25 Aralık 2015

Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi'yim, hoş halim

Celîs-i halvetim, varım, habîbim mâh-ı tâbânım
Enîsim, mahremim, varım, güzeller şâhı sultânım

Hayatım hâsılım, ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim
Bahârım, behçetim, rûzum, nigârım verd-i handânım

Neşâtım, işretim, bezmim, çerâğim, neyyirim, şem'im
Turuncu u nâr u nârencim, benim şem'-i şebistânım

Nebâtım, sükkerim, gencim, cihân içinde bî-rencim
Azîzim, Yüsuf`um varım, gönül Mısr'ındaki hânım

Stanbûlum, Karaman'ım, diyâr-ı milket-i Rüm'um
Bedehşân'ım ve Kıpçağım ve Bağdâd'ım, Horasânım

Saçı mârım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bîmârım
Ölürsem boynuna kanım, meded hey nâ-müselmânım

Kapında, çünki meddâhım, seni medh ederim dâim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi'yim, hoş halim!

Muhibbî

Sûre-i Velleyl okurdum dün namâz-ı şâmda

Sûre-i Velleyl okurdum dün namâz-ı şâmda
Zülfün andım dilberin n’ettim ne kıldım bilmedim.

Muhibbî

24 Aralık 2015

Sur mağdurları anlatıyor

"Bizi kendi şehrimizde mülteci yaptılar..." "Kızım geceleri delirecek gibi oluyor...", "Çıkıp hendekleri savundular ve evlerine döndüler. Ben dönebiliyor muyum? Hayır..." Diyarbakır'ın Sur ilçesindeki evlerini terk edenler, önceki ve sonraki yaşamlarını, kimliklerinin gizlenmesi kaydıyla Al Jazeera’ye anlattı.

Diyarbakırlı şair Ahmed Arif’in, "Diyarbekir Kalesinden Notlar" ve "Adiloş Bebenin Ninnisi" şiirinin ilk dizelerini ezberden okuyarak başlıyor sözlerine Mehmet:

“Varamaz elim
Ayvasına, narına can dayanamazken,
Kırar boynumu yürürüm.
Kurdun, kuşun bileceği hâl değil,
Sormayın hiç
Laaaaal...
Kara ferman çıkadursun yollara,
Yârin bahçesi tarumar,
Kan eder perçem…”

“İşte biz böyle, boynumuzu kırıp çıktık, evimiz eyvanımız târûmar, ama dilimiz lâl.”

Otuzlu yaşların ortalarındaki inşaat işçisi Mehmet, çocuklarıyla sığındığı ağabeyinin evinde cümlelerini aceleyle birbirine iliştirirken huzursuz ve gergin. Toplamda 18 nüfus 80 metrekarelik evde yaşıyorlar. Ağabeyi olsa da zorunlu ve uzun misafirliklerinin mahcubiyeti davranışlarının tamamında kendisini gösteriyor. Gürültü yaptıklarında sadece kendi çocuklarına kızıyor ve yeğenlerinin mesul oldukları yaramazlıkların ceremesini de yine kendi çocuklarından çıkarıyor.

‘Memlekette mülteci’

Mehmet, Sur’da güvenlik endişesiyle  açık edemediği bir mahallede eşi ve dört çocuğuyla, kendi ifadesiyle ‘fakir’ bir yaşam sürerken, nasıl ‘kendi memleketlerinde mülteci’ olduklarını anlatıyor.

“Evim, işim, çocuklarımın okulu, takıldığım kahve ve bütün hayatımız Sur’da. Surların dışına çıktığımda garip hissederim kendimi, orada doğdum ve oranın dışına askerlik haricinde hiç çıkmadım. Ama şimdi zoraki çıkardılar işte. Gelip buraya sığındık, buradan başka gidecek yerimiz yok. Çünkü akrabalarımın da tamamı Sur’da oturuyor. Ağabeyim bizi konukseverlikle karşıladı, ama onların da bir hayatı var. Erkekler bir odada, kadınlar bir odada yatıyoruz. Yemek yerken herkese yetecek kaşık bile yok. Haftada bir gün elime iş ya geçiyor ya geçemiyor, ondan kazandığımla da ekmek alıyorum. Gücüm başka bir şey yapmaya yetmiyor. Hanımıma, evlatlarımın durumlarına baktığımda bu da benim zoruma gidiyor. İşte böyle abi, bizi memleketimizde, kendi şehrimizde mülteci yaptılar.”

‘Baba gitme, mayın patlar’

Sur ilçesini terk edenlerin sığındıkları yerlerden biri Bağlar ilçesi. Akşam saatlerinde göz yaşartıcı gaz ve yakılan lastiklerin kokusu havada asılı duruyor. İlçenin bazı yerlerinden patlama sesleri yükseliyor. Caddelerde şehir içi çalışan minibüs dışında trafik yok. Her patlamada birkaç perde açılıyor tuğla binalardan, seslerin geldiği yön kestirilmeye çalışılıyor; ardından daha sıkı kapatılıyor.

Murat, Sur’da Dabanoğlu mahallesinde oturuyor. 30 yaşında ve iki çocuğu var. İlköğretim birinci sınıf öğrencisi kızının her dışarı çıkışında bacaklarına sarılıp ‘baba gitme, mayın patlar ölürsün’ dediğini anlatıyor. Ona göre; mayın, patlama, roket ve kanas ifadelerini küçük kızının kelime dağarcığına sokanlar bu meseledeki suçlu taraf.

“Kızım mahallelerimizde yaşananların birebir şahidi oldu. Patlamada yere yatmayı öğrenmiş. Sur’da çatışmalar sürerken evimizin içinde köşe kapmaca oynuyorduk sanki. Patlama nereden gelirse daha uzak odaya kaçıyor, o tarafta silah sesleri artınca başka bir odaya. Böyle bir yaşam olabilir mi Allah aşkına? Her sokağa çıkışımda bacaklarıma sarılıp ağlıyordu. Mayınla öleceğimi düşünüyordu. Daha el kadar kız ve roket, kanas, mayın ve ölümleri biliyor; nasıl bir hayatı olacak büyüyünce düşünebiliyor musunuz? Çıktık Sur’dan, bacımın evine geldik ama bu semtte de patlamalar eksik olmuyor. Kızım geceleri delirecek gibi oluyor. Uzaklara gidebilecek imkânımız yok. Elde avuçta bir şey kalmadı, vallahi bir kat elbise alıp çıkabildik evimizden. Neyimiz varsa bu üzerimizde gördükleriniz.”

Nasıl başladı?

Sur’dan kaçıp kentin banliyölerine sığınanların çoğuna göre, Sur’daki mesele hendekten önceye dayanıyor. Murat bu görüşte olanlardan. Sur’da bugün yaşananların altyapısının çözüm süreci ile birlikte atıldığını anlatıyor.

“30 yıldır orada yaşıyorum. Mahallemdekileri ev ev, isim isim tanırım. Bu çözüm sürecibaşladığında baktım ki her gün yeni insanlar geliyorlar ve yerleşmeye başlıyorlar. Sorup soruşturduğumda sınır dışına çıkmayan örgüt mensupları olduklarını öğrendim. Çarşıda, pazarda, kahvelerde insanları toplayıp bir şeyler anlatıyorlardı. Düzgün, hatta İstanbul Türkçeleri vardı. Duvarlarda ‘MLKP’ yazıları görmeye başladım. Sonra ....... 'den (Al Jazeera'nin okurlara notu: Burada bir başka şehrin ismini veriyor, bunu yayıncılık prensiplerimiz gereği yazmıyoruz) geldiklerini öğrendim. Buldukları erkekleri, kadınları yollarından çevirip propaganda yapıyorlardı. Ne zamanki Suruç saldırısı oldu, bunların hem sayısı arttı, hem de sertleşmeye başladılar. Mahallemizde kimlik soruyorlar ve ‘bu hangi taraftan’ diyerek bizleri tanıyanlara soruyorlardı. Hendekler kazılmaya başladığında Hevsel bahçelerinden de motosikletli gençler sırt çantalarıyla silah taşıyorlardı. Günlerce yığınak yaptılar. Yıkılan eski yapıların molozlarından ve belediye kamyonlarının taşıdıkları kumları çuvallara doldurup barikat yaptılar. Mahallenin çocuklarını yanlarına aldılar, YDG-H diye eğitim verdiler. Zaten onların bütün ayak işlerini, kılavuzluk gibi işleri bu YDG-H’liler görür. O gün anladım ki bir daha huzurumuz olmayacak.”

‘Evim işaretlendi’

Görüş olarak hiçbir tarafa yakınlığı bulunmamasına karşın mahallelerine gelenlerin baskıcı tutumuna karşı çıktığı için evinin işaretlendiğini anlatan Murat, şöyle devam ediyor sözlerine;

“Sabah kalkıp baktım ki, evimin kapısına boya ile çarpı atmışlar. Çocuklar yaptı zannettim, ama mahallede aynı boya ile atılmış başka çarpılar da gördüm. Ya dindar ya da benim gibi bağımsız insanlardı, bütün evleri biliyordum. Akşamları ateş yakıp etrafında halay çekip kapıları çalıyorlardı. Mahalledekilerin de kendilerine katılmalarını istiyorlardı. Çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları başladığında tutumları tamamen değişti. Kapıları kapatmak yasaktı, istedikleri zaman girip çıkıyorlardı. Akşamları tencere tava çalarak gürültü çıkarmamızı istiyorlardı. Tencere çalmazsan hain oluyordun. Sokağa çıkma yasağı kaldırılınca önceden boşalttıkları evlere çekiliyorlardı. Bu sefer polis gelip küfürler etmeye başlıyordu. Ana avrat düz gittiler. Onlara destek verdiğimizi, mücadele etmemiz gerektiğini anlatıyorlardı. YDG-H’lilerin yazı yazdıkları duvarlara onlar da yazıyorlardı. Bu yazılar ve tavırları insanları YDG-H çevresine itti. Devlet ilk günden müdahale edip şefkatle yaklaşsaydı bu olaylar bu boyuta gelmezdi. Buraları çok boşladılar ve senin boş bıraktığın yerleri birileri gelip doldurur. Arada da benim, senin gibi insanlar ezilir.


‘Kapıyı açın!’

Ev hanımı M.C.Sur’daki olayların ardından kaçıp kızının evine sığınmış. Elinde mendili ve anlattıklarına ancak gözyaşlarını silerken ara veriyor.

“Gece 11 gibi kapım çalındı. Korktum, o saatte kimseyi beklemiyorum. Açmayınca daha sert çaldı. ‘Aç, kırdırma bize’ dediler. Açtım iki kadın, iki erkek. ‘Niye açmıyorsun?’ diye sorduklarında korktuğumu söyledim. ‘Bizden değil, T.C.’den korkun’ diyerek, geçip içeri oturdular. Yemek istediler; verdim, çay istediler verdim. Sonra konuşacaklarını söyleyerek odadan çıkmamı istediler. Sokağa çıkma yasağı nedeniyle eşim eve gelememişti ve kızımla tektik evde. Çıkıp gittiler, ama kapıyı hep açık tutmamızı istediler. Bir terlik koydum kapının arasına. Sonraki gün yine geldiler. Bir silah verip saklamamı istediler. Mecburen alıp kilere koydum. Elim ayağım titredi. Çok korktum, bana değil ama kızıma zarar vermelerinden endişelendim. Ertesi gün gelip silahlarını aldılar. Orada oturamayacağımızı anladık. Sokağa çıkma yasağı kaldırıldığında çıktık geldik. Görenlerden öğrendiğimiz kadarıyla evden ayrıldığımız için roketle yıkmışlar talan etmişler. Ben şimdi nereye gideceğim bilmiyorum. Hep burada kalamam ki.”


‘Oğlum YDG-H’de’

İ.Ş. Sur sakinlerinden. Onun sıkıntısı daha büyük. Çünkü, olaylar başladığında hem evinden, hem de oğlundan olmuş. YDG-H içine giren oğlu için, yasak sürerken Sur’a gitmesine karşın oğlunu ikna edememiş.

“Oğlum 14 yaşında. Bu olaylar başladığında bir şekilde YDG-H’lilerle ilişki kurmuş. Vermişler eline silahı. O yaşta bir çocuk eline keleş verildiğinde ne olur tahmin edin. Birkaç kez gittim, dil döktüm ancak ikna edemedim. Hatta tehdit edildim. Şimdi bekliyorum ne olacak diye. Evimize gidemiyoruz yasak, oğlumu alamıyorum izin vermiyorlar, oğlum da gelmek istemiyor. Kalacak yerimiz yok. Herkesten rica ediyorum, lütfen bu savaş bitsin, inanın dayanacak takatimiz kalmadı.”

‘İki oğlum PKK içindeyken öldü, hendek yanlış’

Sur içinde Fatihpaşa mahallesinde yaşayan A.L., kendisini PKK’lı olarak tanımlıyor. Uzun süre bu davadan hapis yatan ve iki oğlu örgüt içerisindeyken yaşamını yitiren A.L. kendi ifadesiyle ödediği bedele rağmen evinden olmuş.

“Olaylar ilk başladığında bir akşam kapım çaldı. Gidip açtım. Gelenler YDG-H’lilerdi. Bana evimizi kendilerine vermemiz gerektiğini söylediler. Önemli bir noktadaymış ve çatışmalarda kullanmak ve kaçmak için kullanacaklarmış. Ben de gidecek yerimizin olmadığını, evde iki kızımın ve eşimin bulunduğunu anlattım. Buna rağmen çıkmazsak zorla çıkaracaklarını söyleyince bağırdım. ‘Gidin başınızdakilere sorun beni, sonra da bir daha gelmeyin' diyerek kapıyı kapattım. PKK ve HDP çevrelerinde beni tanırlar. Ödediğim bir bedel var ve bu bedel için bir gün kapılarını çalmış değilim. Kendi halinde yaşayan bir insanım. O halde niye gelip kapımı çalıyorlar? Ben böyle düşünürken bir gün evimize bir roket isabet etti. Aklıma ilk gelen şey devlet güçlerinin attığıydı. Çok şükür evden kimseye bir şey olmadı. Ama sorduğumda roketi bunların attığını öğrendim. Sonra tekrar geldiler. Bir kez daha ve daha tehditkâr konuştular. Ben itiraz edecek oldum, üslûplarını bozdu alçaklar. Çok ağrıma gitti. Eve döndüm, alabileceğimiz eşyalarımızı aldık ve çıktık. Dışarıda ev tuttuk kendimize. Birkaç öte beri alıp yerleştik. Bu arada yasak kalktığında evimize gidip baktık. Yerle bir olmuştu. Sorup soruşturunca YDG-H’lilerin ceza olarak yıktıklarını öğrendim. Bunun bir bedeli, bir hesabı olacak elbette. Ama şimdi beklemekten başka bir şey yapamam. Ortada çok büyük bir yanlış var, eğer PKK bunu yapıyorsa yanlıştır, HDP veya DTK yapıyorsa yanlıştır. Kim yapıyorsa yapsın sivillerin içerisine, üstelik daha kendi onurunu korumayı beceremeyen insanların eline silah vermek kazanım değildir. Halka karşı yapılan savaş kaybetmeye mahkûmdur. Buradan kendilerine seslenmek istiyorum. Bu işe bir an önce son verin, yaşananlardan kimse memnun değil, insanlar perişan oldu. Böyle mücadele olmaz, akıldan yoksun ve teröre vardırılan çatışmalar zarardan başka bir şey vermez.”

‘Dışarı çıkma vurulursun’

Şehitlik, Sur’dan kaçanların sığındıkları başka bir yer. Sur olayından sonra semtte kiralar artmış. Bölgenin nüfusunun iki katına çıktığı anlatılıyor. Buna karşın sokaklar tenha ve ara ara duyulan silah seslerinden başka ses yok. Dükkânların kepenkleri ya kapalı ya da çıkabilecek olaylarda vakit kaybetmemek için yarı açık.

Ahmet T.Sur’dan ayrıldığından beri Şehitlik’te oturuyor. Olaylar başlayınca ailesiyle birlikte eşyalarının bir bölümünü alıp çıkmışlar. Olaylar dinerse tekrar dönmeyi planlıyorlar. Bu nedenle yasağın kalktığı günlerde eski mahallesine gidip evini kontrol ediyor. Ancak her gittiğinde evinden bir şeyleri yitirmiş bulduğunu anlatıyor.

“Şimdi bu hendekleri sanıyorlar ki şimdi kazdılar. Çözüm sürecinde bu adamlar geldiklerinde devlet neredeydi acaba? Bu devlet beni iki yıl mahpus damlarında yatırdı kırk lira için. Ama elinde silahıyla gezenleri görmezden geldi. Bak kardeşim benim hiç bir tarafa inancım yok. Bu adamlar geliyorlar ayrı zulüm, devlet geliyor ayrı zulüm. Arkadaş eğer vatandaşını koruyamıyorsan kendine zaten devlet demeyeceksin. Adamlar ellerine megafon alıp mahalle mahalle gezip, ‘ Namusunuz şerefiniz varsa Kürt’seniz evinizden çıkıp düşmana karşı bizimle birlikte savaşırsınız’ diye çağrı yapıyorlardı. Minarelerden marşlar çalıyordu, bunların hiçbirini duymadılar mı acaba? Akşam devlete karşı çatışmaya giren YDG-H’li sabah elbiselerini değiştirip polise gidip ‘çıkmak istiyorum’ deyip çıkıp senin benim gibi biri oluyor. Hiç mi görmüyorlar bunları? Al, evimi talan etmişler, yakmışlar yıkmışlar, komşulara da, ‘bu adamı bulun evini terk ettiği için 12 bin lira ceza kestik’ demişler. Güleyim mi ağlayayım mı şaşırdım vallahi.”

Ahmet T. konuşurken çalan telefonunun ekranına bakarak, ‘Sur’dan arıyorlar’ dedikten sonra açıp kulağına götürüyor.

“Evden çıkmayın, ekmeğiniz varsa yeter, dışarı çıkarsanız vurulursunuz, örgüt de görse asker de görse vurur. 155’i arayın, onlar çıkarsın.”

Telefonu kapattıktan sonra evi zarar görmesin diye çıkmamakta direten kuzeninin çatışmaların artması ve yiyecek bir şeyi kalmadığı için çıkmak istediğini anlatıyor.

‘Gelip hendeğe kendileri girsin’

Sur’u terk edenlerin bir hayal kırıklığı da DTK, HDP, DBP temsilcilerinin hâlâ hendekleri savunuyor olmaları. Diyarbakır’da geçtiğimiz Cuma günü yapılan toplantıda hendeklere destek çıkılmasına içerlemiş Sur’u terk edenler. Meseleye farklı cephelerden bakmalarına rağmen hendeklere karşı görüşlerin tamamına yakını olumsuz.

M.C. görüş olarak HDP’ye yakın. Oyunu HDP’ye verdiğini sormadan söylüyor. Bundan sonra HDP’nin oyunu alabilmesi içinse şartları var.

“Eğer bu kadar hendeklere meraklılarsa gelip hendeklere kendileri girsin. Çıktılar hendekleri savundular ve ardından herkes evine geri döndü. Ben dönebiliyor muyum? Hayır. Dışarıda sığıntı gibi yaşıyorum akrabalarımın yanında. Arkadaş, aklı başında bir politika önerin canımı vereyim, ama bu nedir? İnsan halkına ve gerçeğine bu kadar mı uzak olur?”

"Düzce’de ceset soyanlar..." 

M.C, YDG-H içerisinde hırsızlık, uyuşturucu ve fuhuştan sabıkalıların da bulunduğunu öne sürüyor, bütün mahallenin tanıdığı namlı bir hırsızın da şimdi sırtında silahla gezdiğini anlatıyor.

“Bu adam hırsız, mahallede herkes biliyor ki depremde Düzce’ye hırsızlık için gitti. Yıkıntıların altında ölüp şişmiş kadınların kollarını bilezikleri için kestiğini kahvede arkadaşlarına anlatıyordu. Bildiğin hırsız, uğursuz, itin teki. Şimdi sırtında kaleşnikof ve racon kesiyor. Üstelik YDG-H’lilerin başlarından birisi. Sen bu adamı bizim başımıza koyarsan hiç kusura bakma benim sana saygım kalmaz. Sabah hendeklerde nöbet tutup polisle çatışıyorlar, geceleri evlere girip talan ediyorlar. Üstelik yemekleri, karton karton sigaraları ve paraları geliyor. Çok acı yaşadık şu iki üç ayda çok, ama anlatmama gururum elvermiyor. PKK’nin derhal bu adamları buradan çekmesi lazım, eğer çekmezlerse en çok zararı kendileri görecek.


Kaynak: Al Jazeera

Kitap, Kurşun, Çığlık

Polisler, ellerinde makinelileri, kafalarında çelik kasklarıyla, hafifçe öne eğik vaziyette eve giriyorlar, odaları dolaşmaya başlıyorlar, polislerin arada bir duyulan azarlayıcı seslerinden başka bir ses yok.

Epeyce yoksul gözüken evin odalarında polis kamerası da çelik kasklı polislerle birlikte dolaşıyor… Birden bir patlama sesi duyuluyor… Ardından bir çığlık:

“Kızımı vurdular…”

Hiçbir neden yokken vuruyor polislerden biri kızı.

Bir an dehşetle donuyor her şey…

Sonra baba “kızımı öldürdünüz” diye polislerin üzerine yürüyor, polisler “kelepçe, kelepçe” diye bağırıyorlar… Zavallı anne terliğini fırlatıyor polislere.

Vurulan kız kanlar içinde yerde yatıyor.

Türkiye’de bir insan daha ölüyor.

Roger Spottiswoode’un, hırsız diktatör Somoza’nın yönettiği Nikaragua’yı anlattığı “Ateş Altında” filminin bir sahnesini hatırlıyorum.

İki gazeteci, Gene Hackman’le Nick Nolte, iç savaşın sürdüğü başkent Managua’da otellerine giderken yollarını kaybediyorlar… Yıkıntılarla dolu sokaklardan geçiyorlar.

Bir askeri birlik görüyorlar bir köşe başında.

Nolte arabada kalıyor, Hackman elindeki basın kartını havaya kaldırarak, yolu sormak için askerlere yaklaşıyor.

Askerler onu bir duvara dayayıp, kendi aralarında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar.

Nolte, arkadaşının ve askerlerin resimlerini çekiyor uzaktan.

Hackman, “ne beklediğimi bilmiyorum” gibilerden ellerini açarak arkadaşına gülümsüyor.

Bir asker, tüfeğini kaldırıp vuruyor Hackman’i.

Hiçbir neden yok öldürmesi için… Ama öldürüyor.

Polislerin genç kızı öldürdüğü gibi öldürüyor.

Sarıyer’deki o küçük evde polislerin Dilek Doğan’ı öldürmesi için de bir neden yok ama öldürüyorlar.

1979’da çekilmiş Nikaragua ile ilgili bir içsavaş filminin gerçeğini 2015 yılında biz Türkiye’de izliyoruz.

Çekip vuruyorlar.

Tek adam yönetimlerindeki ülkeler çeşitli belalar yaşıyor.

Öncelikle, “devlet aklı” kayboluyor, “tek adamın aklı” devlet aklının yerine geçiyor.

Bütün bir devlet, “tek bir adam” ne kadar akıllıysa ancak o kadar akıllı oluyor.

Tek bir akıl, büyük bir devletin karşısındaki bütün olasılıkları kavramaya yetmeyeceği için devlet aklı tekliyor, yetersizleşiyor, saçmalamaya başlıyor.

Bu, böyle ülkelerde sık görünen, bilinen bir sorun.

Ben, başka bir sorun daha olduğunu düşünüyorum, pek dile gertirilmeyen bir sorun.

Tek adamın sinir sistemi, devletin sinir sisteminin yerini alıyor.

Belki de asıl bela bu.

Tek adam öfkelendiğinde bütün devlet öfkeleniyor.

Tek adam korktuğunda bütün devlet korkuyor.

Tek adam paniklediğinde bütün devlet panikliyor.

Tek adam intikam almak istediğinde bütün devlet intikamcı kesiliyor.

Koskoca devlet aygıtı, akıl almaz, anlaşılmaz işler yapmaya başlıyor.

Gidiyor, Rus uçağını vuruyor mesela.

Vurduktan sonra panikliyor.

Rusya, “burnunu Suriye sınırından bir uzat da bak sana ne yapacağım” diye dünyanın gözü önünde aşağılayarak tehdit ediyor.

Bu tehdit karşısında NATO’ya sığınıyor.

NATO, panik atak geçiren bir ülkenin güvenilmezliğini fark edip, ülkenin sınırlarını korumak için kendi uçaklarını, askerlerini geritirip, devletin koruması gereken sınırı kendisi korumaya başlıyor.

Korkunun ve aşağılanmanın getirdiği öfkeyle ve bir “kahramanlık yapma” sevdasıyla kimseye sormadan Irak’a asker sokuyor.

Irak “çıkın” diyor.

“Asla oradan çekilmeyeceğiz” diyorlar, Obama telefon edip “çıkın oradan” diye azarlayınca, “oradan asla çıkmayacağız” lafından sadece dört gün sonra Irak’tan apar topar çekilmek zorunda kalıyorlar.

Dışarda ard arda yaşanan aşağılanmalar artarken, bu sefer içerde bir kahramanlık aranıyor.

Güneydoğu’nun ilçelerine, mahallelerine tanklar sokuluyor, evler top ateşine tutuluyor, binalar yıkılıyor, insanlar öldürülüyor.

11 yaşındaki bir çocuğu başından vuruyorlar, annesiyle babası ellerinde “beyaz bayrakla” çocuklarını hastaneye yetiştirmeye çalışıyor, tankların, topların, damlardaki keskin nişancıların kuşatmasını yaramıyorlar.

Yıkıntılar arasındaki bir sokakta çocukları kucaklarında ölüyor.

Ölümler arttıkça, kuşatılan mahallelerin sayısı da artıyor.

Evden çıkma yasakları konuyor.

Türkiye devletinin mi yoksa “tek bir adamın” mı polisiyle jandarması olduğu bilinemeyen üniformalı insanlar, okullardaki karatahtalara “tehdit” mesajları yazıyorlar, tekbirler getirerek havaya kurşunlar sıkıyorlar, geceyarıları mehter marşları çalarak sokaklarda dolaşıyorlar.

Korktukça korkutuyorlar.

Korkuttukça, içsavaş görüntüleri yayılıyor, önce bölgeyi sonra ülkeyi yakacak bir nefret birikiyor, silah sesleri, top gürültüleri, çocuklarını kurtarmaya çalışan beyaz bayraklı kadınlar çoğalıyor.

Okullar, camiler, evler alev alev yanıyor.

Kürtçe haykırışlar, çığlıklar, öfkeli kalabalıklar büyüyor.

Devlet dengesini kaybedince, adalet de dengesini kaybediyor.

Bir mahkeme, baskın yapılan bir evde kitapları bulundu diye Hasan Cemal’le Tuğçe Tatari’nin kitaplarını toplatıyor.

Yargıç kitapları okumuyor bile.

Tek adamın kızdığı herkesin kitabının toplatılabileceği, hukuk ölçülerinin yok olduğu, devletin “temel direğinin” kırıldığı bir belirsizlik yayıldıça yayılıyor.

Bir genç kızı vuran polis serbest bırakılırken, bir haber yaptı diye gazeteciler hapishanelere dolduruluyor.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Kemal Göktaş, sınırda “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin askerleriyle IŞİD’liler arasındaki “samimi” konuşmaların tapelerini yayınlıyor.

AKP’lileşmiş askerlerle karşılaşıyor, polisten sonra ordunun da belli kademelerde AKP’lileştiğine tanık oluyoruz.

Devlet, polisiyle, ordusuyla, adalet sistemiyle birlikte çözülerek, herkesi düşman gören “dinci” bir intikam örgütüne dönüşüyor.

AKP’li olmayan herkese düşmanlar.

Evlerini basabilir, çocuklarını öldürebilir, kitaplarını toplatabilir, kızdıklarını hapsedebilirler.

İstedikleri kadar para çalabilirler.

Her türlü yasadışı işi yapabilirler.

Sadece Gene Hackman’in vurulduğu film sahnesi değil, Türkiye’deki bütün hayat Somoza’nın Nikaragua’sına benziyor yavaş yavaş.

Ülke yönetimi “Somoza”laşıyor.

Devlet yıkılıyor ve o korkunç moloz yığını ölüm ve dehşet putrelleri halinde toplumun üstüne çöküyor.

Bu ağırlığı bir toplum taşıyamaz.

Güneydoğu bu ağırlığın baskısı altında kanlı çatışmalarla, hendeklerle kırıldı.

Böyle devam ederse ülkenin birçok yerinde, hiç beklenmeyen anlarda yeni kırılmalarla karşılaşacağız.

Yıkılan bir devlet, bu devleti ayakta tutmaya gücü yetmeyen bir toplum, bu yıkılışı paraya çevirmeye çalışan insafsız bir hırsız çetesi, kaybolan adalet, hapishaneler, yasaklar ve her geçen gün biraz daha çöken bir ekonomiyle bir “finale” doğru koşuyoruz.

Kürt kadınlarının taşıdığı bayraklar kucaklarındaki bebeklerinin ölümünü engelleyemiyor, beyaz bayraklara aldırmadan öldürüyorlar.

Bu korkunç yönetim karşısında canlarını ve mallarını, sayfalarında “beyaz bayraklar” çekerek kurtaracaklarını sananlar, o beyaz bayraklar sizi kurtarmaya yetmez, yetmeyecek, bunu göreceksiniz.

Beklediğiniz istikrar asla gelmeyecek bu yönetimle.

Hukukun sağlam direğine tutunarak direnmekten, devleti ve toplumu korumak için adaletin bayrağını yükselterek mücadele etmekten başka bir çare gözükmüyor.

Teslim olanlara merhamet göstermeyecekler.

Bana inanmayabilirsiniz.

Ama hayat size gerçekleri gösterecek.

Eğer direnmezseniz çok da uzun olmayan bir gelecekte, o gerçekler hepimizin kapısını çalacak.


Ahmet Altan

23 Aralık 2015

İnci Dakikaları

Sen bana yeni yılsın her dakika
Her dakika bir yaşıma daha giriyorum

Sen benim üstüne titrediğim güzel ve yeni
Saatim kadar saadetimin gözbebeği zamansın
Ben bin parçaya bölündüm her parçasında
Her parçasındayım kırkayak sesli boğuk Arkadaşlığın
Çalkantısız Üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın
Erkek ağlar mı diyeceksin
Hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı
Ben yel gibi erkekler ağlar diyorum
Bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında
Daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden
Ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey
Yüzme bilmeyen bir uyurgezer yüzer ya
Çürük ve havada asılı tahtalar üstünde
Hafif kedi ayaklarıyla yürür gerçekten yürür ya
Sen benim ağlamamı erkeklığıme
Uyanan ölmeyen yenilenen
Azgın kışlar içinde keskin baharlar bulan
Seni bulan yeniden bulan tekrar tekrar bulan erkekliğime say

Bütün bir yıl bütün bir yaşama boyu
Gizli heybelere binbir gece eşyası doldurduğuma say

Ben otomobilleri böylesine yankısız sağır komam
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım
Bu yunan şehrinin düzenini öper ve yalvarırım
Şehrin ölümünü yanlış anlama
Gözleri kör oldu doğrudur ama o kadar
Ve şehrin gözlerini geri verme dakikalarıdır bu yılgın çanlar

Senin odan günışığı en güzel müzik bana
Farklılıklar odası
Giden tren buharları içinde örümcek ağı
Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak
Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş
Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı

Ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum
Bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır
Benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim
İncilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum
Bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur
Benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler
Bu inciler sen olmasan bende bile yoktur
Oldukları yerde bile

Sezai Karakoç

Sultan Ahmet Çeşmesi

Su yerine süs akıyor
Deliklerinden
Eğilmiş ölümsüz ince bilekli
Cariyeler bakıyor

                 Derinlerden geliyor sesleri

Önünde dokuz minare
Aynalar kadar aydınlık yüreği
Kilise öte yanında yara bere
İçinde kendini sessiz bir oluşa bırakıyor

                 Değiştiriyor deri

Tramvayın köşeleri sarıdır
Ortasında oturmuş mesut bir sağır
Bütün gün türkü çağırır
Erir çeşmenin iki göz bebeği

                 Ben o kanlı kızgın
                 Gözyaşlarıyım çeşmenin

Sezai Karakoç

Feride

“kasketimi eğip üstüne acıların”
-C. Süreyya-

sunu:

“istasyonda konuşan iki dilsizdi onlar
ayrılığı söyleyen kara gürültülerde
şaşkındır buralarda ayrı düşen âşıklar
kış’ın ve silahların beyaz serinliğinde...”

*
k(adın): feride,
uyruğun: dünya;
dinin yok,
dilin var
ve sonrasını ben bilirim!

aynı yağmurlardan kaçarken bir saçağa düştük önce;
sonra gece, avluda bir kırık dal dursa üşürdü feride.
tarihini düşmedim, düşünmedim, ama tenimiz tanışır
önce ve terimiz...
o benim avradım olur gecelerce, günlerce;
sonrasını ben bilirim...

*
geceye yağmur inerdi işte böyle sicim gibi, ipince... giderek
soğuyan dünyamıza kanat vururken kuşlar ve hüzünle
şaşırırken yolunu yitik yıldızlar, feride, bir destan gibi yürürdü
ömrünü akmaya yarışırken sular.

*
sonra sular sulara, günler günlere vururdu ve hayat onu da,
beni de hem ne kötü vururdu; hayvan gibi vururdu hayat,
küfür gibi, namlu gibi vururdu...
sonra feride geceler boyu uyurdu. İleride unutulmuş bir Allah
kendini doyururdu ve susunca feride yeryüzü boğulurdu.
yeryüzü yüreğimdi biraz da... kururdu...

*
/ben onu dilsiz ve dipsiz biçimlerden çaldım kimselere
kimselere bırakmam/

öpüşlere sararım, gidişlere sorarım
kimselere bırakmam!

feride başak kokar, esmer bir başak
gözlerini hep s(aklar) utanırken
sonrasını...
sonrasını ben bilirim.

*
günler turşu kıvamındaydı; şarkı söyler, rüzgâr giyerdik akşamları.
masamızda hep ucu kırık bir karanfil dururdu; yaralarımızı
sarardık, sorardık ihtilal dönüşleri, infazları sayardık.
kadınlar ve erkekler kendi aybaşlarındaydı, gelinler subaşlarında,
şoförler direksiyon, gerillalar silah başlarındaydı.
bitmezdi tükürdüğüm savaşları da “apoletleri büyük beyni küçük”
generallerin!

*
orospular sızardı gecenin yırtmacından
yırtmaçların tenine küfür dolardı
ve küfür yazardı gazeteler, rotatifler, bobinler
geceler küfür kokardı/alkol ve sperm
günlerin yaslı yüzünde kirli kan
ve peçeteler

peçetelerde günler turşu kıvamındaydı
faşizmin kıvamında işkenceler
bir uzun yol şoförü yolları...
yolları feride’yi andığı gibi anardı
geceye devriyeler dolardı

ne o

k i m l i k s i z m i y d i k?

feride hınca hınç grevdedir tek tip insan pazarında;
dağlara atarım, bulutlara katarım onu kimselere
kimselere bırakmam

kül gecelerinden çalarken onu ateşlerin içinden
bastım bağrıma üzüm suyu damıtır gibi
sarar gibi ağrısını ışık kanatlı bir güvercinin

dirildim,
dirilttim onu kimselere bırakmam
kimselere!

sonra tenini tutukladım avuçlarımla
mühürledim dudaklarını ateş kızıllığında
kattım da onu yasak şarkılarıma, kitaplarıma
feride’yi şiir saydım biraz da...

nisan’ın kızıdır feride; bundandır nisan güneşi sinmiştir tenine
ve kokusu otların, kırlangıçların...
dağları uyutur koynunda kavgalara gidince; sonra aşk olur,
kadın olur bana gelince... ki aşkın saati, gömleği, takvimi yoktur;
uçarı bir rüzgâr gibidir ansızın ne yana dönse
yüzümü o ufka çeviririm.
sonrasını...
sonrasını ben bilirim...

*
feride tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri
ölümden gelmiş, kollarıma yakışmış
bırakmam kimselere
k i m s e l e r e!

*
feride şiir huyludur, gül kokuludur
gül kokuludur gözleriyle gözlerime dokunur

dokunur

v a a y!


1. bölüm

/o aşklar ki hayatın gül teninde sonrasız bir oyunda
dağıtınca bir yangının alazında süngüler
birileri anlatmaya koyuldu.../

“(...) Bugün kimse konuşmuyor (eski söylediklerini yineleyenlerden başka), çünkü dünyayı sürükleyen kör ve sağır güçler, öğütleri, haber vermeleri, yalvarıp yakarmaları dinleyeceğe benzemiyor. Şu son yıllarda gördüğüm bizde bir şeyi kırdı. Bu şey, insanın güvenidir; o güven ki, insanlığın dilini konuştuk mu bir başkasından insanca karşılık göreceğimize inandırdı bizi. Gözelerimizin önünde yalan söylediler, insanı küçülttüler, sürdüler, işkencelere soktular... İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog bitti...”
-A. Camus-


(herkesin bir feride’si vardır ben bilmez miyim?
herkesin bir ayakkabısı gibi bir de şarkısı
her kesin bir kimsesi vardır ban bilmez miyim?
bir de kimsesizliği...)

I
gözlerinle gözlerime dokunuyorsun
bir bilsen o an gözlerim oluyorsun
kaçalım, beni gören sen sanacak!

II
görüyor musun dağlara dokunuyor insanlar
giderek dağlaşıyorlar
görüyor musun adınla başlıyor her şey
karın eriyişi, yağmurun dirilişi
özlemenin ilk harfi, gücün hecelenişi

adınla!
adınla her şey: şarabın dökülüşü, sesimin eskimeyişi


/ben ise sana abanıyorum
büsbütün aşk kesiliyorum.../

yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak oluyor o yangın yerlerinde

/ben nereye gitsem biraz senden gelirim
ardımdan kuşlar ve uykular gelir/

feride
ey yaar!

III
gelip bana çıkıyor bu kent
ben kentlere çıkıyorum
kentler kent olmalı feride
bir türkü tutturup
açabilmeliyim alnımı gecelerinde

güne koşarken çocuklar güne erkenden
ya deniz ya da dağ kokmalı yolları

çocuklar çocuk olmalı
aç bakmamalı sevgiye
çocuklar bazen bir ülkedir
gözleri gök(yüzünde)

ter ve güneş kokarken işçiler evlerinde
herkes kendi gibi olmalı, adı gibi
yoksa...
yoksa sonumuz olur feride
utanır rüzgârlar hak edilmiş iklimlere

IV
çarşılarda kalabalık yürüyor
sanki topyekun bir ülke toprağın şiddetinde
ansızın o kalabalık soluyor “faili meçhul”lerde

(bu kalabalık ölmese,
aşk,
önce!)

V
çarşılarda kalabalık yürüyor
her yanım kalabalık ve kabarık
duramıyorum böyle
çarşılara abanıyorum ben de

-gülüşleri, konuşmaları, oturuşları nerde?
hani çocuklar mavi esintilerde?
bu kanlar da ne?

bir bilsen o an gömleğimi parçalıyorum günün orta yerinde
çatırdayarak kopuyor düğmelerim
suçlular nerede?

bıyıklarımı kemiriyorum, bitiyor
çekip koparıyorum saçlarımı
bir bilsen ter damlıyor yüreğimden yerlere
bileklerim kesilmiş, damarlarım dökülmüş caddelere

çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

VI
keder bile yıkar bendini
yağmur iner,
gök boşaltır içini

büyür
mü benim yüzyılım
b e n i m y ü z y ı l ı m h a n i?

çoğaldım ve bir soruyla dolaştım sokakları
bir soruyla açıp her sabah penceremi
benim yüzyılım hani?
benim yüzyılım hani?

sonra bir susamışlık oldum gitgide
ağlamışlık, kanamışlık birden bire
artık bütün sularda bir susuzluğum
yankısı yok sesimin caddelerde
“bir yudum” diyorum sonra: “bir yudum,
halkım!”

çarşılara abanıyorum işte
çarşılar yalnız, çarşılar yalan
çarşılar bana abanmıyor feride...

VII
artık böyle başlar gün: bir tomurcuk patlar, bir dal kırılır
apansız. birileri düşer yağmurlara... yağmurlara zamansız!
belki ağzının kıyısı kansız
yarım kalır türküsü;
dağılır, yiter sesi
anlatılır rüzgârlara öyküsü...

*
daha önümde ardımda korkunun kokusu
dağlardan kırılan alevi yalnızlığın
vahşetin böğründe zulmün tortusu

*
sonra güne koştum, güne coştum kucağımda dünyaların
türküsü; çıkıp kentin en geniş meydanında boğazımı
gömleğim gibi yırtıyorum:

-susmayın! Bir şey bilmiyorsanız küfredin, düpedüz küfredin
işte!

bir şey anlamıyorlar bile; sanki topyekûn bir ülke toprağın
şiddetinde; o an gökyüzünde dingin bir bulut; duvarları
aşabilen rüzgârlar çarpıyor yüzüme.

(bakıyorum da yollarda kanım pıhtılaşıyor
üstüm başım kir karanlık vay balam...)

VIII
kapıyı yağmur diye çaldılar oysa

açtık:
k a s ı r g a!

kasırga
kasılıyor
kaslarında ülkemin

(bu hep böyle sürmese
aşk,
önce!)

IX
sonra bir bilsen teni kan içinde hayatın
eti kan yılmaz’ın, sesi kan
bir kahve önünde duruyorum
insanlar öylece oturmuş kendilerini turşuluyorlar,
tuzsuz

-dikkat dikkat!
ülkem dolaylarında yatmakta olan insanlar için
........gruplarında kan
aranmıyor!

yitirdik infazlarda güllerimizi
can aranıyor! can aranıyor!

birden ön masadan üç adam kalkıyor, “kes ulen” diyorlar:
“-ne canı? can burada işte! oturmuş pişti oyar çayına
kahvede!”

çok utanıyor, utanıyorum
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?
arkadaşlar su yok mu be?

*
d(erken):
“kimliğiniz lütfen...”

(yerlerde pıhtılaşmış kanların üzerinden
bir uğultu ummanındı seslerin üzerinden
çarşıları yalnız kentlerin üzerinden
sessiz... sessiz... gidiyoruz feride...)


2. bölüm


ey o kasırgalarda okyanuslar çiğneyen gemi
ayrılıksa: “vur sineme öldür beni!”

“... Yapılmamış, unutulmuş itirazlar mı vardı? Kuşkusuz vardı
böyle itirazlar(...) Neredeydi şimdiye kadar görmediği o yargıç?
Neredeydi o yüksek mahkeme?
Konuşacaklarım var. El kaldırıyorum...”
-F. Kafka-

X
(Poliste)

(portatif bir hayat,
katlanabilir!)

*
belli ki tenimin rengini yitireceğim
ve hayat yitirecek rengini yüzümün sustuğu yerde
korkarak yürünürken caddelerde
benim yüzyılım hani?
ülkem nerede?

feride,
şimdi yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine

*
(beni böyle bir eller
beni yollar, beni yeller
kelepçeler, hücreler beni
alıp gitmeye
inan ki feride inan
aşk,
önce!)

XI
(gözümü bağlıyorlar; korkma sevgilim! Gözümü, gönlümü
değil...)

kanlı karanlık odalarda
beni morartıyor, azaltıyor ve azdırıyorlar
böyle her seferinde,
çıkınca
fırında ekmek gibi kabarıyorum
sonra bir çoğalıyor, bir çoğalıyor, bir çoğalıyorum!

(bir güzel renk değiştiriyorum; korkma! yürek değil,
renk değiştiriyorum sadece...)

ben can, camiler e(zan) derdinde...

kollarım gidiyor önce, ayaklarım, ellerim
saçlarım gitmişti zaten, bileklerim gitmişti

biliyor musun bir sen kalıyorsun içimde
yüreğimin alazında biz bize
ağlaşıyoruz sessizce...

ötede ne güzel, insanlar dağlara dokunuyorlar,
giderek dağlaşıyorlar.

*
(sonra gözlerim açılıyor; korkma dilim değil
gözlerim sadece...)

XII
(mahkemede)

yurdum,

seni
“devlet
topraklarının
bir
kısmını
veya
tamamını
ayırmaya
yönelik”
ve
“gizli”
s e v i y o r u m

dediler...

XIII
(hapishanede)

buraya gelme feride
bir hançer gibi saplama
savuran gözleri yüreğime

*
yine o öksüz koridor, yaslı ve yaşlı koğuş
küf ve sidik kokuları yine
ben voleybol oynuyorum bahçede
satranç bilmem, gazete okuyor ve şiir yazıyorum
birikmiş gibi volta borcumu,
taksitle
her gelişte ödüyorum

aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim!

*
(bir de sen... sen feride almasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

XIV
ekmeksiz kal da demiştim
içeride
kavgasız, kadınsız, çaresiz kalma
bunları yazmadılar hayat bilgisi kitaplarında!

*
olmasam da ey feride tüten geceler
feride, yine tütünü türküye banar da içer
yüreğinde bir tufanın negatifleri

yazmadılar!

oysaki ben aşka inanıyordum
hep ölüm bu(yurdunuz)
ya-
zı-
yo-
rum:
ey devlet,
ey tanrı artık o(kulun) yok senin!

XV
/ben uçurumlar önünde kendimi kemiren kerem
artık kendini kemiren türküler dinlemem!/

dinlemem
ki rüzgârdım
usulca kedere kaldım
yürüdüm,
göçebeydim;
yürüdüm,
kurşunlandım!
sonra mart kaldım, eylül kaldım ey susmanın çorak iklimi
yüzümde uzun sürmüş soruşturmalar yorgunluğu
çarmıhlara gerildim, ölümlere tek kaldım...

*
bu
tufan
ne yana
yana
yana
susmayı diline,
büyümeyi bilincine devşiren çocuk?

XVI
(dışarıda)

çıktım
da uyku sızarken gecenin şarkısından
nerede yaralı kuşları yorgun yüzümün
kendi köpüğünü eriten bir denizde?
bileylenen her bıçak kınında çirkin
kınından çık yüreğim geç mi kaldın geç mi kaldın?

(bir örümcek sabrıyla sevdam örerken kendini
yüreğim bir uzun hava, sabrım uçurum şimdi)

XVII
çıktım kanlı karanlık odalardan
elbet çıkarım,
çıkacağım!

şimdi dağları aralasan bu akşamüstleri ben çıkarım
kuşları kovalasan, yürüsen yolları göçebe yanım
geceleri kanatsan alnımda yağmur, saçlarım kan türküsü
çıkarım!

(ben bu çiçeği bölsem, koklasam sen çıkar mısın?)

*
bu nasıl yalan yollar ki böyle yürüdüğüm
saçlarının kokusu sinmiş bu kente
bu gece saçlarından geçiyorum yüreğim ter içinde
sussam yokluğun kan tükürür beynime
geceler büyürse tutsağım sabahlar doldur yüreğime

*
çıktım
da kentler kent değildi yine
belki bu yüzden tüketmiş soluğunu şarkılar
kuşlarda gitmiş, hüzün büyümüş
ama hiç boğulmamış içimizde kıyılar

(kıyılarıma varsan ben çıkarın
halkımı tanısan yurtsuz çıkarım!)

XVIII
kal, kendinin anası ol önce doğur kendini
sonra gel beni doyur büyümeden açlığım

sesim mi?
o da büyür sen kaygılanma

gel
bata
çıka
çıkalım

düşe
kalka

gide
dura

güle
ağlaya

(bana kalsa bir namlunun ucundan
rengimi, sesimi alır çıkarım

ben bu şiiri okusam sen çıkar mısın?)

IXX
sonra zıbarıp kalmak için yer ayırttım bir “paspal palas”ta;
oturup fotoğraflarıma baktım, yazı makinamın içindeki
külleri temizledim. sokağa çıktım, yasak yürüdüm;
üzerime adını almayı unutmadım...
yollara dokunmadım, kedilere, camlara dokunmadım;
yıldızlara...
yıldızlara hiç dokunmadım, dokunsam düşecektin.

sonra geceye şiirler okudum, bitti,
bitmedin!
bilsen ne çıkar; hem nasıl bileceksin?

(sen bir şeyler bilsen bildiğinden ben çıkarım
çocukluğuma dokunsan öksüz çıkarım...)

şimdi sokaklardayım
sokaklarda... içimin sokaklarına adın yürüdü
adın satır başlarında ayrılıkların
oysa ben bu geceyi bilmiyorum, yolları bilmiyorum
unutmayı hiç;

şimdi sokaklar bile esniyor uyumayı bilmiyorum...

XX
(otelde)

yanmamış bir gaz sobasının yerlere dökülmüş artıkları
soluğumu kesiyor. soba boruları kırık camlardan dışarıya
uzuyor; dışarıda kar, dışarıda rüzgar esiyor. uykusuzluğa
uyuyorum.
dört battaniye aldım üstüme, üşüyorum feride;
kalkıp şiir yazacağım, ama hep şiir mi yazılırmış
kuşatılmış
gökyüzüne?

*
ben seni, seni diyordum; nasıl gelirim,
hangi sokaklar çıkar sokak desene?
yine o gitmelere gitmeden
seni yorumluyor, sana yoruluyorum işte

başka nereye giderim söylesene?

3. bölüm

“kapılar tutulmuş neylersin
neylersin içerde kalmışız
yollar kesilmiş
şehir yenilmiş
açlıktır başlamış
elde silah kalmamış neylersin
neylersin karanlık da bastırmış
sevişmezsinde neylersin.”
-P. Eluard-

XXI
sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize...
taşıdık, taşındık bitti işte
öpüp durma üç numara tıraşlı kafamı öyle
feride, kız, geldim!
ağlama, şişmanlarım yine
yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
ellerin... ellerin nerede?
bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece

üşüyorum bana bir palto bul feride
ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle...

geceler çarpıp düşsün dalgın güzelliğine

XXII
gözlerini sil ve bu sevda kadar koyu bir çay tutuştur
ellerime
yok, gitme!
gitme, sen gidince sevmek yüreğimde düğümleniyor
özlemeyi yutkunuyorum
sonra pencerene ürkek kuşlar konuyor
şu gök var ya şu gök, birden üstüme çöküyor
yok, gitme
gitme aç göğsünü kalayım öyle...

XXIII
diyordum ki bir koluma seni,
çıkınca
diğerine ülkemi
gör ki payıma çığlıklar düşmüş ve kül geceleri
benim yüzyılım hani?
çarşılar çarşı mı şimdi?

*
belki insanlar tenine gül sunmaz diye,
kir gömmez diye
hasrettir böyle kanla ıslak
ve kire karılmış böğrünün asıl rengine
darda,
daralır bir yerlerde...

bana bir ülke getir feride
üstünde masmavi bir gök olsun

saçlarını çöz
sağrıları ıslak taylar gibiyim
ve tenin senin
doludizgin bir ülke...

XXIV
gözlerimin ortasında
gözlerinin ortası

tenini hatırlat tenime
bana aç vücudunun deltalarını
kadın kokunu ver
sulamak için rahminin kıraç topraklarını

şimdi aşk,
önce!

*
(bu sensin
ve sesin
bu terin ve tenin ıslaklığı
kal öyle
ısıt gözlerimi gülüşlerinle...)

XXV
biradan kapılar kırılacak belki de
birazdan kapkara bir örtü olabilir gözlerimizde
biz diz kırarken sinesinde sancının
yolunur papatya,
deşilir ten
ve yara da!

çünkü ölmek günleri biraz da
gülmek günleri (de), inadına
gün gülümsemeleri ardında

*
gün gülümsemeleri ardında
dağlandıkça
dağlaşmak
ve dağları sevmeye yaraşmak

yaraşmaya
yanaşmak günleri

/sen de yanaş kıyılarıma bir vapur gibi
çarpıp durayım güvertelerde gözlerine.../

XXVI
her gün bir avuç öldüğüm bu cehennemde
el verdiğim kentler vurulacak,
vurulacağım;
bu yangın kabardıkça çok yanacağım!

farkında mısın infazlara ayarlı saatler yine
ne güzel kimileri dağlara dokunuyor sessizce

kanıma dokunuyor
bu karatma geceleri susmak böyle...

XXVII
caddeye bir taşıt huzmesi düştü görüyor musun?
bak bakalım beni mi arıyorlar
ya da ne geziyorlar gecede yarasa gibi?

bakarken görünmesin göğüslerin pencereden
yollar bir çift gül görmeye alışık değil...

tan atacak birazdan geceyi yırtarak yine
saçların dağınık, her yanın ter içinde

/feride,
sen bu kadar akıllının içinde nasıl...
nasıl delisin böyle?/

XXVIII
sevdan kıl beni, kaybetme ellerimi
tutmasam... dağlara çığ düşerken, o çınarlar
[susarken
tutmasam kırılır elim,
tutmak kirlenir...

ben yolculuğum
sen bildiğim yol gibi
toplayıp ıssızlığa kirlenen eylülleri
geç hiç eskitmeden sevgileri
bazen de çalarak kendine bedenimi
gitmesen,
geçmesem yollar kirlenir...

*
benden kalan incelikler var sende
ateşimin örsüsün, sana akar ırmaklarım
akar
ve biterim

bitmesek taşarız,
bitmek kirlenir...

XXIX
topla denklerini ürkmeden
külü dök, ateşi yüklen
kentlerde yazısı silik duvarlarsa,
bulvarlarsa geçilen
sen, sen ol apansız gelen / gece bitmeden
gelmesen söz kirlenir...

*
kime aitse kucağın
açık tut
ve diri
tutmasan insanlığın kirlenir...

*
bak sevda bu, tut sözlerimi
hem kim var ki böyle sevecek seni?

öpmesem dudakların,
yazmasam şiir,
sevişmesem kadınlığın kirlenir...

XXX
bir gün değil, her gün her şey kirlenir
çalarak bir şeyleri hayattan ve insandan
yenibaştan
yenibaştan

(kirlenmeyen tek şey ise
kirdir...)


4. bölüm

“güllerin bedeninden dikenleri teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar
dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş-Tatvan yolunda güller ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar, kötü donanımlı askerler kanar
...
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar
el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar”
-T. Uyar-

XXXI
rüzgar
ve kar...
kar... yurdumda
bir dal daha kırılıyor rüzgarda
kimseler bilmiyor...

o dalı yeşerte bilir miyiz feride
baharda?

*
iki gözüm kar yağıyor dışarıda
elimde terliyor ellerin
kar yağıyor yoksul gecelerine ülkemin
pencerelerine perdesizliğin

kara kan karışıyor!

XXXII
kara bin damla kan düşürüyoruz
çoktandır ayaz günleri ülkemin

k a r d e ğ i l,
k a n m e v s i m i !

XXXIII
bırak, savruk, serseri yağmurlar, darbeci generaller, vizite
kağıtları ve gündelik telaşlar bir an bir yerlerde kalsınlar!
gecenin yüzüne karşı konuşan cinayetlerde ölümdü,
kederdi, hasretti gördüm!
tüyleri dökülen bir kuşun yüreği kadar sıcak ve bir kez
ağzımızdan çıkmış bir küfürdü hayat!
şimdi göç yollarında mısın? yurdunu mu yitirdin?
örselenmenin yurdu yok! aşkın yurdu
yok! özlemenin
yok!

*
daha gece bir keder salkımıyla geliyor; bir salkım da
bizden! yollara çıkmanın yurdu
yok! yürümenin
yok!

*
şimdi hasret iri gözlü bir çocuktur çırılçıplak kıyılarında
her uçurumun! göç yollarında yurdum yağmadır, kabarık
ve kangren! ömürlerin ömrü
yok! efkarın takvimi
yok!

(y o k! y a ğ m a, k a b a r ı k v e k a n g r e n...)

XXXIV
şimdi bir namlu gibi gözlerin
dışarıda kar dinmiş,
çamlar gelin

bak, bir izbe oda düşmüş payımıza
ölmemekte,
ısrarda çoğalıp, inadına!
ışıkları söndürelim
susmasın elim...

tenimi tanı,
kokumu
ve terimi
bu çığlık bir bıçak olup yırtacaksa geceyi
al, göm göğsüne dağlanmış suretimi
al da susalım biraz

hep aynı göğe büyürken ellerimiz...

XXXV
bana bir ölüm tarif et feride
yakma cıgaranı
çek şu kibriti de
olur ya
dinamit gibiyim bu gece

*
aldırma! bir kedere sevk olunmuş suretim
kadınım,
kardelenim,
gülenim...

XXXVI
daha yenile yenilene bana abanıyorsun sen de
ateş kesiyor dudakların
saçların iri bir tutunmak o yangın yerlerinde

bırak!
çarşılar bana abanmasa da
ben çarşılara abanacağım yine
yoksa yaşamayı oynamıyorum işte
yoksa bu şiir burada biter feride

çarşıları yalnız, kentleri öksüz
şiirleri yarım bırakmayalım

*
kentler kent değilse
parçalanırım yine
gömleğimi boşuna ütüleme
ben cağız, damarlarım dökülsün caddelere
ter damlasın yüreğimden yerlere
çarşılar bana abanmasa da
bırak!
ben çarşılara abanacağım yine

XXXVII
şimdi sınasam
mı gücünü göğe sokulan ellerimin?
sıkıyönetim “dört ay daha” olağanlaştı
karanlık koyulaşıyor üstünde çok öldüğüm günlerin

sonra kirli bir duman çöküyor kente
serçelerde sonbahar mahmurluğu...

XXXVIII
şimdi porno ve arabesk geceleri bu kentin
ve ölesiye yalnızlığım, azlığım
candan geçip feride’den geçilmez bu kentin

(bir de sen... sen feride olmasan
bana böyle delice göz kırpan yeryüzüne kanmasam
kanmasam mahvolurum kız, mahvolurum!)

XXXIX
sana bir bıçak vereyim rüyalarımı dağıt
bir rüzgar vereyim külümü,
bir sevda vereyim kuraklığımı dağıt!

biz o yıllar rezil gecelerde üşüdük
hey gidi kirli günler ne çok üşüdük
sıcaklığını al şimdi bu üşümeleri dağıt!


Yılmaz Odabaşı