11 Eylül 2015

monoklinik notları 101

‘’Bilâkis biz, hakkı bâtılın başına çarparız da onun işini bitirir; bir de bakarsınız ki bâtıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size! Göklerde ve yerde olanlar hep O’na aittir. O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah’ı tenzih ederler. ’’ Enbiya /18-19-20

‘’Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler. ‘’ Nahl/ 61


Bismillahirrahmanirrahim.

Bu aralar diye başlayan cümleler kuracağım.

Zaman dilimi olarak ömrümün hangi kısmındayım bilmiyorum. Bu belirsizlik içimdeki bazı şeyleri öldürürken bazı şeyleri de diriltiyor. Bu aralar yıkılmış, yenilmiş, huzursuz, yorgun ve aşırı endişeli hissediyorum. Yenilgim kime karşı bilmiyorum, kimle savaşım, muhatabım kim… Yıkılacak kadar dert yok sırtımda, neden bu kırık döküklük, bu kırgınlık. Huzursuzluğumu açıklayabilirim kendime belki, yorgunluğum zaten kronik… Öyle ki bu hali toparlayıp, toparlanıyor önüme çıkan ilk engelde takılıp düşüyorum. Hadi başa saralım…

Hiçbir şey yazacak, hiçbir şey anlatacak mecalim yok. Hiçbir söylediğim bir yaraya merhem olmayacak. Bu aralar, sanki ne söylesem anlamayacak insanlar. Bu aralar bardak boş, bardağın yarısını doldurup bir müddet dolu kısma bakıyorum sonra bardak kırılıyor. Yeni bir bardak alıp tekrar yarısını dolduruyorum, sonra tekrar, sonra tekrar… ümidim de böyle seyrediyor bu aralar.

Hastama ne şikayetin var diye soruyorum, ‘’Canım ağrıyor doktor hanım’’ diyor. Canı ağrımayan var mı, diyorum. Onsekiz yaşında, daha fiziksel gelişimini tamamlamamış, sokakta top oynayıp en büyük isyanını, ergenlik nazlarını akşamları annesinin dizine döken çocuklar gelip, askerlik için sağlık raporu istiyorlar. Askerliğe elverişlidir yazıp nasıl altına imzamı atayım, diyorum. Çocuklar bütün yaz evde hapistiler, biraz hava alsınlar, denize girsinler kemikleri güneşe doysun büyüsünler diye tatile götürüp, deniz kenarında eğlendirip döndüğümde kıyıda ölü yatan yavrunun ıslak fotoğraflarını görüyorum. Kalbim çok yoruldu diyorum. Kalbim çok yoruldu.

Geçenlerde küçük oğlum ömerefeye bir sebepten kızıyordum. Yapma diyordum. Önce başını yukarı kaldırdı, sonra iki elinin iki işaret parmağını… ‘’Gökyüzü’’ diye ağlamaya başladı. Bazen ömerefenin o an yaptığı gibi, gökyüzüne bakıp konuyu değiştirmek istiyorum.

Biliyorum, dünyadaki kalbi yorgunluklarımızın ‘’ebedi istirahatgah’’ da çok tatlı bir dinlencesi var. Eğer her yorulduğumuzda bunu hatırlarsak ve ferahlatan, gönüle su serpen fırsatları kaçırmazsak. Huzursuzluğun da yorgunluğun da ümitsizliğin de şifası elimizin kalbimizin ulaşabileceği yakınlıkta. Biliyorum.

Fakat bazen, dünyanın kalbime doldurduklarını nereye boşaltacağımı şaşırıyorum.

Mutluluk odası demişim. Evet var öyle bir oda. İyi ki var. Çok şükür… Şu an elimde yeni pırıl pırıl bir bardak var. Önce bardağı dolduracağım ve billur bir suya bakıp yazacağım mutluluk odasını.

Zehra Betül


10 Eylül 2015

Süren Harfler

Hançere dalmış bir çocuk
Harflere bakıyor
Kadere bakıyor
Elleri cebinde.
Adı Muhammed
'Ne düşünüyorsun' diyorum
'Kur'an'ı düşünüyorum' diyor
Süren harfleri
Ve kanı.

Bejan Matur

Soğuk Geçen Yıl

Soğuk geçen yıl sona eriyor işte.
Pamuklu kaftanımı sırtıma geçirip
Güneşlenmek için sundurmaya çıkıyorum.
Güneydeki meyve bahçesinde ağaçlar çıplak,
Tek yaprak yok koca bahçede.
Kuzeydeki bahçe ise kurumuş dallar yığını.
Son damlasına kadar boşaltıyorum testimi.
Ve dönüp mutfağa bakıyorum,
Bacasından duman tütmüyor mutfağın.
Kitaplar ve şiirler sedirin üzerine dağılmış,
Mumun canı çıkmak üzere,
Okumaya vakit kalmayacak.
Buradaki hayatım Chen'deki1 gibi değil,
Fakat yine de bazen acı sitemlerden çekiyorum,
Edip eylemekten çok düşünmeyi seven
Aylak birinin maruz kalması beklenen
Üstü örtülü suçlamalardan...
Bunun için de, huzursuzluğumu yatıştırmak için
Kendi kendime, "Aklından çıkarma," diyorum,
"Eski bilgelerin de aynı çöküntüyü yaşadığını!."


1 Confiçius'un ölümcül açlık çektiği yer

Tao Yuan-Ming
Çeviri: Cahit Koytak

07 Eylül 2015

İlk önce harfleri kaybetti

Gönül Çınarlı: İlk önce harfleri kaybetti. Unutkanlık başladı. Konuşamadı, yazamadı, imzasını bile atamaz oldu. Üç ayda hastalık onu bitirdi. Hiçbir ağrısı sızısı yoktu. En iyi tarafı da bu idi. Beyninde fiziki olarak olarak hiçbir bozulma olmadı. Adı konmadı ama bir virüs Çınarlı'yı konuşamaz hâle getirdi. Son bir ayda hiç konuşamadı. Başlamasıyla bitişi üç ay sürdü. Ama son bir ayı çok kötüydü. Vücudunda hiçbir zayıflama olmadı. Tekerlekli sandalyede otururken görseniz, hiçbir şeyi yok derdiniz.... Sandalyesine oturtup, sahile inip dolaştırıyordum. Eve gidelim mi, dediğimde hayır diyordu. Saatlerce sahilde kalıyorduk. Denizi ve insanları seyrediyordu. Ölümüne birkaç gün kala...

Eşlerinin Gözüyle Edebiyatçılarımız
Tahsin Yıldırım / Selis Kitaplar



En çok sevdiği müzik türü olan Klasik Türk Müziği’ni zevkle dinler, tüm eserleri, tüm makamları tanır, bilirdi. Taksim esnasında spor maçı naklen yayını yapar gibi: “Nihavent’ten uzaklaştı, şimdi Hüzzam’da, Hicaz’a doğru gidiyor” vb şekilde kulağı ile takip ederek bize açıklardı. Dede Efendi’yi, Münir Nurettin Selçuk’u ben babamla sevdim. Hem dile, hem müziğe sonsuz sevgisi ve muazzam hakimiyeti nedeniyle uyduruk güfteleri veya melodisi olan, yahut kötü icra edilen eserler televizyonda, radyoda çalınınca kendini tutamaz derhal eleştiri yapmaya başlardı. “Yeşil gözlerinden muhabbet kap”ılmazdı örneğin. Muhabbet kapılan bir şey değildi. “Bir yangının külü yeniden yak”ılmazdı, çünkü kül yanmayan bir şeydi. Yine de bu saydığım türü eserlere sevgisi ve toleransı vardı. (Hiç tahammül edemediklerini hatırlarım). Evimizde sık sık edebiyatçı ve müzisyenler toplanır, şiirler okunur, şarkılar söylenirdi. Cinuçen Tanrıkorur, Bilge Özgen gibi müzisyenlerin babamdan besteledikleri şiirleri evimizde ilk kez utla icra etmelerini hatırlarım.
...

Adımın konmasının hikâyesi ilginçtir. Babam bunu “Sanatçı Dostlarım” kitabında yazmış olsa da bu kitap ani bir ilham gelerek bu satırları çala kalem yazdığım sahil kasabasında yanımda değil, o nedenle hatırlayabildiğim kadarını aktaracağım. Ufak tefek hatası olursa affola. Babamın şair arkadaşları Eylül’de doğacak olan bana şairane bir isim olarak düşündükleri Eylül ismini uygun buluyorlarmış. Annem beni doğurmak üzere Ankara’da doğumevine yatmış, ancak doğum gecikmiş. Annem ağrılar içinde of çekerken aklına o dönemde babamın şair arkadaşlarından birisinin şiiri gelmiş. Şair “Of bahar, gel artık” demekte; ve bahar mevsimini çağırmaktaymış. Şiirini okurken bu “of”ların üzerine basması, uzatması çok beğenilirmiş. Annem “of” çekerken aklına gelen bu şiiri okumaya başlamış, “of”lar, “Of bahar, gel artık”a dönmüş. Sonuçta babama, “Bir kızınız oldu, hanımefendi adını Bahar koydu” denmiş.
...

Babamın HİSAR’ın sayfa mizanpajını yemek saatleri dışında çalışma masası olarak kullandığı salondaki bordo örtülü büyük masamızda zevkle yaptığını hatırlıyorum. Dergi yazıhanesi ise nedense aklımda çok kalmamış. Çok sevdiği ve çok emek verdiği HİSAR dergisi çıktığında eve getirir, salondaki kahve sehpalarından birinin üzerine koyar, adeta bakmaya kıyamaz, sonra okşarcasına eline alır, okurdu. Baskıda bir virgül hatası yakalasa kahrolurdu, o kadar mükemmel isterdi dergisini. Annem bu ilgiyi kıskanırdı. Babamın bürokratlıktan arta kalan tüm zamanı dergiye giderdi çünkü. Bir gün babam için “Keşke dergisi olacağına metresi olsaydı, hiç olmazsa eve getirmezdi” diye yaptığı şaka dostlar arasında kahkahalara yol açmış. Babamla birlikte HİSAR dergisini sürdüren çekirdek kadrodan yakın sanatçı arkadaşları Gültekin Samanoğlu, Mustafa Necati Karaer, İlhan Geçer, Nevzat Yalçın hep hayatımızda oldular. Ben onları Gültekin amca, İlhan amca vb şekilde tanıdım ve sevdim. Bazı yazları geçirdiğimiz Bayramoğlu’ndaki Basın İlan Tatil Köyü’nde deniz sonrası akşamlarda bu dostlar ve oradaki başka edebiyatçılar, eşleriyle uzun rakı masaları kurardı, şiirin, şarkının sonu gelmezdi.

Üniversite yıllarımdaki ilk sevgilimin varlığını babama söylediğimde bana sorduğu soru, “Aşık mısın?” olmuştu ve eklemişti, “Ben aşka inanırım”. Evlenme düşüncemin olup olmadığını da sormuştu. Bu sorular onun ilişkiye hem romantik, hem konservatif yaklaşımını güzel sergiler. Aşık olmadığım taktirde bu kişiyi görmememi istemişti. Yıllar sonra, 1999’daki vefatından sonra yaptığımız tasfiyede elime minik bir not defteri geçti. O güzelim el yazısı ile günlük mahiyetinde kısa notlar almıştı. Benimle ilgili bir bölüm yüreğimi sızlattı. Yıl 1983 falandı. Tam olarak hatırlayamasam da şöyle bir şeyler yazıyordu, “Bahar bugün heyecanla geldi, yeni pek çok (edebi) kitap almış, (ancak) bir kısmı zaten evde olan eserler”. Evet, ben, yeni yetme ben, belli ki tekerleği kendim icat etmek istiyormuşum ve yakınımda olan engin denizden faydalanmak istemiyormuşum. Hemen her eseri okumuş, bitirmiş, temin edebilecek, hemen her şeyi bilen bir babanın yanında büyümek bazen böyle minik isyanlara yol açmış olmalı diyorum şimdiki kafamla. Çünkü gençler bir çok şeyi kendileri keşfetmek isterler. Onun hazzı başkadır. Bir kez de “Godot’yu Beklerken” piyesine gitmek istiyordum. Babam “Bahar’cığım, işte adam tüm eser boyunca Godot diye birini bekliyor, o da gelmiyor. Gel başka bir esere gidelim” demişti. Bu çok bilinen oyunu kimbilir kaç kez izlemişti, bıkmıştı ve yeni bir şey görmek istiyordu, ben ise bu klasiği ilk kez izleyecektim. Babamla Devlet Tiyatroları’nda nice enfes eserler izledim. Edebiyat sevgisi yanında, küçük yaşta, tiyatro, sinema, opera, bale sevgilerimin doğuşunda hep babam vardı yanımda.

Basılı eserlerinden artık maalesef hiçbiri kalmadı piyasada. Bizlerde ise sakladığımız imzalı birer kopyaları var. Biz göçünce onlara ne olacağı ise meçhul.

Bahar Çınarlı

bizimanadolu.com/babam-mehmet-cinarli/

Güneş Rengi Kadehlerle Sonbaharın Bizi Daldırdığı Rüya Geçici

Sonbaharın bizi daldırdığı rüya geçici...
Sararan dallarının çizdiği dünya geçici...
Ellerin böyle sokulgan, nefesin böyle yakın,
Bana dünyaları vadetse de içten bakışın,
O ışık kaynağı gözlerdeki mana geçici...

Yıkılıp fırtınadan bir gece altın sarayım,
Geçecek, belli ki, herşey.. Fakat, aldanmalıyım!
Görmeden aşkın, ümidin dağılıp gittiğini,
Kalbe ürperme veren, sarhoş eden gençliğini
Bu güneş rengi kadehlerle içip, kanmalıyım.

Bir bahar şarkısı ahengini vermiş sesine,
Saçların rüzgara baş kaldırıyor öylesine...
Taze göğsünde, açan son çiçeğin korkusu yok.
Hüznü bağlardan içen kalbime yaklaş daha çok,
Atalım kahkahalar mevsimin içlenmesine.

Sonbaharın bizi daldırdığı rüya geçici...
Sararan dallarının çizdiği dünya geçici...
Ellerin böyle sokulgan, nefesin böyle yakın,
Bana dünyaları vadetse de içten bakışın,
O ışık kaynağı gözlerdeki mana geçici...

Mehmet Çınarlı

Sorma

Sorma, eski tadı yok dalların, yaprakların;
Altında ilk baharım yabancı bayrakların.

Beyaz bir taş üstüne oturdum yapayalnız,
Uzak bir rüya gibi ellerin, dudakların.

Gözlerim yaşarmadan bakamam çocuklara
Ve sanki düşmanıyım bütün oyuncakların.

Hayalimden geçiyor terkedilmiş bağımız,
Beynimde uğultusu upuzun kavakların.

Önümden gelip geçen insan değil makine
Nerede sıcaklığı o bizim sokakların?

İçmek ne hoş olurdu hayatı gözlerinden
Böyle bir ilkbaharda, altında leylakların.

Muhakkak benimkidir, uykunda zaman zaman
Uzaktan bir hıçkırık duyarsa kulakların.

Mehmet Çınarlı

Yazlar Az Kaldı

Şimdi zor "bekle" demek gönlüme "bir başka yılı":
Yazlar az kaldı gülüm, bil ki baharlar sayılı.
Gayrı terketse keder, bitse şu binbir kaygı:
Yazlar az kaldı gülüm, bil ki baharlar sayılı.

Düşünüp olmayacak şeyleri hep dert ettim.
Her zaman dik başımın çizdiği yoldan gittim.
Kim ne isterse desin, gayrı değişmek niyetim:
Yazlar az kaldı gülüm, bil ki baharlar sayılı.

Çağırır cümbüşe yıllar yılı binlerce çiçek.
Neyleyim geçti geçen, pek kısa artık gelecek.
Şimdi olmazsa, bu Şair ne zaman keyfedecek?
Yazlar az kaldı gülüm, bil ki baharlar sayılı.

Mehmet Çınarlı