiç bir şey anlamayarak, içinden çıkıp gider.

Bu kitâbın mukaddimesini görmekle neticesine vâkıf olmak, yâhûd mündericâtını okumakla ismini düşünmek birdir. -Bu kitap kabristânda yazıldı ki, bedbaht müellifini iyi tanıyanlara keder, tanımayanlara ise kelâl verir. Teessürâtımı yalnız gönlümde saklamak, yâhûd yazıp da bastırmamak mümkün, belki de evlâ iken, bu surette meydana çıkarmak lâzım mı idi, suâli vârid olursa, onun cevâbı hâzırdır:

Vâdi-i sükûta düşenlerin ecsâdından mürûr-ı zaman ile bir avuç toprak kaldığı gibi, gönülde olan en aziz bir yâdigârdan da mürûr-ı zamanla bir belirsiz hayâl kalır.

Ben o hayâle kani’ değilim.

Kitâbı yazıp da evrâkım içinde hıfzetmek ise efkâr-ı müteeyyise, yâhûd âzâ-yı meyyite gibi perîşânlığına hizmet eder.

Ben o perîşânlığa tahammül edemem.

Ya kitâbı meydana çıkarmak, yukarda ümit ettiğim gibi, bekâsına mı hâdim olacak? O da değil. Makber, hiç olmazsa, benden ziyâde muammer olacaktır. İşte bunun için neşrolundu.

Gönlümdeki feryâddan yapılmış bir mezardır ki, muhteviyâtını taşlara yazılmış sözler gibi isterim. Heyhât!

Makber’in hâvi olduğu feryâdlar ayrı ayrı birtakım kabirlerdir.

Fakat bunların hepsinde yalnız bir vücûd defin bulunuyor. O vücûd ise, bana sevdiğim bir yüzde tecelli eden insâniyyettir.

Ben, bu kitâbı kendim okuyayım diye yazdım. Zîrâ hissiyâtıma iştirak edecekler nâdir, belki dahi birkaç nevâdir olacağını bilirim.

Bir de zâten kimsenin şerîk-i teessürüm olmasını istemem. Korkarım ki o iştirak tecrübeye mütevakkıftır. Ben isterim ki, hâline ağladığım biçâre için yalnız kendim ağlayım. Bu yalnızlık, pek büyük bir azâb olduğu için bana ayn-ı tesliyet gelmelidir.

Mutâli’ görür ki, bu mukaddime dahi kendim için yazılmış bir kitâba benziyor.

Geçelim.

Makber’in birtakım tekerrürâttan ibâret olan muhteviyâtı yalnız bir lakırdıdır. O lakırdı ise, yalnız mezardır: Bütün âvâzelerin neticesi yalnız son nefes olduğu gibi.

Makber’in âsâr-ı sâirem gibi, fenâ bulacağında şüphem yoktur. Zâten teessürümün muhafaza-ı şiddetine ebediyyet bile kifâyet etmez. Müellif Hâlık’ının huzuruna yüreğinden bu yaranın kanları cereyan ede ede çıkacaktır. Bazı kalblerde kederle sürûr birbirine cânişin olamaz. Kalb vardır ki perverde ettiği hüznü, dünyânın olanca haz ve meserretleri izâle edemez. Yine de o hüzün hiç bir mesrûriyete mâni değildir. Bazı gönüllerde ise, hüzün ve meserret müctemi bulunur. Bir hüzünde safâ bulunması, bir tebessümün keder-engiz olması bundandır. Fakat yine kalb vardır ki, muhafaza ettiği kederi sevinç tezyîd eder. Benim kederim bu ekdârdandır.

Kederimin artması için, sevinmek isterim. Bunu kimselere anlatamam. Bu hissin lisânı anlaşılmaktan berîdir. Sükût edelim.

Fakîrin bir eseri olduğu için Makber’i şiir diye telakki etmek isteyen, okursa, mütalaasında benim şâirliğimden bir nişan bulmaz. Ancak düşünür ise, bir feryâd duyar ki, isterse onu bir şiir zanneder. O feryâd, beşerin aczidir.

En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-ı müdhişenin tazyiki altında hiçbir şey söyleyememektir. Makberise, hitâbet ediyor.

İnsan, bazı kerre, hâtırına gelen bir hayâli tanıyamaz, o kadar güzeldir.

Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryâd koparır, yâhûd pek karanlık bir şey söyler, yâhûd hiç bir şey söyleyemez de, kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.

Makber, gönlümden doğmuş bir teessürü hâvi iken, bazı taraflarınca benim, rivâyet olunan şâirliğimle büsbütün ecnebidir. Okuyan, birbirine benzemez iki lisân bulur ki, Makber'in belki iki adam tarafından yazıldığına zâhip olur.

Hele yazdığım şeylerin bazısı o kadar benim değildir ki, mânâlarını kendim de anlayamam.

Hikâye-i mazîye dair olan cihetleri -ki en harab yerleri olduğu halde, en sevdiklerimdir- beni şair sayanları giryân, yâhûd saymayanları daha ziyâde râst-beyân eder.

Bazı vâdileri de yine benim şiirime değil de bir tâze kızın mezarına benzer. Birincisi nakâyıs-ı edebiyyeden, ikincisi nakâyıs-ı insâniyyedendir.

Tasvir-i fezâile taalluk eden cihetlerine gelince, pek nâkıs, yâhûd pek nâ-kâfidir.

Bazı tarafları da, feryâd hâlinde olduğu için, o kadar yerde kalmaz.

Makber, umumiyyeti itibariyle pek çok nazarlar için soğuk bir eserdir. Bu soğukluk, yalnız benim kalbimi ihrak eder.

Âlem-i edebiyyatta bir âhiret lâzımdır. Makber, o âhiretten nişandır.

Makber, hayat-ı edebîmizin kabristânıdır, benim zevâlimdir.

Makber, bir fikri birçok tarz-ı beyanda söylüyor. Elfâzı havâs için hiç, mânâsı havâs ve avâm için hiç, vücûdu bir merhum için mezar, binaenaleyh bence bir şeydir.

Makber, uğradığım felâketin ağırlığına nisbetle hafif, derinliğine nisbetle tehî, şiirliğine nisbetle hiçtir. Fakat, bana nisbetle bir şeydir.

Makber, makber değil, bir türbe; türbe değil bir mabed; mabed değil bir küre; küre değil bir fezâ-yı bî-intihâ olmalıydı. Hâlbûki bir makber bile değil. Makber, nûr-ı ilâhînin indiği, fikr-i insânînin çıkamadığı bir minber olmalıydı.

Makber, bir mahşer olmalıydı. Heyhat!..

Fikir çıkmamalıdır demem; çıkamaz bir hâlde bulunmalıdır. Makber'de iniyor, müebbeden iniyor!.. Bu ebedî iniş bir derinliğe dâl olsa bile, hayfâ ki, yine makber olmaktan başka bir şey değil. Makber'in mânâsı makâbirin zevâhirinden ibaret.

Nakâyıs-ı edebiyye, nakâyis-i insaniyye demiştim. Evet, ne yapalım?

Hatâyı tashih için, ne yapalım ki, en büyük hatâ musahhihten sâdır oluyor!.. Güzel çehreler nâmına, büyük nâmlar ashâbına heykeller yapıldığı gibi, güzel fikirler, büyük vak’alar için de beyitler yapılmalıdır. Mezar, Allah’ın yaptığı bir heykel. Biz onu nasıl tasvir ve tecsîm edebiliriz?

Hangi şâir bir güzel kıza onu görmeyenlerin nazarında tecsîm edecek kadar cismâniyyet vermiş? Hangi kalem mehâsin-i tabiiyyeyi hakkıyla taklîd etmiş? Bizim yazıp da en güzel bulduğumuz şiirleri bize ilhâm eden tabiattır. O şiirler, suda görülen akse benzer ki, mutlaka hâriçte bir müsebbibi olur.

Bazı ekâbir-i edeb, bir şairin meziyyâtı kendi beyninde tevellüd ettiğini iddia ederler. Ben bu fikirde değilim. Benim, eğer varsa, mehâsinim dağların, bayırların, güzel yüzlerin, çiçeklerindir. Seyyiâtım benimdir.

Bitirmeden evvel şunu da söyleyim:

Makber'in bende vukuunu haber verdiği musibet, her halimle beraber, eş’ârıma da bir büyük inkılâp getirdi. Bu inkılâbın sadmesiyle fikrimin ettiği hareket, tedenni, yahut terakki midir? Orasını ihvânım temyîz eder.

Mukaddimede bile iki sözü bir araya getiremediğime dikkat buyurulsun. Dediğim inkılâp, sema ile mezarın müsademe edecekleri bir noktada, yâhûd bir fezâ-yı nâmütenâhide bulunmaktır. Kalbim, müddetlerce, bu iki kuvve-i hârikulâdenin arasında kaldı. Bunlar yakınlaştıkça ben tesliyet bulur, ayrıldıkça nevmîd olurdum. Nihâyet birleştiler. Ben ezildim. Makber çıktı!... Bu, şiir midir?. Ne mümkün!.. Sema ile mezar birleşmemeli, daha doğrusu, ayrı kalmalıydılar. Ben iftirak ve istiğrak ile figan etmeliydim. O, şiir olurdu.

Makber'den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazısını pek az beğenirim. Makber’i ise hiç beğenmiyorum, çok seviyorum.

Beğenmediğim şu sebepledir ki, bu kitâbın edebiyyât ile pek az münasebeti var. Sevdiğim şunun içindir ki, bu kitap odur.

Bütün mevcudâtı şiir görenler nazarında, belki Makber de bir şiire benzer. Bence bir şâireyi andırır; o şâire Sâni’-i Kudret’in bir şiiri idi. Makber'in muhteviyâtı, bunca nakâyisi, haşviyyâtıyla berâber, bir merhumenin ruhâniyeti, bir ruhun mâneviyâtıdır.

Makber onun hâli, onun resmi, onun hayâli, onun heykeli, onun mezarıdır; onun hiçbir beğenilecek yeri kalmayan hayatıdır. Yine tekrar edeyim: Makber odur. Bunun için severim.

Lâkin Makber, edebiyât nokta-i nazarına karşı çirkin bir çocuktur. Ma’sum, fakat güzel değil; hakîr bir feylesoftur; hikmet, fakat şüpheli; kusurlu bir hüsündür; feryâd, fakat musanna; ma’mûr bir mezardır; hazin değil, fakat mezar; bir magrib, fakat parlak; bir güzel, fakat sevimsiz; bir şiir, fakat kafiyeli.

Bunun için de beğenmem.

Fikrin serhaddi memât olduğu gibi, şiirin de elfâza intikalde hududu kafiye oluyor. Ne yapalım!..

Makber için bir fikr-i şer’i beyan etmek lâzımsa, işte bu kitâb bir merhumenin mezarıdır.

Zâirinden Fâtiha niyaz ederim.


Abdülhak Hâmid Tarhan


Son Tab'a Mukaddime

Makber’le Ölü sükût ile feryâddır. Yâhûd birer sükût-ı enîn-âlûddur.

Makber dediğimiz leyl-i muzlimden doğan bu ölü, âtide bir gün hakîkat gibi uryan veya kefen-pûş-ı acz ü isyan, bir tayf-ı şebrev hâlinde, eminim ki, bir Hacle'ye de girecektir.

Bu mevlûd-ı hissiyât-velûdun sadâsı işitilmez, fakat duyulur. O mehd-i sermediyyet-ahdin sükûtu bir nevi’ ilhâmdır. Meâline akıllar ermez, fakat kalblerde mânîdâr olur.

Ben ihtiyarladıkça Ölü tazeleşecek, Makber tazelenecektir. Niçin mi? Arzedeyim:

Makber’i edebî hayatımızın kabristânı gibi yâd edişim mahzâ edebiyat nokta-i nazarından bir tevcîhdir.

Yoksa bu mahşer-i dünyevî-i beşerde hayât ile memât bâki oldukça, bu kubbe-i nîlgûn-ı hilkatte sükût ile feryâd devam ettikçe ve insanlarda hissiyât bulundukça Makber’le Ölü’nün hayâtı, yâhûd bu iki eserin muhteviyâtı için zevâl ü fenâ tasavvur olunamaz.

Her ferd-i zî-rûh bir gün benim gibi musâb u mecrûh olacak, benim gibi hissedecek, benim gibi ağlayacak ve hiç görmemiş, ziyaret etmemiş olduğu Makber’le Ölü’yü kendi kendine ve mintarafillah okumuş, ezberlemiş bulunacaktır.

Makber her fâni için ebedî bir darbe, Ölü her dünyevî için mânevî bir türbedir. Bunlarda bir hüviyyet-i şi’riyye, bir tabiat-ı edebiyye, velhâsıl bir hayât-ı san’at taharrisine tasaddi nebbâşâne bir taaddi olur. O yolda bir zâir için Makber taş kesilir, Ölü sırıtgandır. Ve ben zâirin o yoldasını bir kahraman-ı hüner gibi telakki etmem. O bir edebiyat arslanı değil, belki bir mâneviyat sırtlanıdır.

Ömrüm vefa ederse Ölü ile Makber birçok âsâr-ı âtiyeye rehber olabilir. Ve onlar, tenkidât-ı edebiyyeyi kemâl-i fahr ile karşılayacak şeyler olmak ihtimâli vardır. Zâten bundan evvelki müellefât-ı hakîrânemin her sahîfesi küşâde ve mâlâmâl-i kusur u ihmal, her türlü taarruz ve tenkide âmâde bulunuyor, yırtıcı kalemlere açık sahîfeler!.. -Ancak ağlayanlara gülünmez, feryâd takbîh ve tevbîh edilmez.- Âh, Hâlık’la mahlûk arasında bir rast-gâhtır.

Bu iki kitâbın sâhibi mümkin ve muammer olup da meselâ yetmiş yaşına erdiği zaman, o iki âh-ı cangâh otuz yedi seneden beri rû-be-râh-ı İlâh olmuş olacak ve onlara, kim bilir, esnâ-yı seferde daha ne vâveylâlar katılacak, fakat bu kâfile-i iftirânın son rehrevi bir sükût-ı ebedî olacaktır.

Bunun için -sükût ile feryâd- bâki oldukça demiştim. Ve Ölü ile Makber işte yalnız bu itibar ile dâima taze vü ter kalacak; üslûbu, elfâzı ne kadar herem ve kıdem kesbederse etsin.

Diyebilirim ki Makber'le Ölü benim eserim değil, yâdigâr-ı rûzgârdır. Yâhûd benim eserimdir, hiçliktir, fakat pâydârdır.

Viyana, 15 Mayıs 1922

Abdülhâk Hamid

08 Nisan 2014

Övladlıq

Övladlığa götür məni
Yenidən öyrət mənə
yaşamağı,
gəzməyi,
susmağı.
Bütün bildiklərimi,
əzbərlədiklərimi,
təcrübə kimi qazandıqlarımı
unutdur mənə.

***

Adımı dəyiş
daşıması asan,
çox düşündürməyən başqa bir ada.
Tarixdə iz qoymamış,
gələcək vəd etməyən,
ölkədəki hər on şəxsdən birinin daşıdığı
soyadını ver mənə.
Bezmişəm
tələffüz etməkdən
Eyni hərfləri
soldan sağa,
sağdan sola…

***

Sanki bir az da yorulmuşam özümdən,
sözümdən,
mənə məndən xatirə hər şeydən.
Qutu-qutu əşyalarım,
Şəhər-şəhər həyatlarım,
Qucaq-qucaq sevgilərim
yorub məni.
Bütün inandıqlarım-
doğrularım,
yanlışlarım,
keçdiyim yollar,
olmaq istədiyim insan
gözümdən düşüb.
Özüm özümə köhnə gəlir bir az da.

***

Bir otaq ayır evində-
Əşyası az olsun,
özü də bapbalaca-
içəri hava və günəş işığı buraxan pəncərə,
birnəfərlik çarpayı.
Qabları da yuyaram,
evi də yığaram
Təki yaşaması asan,
məsuliyyəti az
bir həyat ver mənə.

***

Sil yenidən yazmağa başla məni,
yeni bir sima bəxş et,
gülüşümə, baxışıma özündən bir şeylər qat,
Qurtarmadan öl.
Malın-mülkün mənə qalsın
Övladlığa götür məni.

Məsumə Əhədova


Evlatlık


Evlatlık al beni
Yeniden öğret bana
yaşamayı,
gezmeyi,
susmayı.
Tüm bildiklerimi,
ezberlediklerimi,
deneyim kazandıklarımı
Unuttur bana.

Adımı değiştir
taşıması kolay,
çok düşündürtmeyen başka bir ad ile.
Tarihte iz yapmamış,
gelecek vaat etmeyen,
ülkedeki her on kişiden birinin taşıdığı
soyadını ver bana.
Bezmişim
telaffuz etmekten
Aynı harfleri
soldan sağa,
sağdan sola ...


Sanki biraz da yorulmuşum kendimden,
sözümden,
bana benden hatıra her şeyden.
Kutu-kutu eşyalarım,
Şehir-şehir hayatlarım,
Kucak kucak sevgilerim
yormuş beni.
Tüm inandıklarım-
Doğrularım,
yanlışlarım,
geçtiğim yollar,
olmak istediğim insan
gözümden düştü.
Kendim kendime virane geliyor biraz da.


Bir oda ayır evinde-
Eşyası az olsun,
kendisi de mini mini-
içeri hava ve güneş ışığı bırakan pencere,
bir kişilik yatak.
Kapları da yıkar,
evi de temizlerim
Tek yaşaması kolay,
sorumluluğu az
bir hayat ver bana.


Sil yeniden yazmaya başla beni,
Yeni bir sima bahşet,
gülüşüme, bakışıma kendinden bir şeyler kat,
Kurtaramadan öl.
Malın-mülkün bana kalsın
Evlatlık al beni.

Masuma Ahadova
Kaynak: http://hzinsane.net/

İtki

Kədərlərimə, peşmanlığıma
bir neçə nəfəri daha əlavə etdim
bir neçə insan daha azaldım.
Baxdım ki,
başdan ayağa kədərdən,
peşmanlıqdan ibarətəm.
Baxdım ki, üstüm-başım
toz içində,
Əmək tərini silməyən
əllərimsə uşaq qalıb.
Lap utandım özümdən.

Hamısı da
oyanınca unutduğum,
yada sala bilmədiyim
Bir yuxunun dadı kimi-
alaçiy, yarımçıq
dad buraxdı damağımda,
bir az ürək ağrısı…
Və bəzi göz qırpımlarında
xatırlayacaq kimi olub
qorxulu bir yuxu kimi
dönə-dönə unutdum hamısını.

Belə davam eləsə,
özümü də əlavə edəcəyəm
peşmanlığıma, kədərlərimə-
bir mən daha azalacağam
itirdiyim bütün mənlərin üstünə…

Məsumə Əhədova


Kayıp

Kederlerime, pişmanlığıma
birkaç kişiyi daha ilave ettim
birkaç insan daha azaldım.
Baktım ki,
baştan ayağa üzüntüden,
pişmanlıktan ibaretim.
Baktım ki, üstüm-başım
toz içinde,
Alın terini silmeyen
ellerimse çocuk kaldı.
Hep utandım kendimden.

Hepsi de
uyanınca unuttuğum,
hatırlayamadığım
Bir rüyanın tadı gibi-
alaçiy, yarım
tat bıraktı damağımda,
biraz kalp ağrısı ...
Ve bazen göz açtığımda
hatırlayacak gibi oldum
korkulu bir rüya gibi
döne döne unuttum hepsini.

Böyle devam ederse,
kendimi de ilave edeceğim
pişmanlığıma, kederlerime-
bir ben daha azalacağım
kaybettiğim tüm benlerin üstüne ...

Masuma Ahadova

Bir

Saçlarımdan biraz ayırıyorum sana, elimde bir tek bu var
çünkü kamusal prangalar, mülakatlar ve pektabi
asla uzak değil bütün harfler, benim sana uzaklığımla kıyaslanınca.
Beni donmuş yüzüklerimle geceye bağışla, için yâd edemem ben seni
....................................................................................................eskime
ne varsa eskiyen ölümün yarısı ediyor
Eşitlemek için bileklerime, şedid kesiyorum uykumu
içeride açık unutulmuş karanlığımdan biliyorum
uykuda çok güzelsin, bir sarmaşık kucağımın ismi oluyor –bu yüzden
Her kitabın arası karanfil arası kalbini hırpalamışlar senin.
kalbimi kitapların arasına bırakıyorum, şimdi öpebilir meselâ kalbini
Hiç değilse arkasını dönünce kalakalırım, dermansız bu manzara
nilüferin kadehinden içim bomboş sana
içim ki yürüyorum bir orman iki kişi hem de nasıl
İkimizden biri dudağının iki ucunu dikiyor
gözlerin ne varsa kurutulmuş lavanta, yasemen, iris
canımda iki kişilik, yokluğun avizesi, ayartıyor
.......................................bulunmaz karanlığıyla
İkimizden biri, apayrı kederleri, eprimiş biraz bende
Çünkü şimdi öldürerek dalgalanacak, işte
Saçlarını ikiye ayırıyor
Bütünkelimeleribitiştirmekistiyorum
2008’de ölmedim çünkü imansız-
Binip arabalarına uzaklaşıyor, çünkü yamalıbilge
Bana kâfidir 128 kez dikili tevbe
Cennetin istatistiklerini tutuyorlar hâlâ
Okul sırasına kazınan hatıralara benziyor
Oysa tenimde ilk Allah korkusu
Çünkü seccadelerde aşırı yorumlanmış keramet
Tutamıyor beni, Cehennemi karış karış okutunca
Yani aşağı yukarı rakamla 5 yaşında
Beni kalem tutmaz
...............................sevgilikenârından bastıramaz mıyız
Şimdi üzgünüm, odalara yerleştiriyorum kalbimi
Bir odadan bir odaya trenler icat ediyorum, küflü ve ölerek
Şimdi gitmeliyim, benden başlayarak, en çok sarılmışlık.

Becerebilirsem aşk şiiri yazacağım sana.

Nergihan Yeşilyurt
Hece Dergisi, 207, Mart 2014

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâdâ nihânız

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâdâ nihânız
Hûnuz ki dil-i gonce-i hamrâda nihânız

Biz cism-i nizâr üzre döküp dâne-i eşki
Çün rîşte-i cân gevher-i ma’nâda nihânız

Olsak n’ola bî-nâm ü nişân şöhre-i âlem
Biz dil gibi bir turfa mu’ammâda nihânız

Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız

Hem gül gibi rengînî-i ma’nâ île zâhir
Hem neş’e gibi hâlet-i sahbâda nihânız

Geh hâme gibi şekve-tırâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız

Ettik o kadar ref’-i taayyün ki Neşâtî
Âyîne-i pür-tâb-i mücellâda nihânız


Neşâtî

Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...