18 Mart 2016

Poliglot

Kuşkum yok, yalnız öleceğim
Daha şimdiden hızla,
dedem, babam, Elsa,
azalıyor sevdiklerim.

Ölümün kendisi korkutmuyor beni
- korkunç olan başkalarının ölümü -
fakat bir başıma ölmek, nedense,
kanımı donduruyor düşündüğümde.
Anlamsız bir çaba ama, iki dilde yazıyor
ve üç dilde konuşuyorum insanlarla.
Ve olmasa da yanımda duyacak kimse,
üç dilde sayıklayacağını ölüm döşeğimde.

Roni Margulies

Metrodan Çıktığım An

İlk geldiğim gün on yedi yaşımda İngiltere'ye
Victoria metrosundan çıktığımda günışığına,
Batılı bir seyyahın onaltıncı yüzyılda
ününü duyduğu İstanbul'u ilk görmesi gibi
görsel ve hissi bir karmaşanın ortasında
bulduğumu anımsar gibiyim kendimi.

Ne cesareti vardı bende o seyyahın oysa
(uçağa atlayıp dönmek istemiştim o anda),
ne de ne denli küçük, ne denli bir örnek
olduğunu biliyordum henüz dünyanın
(o gün şaştıklarını ilgimi bile çekmiyor artık).
Bakakalmıştım bir süre öylece insanlara.

Bir de çıkışım var ertesi sabah yurttan sokağa:
ne dil yabancıydı bana, ne kıyafetler,
ne de kentin ortasında kıvrılıp giden o nehir.
Ama ben yabancıydım hepsine, ben, Roni,
tek bir bilen yoktu bunca insan arasında beni.
Bilen yoktu doğduğum evi, gittiğim mektebi.

Yalnızlık bilmemesidir Attila İlhan'ı kimsenin.
"Köprünün Ortaköy ayağı bitmek üzere galiba"
diyememektir yalnızlık kimseye içkiliyken.
Mektup beklemeyi çok çabuk öğrendiğimi,
aşık olmaktan kaçındığımı çok uzun zaman,
olunca hep hata payı bıraktığımı unutamam.

Bir keresinde bir bardak dolusu viskinin
oturup yanına, içindeki iki parça buzun
eridiğini seyrettiğim aklımdadır, sıkılmadan.
Buzların erimesi gözle görülür bir süreçmiş,
bilmezdim, direnir gibidirler önce bir süre,
hızlanır sonra yenilgileri, teslim olurlar adeta.

Kaç kez ramak kaldı acaba havlu atmama?
Bir bir benden uzak öldükçe sevdiklerim
neler anlattığımı ben bilirim odamın duvarlarına.
Derken anlaşılan hep bunlara alışmış olmalıyım da,
Alışamadıklarımı bir yerine atmışım ki beynimin,
Beni rahatsız ettiklerinin farkında bile değilim hala.

(. .... )

Zamanla her şey kolaylaştı kuşkusuz ama,
bilmem ki, ne pahasına? Merak ederim bazen.
Kaybettiklerim çok mu kazandıklarımdan acaba?
Şimdilerde artık ne heyecanlandırabilir beni?
Dayanamayacağım bir özlem var mı örneğin?
Hiç yaşamamış olduğum korku kaldı mı?

Neler vermezdim, tanrım, şimdi
bir kez olsun yeniden yaşamak için
heyecanlı bir maceraya atılır gibi
Victoria metrosundan ilk çıktığım o anı!

Roni Margulies

Yaprak

Üç gündür okuduğu romanın
son sayfasını özellikle yavaş okudu,
gülümseyerek bitirdi. Yerinden kalktı,
kitabı özenle raftaki yerine koydu.

Oturdu, ağır ağır bir sigara yaktı
- çoktandır .azaltmaya çalışıyordu -
içkisinden bir yudum aldı, gerindi,
esnedi, adamakıllı yorgundu.

Okuduğu romanı düşündü biraz.
Yeni biten onyılı gözden geçirdi,
doksanlı yıllarda neler yapabileceğini,
artık neler için çok geç olduğunu tarttı.

"Her şeyi yapabilirim, tüm kapılar açık hala.
Fakat bir akşam, on yıl sonra, yine bu odada,
yine bu soru, yine bu cevap ... "

Telaşsızca tırmanıp pencere kenarına sonra
kendini bir yaprak gibi boşluğa bıraktı.

Roni Margulies
Telgrafçiçeği / Toplu Şiirler / Everest

Rubâî

Her rind bu bezmin nedir encâmı bilir,
Dünyamızı nâgâh zalâm örtebilir,
Bir bitmeyecek şevk verirken beste,
Bir tel kopar âhenk ebediyyen kesilir.

Yahya Kemal Beyatlı

17 Mart 2016

Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Sen, çiçeğe ve suya gelen minicik konuk.
Her gün bir salkım gibi ellerim arasında
ezdiğim o beyaz küçük baştan daha fazlasın sen.

Benzemezsin kimseye verdim vereli sana gönlümü.
Bırak yatırayım seni sarı soluk çelenklerin arasına.
Güneyin yıldızları arasında kim yazıyor adını dumandan harflerle?
Ah, bırak anımsayayım seni, olduğun gibi, daha oluşmadan önce sen!

Birden uğulduyor rüzgâr ve çarpıyor kapalı pencereme.
Gökyüzü karanlık balıklarla dolan bir ağ gibi.
Geliyor buraya bütün rüzgârlar ve kırbaçlıyor, evet, hepsi.
Soyunuyor yağmur.

Kaçışarak geçiyor kuşlar.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı savaşabilirim sadece.
Fırtına fırıl fırıl döndürüyor kasvetli yaprakları
ve çözüyor dün akşam gökte demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah! Kaçmıyorsun sen.
En son çığlığa kadar yanıtlıyorsun beni.
Kıvrıl yanımda, korkuyormuşsun gibi.
Gene de bazen gözlerin arasında bir yabancı gölge geçiyor.

Şimdi, küçüğüm benim, getiriyorsun şimdi de bana hanımellerini,
ve senin göğsün bile dolmuş kokuyla.
Üzünçlü rüzgâr dörtnal koşarken ve öldürürken kelebeği,
seviyorum seni, ve erik ağzında ısırıyor neşem.

Ne kadar da ıstırap verdi alışman bana,
benim yalnız, yabanıl ruhuma, herkesi korkutan adıma.
Ne çok baktık sabah yıldızının yanışına, öperken birbirimizin gözlerini,
ve üstümüzdeki alacakaranlık açarken dönen yelpazelerde.
Sözcüklerim düştü sana okşayışlardan bir yağmur gibi.
Haylidir seviyorum senin güneşte yanmış sedef bedenini.
Her şeyin hükümranı olduğunu bile düşünüyorum.
Dağların neşeli çiçeklerini getireceğim sana, tırmanan zambakları,
karanlık yemişlerini, ve öpüşlerle dolu orman sepetlerini.

Seninle, yapmak istiyorum
ilkbaharın bir kiraz ağacıyla yaptığını.


Pablo Neruda
Çeviri: İsmail Haydar Aksoy

Sanma ancak baña bu dîde-i giryân aglar

Sanma ancak baña bu dîde-i giryân aglar
Derdimi yazdıgı demde kalemim kan aglar

Tıfl-ı bî-dâye-i dil giryesin artırmadadır
‘Âleme geldigine oldu peşîmân aglar

Bî-kesem öyle ki bu hâl-i garîbim görse
Kendi derdin unudup baña yetîmân aglar

Pençe-i hâr-ı sitemde göreli dâmenimi
Çeşm-i şebnemle benimçün gül-i handân aglar

Zulmet-i râh-ı talebde bu tekâpûlar ile
Teşne-leb kaldıgıma çeşme-i hayvân aglar

Kiştzâr-ı emelim şûre-zemîn olduguna
Girye-i şefkat ile ebr-i bahârân aglar

Tamla yâkûta döner katre-i hûn-ı eşki
Sahtî-i bahtıma kanlar dökerek kân aglar

Böyle ‘uryân-ten-i esbâb-ı emel kaldıgıma
Çaglayıp lûle-i germâbe-i sûzân aglar

Hüşkî-i bâg-ı ümîd-i dil-i bî-bergim içün
Nâle vü zâr ile dōlâb-ı gülistân aglar

Cûşiş-i eşkimi seylâb gibi gördükçe
‘Ayn-ı pür-şefkat ile cûy-ı firâvân aglar

Pür-humâr oldugumu çeşm-i habâb ile görüp
Cür’a-efşân olarak sâgar-ı rindân aglar

Berk-i kühsârı dahi nâle-i germim eridip
Yüregi taşdan iken kûh-ı girân-cân aglar

Hûn-çekân olduguna sanma sebeb âteşdir
Sîh-i gamda dönerek hâlime biryân aglar

Revganın tâb-ı güdâzişle edip eşk-i revân
Sûziş-i sînem içün şem’-i şebistân aglar

Böyle üftâde-i girdâb-ı melâl olduguma
Eşk-i telhin saçarak mevce-i ‘ummân aglar

Gam-ı hicrân beni hem-hâlet-i Ya’kûb edeli
Girye vü nâlişime külbe-i ahzân aglar

Âsafâ güldür o gam-dîde-i mahzûnu meded
Der-i lutfuñda gelip Vehbî-i nâlân aglar

Sünbülzâde Vehbi Efendi

Divân-ı Pertev

Ya’kûb-ı gamem Yûsuf-ı gül-pîrehenüm yok
 Hüzn ile figân itmege beytü’l-hazenüm yok

Etrâfumı hâr-ı gam alup kendümi sandum
Bir şâhçeyem tâze açılmış semenüm yok

İtdürsem olur fâhte-i zârı ferâmûş
Reşk-âver-i serv-i çemen ol nârvenüm yok

Bîhûde ne feryâd ideyüm hâruñ elinden
Bu bâgda bir gonçe-gül-i nesterenüm yok

Tâ olmayıcak Pertev o nev-rüste hat-âver
Destümde rehâya çeh-i gamdan resenüm yok

***

Bu teéessüfler nedür yanuñda cânânuñ mı yok
Beytü’l-ahzânuñda ey dil mâh-ı Ken’ân’uñ mı yok

Ol kadar der-mânde-i derd-i firâk olduñ mı vâh
Kûy-ı yâra varmaga bî-çâre dermânuñ mı yok

Terk-i sûziş eyleyüp olduñ mı bilmem gûşe-gîr
Yohsa ey pervâne bir şem’-i fürûzânuñ mı yok

Ey felek bu ra’d u berkuñla figânuñ aslı ne
Mihr ile tevéem togar bir mâh-ı tâbânuñ mı yok

Mevsim-i evvel-bahâruñ da hazân itdüñ göñül
Sâyesi memdûd bir serv-i hırâmânuñ mı yok

Bî-mürüvvet bî-hakîkat bî-fütüvvetsin katı
Sevdigüm nâzükligüñ mi yohsa ‘irfânuñ mı yok

Kâfir olsa hâlüme rahm eyleyüp insâf ider
Merhamet mi yok dilüñde yohsa îmânuñ mı yok

Aglasañ ser-sebz olur Pertev gülistân-ı cemâl
Girye-i dîdeñde feyz-i ebr-i bârânuñ mı yok

***

Şol dil-berüñ ki yârine mihr ü vefâsı yok
Gılmân-ı cennet olsa da bi’llâh safâsı yok

İklîm-i ‘aşk ahâlîsi zâr u zebûn olur
Zannum bu gûnedür ki hoş âb u hevâsı yok

Bulmaz mı kadri dil-beri ‘indinde i’tibâr
Bir ‘âşıkuñ ki vuslata dâéir recâsı yok

Âşûb-ı dehr olursa da hüsn ile n’eyleyem
Yıllar geçer de ‘âşıka bir merhabâsı yok

Gerçi bu şûh tâ o kadar pek güzel degül
Ancak şuracıgı dahi var kim fidâsı yok

Pertev ziyâde cevri çekildi hat-âverüñ
‘Uşşâk-ı zâra kim didi çendân cefâsı yok

***

Nukl ister ise va’de-i bûs-ı dehen olsun
Peymâne viren lîk o peymân-şiken olsun

Gel gel benüm ey Yûsuf-ı gül-pîrehenüm gel
Beytü’l-hazen-i sîne-i mahzûn şen olsun

Ey mihr-i meh-ârâ dilerem Bârî Hudâ’dan
Şem’-i ruhuña mâh-ı münevver legen olsun

Nev-hîz iken ol kâküle kim dir idi böyle
Her târ-ı füsûnkârı şiken-der-şiken olsun

Sen nâz ile der-hwâb yaturken gice şâhum
Pertev saña bir şem’-i mülemma’ beden olsun

***

Cânâ yoluñda sâye veş üftâde bende ben
Cân u serin viren de benem dil viren de ben

Tîz-âb-ı cism-i zerdüm olur mı sirişküm âh
Cân gibi mahv olaydum o sîmîn-tende ben

Ya’kûb veş firâk ile giryân iken göñül
İrdüm visâl-i Yûsuf’a beytü’l-hazende ben

Mahsûr-ı hwâb olmaya tâ fitne-i nigâh
Basdum figân ü nâleyi burc-ı bedende ben

Cû gibi cüst-cû iderem eşk-i çeşm ile
Ol serv-i nâzı görmege tarf-ı çemende ben

Sîr-âb gördi hâli lebüñde göñül didi
Leb-teşne kaldum âh ki çâh-ı zekanda ben

Vasluñla nâ-murâdı be-kâm itmecik gibi
Bir böyle va’de belledüm ‘ömrüm geçende ben

Gülzâr-ı rûy-ı yârdaki hâli görmedüm
Sünbülde gülde lâlede berg-i semende ben

Ben bendelikle almadum ey mâh Pertev’i
Sen sen olınca pâdişehüm işte bende ben

***

Hâller var ki ruhuñ berg-i semen-sâsında
Saklıdur kâkülinüñ çîn-i Hoten-sâsında

Beñzemez hâl-i zenahdânuña ‘aynî ile sîb
Bir siyâh olmagile cây-ı zekansâsında

Min-vecih la’lüñ içün nâle-i rengînteri var
Tûtînüñ sükker içün nutk-ı sühansâsında

Hep senüñ hüzn-i firâkuñ ile mahzûnlardur
Hâne-i ‘âşıkınuñ beyt-i hazensâsında

Nakş-ı yâra sene-i ‘âlem-i ervâh yazar
Pertev’üñ dâg-ı dil-i nakd-ı kühensâsında

***

Tâ ki ol dil-ber-i şen düşdi göñülden göñüle
Sâye-i beyt-i hazen düşdi göñülden göñüle

Tûp olup başladı cenge rukebâ vü ‘uşşâk
Gülle-i burc u beden düşdi göñülden göñüle

O füsûnkâr ideli her-kese tevcîh-i nigâh
Nâvek-i ceyş-i fiten düşdi göñülden göñüle

Tolaşup zülfi karâr itmeyerek dillerde
Niçe biñ çîn ü şiken düşdi göñülden göñüle

Rûy-ı dil göstererek ‘âşık-ı âvârelere
O gül-i zîb-i çemen düşdi göñülden göñüle

Pertev-i mihr-i cemâli o meh-i tâbânuñ
Çâr-deh-sâle iken düşdi göñülden göñüle

***

Eş’âruma bir zülfi perîşân sebeb oldı
Güftâruma bâ’is dahi ol gonçe-leb oldı

Mest itse ‘aceb mi dili nezzâre-i hüsni
Meşşâta-i ruhsâresi bintü’l-’ineb oldı

Gül-han gibi ‘aşkuñ ile âteşlere düşdüm
Âh-ı ciger-i şu’le-feşânum leheb oldı

Ben gûşe-nişîn-i gam iken geldi hayâlüñ
Beytü’l-hazenüm sûrgeh-i pür-tarab oldı

Vasfın yaza yaza o şeh-i mülk-i cemâlüñ
Mecmû’a-i Pertev ne ‘aceb müntehab oldı

Muvakkit-zâde Muhammed Pertev