20 Kasım 2015

Doğu-Batı Divanı'ndan Seçmeler

Ne çok taşındık! Nasıl dolaştırdık
bunca umudu, terkedilişi,  kaybetme
ve kaybolma duygusunu? (s.15)


Gerçekten de bir yanlışı bir başka yanlışla
düzeltircesine,  telâşla savrulmuştuk oradan
oraya: Kimi getirsek gözümüzün önüne kırık
dökük eşyaları çağrıştıracaktı. Yitirilen bunca saf hedef, 
geridönüşsüz kararların yıprattığı uykular, 
sabah uyanınca yüzümüzde patlayan 
yalnızlık damarı ya da yanımızda yatan yabancının
bir akıntıda hızla uzaklaşan gövdesi: İçimizde 
toplananlar çapraz sağlamada bulduğumuz şaşkın
bir eksiği kapatmaya asla yetmeyecekti.  (s.16)


"Bilemiyoruz" diyordu son yıllarında,
"Tahmin edebilir mi bir kırlangıç gerçekten de
fırtınayı? " (s.20)


Anlaşılmaz oysa insan: Nasıl birdenbire
başlayan yağmur uzaklaşıp gitmişse biz daha
şemsiyeyi açmadan.  (s.20)


Sorulsa,  bütün sorular ağır gelecekti.  (s.26)


izini; düşünebiliyor musun: Aylarca aramış her
yerde, her an: Bir gün gelmiş, belli ki sınırı var 
umudun ve arayışın, De Quincey gibi sabit fikirli
bir adama bile -kaybettiğini anlamış Ann'i, 
hoş gerçek miydi kurmaca mı bunu kestirmek güç, 
hele ki Coleridge'le yarıştırırcasına afyon yuttuğunu
unutmazsak.  (s.27)


...Merak etmişimdir hep:
Çocukluk arkadaşları ile yeniden başka bir hayatı
paylaşabilir mi insan? (s.28)


Ağrısına katlanamadığın bir an gelir,  (s.30)


...içimizde
zonklayan birini söküp atmamak için
ağrıyı korkudan fazla sevmek gerekir. (s.30)


Chateaubriand'ın René'sinde rastladım -bilmem
sever misiniz?- onu nerdeyse tarif eden bir
cümleye: "Yorgun düşmüştü sevilmekten" diyor
bir kahramanı için kitabın - kadınlardan başını
alamadı hiçbir zaman, uçlara sürükledi kendini, (s.37)


çekip gitmiş güneşin bıraktığı soğuk iz. Elleri
titriyor, bu kaçıncı kadehte. Uzun bir metastazdır
viski ve güzellik: Kendi kendine demir alan bir gemi. (s.40)


sonsuz bir derbederlikten söz edilebilirdi, hazırdı sanki
gitmeye: Aslında çoktandır geciktiği uzak bir yere. (s.44)


Konuşmayı denedimdi tabii, ama siz de bilirsiniz ya
belli bir yaştan sonra çok karışıyor düşünce örgüsü
insanların: O anda aklından geçenlerle geçmişin
sınırlı bir dilimi durmadan içiçe geçiyor ve bir tek
kendilerinin mantığını kavradıkları bir düzenden
sökün ediyor görüntüler ve kelimeler ve birkaç işaret.
...
almışlar haberi, hâlâ aklı almıyordu anlaşılan,
ihtiyar bir adam neden hayattan öyle vazgeçer. (s.46)


söküp taşıyordu notaları. Genç bir çift izin
almadan ilişti masaya, Avram'ın soru bile 
sormaksızın getirip önlerine koyduğu iki susuz
rakı bardağı gibi uçarı, katılmışlardı neşeyle
peçeli kırık geceye. Adam, yorgun yalnızlığının
içinden, sazların dinlendiği bir an hatırlamıştı
Kemanî Sahak efendinin o unutulmaz unutulmuş
valsini: "Git kendini çok sevdirmeden". (s.51)


..."Ne arıyorsun
burada bu halde?" diyebilmişti, koluyla ağzına
giren damlaları silerek. Ancak o zaman başını
kaldırıp bakmıştı kadın, aylardır duymadığı
sesin geldiği yüze. "Kaybettim oyunu değil mi?"
demişti önce - ama bir soru gibi çıkmamıştı
sözün sesi: "Film de bir boka benzemedi zaten."
Öylesine açıktı ki bunları artık kimseye
söylemediği: "Her gece buraya geliyorum aslında,
seni göreceğimi umduğumdan falan değil, içeride
ışık yanıyor ve bana çok iyi geliyor bu." (s.65)


Herkes farkında oyunun da, rol gereği dalgın.  (s.66)


Keder kuşlarını bende gördüm.
...
Yağmur yürüyüşüne çıkmıştık o gün,
unutmam ben ayrıntıları, kimdi
hatırlamıyorum tabii, ne önemi olabilir (s.79)


"Kapattığın fincanın içinde kaldın. (s.82)


Bir yanlış anlamalar zincirini Zaman,
hiçbir şeyi sırayla yaşamaz insan: (s.90)


kimseye ulaşmayacak bundan böyle, durmadan
mektup yazıp doldurduğunuz şişeler." (s.92)


"Kimsenin, hiçbirimizin gelmezdi
aklına, işin bu boyutlara varacağı." (s.104)


İnsan önce kendisinden yola çıkmayı öğrenmişse
dönüp gene kendine varır.  (s.109)


Bir şiirin yükünü, sığasını, genleşme eğilimini belirleyen etmenler onu doğuran atmosfere sıkı sıkıya bağlıdır. Yükleme, istif, şiirin daha çok eksiltmeyle yazıldığını bilen biri için riziko dolu kavramlardır.  (s.126)


içine girmeye çalıştığım resmin dışındayım ben. (s.127)


Bir gün nasılsa yolumu yitirdim, bir daha onu bulamadım. Kimse, bile isteye, evini yurdunu terketmez: Kişiyi saran koşullar, kuşatan vakit, sıkıştıran ötekiler hazırlar izlerin silinmesini. Neden sonra, nice çırpınışın ardından, yeniden kendi evini yapmaya kalkışır. Onu üzerine kuracağı yer kalmamışsa evini oradan oraya taşıyacaktır.  (s.128)


Bulamıyordu ki kimse, en doğru kelimeyi. (s.135)


Enis Batur
Doğu-Batı Divanı I
Kırmızı Yayınları

16 Kasım 2015

Geri gelmeyecek Şeyler vardır, çeşitlidir-

Geri gelmeyecek Şeyler vardır, çeşitlidir-
Çocukluk - bazı Umut şekilleri - Ölmüş olanlar -
Ama Sevinçler - İnsanlar gibi - bazen Yolculuk yaparlar ya -
Yine de kalırlar -
Arkasından ağlamayız Yolcunun - ya da Denizcinin -
Hoştur rotaları -
Bize uzun uzun anlatacaklarını düşünürüz
Buraya döndüklerinde -
"Burası!" Tipik "Buralar" vardır -
Belirlenmiş Mevkiler -
Yerinde durmaz ki Ruh -
Dormaz O - kaç Kulaçta da olsa
Kendi Öz Yurdu -

Emily Dickinson
Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar

Yaşım Su

önüme düşüyor
dünyanın dönerken çıkardığı ses
sonra bir mümkün kapısında
birdenbire kayboluyor
ve bütün hızımla üşüyorum.
seninle sevişirsem geçer diye
düşünmem neye yarar
anlıyorum ki öğrenememişim
bir nehrin neresinden akacağımı
ve bir bulut tam o sırada
şaşkınlığıma dökülüyor
yaşım su
dağlardan geliyorum
belli ki daha geçmemiş acemiliğim
fakat seni çılgınca seviyorum

Kin-Yeh


Me-ti ile Kin-yeh, Lai-tu’nun güzelliği üstüne konuşuyorlardı. Me-ti, gülümseyerek şöyle dedi: “Bence mutlu insanlar bize hep güzel görünüyorlar. Sen de Lai-tu’yu mutlu ediyorsun.” Kin-yeh: “Hayır”, diye karşılık verdi, “onu mutlu eden ben değilim; o kendisini benim için mutlu ediyor.”

(Me-ti’den)

12 Kasım 2015

Tardiyye

Hoş geldin eyâ berîd-i cânân
Bahşet bana bir nüvîd-i cânån
Cân ola fedâ-yı iyd-i cânân
Bîsûd ola mı ümîd-i cânân

Yârin bize bir selâmı yok mı

Ey Hızr-ı fütâdegân söyle
Bu sırrı edip ıyân söyle
Ol sen bana tercemân söyle
Ketm etme yegân yegân söyle

Gam defterinin tamâmı yok mı

Yârabbi ne intizârdır bu
Geçmez nice rûzgârdır bu
Hep gussa vü hârhârdır bu
Duysam ki ne şîvekârdır bu

Vuslat gibi bir merâmı yok mı

Çıktım ser-i dâra hemçü Mansûr
Âvâzım ezân-ı nefha-i sûr
Gam kıldı gülümü şâh-ı mansûr
Oldum sipeh-i belâya mahsur

Ol pâdişehin peyâmı yok mı

Kâm aldı bu çerhden gedâlar
Ferdâlara kaldı âşinâlar
Durmaz mı o ahdler vefâlar
Geçmez mi bu ettiğim duâlar

Hâl-i dilin intizâmı yok mı

Dil hayret-i gamla lâl kaldı
Gâlib gibi bîmecâl kaldı
Gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
El’an bir ihtimâl kaldı

İnsafın o yerde nâmı yok mı


Şeyh Gâlip

08 Kasım 2015

Ölür oğlum bu kuş

8 ya da 9 yaşında olmalıyım. O yıl sabahçıyım. Dedemin tabiriyle 'yarım'da bitiyor okul. Mahallenin uygun arsalarında çılgın maçlar için yeteri kadar süre var yani.

O gün okul dönüşü beyazlı grili bir güvercin çekiyor dikkatimizi. Arkadaşlarımdan biri 'kumru oğlum bu' diyor. 'Kumru' ne demek bilmesem de bayılıyorum bu uçmayan kuşa. Uçmuyor, çünkü kanatlarından birini çırpamıyor. Biraz da kan görüyoruz kanadının altında. Yürümeye dahi mecali yok. O tümsekte öylesine duruyor.

'Yukarı mahallenin bebeleri vurmuştur la' diyor bir arkadaş. 'Yok oğlum. Kedi kapmış bunu' diyor bir başkası. Benimse aklımda bir cümle: 'Ölür oğlum bu kuş.'

Arkadaşlarımdan birinin kurduğu 'pişirek mi la?' cümlesiyle kulaklarım zonklamaya başlıyor. Sapandaki taşı sadece cansız hedeflere atabilen bir çocuğum zaten. O küçücük kuşu 'pişirme' teklifi beni çileden çıkarıyor. Arkadaşlarımdan kuşa bir zarar gelebileceğini düşünüyorum: 'Kimse dokunmasın. Ben ona bakarım.'

Bir koli yetiyor aklımdaki yuvayı yapmaya. Altına gazete seriyorum özenle. Koliye, kuş hava alabilsin diye küçük delikler açıyorum.

Annem, kuşun yaralı olduğunu görünce eve getirmeme ses etmiyor. Hatta nerden buluyorsa buğday buluyor biraz. Eline alıp ıslak bir bezle kanını siliyor. Yaramazlığı ile meşhur kardeşimi sıkı sıkıya tembihliyorum: 'Sakın kuşa dokunma.'

Sabah bakıyorum. Sanki biraz toparlanmış. Önündeki buğdayları da yemiş epeyce.

O gün okulda ne yaptığımı bile bilmiyorum. 'Bir an önce zil çalsa da eve gitsem' diye bekliyorum. Bir vaktin gelmesini bu denli beklediğim tek bir hadise olmuştu daha önce. Dedemlerin hacdan dönüşünü beklemiştim.

Nihayet zil çalınca ok gibi fırlıyorum yerimden. Bütün bir yolu koşarak dönüyorum eve.
Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp kuşun yuvasına yetişiyorum.

'Anne, niçin hareket etmiyor kuş?'

Çenem titriyor. O an gözyaşlarımı salıvermiyorsam tek bir umudum olduğundan… Annem mutfaktan gelecek, koliye bakıp 'uyuyor yavrum' diyecek.

Bunun yerine elini başıma götürüp saçımı okşuyor annem. 'Ölmüş' kelimesini duyup sarılıyorum anneme. Dakikalarca hıçkırarak gözyaşı döküyorum.

Kendimi toparlıyorum. Koliyi öylece alıp karşıdaki arsaya gidiyorum. Elimle bir çukur kazıp kuşu gömüyorum. Toprakla mezarını yükseltip bir Fatiha okuyorum. Mezarını okşuyorum ellerimle. 'Sana söz, seni hiç unutmayacağım' diyorum.

Hayat o an çok anlamsız geliyor. Maç yapmak istemiyorum. Yukarı mahallenin çocuklarıyla kavgaya tutuşmak istemiyorum. Hani o dakika babam gelip 'Gençlik Parkı'na gidelim mi?' dese kabul etmeyeceğim.

Çok sonraları, Peygamber Efendimiz(sav)'in Medine'de kuşu ölen bir çocuğa taziyeye gittiğini öğrendiğimde tam olarak kavrıyorum Efendimiz(sav)'in bunu niçin yaptığını… O, kuşu ölen çocuklar adına, o esnada yaşıtımız olan bir çocuğa gitmiş ve hepimize en derin, en kalbi taziyelerini sunmuş. Çünkü çocukların hayatı, hayatın elinizden kayıp gittiğini, ölümü, ölümün benzersizliğini en çok kuşları öldüğünde anladığını biliyor.


İsmail Kılıçarslan

07 Kasım 2015

Metruk Şiir

Beyaz şehrin akşamından geceye doğru
Her şeyden vazgeçmenin arifesinde
Vazgeçilmişliğin ertesinde
Bir pencerenin altında dikilip kaldığında
Soğuk, hançer gibi sokulur bağrına.
Uğultu sarar geceyi, toprak kımıldar; dal kımıldar, damar kımıldar…
Beklersin,
Pencereden bir hayal gibi gözüksün.
Bir peri gibi görünüp kaybolsun perdelerde.
Soğuk zannetsin. İçi titresin senin gibi.

Üşürsün…
Üşüdüğünden ateşin haberi yoktur…

Vicdanı da yoktur aşkın…
Kendinden başka yar kabul etmez

Şehirden çıkamazsın, geceden de
Ama bir kalpten çıkarılmışsındır, ansızın.
Sus, diye başlıyor artık adın. İsimlerin bile yok.
Hiç yaşanmamış gibi
Bir varmış bir yokmuş gibi
Her şey’in hiçbir şey’e eşdeğer
Metruk bir han gibisin.

İzaha lüzum kalmaz, musibet en iyi öğretmendir.
Kendini bildirir, uyandırır uykusuz gecelerinden
Ve bir gece gönül, tüm suretleri çıkarır hevesinden
Asla rûcu eder.

Sokağın bittiği yerde, gecenin bittiği yerde,
Belki de ömrün bittiği yerde
Bir mescit seni bekler…
Avlusunda bir çınar, dalları beyaz.
Avlusunda bir adam, saçları beyaz.
Tüm mecburiyetlerinden sıyrılır.
Ellerini açar göğe:
Elif, lam, mim
Allah her şeye yeter.

Kazandığı, kaybettiklerine değmiştir.


Adige Batur

06 Kasım 2015

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim

xx.

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim

Şöyle diyebilirim: ''Yıldızlı bir alemdir gece,
Ve o mavi kümeler titreşir uzaklarda.''

Bir şarkı tutturmuş dolanır gökte gece rüzgarı.

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim.
Sevdim onu ben, severmiş o da beni meğer.

Böyle gecelerdeydi, sardım onu kollarımın arasında.
Öptüm, kim bilir kaç kere, altında sonsuz göğün.

Sevdi beni o, meğer ben de sevmişim onu.
Yürek bu, nasıl dayansın o iri, durgun gözlere.

Bu gece en hüzünlü dizeleri yazabilirim.
Düşünüp benim olmadığını. Hissedip yitirdiğimi.

Kulak vermek engin geceye, daha da engin o gidince.
Ardından bir dize düşer gönle, çimende çiğ misali.

Ne gelir elden sevdam onu tutmaya yetmediyse.
Yıldızlı bir alemdir gece, yoktur yanımda o sevgili.

İşte hepsi bu. şarkı söylüyor biri uzaktan uzağa.
Yitirişimle onu ruhum da yitirdi neşesini.

Gözlerim arar onu peşinden yetişsin diye.
Bu yürek arar, ama yoktur artık o sevgili.

Aynı gecedir ağartan aynı saçları.
Biz eski biz değiliz ne var ki.

Sevmiyorum artık onu, doğrudur, ama ne sevmiştim.
Gözlerdi sesim kendini ona götürecek yeli.

Ne çare başkasının olacak. Öpüşlerimden önceki gibi.
Sesi, pırıltılı bedeni. o sonsuz gözleri.

Sevmiyorum artık onu, doğrudur, derim de yine bilemem.
Kısacık bir sevdanın unutması böyle seneler mi sürer.

Budur bana çektirdiği acıların sonuncusu,
Ve bunlar onun için yazdığım son dizeler.

Pablo Neruda
Türkçesi: Adnan Özer