Yasaktır, insanları yakmak.
Yasaktır, geçerli oturma izni olan
insanları yakmak
Yasaktır, yasal kurallara uyan ve geçerli oturma
izni olan insanları yakmak
Yasaktır, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığı
ve güvenliğini tehlikeye düşürecekleri
beklenmeyen insanları yakmak
Yasaktır, davranışları yakmaya neden olmayan
insanları yakmak
Yasaktır, yeterince boş zaman değerlendirme
olanaklarının bulunmaması ve ilgili yasa
kuralları bilmemeleri ve ayrıca oryantasyon
zorluklarından dolayı psikolojik olarak
tehlikede olan gençlere, kişiye bakmaksızın
kişileri yakmak
Türkiye Cumhuriyeti'nin dıştaki itibarını düşürmeme
açısından kesinlikle yapılmaması salık verilir
Ayıptır.
Olağan değil.
Genelleşmemeli.
Gerekli değil
Kimsenin yok böyle bir yükümlülüğü.
İnsanları yakmadığı için suçlanmamalı
hiç kimse
Reddetme hakkı var herkesin.
Uygun dilekçe formları yetkili asayiş dairesinde
bulunur.
Not: Bu yazıyı başka bir dile çevirenlerin, "Federal Almanya Cumhuriyeti" yerine
kendi ülkelerinin resmi adlarını yazmaları rica olunur. Ayrıca bu dipnotun da
çeviride kalması gerekir. (HME)
Hans Magnus Enzensberger
Çeviri: Bekir Karadeniz - Ulla Karadeniz
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
02 Ağustos 2015
Bir Cinayet ve İflasın Hikayesi; Kaplumbağa Terbiyecisi Ne Anlatıyor?
12 Aralık 2004 Pazar. İstanbul Swissotel'de yapılacak müzayede tüm basının ilgisini çekmişti. Haftalardır gazeteler, televizyonlar hatta magazin dergileri bu müzayedede satışa çıkacak olan bir tablodan söz ediliyordu. Türkiye'nin sayılı zengin ailelerinin temsilcileri müzayede salonuna gelmişti. Basın mensupları da yerlerini aldı. Salonda heyecanlı bir bekleyiş hakimdi.
1959 yılı. Şişli'deki bir köşk, polis ekiplerince mühürlendi. Bu evde ünlü bir armatör yaşıyordu: Saim Birkök. Hayatı boyunca hiç evlenmemişti. Askerlik arkadaşının kendi adını verdiği oğlunu evlat edindi. Onu yetiştirmeye çalıştı. Okuması için İsviçre'ye gönderdi. Bütün servetini ve sahip olduğu tersaneyi ona bırakmayı düşünüyordu. Ancak Balat'taki tersanede çıkan bir tartışmada manevi oğlunu tek kurşunla öldürdü. Bu olay yaşandığında Saim Birkan 76 yaşında, ölen manevi oğlu Saim Gökoğlu 45 yaşındaydı.
1960 yılının ilk ayları. Profesör Mustafa Cezar, bir araştırma sırasında, Şişli'de mühürlü bir evde, sanatsal değerinin yanında tarihi değeri de yüksek olan, kırktan fazla tablonun varlığını öğrendi. Köşkün sahibi Saim Birkök, resme meraklı bir sanat severdi. Ancak işlediği cinayetten dolayı Sultanahmet Cezaevi'nde yatmaktaydı. Profesör, tabloların fotoğraflarını çekmek için köşkün sahibinden izin almak zorundaydı. Hapishaneyi ziyaret edip Saim Birkök'ten izini aldı. Mühürlü kapı kısa hakim eşliğinde açıldı. Kapı aralanıp ışıklar yanınca, toz toprak arasından muhteşem bir hazine çıkmıştı. "Kaplumbağa Terbiyecisi" başta olmak üzere beş tanesi Osman Hamdi Bey'e ait kırk tablo gün yüzüne çıkmıştı. Tabloların fotoğrafları çekildi. Sonra köşkün kapısı tekrar mühürlendi. Profesör Mustafa Cezar, çektiği bu fotoğrafları kitabında yayınladı. Böylelikle ilk defa bu tablonun gerçek bir görüntüsü ortaya çıkmıştı.
1961 yılı. Kanser hastası Birkök, durumu ağırlaştığı gerekçesi ile salıverildi. Zaten bir süre sonra vefat etti. Arkasından büyük bir miras kavgası başladı. Tablolar, anlaşmazlık durumundan dolayı Resim Heykel Müzesi'ne teslim edildi. Kaplumbağa Terbiyecisi de, 20 yıl kadar sonra, açık artırmayla Erol Aksoy'un eline geçecekti. Erol Aksoy, tabloyu sahibi olduğu İktisat Bankasının koleksiyonuna ekledi.
12 Aralık 2004 Pazar. İktisat Bankasının koleksiyonunda olan "Kaplumbağa Terbiyecisi" isimli tabloya, bankanın batması sebebiyle TMSF tarafından el konulmuştu. Müzayede başladığında çekişme yeni kurulan iki müze arasında geçiyordu; İstanbul Modern ve Pera Müzesi. Rakam çok yukarılara çıktı; öyle ki son teklif 5 trilyon lirayı gösterecek tabela yoktu. Demek ki müzayedeyi gerçekleştirenler bile bu kadarını beklemiyordu. Kaplumbağa Terbiyecisinin yeni sahibi Pera Müzesi oldu. Ödenen 5 trilyon, Türk resim sanatı için bir rekordu. Bu yüksek ücret, tablonun ününe ün kattı.
Günümüzde, sokaktaki vatandaştan profesörüne, üniversite öğrencisinden ev hanımına kadar herkesin bildiği bir yapıta dönüştü Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi". Puzzleları, reprodüksüyonları yok satıyor, dizi sahnelerinde, karikatürlerde karşımıza çıkıyor. Türkiye'nin bir nevi Mona Lisa'sı haline geldi.
Aslında Kaplumbağa Terbiyecisi'nin bir de ikizi var. Osman Hamdi Bey, birçok oryantalist ressam gibi beğendiği tabloyu bir kez daha çizmişti. Şimdiye kadar anlattığımız 1906 yılında çizilen ilk tablonun hikayesiydi. 1907 yılında ise resmi tekrar çizdi. 2. versiyon bir şekilde Londra'ya kadar gitmişti. Erol Simavi 1984 yılında bu resmi 100 bin dolara satın aldı. Halen Belma Simavi'nin koleksiyonunda bulunan tablo, Sakıp Sabancı Müzesinde sergileniyor.
Resmin iki versiyonu arasında farklar var; kaplumbağaların sayıları ve yerleri, duvarda asılı olan Allah ve Muhammed yazılı tablo, yerde duran vazo ve pencere kemeri gibi.
Peki tablo bize ne anlatıyor?
Tabloda gördüğümüz erkek figürü Osman Hamdi Bey'in kendisidir. Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler giyip kendi fotoğrafını çektirir. Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. Kaplumbağa Terbiyecisi de bu şekilde çizilmiştir.
Tablodaki mekan, Bursa'daki Yeşil Cami'dir. Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.
Peki "Kaplumbağa Terbiyecisi" bize neyi anlatıyor? Bunu anlamak için tabloyu incelemeye başlayalım.
Öncelikle neler görüyoruz?
Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur yaşlı bir adam...
Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.
Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.
Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.
Ama yaşlı adamın ney'i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.
Bize verilmek istenen mesajın ne olduğunu doğru yorumlamak için, Osman Hamdi Bey'in hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olmalıyız.
Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur. Dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul'a getiren kişidir.
Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir. İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür.
Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'ni yani Güzel Sanatlar Akademisi'nin kurucusudur.Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır.
Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:
"Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!"
Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı. Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.
İşte tablodaki kaplumbağalar; devletin hantal işleyen bürokrasisi ve değişime direnen, ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi. Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik. Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.
Osman Hamdi Bey'in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği de ortaya çıkmıştır. Şimdi Fransız Le Tour du Monde'nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürü inceleyelim.
1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası gözüküyor.
Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.
Kaynak: http://bugraderci.blogspot.com.tr
1959 yılı. Şişli'deki bir köşk, polis ekiplerince mühürlendi. Bu evde ünlü bir armatör yaşıyordu: Saim Birkök. Hayatı boyunca hiç evlenmemişti. Askerlik arkadaşının kendi adını verdiği oğlunu evlat edindi. Onu yetiştirmeye çalıştı. Okuması için İsviçre'ye gönderdi. Bütün servetini ve sahip olduğu tersaneyi ona bırakmayı düşünüyordu. Ancak Balat'taki tersanede çıkan bir tartışmada manevi oğlunu tek kurşunla öldürdü. Bu olay yaşandığında Saim Birkan 76 yaşında, ölen manevi oğlu Saim Gökoğlu 45 yaşındaydı.
1960 yılının ilk ayları. Profesör Mustafa Cezar, bir araştırma sırasında, Şişli'de mühürlü bir evde, sanatsal değerinin yanında tarihi değeri de yüksek olan, kırktan fazla tablonun varlığını öğrendi. Köşkün sahibi Saim Birkök, resme meraklı bir sanat severdi. Ancak işlediği cinayetten dolayı Sultanahmet Cezaevi'nde yatmaktaydı. Profesör, tabloların fotoğraflarını çekmek için köşkün sahibinden izin almak zorundaydı. Hapishaneyi ziyaret edip Saim Birkök'ten izini aldı. Mühürlü kapı kısa hakim eşliğinde açıldı. Kapı aralanıp ışıklar yanınca, toz toprak arasından muhteşem bir hazine çıkmıştı. "Kaplumbağa Terbiyecisi" başta olmak üzere beş tanesi Osman Hamdi Bey'e ait kırk tablo gün yüzüne çıkmıştı. Tabloların fotoğrafları çekildi. Sonra köşkün kapısı tekrar mühürlendi. Profesör Mustafa Cezar, çektiği bu fotoğrafları kitabında yayınladı. Böylelikle ilk defa bu tablonun gerçek bir görüntüsü ortaya çıkmıştı.
1961 yılı. Kanser hastası Birkök, durumu ağırlaştığı gerekçesi ile salıverildi. Zaten bir süre sonra vefat etti. Arkasından büyük bir miras kavgası başladı. Tablolar, anlaşmazlık durumundan dolayı Resim Heykel Müzesi'ne teslim edildi. Kaplumbağa Terbiyecisi de, 20 yıl kadar sonra, açık artırmayla Erol Aksoy'un eline geçecekti. Erol Aksoy, tabloyu sahibi olduğu İktisat Bankasının koleksiyonuna ekledi.
12 Aralık 2004 Pazar. İktisat Bankasının koleksiyonunda olan "Kaplumbağa Terbiyecisi" isimli tabloya, bankanın batması sebebiyle TMSF tarafından el konulmuştu. Müzayede başladığında çekişme yeni kurulan iki müze arasında geçiyordu; İstanbul Modern ve Pera Müzesi. Rakam çok yukarılara çıktı; öyle ki son teklif 5 trilyon lirayı gösterecek tabela yoktu. Demek ki müzayedeyi gerçekleştirenler bile bu kadarını beklemiyordu. Kaplumbağa Terbiyecisinin yeni sahibi Pera Müzesi oldu. Ödenen 5 trilyon, Türk resim sanatı için bir rekordu. Bu yüksek ücret, tablonun ününe ün kattı.
Günümüzde, sokaktaki vatandaştan profesörüne, üniversite öğrencisinden ev hanımına kadar herkesin bildiği bir yapıta dönüştü Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi". Puzzleları, reprodüksüyonları yok satıyor, dizi sahnelerinde, karikatürlerde karşımıza çıkıyor. Türkiye'nin bir nevi Mona Lisa'sı haline geldi.
Aslında Kaplumbağa Terbiyecisi'nin bir de ikizi var. Osman Hamdi Bey, birçok oryantalist ressam gibi beğendiği tabloyu bir kez daha çizmişti. Şimdiye kadar anlattığımız 1906 yılında çizilen ilk tablonun hikayesiydi. 1907 yılında ise resmi tekrar çizdi. 2. versiyon bir şekilde Londra'ya kadar gitmişti. Erol Simavi 1984 yılında bu resmi 100 bin dolara satın aldı. Halen Belma Simavi'nin koleksiyonunda bulunan tablo, Sakıp Sabancı Müzesinde sergileniyor.
Resmin iki versiyonu arasında farklar var; kaplumbağaların sayıları ve yerleri, duvarda asılı olan Allah ve Muhammed yazılı tablo, yerde duran vazo ve pencere kemeri gibi.
Peki tablo bize ne anlatıyor?
Tabloda gördüğümüz erkek figürü Osman Hamdi Bey'in kendisidir. Çoğunlukla, resmini çizeceği ortamda, doğuya özgü kıyafetler giyip kendi fotoğrafını çektirir. Sonra fotoğrafa bakarak yapar resimlerini. Kaplumbağa Terbiyecisi de bu şekilde çizilmiştir.
Tablodaki mekan, Bursa'daki Yeşil Cami'dir. Osman Hamdi Bey çizime burada başlamış, daha sonra çekilen fotoğraf yardımıyla kendi atölyesinde bitirmiştir.
Peki "Kaplumbağa Terbiyecisi" bize neyi anlatıyor? Bunu anlamak için tabloyu incelemeye başlayalım.
Öncelikle neler görüyoruz?
Kırmızı kaftan giymiş, derviş kıyafetleri içinde sakallı, kambur yaşlı bir adam...
Bakımsız bir odada, marul yiyen kaplumbağalara bakıyor. Ama biraz düşünceli, karamsar ve yorgun bir bakış bu.
Sırtında bir nakkare (yarım küre biçiminde küçük bir davuldan oluşan vurmalı bir çalgı, Mevlevi müziğinin dört temel çalgısından da birisi) asılı ve buna bağlı mızrap (nakkareyi çalmaya yarayan nesne) boynundan aşağı sarkmış.
Ellerini arkasında kavuşturmuş, bir neyi tutuyor. Kırbaç değil de neden ney? Anlaşılan kaplumbağaları ney üfleyerek, nakkare çalarak yani musikiden yararlanarak terbiye etmeye çabalıyor.
Ama yaşlı adamın ney'i tutuşuna daha dikkatli bakacak olursak, neyi üfleme hazırlığında değil sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış.
Bize verilmek istenen mesajın ne olduğunu doğru yorumlamak için, Osman Hamdi Bey'in hayatı hakkında biraz bilgi sahibi olmalıyız.
Osman Hamdi Bey, ilk Türk arkeoloğudur. Dünyaca ünlü İskender Lahidi’ni bulan ve İstanbul'a getiren kişidir.
Çağdaş Türk müzeciliğinin öncülerindendir. İstanbul arkeoloji müzesinin kurucusu ve ilk müze müdürüdür.
Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'ni yani Güzel Sanatlar Akademisi'nin kurucusudur.Ayrıca modern anlamda ilk Türk ressamlarından birisidir ve Türk resminde figürlü kompozisyon kullanan ilk ressamdır.
Bu durumu Emre Caner bir romanında şöyle açıklamıştır:
"Osman Hamdi de hayatı boyunca kimsenin bilmediği meslekler yapmıştı. Ressam olmuştu en başta. Sonra müze müdürü. Bir arkeolog. Ardından da güzel sanatlar akademisi müdürü. Onun kaplumbağa terbiyecisinden bir farkı yoktu aslında!"
Osman Hamdi Bey, tüm bunları sanatı ve sanatçıyı önemsemeyen, antik eserlere hiç değer vermeyen bir toplumda başarmıştı. Devlet kurumları hatta toplumun kendisi, sürekli kendisine yeni engeller çıkarmış, değişime, modernleşmeye direnmişti.
İşte tablodaki kaplumbağalar; devletin hantal işleyen bürokrasisi ve değişime direnen, ağır aksak ilerleyen toplumun kendisiydi. Yaşlı dervişin kendisi olduğunu söylemiştik. Bütün bu duruma kızan Osman Hamdi Bey, derviş de olsa sabrının bir sonu olduğunu göstermiş oluyor.
Osman Hamdi Bey'in, bu tablo yapılırken nereden esinlendiği de ortaya çıkmıştır. Şimdi Fransız Le Tour du Monde'nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürü inceleyelim.
1869 yılında Bağdat Valisi Mithat Paşa’nın hizmetinde çalışan babasına gönderdiği mektupta, Le Tour de Monde dergisini severek okuduğundan bahseden Osman Hamdi Bey’in bu çalışmadan esinlenmesi gayet olası gözüküyor.
Benzerlikler dikkat çekici olsa da Osman Hamdi Bey'in Kaplumbağa Terbiyecisi, renklerin ve ışığın kullanımı, tablonun derinliği ve verdiği mesajla öncülünden çok daha kıymetli.
Kaynak: http://bugraderci.blogspot.com.tr
Sisifos'a Öğütler
Ne etsen yaranamazsın
Ümit tüketmek seninkisi
Anladın artık
Yanaşma pazarlığa.
Vurmuşlar taşı sırtına bir kez, mahkûmsun,
Ne övgü ne yardım beklemek boşuna
Çetelen tutulmuş, koymuşlar kafalarına
Bir rahmetlik ömrümüz var şurasında şunun
Geleceği varsa göreceği de var ölümün. Sevinme!
Vakit genç!
Çıkar yol değil umudu kemirmek
Çıkmayan yolda işimiz ne?
Ya it ya da iblisler sevişir
Kendi kaderiyle
Bırak kayaları kopsun yerinden
Dağlayacaksa yüreğini
Güneş dağlasın bırak!
Düştüğün sarhoşluğu övme
Gazabına gazap kat dünyanın, öfkeye öfke!
Geleceği kahkahalar
Dağları hınçla deviren
Sessizce yürüyen ümitsize doğru
Ümidi dişleriyle koparırcasına söken:
İnsanlar gerek.
Hans Magnus Enzensberger
Ümit tüketmek seninkisi
Anladın artık
Yanaşma pazarlığa.
Vurmuşlar taşı sırtına bir kez, mahkûmsun,
Ne övgü ne yardım beklemek boşuna
Çetelen tutulmuş, koymuşlar kafalarına
Bir rahmetlik ömrümüz var şurasında şunun
Geleceği varsa göreceği de var ölümün. Sevinme!
Vakit genç!
Çıkar yol değil umudu kemirmek
Çıkmayan yolda işimiz ne?
Ya it ya da iblisler sevişir
Kendi kaderiyle
Bırak kayaları kopsun yerinden
Dağlayacaksa yüreğini
Güneş dağlasın bırak!
Düştüğün sarhoşluğu övme
Gazabına gazap kat dünyanın, öfkeye öfke!
Geleceği kahkahalar
Dağları hınçla deviren
Sessizce yürüyen ümitsize doğru
Ümidi dişleriyle koparırcasına söken:
İnsanlar gerek.
Hans Magnus Enzensberger
01 Ağustos 2015
Sen Ve Siz
Boş siz’i yürekten sen’le
Değiştirdi o, sürçerek dili
Ve uyandırdı sevdalı gönülde
Tüm mutlu düşleri.
Duruyorum karşısında düşünceli,
Ayrılamıyor ondan gözlerim;
”Ne kadar hoşsunuz” derken dudaklarım
“Seni nasıl seviyorum!” diyor kalbim...
Aleksandr Puşkin
Çeviren: Ataol Behramoğlu
Değiştirdi o, sürçerek dili
Ve uyandırdı sevdalı gönülde
Tüm mutlu düşleri.
Duruyorum karşısında düşünceli,
Ayrılamıyor ondan gözlerim;
”Ne kadar hoşsunuz” derken dudaklarım
“Seni nasıl seviyorum!” diyor kalbim...
Aleksandr Puşkin
Çeviren: Ataol Behramoğlu
31 Temmuz 2015
Hapisteki Genç Kadın
Başak gelişir, oraklar biçmeye kıyamaz;
Üzüm, içer fecrin nimetlerini bütün yaz,
Ezileceğini hiç düşünmeden.
Ben de o kadar gencim, bende de var o füsun,
Zaman ne kadar kötü, tatsız olursa olsun,
Ölmek istemiyorum erkenden.
Varsın koşsun ölüme, gözü pek Stoalı;
Ben de o kadar gencim, bende de var o füsun,
Başımdan esen kara bir poyraz.
Zaman kötüymüş… Gün iyi de olur, fena da;
Hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada?
Hangi denizde fırtına olmaz?
Göğsümde bereketli bir hayal dünyası var;
Boşuna, beni boşuna sarar bu dört duvar;
Kanatlarım var benim, ümitten.
Zalim avcının elinden kurtulursa eğer,
Bülbül daha bir canlı, daha bir mesut öter,
Gök kırında süzülüp giderken.
Ben nasıl ölürüm? Rahat yatıyorum işte.
Uyanıyorum gene rahat. Uyanıkken de,
Uyurken de huzur içindeyim.
“Günaydın” diyor her tatlı bakış sanki bana;
Halimle, ümidimle kasvetli alanlarda
Neşe yaratan bir meşaleyim.
Güzel yolculuğumun sonuna daha çok var.
Yürüyorum, yolumun kenarında ağaçlar;
İlklerimin önündeyim daha.
Yeni yeni kuruluyor hayatın sofrası;
Dudaklarıma ancak bir an değdirdim tası;
Bardağım dolu, avuçlarımda.
Henüz baharımdayım, güzü görmek isterim;
Yılımı, tıpkı bir güneş gibi, mevsim mevsim,
Yaşayıp bitirmem gerek.
Pırıl pırılım dalımda, bahçenin gülüyüm;
Sabahın kızıllıklarıdır ancak gördüğüm;
Günümü yitirmem gerek.
Acelen ne ölüm? Çekil buradan, çekil git;
Git başka kalpleri, ümitsiz kalpleri avut,
Korku, dehşet içinde ezilen.
Ne yeşil köşelerim olacak daha benim.
Ne ahenklerim, ne çılgınca sevişmelerim.
Ölmek istemiyorum daha ben.
İşte benim sazım da böylece dertli dertli,
Sesini, şikâyetini duyup dile geldi,
Hapiste yatan bir genç kadının.
Atarak günlerin yorgunluğumu üstümden,
İnledim şiirimde güzel ağzımdan dökülen
Ahengini acı feryadının.
Bu şarkılar, sesten şahitlerini zindanımın,
Bir merak uyandıracaktır; o güzel kadın
Ne oldu acaba en sonunda.
Alnını, sözlerini nurdan bir hale sardı;
Yanındakiler mutlak korkmuş olmalılardı,
Kendi sonlarını görüp ondan.
Andre Chenier
Türkçesi: Orhan Veli (S. Ayoba takma adıyla)
Üzüm, içer fecrin nimetlerini bütün yaz,
Ezileceğini hiç düşünmeden.
Ben de o kadar gencim, bende de var o füsun,
Zaman ne kadar kötü, tatsız olursa olsun,
Ölmek istemiyorum erkenden.
Varsın koşsun ölüme, gözü pek Stoalı;
Ben de o kadar gencim, bende de var o füsun,
Başımdan esen kara bir poyraz.
Zaman kötüymüş… Gün iyi de olur, fena da;
Hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada?
Hangi denizde fırtına olmaz?
Göğsümde bereketli bir hayal dünyası var;
Boşuna, beni boşuna sarar bu dört duvar;
Kanatlarım var benim, ümitten.
Zalim avcının elinden kurtulursa eğer,
Bülbül daha bir canlı, daha bir mesut öter,
Gök kırında süzülüp giderken.
Ben nasıl ölürüm? Rahat yatıyorum işte.
Uyanıyorum gene rahat. Uyanıkken de,
Uyurken de huzur içindeyim.
“Günaydın” diyor her tatlı bakış sanki bana;
Halimle, ümidimle kasvetli alanlarda
Neşe yaratan bir meşaleyim.
Güzel yolculuğumun sonuna daha çok var.
Yürüyorum, yolumun kenarında ağaçlar;
İlklerimin önündeyim daha.
Yeni yeni kuruluyor hayatın sofrası;
Dudaklarıma ancak bir an değdirdim tası;
Bardağım dolu, avuçlarımda.
Henüz baharımdayım, güzü görmek isterim;
Yılımı, tıpkı bir güneş gibi, mevsim mevsim,
Yaşayıp bitirmem gerek.
Pırıl pırılım dalımda, bahçenin gülüyüm;
Sabahın kızıllıklarıdır ancak gördüğüm;
Günümü yitirmem gerek.
Acelen ne ölüm? Çekil buradan, çekil git;
Git başka kalpleri, ümitsiz kalpleri avut,
Korku, dehşet içinde ezilen.
Ne yeşil köşelerim olacak daha benim.
Ne ahenklerim, ne çılgınca sevişmelerim.
Ölmek istemiyorum daha ben.
İşte benim sazım da böylece dertli dertli,
Sesini, şikâyetini duyup dile geldi,
Hapiste yatan bir genç kadının.
Atarak günlerin yorgunluğumu üstümden,
İnledim şiirimde güzel ağzımdan dökülen
Ahengini acı feryadının.
Bu şarkılar, sesten şahitlerini zindanımın,
Bir merak uyandıracaktır; o güzel kadın
Ne oldu acaba en sonunda.
Alnını, sözlerini nurdan bir hale sardı;
Yanındakiler mutlak korkmuş olmalılardı,
Kendi sonlarını görüp ondan.
Andre Chenier
Türkçesi: Orhan Veli (S. Ayoba takma adıyla)
Dağınık Terim
Sen bağırdığında dünya susar: kendi dünyanla uzaklaşır.
Her zaman alamadığından daha fazlasını ver. Ve unut. Böyledir kutsal yol.
Dikeni çiçeğe çeviren, şimşeği köreltir.
Şimşeğin bir tek evi vardır, birçok patikası. Ev yükselir, patikalar kırıntısız.
Küçük yağmur yaprakları sevindirir ve geçip gider kendini adlandırmadan.
Yılanların mahkum ettiği köpekler olabilir ya da ne olduğumuzu susturabilirdik.
Akşam kurtulur çekiçten, insan yüreğine zincirlenmiş kalır.
Yer altındaki kuş, yeryüzündeki yasın şarkısını söyler.
Yalnız siz, çılgın yapraklar, siz doldurursunuz yaşamınızı.
Bir kitabın ölmeye geldiği bir plajı alevlendirmeye bir demet kibrit yeter.
Açıktaki ağaç yalnız. Rüzgarın kucaklaması ondan daha fazla yalnız.
Şimdiki zamanın kuşkusu ve sözünün hiç kazınmadığı uzakta kızıllığın
bu kör kayası olmasaydı, meraksız gerçek kansız kalırdı. Her sözü
kendimize vaadederken, onu terkederek ilerliyoruz.
René Char
Çeviri: Aytekin Karaçoban
Her zaman alamadığından daha fazlasını ver. Ve unut. Böyledir kutsal yol.
Dikeni çiçeğe çeviren, şimşeği köreltir.
Şimşeğin bir tek evi vardır, birçok patikası. Ev yükselir, patikalar kırıntısız.
Küçük yağmur yaprakları sevindirir ve geçip gider kendini adlandırmadan.
Yılanların mahkum ettiği köpekler olabilir ya da ne olduğumuzu susturabilirdik.
Akşam kurtulur çekiçten, insan yüreğine zincirlenmiş kalır.
Yer altındaki kuş, yeryüzündeki yasın şarkısını söyler.
Yalnız siz, çılgın yapraklar, siz doldurursunuz yaşamınızı.
Bir kitabın ölmeye geldiği bir plajı alevlendirmeye bir demet kibrit yeter.
Açıktaki ağaç yalnız. Rüzgarın kucaklaması ondan daha fazla yalnız.
Şimdiki zamanın kuşkusu ve sözünün hiç kazınmadığı uzakta kızıllığın
bu kör kayası olmasaydı, meraksız gerçek kansız kalırdı. Her sözü
kendimize vaadederken, onu terkederek ilerliyoruz.
René Char
Çeviri: Aytekin Karaçoban
Unutkan Yürek
Yanlış yolun karanlığından
Kandırıp ateşli sözlerimle
Alçalmış ruhunu kurtardığımda
Derinden acı çekerek
Seni saran utancı,
Lanetledin pişmanlık içinde.
Unutkan yüreğini
Cezalandırmak için anılarla
Benden önce olup biteni
Anlatırken bana bir bir
Aniden yüzünü kapadın ellerinle
Ruhunda başlayan isyanla
Utançla ve dehşet içinde sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun.
Nikolay Alekeyevich Nekrasov
Kandırıp ateşli sözlerimle
Alçalmış ruhunu kurtardığımda
Derinden acı çekerek
Seni saran utancı,
Lanetledin pişmanlık içinde.
Unutkan yüreğini
Cezalandırmak için anılarla
Benden önce olup biteni
Anlatırken bana bir bir
Aniden yüzünü kapadın ellerinle
Ruhunda başlayan isyanla
Utançla ve dehşet içinde sarsılarak
Gözyaşlarına boğuldun.
Nikolay Alekeyevich Nekrasov
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







