05 Mayıs 2016

Derin değildi, kırıksız atlatır

Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.

İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.

Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.

Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.

Kimsenin merak etmediği mevzular

Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.

Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.

Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.

Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?

Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?

Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.

“Hoca”nın araç çantası

Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.

Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.

“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.

Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.

Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.

Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.

Reis’li mekanizmayı çözemedi

Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.

Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.

Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.

Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.

Ve “medeniyet”ten kastı…

Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.

Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.

Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.

Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.

“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.

Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:

Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.

Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.

Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.

Ümit Kıvanç

Yanlış Parantez

suyu çekilmiş bir ırmağın
içli bir türküsüdür bizimki
bir ırmak ki
yediyi yetmişi savuran
bir ırmak ki
ürkek tayları yağız atları şahlandıran
bütün sapaklarından
kösnül kokular gelen
garip bir devrandır dönüyor işte
dönüyor değirmenler dönüyor eflâk
çocuklar ki
anlaşılmaz bir şaşkınlık içinde
uzanıyorlar evrene
hep korku hep endişe
soruyorlar nerde harita ve pusula
çocuklar zamansız açılmış parantez içinde

ne desem
toprağın katmanlarından büngüldüyor kirli ark
ne desem
çatlamış bir kere kâdim fanus

Mehmet Gemci

Mut

- Bir ikindi vakti, başımı omzuna dayayıp uyumak isterdim, dedi kadın.
- Ya bir daha uyanmazsan, dedi adam.
- İşte mutluluk bu olsa gerek, dedi kadın.

Ferit Edgü

Han-ı Yağma

Bu sofracık, efendiler – ki iltikama muntazır
Huzurunuzda titriyor – şu milletin hayâtıdır;
Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…

Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler!  Pek açsınız, bu çehrenizde bellidir;
Yiyin, yemezseniz bugün; yarın kalır mı kim bilir?
Şu nâdi-i niâm, bakın kudûmunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir…

Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı zi-safa sizin.
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin, ne varsa ortalıkta; say:
Haseb, neseb, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray.
Bütün sizin, efendiler; konak, saray, gelin, alay
Bütün sizin, bütün sizin; hazır hazır, kolay kolay…

Yiyin efendiler yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı, yok zarar.
Gurur-ı ihtişâmı var, sürûr-ı intikamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte âb u tab umar.
Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…

Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı can-feza sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayâlini,
Bütün ferağ-ı hâlini, olanca şevk-i bâlini.
Hemen yutun düşünmeyin; haramını, helâlini…

Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştiha sizin.
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner, bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mi’deler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın; kapış kapış, çanak çanak…

Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı pür-neva sizin.
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin!

Tevfik Fikret

04 Mayıs 2016

Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.

Erkeklerimiz, genel olarak, öyle kaba saba ki, onlarla oynaşmak akıllı bir kadın için katlanılmaz bir şey olsa gerek.

*

-Kadınlar ancak tanımadıklarına âşık olurlar

*

Ne garip şey şu insan kalbi, özellikle kadın kalbi!

*

Hoşça vakit! Evet, doğrusunu isterseniz, insan ruhunun yalnızca mutluluk istediği, yüreğin birini büyük bir güçle, bir tutkuyla sevmeye ihtiyaç duyduğu dönemi atlatmışım ben. Şimdilik, bütün isteğim sevilmek, hem de az kimse tarafından: Arasıra, bir tek sürekli bağlılığın yeteceğini bile düşünmüşümdür kalbin acınacak bir alışkanlığı!

Bir nokta hep acayip görünmüştür bana: Şimdiye kadar sevdiğim hiçbir kadının esiri olmadım; tersine, onların iradeleri ve kalpleri üstünde tartışılmaz bir egemenlik kazandım, hem de hiç kendimi zorlamadan. Neden? Hiçbir zaman hiçbir şeye yeterince değer vermediğimden mi, onların beni elden kaçırmamak için durmadan korkmalarından mı? Yoksa güçlü bir organizmanın etkisi mi bu? Yoksa, kendi başına buyruk bir kadına rastlamamamdan ötürü mü?

Doğrusunu isterseniz, kendi başına buyruk kadınlardan oldum bittim hoşlanmamışımdır, alt edemem
onları; hem zaten onların alanı değil ki bu.

Evet, bir zamanlar iradesi çetin bir kadın sevmiş, asla altedememiştim onu. Düşman olarak ayrılmıştık; ona beş yıl sonra rastlamış olsaydım, başka türlü ayrılırdık belki.

*

Kadınlar! Kadınlar! Kim anlar onları ki? Gülüşleri bakışlarıyla çelişir, sözleri umut verir, kandırır, öte yandan sesleri uzaklaştırır bizi. Bir an bakarsın, en gizli sırrımızı sezmişlerdir, bir an geçmez en belirgin ipuçlarından bir şey çıkaramazlar. Şu prensesi ele alalım, mesela. Daha dün gözleri bana değdiğinde ateş gibi yanıyordu, bugünse bakışları tatsız, soğuk...

*

Vera kızararak sözünü tamamladı:
-Senin kölen olduğumu bilirsin; hiçbir zaman isteklerine karşı duramadım... Bu yüzden de cezamı
çekeceğim. Benden nasılsa bıkacaksın. Ben de onurumu koruyayım... Kendi adıma istemiyorum bunu, biliyorsun! Yalvarırım, eskisi gibi boş kuşkularla, yapmacık soğuk tavırlarla işkence etme bana. Belki de yakında öleceğim. Her geçen gün biraz daha güçsüz kaldığımı hissediyorum... Buna rağmen öbür dünyayı değil, seni düşünüyorum... Siz erkekler bir bakışın, bir el sıkışın ne tatlar verdiğini bilmezsiniz... Bense, yemin ederim, senin sesini dinlerken, öyle derin, öyle garip bir mutluluk duyuyorum ki en ateşli öpüşler bu mutluluğun yerini tutamaz.

*

Çoğu zaman kendi kendime sorarım, neden baştan çıkarmayı aklımdan bile geçirmediğim, evlenmeyi düşünmediğim bir genç kızın aşkını kazanmak için böylesine üsteliyorum? Neden bu kadınca cilveler? Vera, beni Prenses Meri'nin en çok sevebileceği erkekten fazla seviyor: Onu ele geçirilmez bir güzel olrak görseydim, belki de herhangi bir ilişki kurmanın güçlüğü bana çekici gelirdi. Gelgelelim, ortada öyle bir durum yok! Anlaşılan, benimki, gençliğimizin ilk yıllarında acıdan acıya sürükleyen, kadından kadına koşturan duraksız sevilme ihtiyacı değil. Ta ki bize katlanamayan bir kadına rastlayıncaya kadar koşarız, o zaman gerÇek bağlılık başlar; o gerçek ve sonsuz tutku; matematik deyimleriyle, bunu belli bir noktadan boşluğa indirilen bir çizgi diye adlandırabiliriz: Bu sonsuzluğun sırrı yalnız amaca ulaşmanın imkânsızlığında yatar, yani sona vardırmanın imkânsızlığında.

*

Geri dönerken, üzücü konuşmayı yenilemek istemedim, ama sorduğum sudan sorulara, yaptığım
gelişgüzel şakalara kısa karşılıklar verdi, dalgındı. Sonunda,
-Hiç sevdiniz mi? diye sordum.
Dikkatle gözlerimin içine baktı, başını iki yana salladı ve yine düşünceye daldı: Besbelli bir şey söylemek istiyor, yalnız söze nereden gireceğini kestiremiyordu. Göğsü inip inip kalkıyordu... O anda ne olsun istersiniz... Muslin elbise kolları pek korumaz insanı; bu yüzden bileğimden çıkan bir kıvılcım onun bileğini de sardı. Hemen hemen bütün tutkular böyle başlar; çoğu kere, bir kadının bizi fiziksel ya da moral özelliklerimiz yüzünden sevdiğini sanarak kendimizi büyük ölçüde aldatırız. Tabii ki onlar kutsal ateşi karşılamak için hazırlarlar yüreklerini, yumuşatırlar: Yine de, meseleyi çözümleyen ilk dokunuştur.
Gezintiden döndüğümüzde genç prenses, zoraki bir gülümsemeyle,
-Bugün çok iyiydim, değil mi? diye sordu.
Ayrıldık.
Kendinden hoşnut değil; bana soğuk davrandığından ötürü kızıyor kendine... ilk zafer, asıl zafer bu işte!
Yarın gönlümü almak isteyecek. Bunları ezbere biliyorum işin can sıkıcı yanı da bu ya.

*

Sonunda geldiler. Arabalarının sesini işittiğimde pencere kenarında oturuyordum: Yüreğim titredi... Bu da nesi? Aşık mı oldum acaba?.. Öyle budala bir yapım var ki, benden beklenir.
Öğle yemeğini onlarda yedim. Yaşlı prenses, beni tatlı tatlı süzüyor, kızının yanından da hiç ayrılmıyor.. Kötü! Öte yandan, Vera, genç prensesi kıskanıyor; işleri amma da karıştırdım! Erkeğini paylaştığı sandığı kadını çileden çıkarmak için nelere başvurmaz kadınlar? Hiç unutmam, bir keresinde, sırf başka bir kadına aşığım diye bir kadın âşık olmuştu bana. Kadın kafasından daha çelişkili bir şey yoktur; kadınları herhangi bir şeye inandırmak güçtür: Onları öyle bir noktaya getirmelisiniz ki kendi kendilerini inandırsınlar. Onların önyargılarını çürütme usulleri de çok ilginçtir: Diyalektiklerini çözebilmek için bütün mantık kurallarını altüst etmeniz gerektir. Sözgelimi, sıradan bir örnek:
Bu adam beni seviyor, ama ben evliyim: demek ki onu sevmemeliyim.
Şimdi de kadınların yöntemi:
Evli olduğum için onu sevmemeliyinı; ama o beni seviyor, demek ki...
Burada bir sürü nokta sıralanabilir, çünkü mantık durur, artık sözü geçen dildir, gözlerdir ve sonra da, eğer varsa, yürek konuşur.
Bu yazdıklarımı bir kadın görse ne olurdu? "iftira!" diye haykırırdı öfkeyle.
Şairler şiir yazalı, kadınlar da onları okuyalı beri (bunun için de kadınlara içten bir teşekkür borçluyuz) melek olarak nitelendirilmeye öylesine alıştılar ki, aynı şairlerin Neron'u bile para uğruna yarı tanrı katına çıkardıklarını unutarak büyük bir safiyetle kendileri de inandılar melekliklerine.
Kadınlardan böylesine kinle bahsetmek, benim gibi gözü dünyada onlardan başka hiçbir şey görmeyen birine düşmezdi; ben onların uğruna iç rahatlığımı, amaçlarımı, hayatımı feda etmeye hep hazırdım. Belki de bir öfke anında, gururum kırıldığı için, ancak tecrübeli gözlerin değerlendirebileceği o büyülü örtüyü çekip atmak istiyorum üstlerinden. Hayır, hayır, onlar için bütün söylediklerim şunun sonucu:
Aklın serin gözlemleri. Kalbin acı deyişleri.
Kadınlar, bütün erkeklerin kendilerini benim tanıdığım kadar iyi tanımalarını istemeliler, çünkü onlardan duyduğum korkuyu yeneli beri, onların küçük zaaflarını anlayalı beri yüz kat daha çok seviyorum onları.


*

Bazan kendimi çok küçük görüyorum... Belki de başkalarını küçümsemem bu yüzdendir. Soylu
davranışlarda bulunamıyorum. Kendi gözümde gülünç olmaktan korkuyorum. Benim yerimde başka birisi olsa genç prensese yüreğini ve servetini hemen sunuverirdi, ama "evlenme" kelimesinin benim üstümde gizemli bir etkisi var. Bir kadını ne kadar seversem seveyim, kendisiyle evlenmek zorunda olduğumu bana hissettirirse... Ne aşk kalır, ne bir şey! Yüreğim taş kesilir ve hiçbir şey onu eski sıcaklığına getiremez. Bu fedakarlığın dışında her fedakarlık istenebilir benden. Yirmi kere hayatımı ya da namusumu ortaya koyabilirim, ama özgürlüğümü asla! Neden bunca değer veriyorum ona? Bana ne iyiliği dokunuyor? Kendimi neye hazırlıyorum? Gelecekten ne bekliyorum?.. Aslında hiç. Bu benimki, içten gelen bir korku, silinmez bir önsezi.

*

Ben daha çocukken, ihtiyar bir kadın annemin falına bakmış. Benim "kötü bir evlenme sonucunda öleceğimi" söylemiş. Beni çok etkilemişti bu: Ruhumda evlenmeye karşı sonsuz bir isteksizlik  uyandı. Yine de, bir şey, falın doğru çıkacağını gösteriyor, ama ben bunun mümkün olduğu kadar gecikmesi için elimden geleni yapacağım.
*

-Vasiyetnamenizi hazırlamış mıydınız? diye sordu Werner ansızın.
-Hayır.
-Ya ölürseniz?
-Mirasçılarım kendiliklerinden ortaya çıkarlar.
-Yani, son bir veda yazısı yollamak istediğiniz bir dostunuz yok mu?
Başımı salladım.
-Yani, kendisine hatıra olarak bir şey bırakmak isteyeceğiniz tek kadın da mı yok bu dünyada?
-Size açılmamı mı isterdiniz doktor? diye sordum, insanın sevgilisinin adını anarak öldüğü ya da sevgili bir dostuna pomatlı yahut pomatsız bir tutam saç bıraktığı yılları çoktan geride bıraktım ben. Yakın bir ölüm aklıma gelince yalnız kendimi düşünüyorum: Bazıları bunu bile yapmazlar. Yarın beni unutacak, daha kötüsü, hakkımda yalanlar uyduracak dostlardan, başkalarını kucaklarken bir ölüye karşı kıskançlık uyandırmamak için arkamdan gülecek kadınlardan bana ne? Hayatın kasırgası içinden birkaç fikirle çıktım ben, duygu aramayın. Uzun süredir kalbimle değil kafamla yaşıyorum zaten. Kendi tutkularımı ve davranışlarımı dikkatle inceliyorum, ilgiyle, ama hep dışarda kalarak. Benliğimde iki kişi barınıyor: Bunlardan biri, kelimenin tam anlamıyla yaşıyor, öbürü ise
onu yargılıyor. Birinci, belki de bir saate kadar sizden ve dünyadan ayrılacak, ötekiyse... Öteki ne
olacak?...

*

Uşağım, Werner'in geldiğini söyledi, iki tane not uzattı bana: Biri Werner'den, öteki... Vera'dan.
Birinciyi açtım; şöyle diyordu:
"Her şey mümkün olduğu kadar iyi halledildi: Parçalanmış ceset getirildi; kurşun, göğüsten çıkarıldı. Herkes bu ölümün bir kaza sonucu olduğuna inanıyor; yalnız bölge kumandanı kavganızı duymuş olacak ki başını salladı, ama bir şey demedi. Aleyhinize hiçbir delil yok; rahat uyuyabilirsiniz... Becerebilirsiniz... Hoşça kalın."
Uzun bir süre ikinci notu okuyamadım... Vera ne söyleyebilirdi bana?... içimde kötü bir önsezi vardı. îşte, her kelimesi aklıma bir bir kazılan mektubu:
"Birbirimizi bir daha hiç görmeyeceğimize kesinlikle inanarak yazıyorum sana. Yıllarca önce senden ayrılırken yine aynı şeyi düşünmüştüm; ama kader beni ikinci bir kere denemek istedi. Bu sınavı başarıyla atlatamadım: Zayıf yüreğim alıştığı sese boyun eğdi yine. Beni bu yüzden küçümsemezsin, değil mi? Bu mektup hem bir ayrılış mektubu olacak hem bir açıklama: Seni seveliberi içimde biriken şeyleri açıklamak zorundayım gibi geliyor. Seni suçlayacak değilim hangi erkek olsa böyle davranırdı; sen, beni kendi malın olarak, sevinçlerinin, tedirginliğinin, üzüntülerinin, durmadan değişen bu duyguların kaynağı olarak gördün; bunlarsız hayat sıkıcı ve tekdüze olurdu. Bunu ta baştan beri biliyordum; ama mutsuzdum, ben de bir gün davranışımı değerlendirirsin umuduyla, şartlara göre değişmeyen sevecenliğimi anlarsın umuduyla kendimi feda ettim. O zamandan bu yana çok vakit geçti. Senin ruhunun bütün gizli kapaklı yanlarını kavradım... ve anladım ki umudum boşunaymış. Çok buruldum tabii! Ama aşkım, yüreğimle öylesine birleşmişti ki, o da karardı, ama sönmedi.
Bir daha karşılaşmamacasına ayrılıyoruz; senden başka kimseyi sevmeyeceğimi bilmelisin: Ruhun olanca hazinesini, gözyaşlarını ve umutlarını senin uğrunda tüketti. Seni bir kere sevmiş olan kadın, başka erkekleri küçümsemeden.edemez, onlardan daha iyisin diye değil, yok canım! Ama senin yaradılışında kendine özgü bir şey var, gururlu, esrarlı bir şey. Ne söylersen söyle, altedilmez bir güç var sesinde. Hiç kimse senin gibi durmamacasına sevilmek isteyemez: Kimsede kötülük bunca çekici değildir; kimsenin bakışı böylesi bir mutluluk vaat edemez, kimse üstünlüğünden bu derece ustalıkla yararlanamaz, üstelik kimse gerçekten senin kadar mutsuz olamaz, çünkü kendini aksine inandırmaya bu kadar çaba göstermemiştir.
Şimdi, buradan alelacele gidişimin nedenlerini anlatacağım: Senin için önemsiz şeyler, çünkü yalnız beni ilgilendiriyor.
Bu sabah, kocam odama geldi ve Gruşnitski'yle tartışmanızı anlattı. Herhalde yüzüm çok bozulmuş olacak; çünkü uzun uzun beni inceledi. Bugün dövüşeceğini ve buna benim sebep olduğumu düşündükçe az kalsın bayılacaktım; delireceğimi bile sandım... Ama şimdi mantığım çalıştığı için sağ kalacağından eminim: Bensiz ölmen imkânsız bir şey, imkânsız! Kocam, uzun süre odada dolaştı durdu. Bana ne söylediğini bilmiyorum, ne karşılık verdiğimi hatırlamıyorum şimdi... Yalnız seni sevdiğimi söyledim. Bir de şunu hatırlıyorum: Konuşmamızın sonuna doğru bana feci bir hakaret ederek odadan çıktı. Arabanın hazırlanması için emir verdiğini duydum... Uç saattir pencerenin başında senin dönmeni bekliyorum...
Biliyorum hayattasın, ölemezsin sen!... Araba neredeyse hazır... Allahaısmarladık... Bittim ben, ama ne zararı var? Beni hep hatırlayacağını, seveceğini demiyorum, yalnız hatırlayacağını bir bilsem...
Allahaısmarladık... Biri geliyor... Bu mektubu saklamam gerek...
Meri'yi sevmiyorsun, değil mi? Onunla evlenmeyeceksin? Bak, benim için bu fedakârlığı göze almalısın: Senin uğrunda her şeyimi kaybettim..."



Zamanımızın Bir Kahramanı
Lermontov





03 Mayıs 2016

Maddenin Haritalarında İşleyen Şehvet

I

Böyle oldu -
    Bıçaklar yağıyor gökten
    Beden öne doğru koşuyor, ruh sürükleniyor ardından.


Böyle oldu -
    Kafatasının içinde işleyen demircilerin çekiçleri /
         Bir dilsizlik ve türlerin yok oluşu, -
         Yazmak ideolojik bir asit
         Kitaplar ise ıhlamurgiller.

II

Nerede saklayacağım henüz
ölmemiş bayramlarımı?
Nasıl özgürleştireyim dilin kafeslerinde
    feryat eden kanatlarımı? Nasıl mesken
    edineyim belleğimi? İşte belleğim, su üzerinde
    yüzen enkazdan bir körfez.

...

Hayır, yurdum yok benim
    Şiirin gölünde buharlaşan şu bulutlardan başka
Barınağım ol, korunağım ol ey Dâd, hey Dâd – dilim, evim
    Nazarlık olarak asıyorum seni bu zamanın boynuna ve
           patlatıyorum arzularımı senin adına
    Altar olduğun için değil, anne veya baba olduğun için değil
    Sende gülmeyi, sende ağlamayı düşlediğimden
    İçimdekileri dökmenin
    Sana yapışıp titremenin ve kanat çırpmanın hayali
    Allah'ın parmaklarından henüz çıkmış bir rüzgârın dövdüğü
           pencereler gibi, -

İşte böyle düşünüyorum senin içinde göğün ağzından inip
     yerin kadınlık organına üfürülen bir nefese,
Böyle sarıyorum seni ve diyorum ki - yeniden
     Yarın denen bedensin sen
      Tarihin zarı atılıyor bu bedenin üstünde.


Adonis
Türkçesi: Mehmet Hakkı Suçin

Bu Şiirin Bitmesini İstemiyorum

Bu şiirin bitmesini istemiyorum
bu güz gününün bitmesini istemiyorum
sonsuzluğun doğruluğundan emin olmadan.
Sevmeye muktediriz
sevdiğimizi hayal etmeye muktediriz
ertelemeye intiharı -illaki edeceksek-
başka bir zamana…
Şimdi burada ölmeyeceğiz
böylesi düğünsü bir günde
öyleyse öğlenin kesinliğiyle dol
dol ve doldur beni
basiretin ışığıyla

Mahmud Derviş
Çeviri: Mehmet Hakkı Suçin