07 Eylül 2015

Vadim o kadar yeşildi ki

Bir Malatyalı neden Karadeniz’e, Akdeniz’e ya da Ege’ye mahkûm olsun… Yeşille kaplı, gür suların aktığı, şelalelerin süslediği vadilerde yürümek için illa Karadeniz’e mi gitmek gerekiyor?

Yüce Allah’ın yarattığı kâinatın her köşesinde farklı güzellikler hâkimdir. Gezenler, arayıp duranlar ve kalp gözü açık olanlar için tadı çıkartılacak mekânları bulmak zor değil…

İşte böyle bir güzellik, Darende’de gizli…

Saklı cennetlerden biri Günpınar Şelalesi’nin arka tarafında bulunuyor.

Herkes yaklaşık 40 metreden, üç kademe halinde göle düşen şelaleyi bilir. Gider, alttan bakar, bu muhteşem güzelliği temaşa eder, çayını içer ya da yemeğini yer geri döner. Hâlbuki, Günpınar Şelalesi, arka planda muhteşem güzellikleri saklayan son noktayı oluşturuyor.

Peki, bu saklı cennete yolculuğumuz nasıl başladı?

Darende ve Malatya aşığı, gönüllü faaliyetlerin kıdemlisi, sevgili dostum Bekir Sözen uzun zamandan beri Günpınar Vadisi’ni gezmekten bahsedip duruyordu. Artık o tarihi gün geldi çattı. Beni nasıl bir güzellikler zincirinin beklediğinden habersiz, sanki normal ve sıradan bir mekânı gezmeye gidiyormuşuz gibi hazırlandık.

Hazırlık gerekiyor.

Ayağınızda bir lastik ayakkabı, şalvar tipli bir pantolon, eski bir gömlek ya da tişört, kalın bir çorap giymeniz gerekiyor. Yanınıza başka hiçbir şey alamazsınız, ne bir çanta, ne bir gözlük (Ki ben gözlüğümü kaybettim vadide) ne telefon ne de fotoğraf makinası… Hiçbir şey… Peki o zaman resimleri nasıl çektik?!

Makinamızın suya düşmesini göze aldık. Canımızdan daha çok koruduk, iki kişi olduğumuz için birimiz suya batarken diğerimiz makinayı tuttu. 50 defa ayağımız kaydı suya gömüldük, ama yine de bayrağı yere düşürmedik, pardon fotoğraf makinasını… Öyle olmasaydı siz bu kartpostal değerindeki resimleri görebilir miydiniz?

Neyse Bekir abi ile beraber düştük yola…

Önce araçla Günpınar Şelalesi’ne geliyorsunuz, fakat şelaleye girmeden, Elbistan yolu üzerine devam ediyorsunuz. Birkaç kilometre sonra asfalt yoldan çıkıp, sağ tarafa dönüyorsunuz, toprak yola… 4-5 kilometre daha gittikten sonra araçtan iniyorsunuz. Demek ki şelaleden toplam 8 kilometre sonra yürüyüş noktasına ulaşıyorsunuz.

Araçtan indik.
Ovanın tam ortası…
Kupkurak bir yer.
Ne bir su var, ne bir dere…
Güneş beynimize vuruyor.

İçimden dedim ki, “Bekir abi galiba kafayı yemiş, hani nerede bu dere?”

Sardı beni bir merak… Neyse, bunda da bir hayır vardır dedik ve sabırla yürümeye başladık.
Kurumuş otların arasından, dikenlerin bacaklarımızda açtığı küçük yaralara aldırmadan ilerliyoruz.
100 metre kadar ileride küçük bir yeşillik gördük, aaa bir de ne görelim, küçük bir su kaynağı… Azıcık azıcık, tembel tembel akıyor.

Dedim, “Koskoca Günpınar Şelalesi’nin suyu bu kadarcık mı?”

Sabır yok bende… İstiyorum ki hemen karşıma gürül gürül akan dereler çıksın.

Biraz daha yürüdük, bir pınar daha, biraz daha yürüdük bir pınar daha, aşağı indikçe pınar pınar pınar…

Birden ruhumuz şenlendi… Ölüm sonrası hayat gibi…

Bir anda, kupkuru bir bölgede, ansızın önümüze gürül gürül akan bir dere çıktı, ne zaman, nasıl çıktı anlayamadık!

Bu Allah’ın bir mucizesi… Büyük bir nimet! Akıl sır ermez!

Dudaklarımıza şükür ve dua, elimizde makine, ilerlemeye başladık. Artık dere o kadar coştu, yeşillikler o kadar arttı ve vadim o kadar güzelleşti ki, Bekir abi hakkında suizanda bulunduğum için utandım.

Artık beni tutana aşk olsun…

Derenin kollarına bıraktım kendimi… İster sürüklesin, ister bir kayaya çarpsın, ister bir şelale gölünde döndürüp dursun, isterse tatlı ve soğuk suyun içinde boğsun!

Dünya hayatı bitmiş, sırat köprüsünden geçmiş, imtihanı kazanmış da sanki cennet kapıları açılmış bize… Birden aklıma cenneti tasvir eden ayetler geldi:

İnanıp yararlı işler yapanlara, altlarından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele! Onlardaki herhangi bir meyveden rızıklandırıldıklarında: "Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir" derler ve o rızık birbirinin benzeri olmak üzere, kendilerine sunulacak. Orada çok temiz zevceler de onların. Hem onlar orada ebedî kalacaklar. (BAKARA/25)
Astarları atlastan yataklara yaslanırlar. İki cennetin de devşirmesi yakındır. (RAHMAN/54)
İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır. (RAHMAN/50)
Kuşkusuz takva sahipleri gölgeler altında ve pınar başlarındadır. (MÜRSELAT/41)
Bu orada bir pınardır ki, adına "selsebil" derler. (İNSAN/18)
İkisinin de çeşitli ağaçları, meyvaları vardır. (RAHMAN/48)
(Bu cennetler) yemyeşildirler. (RAHMAN/64)

****************

Vadiyi iki ayaklı bir insan değil de sanki bir kelebek gibi uçarak gezdik. Kayaların yolumuzu kapadığı yerlerde alttan yüzerek geçtik, yüksekten akan şelalelerin üzerinden atladık, ağaç kütüklerinin üstünden bir tavşan gibi atlayarak geçtik, kimi zaman dağlara patika yollara çıktık, güvercinlerin yuva yaptığı kayaların üstünden uçurum kenarlarından bir kartal gibi süzülerek ilerledik, bir yamaçtan bir yamaca fişek gibi zıpladık, uçtuk, yuvarlandık, düştük, kalktık…
Hem suyunu içtik hem de suyunda yüzdük…

Ruhumuzu özgür bırakarak, hiçbir tehlikeye aldırmadan… Kana yavaş yavaş karışan bir uyuşturucu gibi her bir şelale ve göl bizi kendimizden geçirdi.

Aklımız başımızdan gitti.

Akıllı olsaydık bu zevki tadamazdık.

Akıllılar şehirde para kazanıyor. Kaybettikleri ruh sağlıklarını ve sekineti (iç barış ve huzuru) kazanmada harcamak için… Ne tuhaf değil mi?

Aldırma gönül aldırma, sen vadinde gezmene bak!

Dünyalık değerlere göre toplam iki kilometrelik vadiyi, beş saatte bitirdik. Ama gelin bir de bize sorun, uhrevi olarak sayılara sığmayan bir mutluluk ve haz yaşadık.

Yüce Allah’ın biz fakir ve aciz kullarına sunduğu bu muhteşem güzellik karşısında sadece ve sadece dilimizden iki kelime döküldü: “Allah’u Ekber!”

Sürgün hayatı yaşayan biri için, Yüce Allah acaba hangi iyilik ve ibadetim için bana bu güzellikleri armağan etti?

Bilemiyorum.

Hak etmediğim bir mükâfatı kazanmanın mahcubiyeti ile Günpınar Vadisini baştan sona gezdik, şükürler olsun Yüce Allahımıza…

Turun bitiminde, tabiat ayetlerini bize sunan Allah’a secde ederek, şükranlarımızı sunuyoruz. Sonra da Belediye Başkanı Süleyman Eser’e, Başkan Yardımcımız Durmuş Doğan’a, Özel Kalem Müdürü Aslan Tektaş’a ve tabi ki rehberimiz Bekir Sözen’e teşekkür ederek sizleri muhteşem manzaralarla başbaşa bırakıyoruz.

Alişan Hayırlı
facebook.com/alisan.hayirli

Anı

Ölürüm de unutmam
İçin için sözleştik hiç unutur muyum
İstanbul’dunuz evimdiniz ne güzeldiniz
Ayrı düştüğümüzü hiç unutur muyum
Deli misin nesin
Seni hiç unutur muyum

Hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam


Metin Eloğlu

Olağan

Hep böyle olur
Anaç gökler daha bir bulutlanır
Denizler yosunlara sokulur
Aşk bozulur güven bozulur
Sinsilikler pusular
Derken yerine oturur hepsi
Sen niye tasalısın

Güney bahçeleri ayaza sardı mıydı
Kız gibi portakalı kırağı vurur
Güz güneşinde ipe mandallanınca
Koçan gibi kolyozlar kurur
Yani hep böyle olur

Bıçağın altına yıkılınca küttedek
Öküzün yüreği oynar
Kumrunun içi ürperir
İnsanın aklı durur
Hep böyle olur

Eve gelince karşısına bir kapı çıkar
Açıp girersin
Şu sevdiğin umduğun
Sini başka işine yarar musluk başka işine
Kilimin saksın tenceren
Anahtarın yoksa çilingir bulamazsın
Omuzlayıp kırarsın
Burası kendi evin
Sen niye tasalısın

Metin Eloğlu

Yarındaki Dünler

Bu anıları ayıplamayın
Bu anılar İstanbul anısı
Askerlik mapusane kimsesizlik
Aşk anısı bunlar borç harç anısı

O söyledi genelevde bir dostum var

Hayat usla kavranamaz demiş Heidegger
Ha babamın kuru keli
Ha Fındıkkıran süiti
Bitlerle pireler madamlarla müsüler

Ey Kuzguncuklular

Koltuğumda Ferhat’la Şirin, Allah belâmı versin
Kendimi dar attım Vangel’in meyhanesine
Öldürmez süründürür bir rakı içtim
Üstü kalsın Vangel bembeyaz cekedimin

Ah bu taş gibi denizde sırça gemiler

Vatandaş, kimi aşk insana yaramıyor
Kendini sev, sevme demiyorum
Birini sev, sevme demiyorum
Ama vatandaş

Doğuştan olma padişahlar sonradan olma şairler.

Metin Eloğlu

Kafes

Beni ayartan olmadı mı
Oldu tabii
Gidi gençlik geçim derdi çok çekmişlik
Önüm sıra cıvıl cıvıl bir dişi
Güneşin alnında kuşbaz serinlik
Rakısı benden mezesi senden
Bir lapacılık lök gibi
Güven yeşili bir boya
Azıcık ağdalı su
Zeytin fışkını
Kurbağa pisliği
Konuverdim

Güzdü öte bahçelere uçacaktım
Tam benim erkinliğim
Bir dalda duramazlığım
Göğüne yıldızlar uçurtmalar dizili
İstanbullu denizlerin çimdiği oh
Şileli Derinceli bir kıyıya
O kuşluk yola çıkıyordum ya
Hava çıkıyordum

İlkten duraladım
Kötümserlik sütümde yok
Dağbaşı mı burası kuşhakları hani bu ülkede
Ahırkapı’da gün batıyor baktım içim bihoş
Gagam kuyruğum nazik bedenim
Gökçekimi yalanmış be

Teleğim böyle miydi süngüm düşük müydü
Umuttan yanıma varılmazdı
Budadılar beni dişimi tırnağımı yoldular
Pisi pisine
Gözüme kilit vurdular —eskiden mil çekilirdi—
Çamsakızı eritip döktüler tüylerime
Bereket yüreğime
Biri gelse de usulcacık şu çıtaları kanırsa
Pırr oracıktan süzülüversem
Kanat işini bilir
Şakıma bu cana vergi
Rüzgâra sürtünmek hiç incitmeden
Halk bahçesinden bir gül koklamak
—O kapancadakine de iki çift sözüm var—
Doğru Üsküdar’a gider bindiğim gemi
Çat kapı eve uğramak
Eniştemler konuk gelmiş geceyatısına
Onlara birer avuç çitlembik sunarım
Ellerini gözlerini öperim
Çamaşırımı değişirim
Boynumu kulağımı silerim sabunlu suyla
Ağlama be ana

Metin Eloğlu

06 Eylül 2015

Islak Bez

ıslak bezde kalır alnın sıcaklığı
cam arkasında kıpırdar buğu
ümmîdir okuyamaz dudaklarını
nasıl bir alfabe bu

anahtar söz verir anahtarlığa
kapıda uyur geceler boyu
şiir küser koştuğu dağa
nasıl bir alfabe bu

ah bu müflis tüccarı ayıplamayın
bir vitrinden seçtim ben onu
fiyatını bilmiyordum
etiketi yoktu

A. Ali Ural

Hükümdar

hükümdar, hükmü geçmeyince dar
dar kapılardan geçmeli başı eğik
yalanla murassa tacını
çember gibi çevirmeli yollarda
hükümdar hükmü bir masal bilip
ne tuhaf mührün leke kokması

ağacın sudan korkması ne tuhaf
ne tuhaf yüzde kum fırtınası
bir hükümdarın ağlaması ne tuhaf
uçar kokusu haşebî tespihlerin

vezirlerin elinde zergerdan, mercan
şahmaksut, kehribar, akik, kantaşı
sırtında otuzüç kere şaklayan
tane, durak, imâme, kamçı

tombak ibriklerden soğuk su akar
cariyeler kalkmaz mangal başından
bir gelincik fıdıldar sarkıp ebrudan
abdest alırken üşür hükümdar

küreklerini hatırlar gölde kayıklar
koşmayı unutur av köpekleri
gülmeye başlar birden hükümdar
soyatarı denerken yeni giysilerini

ne çeşnicibaşı yemeği tadar
ne tellallar okur hükümlerini
gülabdândan gül dökülmez hükümdar
sahibine gösterir atlar yelelerini

kararır telkârî fincan zarfları
kahve kadar makbuldür köpüğü kanın
yorulup taşımaktan hatıraları
topukları toprakla tanışır hükümdarın

A. Ali Ural