06 Mayıs 2016

Sözleri Bastıran Yağmurun Söylediğidir

1.
Geceler geçti yalnız geçitlerden
Yalnız köprülerden bir titreme ve
Çiğ bırakarak kasımpatılar
Zambaklar üstüne

Nice çitlerden sıçrayıp ve nice
Gök ağlaması dağ yamaçlarından
Körpe sineleri oraya sığdırmayan
Hayın güllerden geçtim ve
Taşı çatlatan zehrini içtim yüzlerin

Nice kusurlar biledim ve heybemde
Şunca günah sırtımla uslanmadı
Düş kırıkları avuçlarımda ve insana
Bir şeyim kalmadı
Çok düştü yüzüstü bu çocuk, bu çocuk
Üveyiklerle kurşuni, çitlembikle
Nasıl küçük yemişlerde saklanmasını bildi

Sonra sana geldim bir kasabada
Kadim bir mabet bahçesinde beliren yüzün
Karda, ulu kabirler çevresinde
Gülü temizleyen ellere vurulmam böyle başladı
Yanağa bir ırmak gibi uzanan dudaklarda
Bir dua gibi duran seni seviyorum hali
Nasıl bir yağmurdu ki o Galata’da
Her hatırlayışta yeniden ıslatıyor ellerimi

Yalnız koridorlarında yürürken ben
Acı kıvrımlarında atın lirik bir baş çevirişi
Elimde bir elin uyuştuğu çizgilerden
Kelebek desenleri ararken bulduğum
O yakılmış ahşap ev figürü
Ve sen mutena bir bahçe bulmuştun
Bir köşen bütün bir bulantıdayken
Cinnette nice bir yarılma sesi buldun sadrında
Ben türküye bir dudak eksiği ve sen
İnşirah ezberi yapan bir kızsın karda!

Ara nağme:

Emel çiçeği var idi deyip anlatır sûfî
Tanırmış keşfiyle sinedekini
Ve belli edermiş yanan bir kırmızıyla iyiyi
Mat bir renkle kötüyü
Neçe zaman geçmiş böyle / günah sevap arasında
Bir bahar- gecikmiş bir bahar sonu- az önce
Erguvan görmüş bir bülbül
Bir vecd gibi yaklaşmış çiçeğin yanına
Sözü sükuta sarmış sükutu sözle peyleyerek söylemiş
Bir suzidil miymiş bu ses yoksa ateş mi
Neden sonra çiçekte bir gök gürlemesi, öksürük
Yedi rengi bir nefes gibi alıp vermiş
Karar kılamamış hiçbirinde mor ve mavi ve sonunda
Açtığı çiçeği bir avuç gibi kapatmış aşk ile
Bülbül sözlerini de saklamış oraya / aşk ile kesilmiş sonra
Sır gibi bir siyaha!

Mevlevinin kapanması bundan ve bundan açılması
İnse bir hata payı bu yüzden
Onca saat beklemeleri sızlanmadan bir erkeğin
Ve kızın boynuna istediği gerdanlığı
İştiyaklı kollara değişmesi bundan
Uzaklık ölçüsü birimi diye niteliyor randevuyu adam
Bu yüzden sözlerini değil sadece dudaklarını hatırlıyor

Ve sen bütün bunlardan ötürü
Gülü aşk ile açtın ki yeniden
Kanadını ve sözünü bülbül
Aşk ile kapattı.


2.

Telaşlı bir yağmur yağacak az sonra
Telaşlı birkaç adım saçak altlarına
Bir göğüs tükenmemek kaygısıyla
Öbür göğsün soluğunu kollayacak
Hep telaşla olacak bunlar,
Titrek dudaklardan fısıldanan bir isim
Okunmaz bir anlam bırakacak kızın yüzüne

Teslim olanın terk edene kıyası nedir
Diye bir soru çengeli asıldı bugün
Üst geçitte telaşla karşıya geçerken
Çığlıkla kanıma saplanan kornayı
Cildimden sıyırmaya azmettiğim sırada
Hangisi bileği dağ ile oranlar
Gidenin hatırası kalanın kollaması
Hatıra mı atın sırtına yakışır çarpıntılı anları mı insanların
İnlemeler kalplerin sağır odacıklarında…
Eyvah tasını nasıl da parçalar
İştahlı dudaklardan yayılan
Bin fersah koşacaksın fısıldaması

Nişan yüzüğü sağ elimin orda
Bir metafizik iması yapar gibi duruyor
İşte ne vakit Edebali’ye uğrayıp kız evine niyazlarla girdim
Nazlarla direnci kırdım
Gökyüzü, yağmura her hazırlandığında
Zarif bir tekne gibi suya itilen ruhumla
Cinlerin ipini dolaştırdım kendi başlarına
O vakit, yazmaya cüret etti Cahit bey
Hrant Dink’in cesedini örten gazetenin üstüne
Kırgın bir kasideyi
Ve dahi ilahi söyleyen kızlar, elif cüzleriyle
Generallerin göz zevkini bozdular
Çitlembik yerken söylediğimiz ezgiler
Çocuklukta çünkü sahihliğin darası
Bu yüzden zor gelir her müezzin oğluna
Nişan takınca ilahiye nişan alınması

Yükseltin tavan kirişini ustalar
Böyle derdi gökten sakınır gibi yürüdüğü zamanlar
Darlanan gönlüme teyelli imiş de
Meğer geldiğim yerde imiş aradığım hazine

Yıldızlı şapkalar çiçeklerin sayısını geçtiğinde
Fabrika bacaları ve gökdelenler köknar boylarından yukarı
Rüzgâr sesi ve ‘seni seviyorum’u bastıran
Araba kornaları arasında
Pimlerin sayıları çekilen evrattan fazlaydı
Kullanma kılavuzu okumaya alışmış bir yüz
Okumak istiyordu denize nasıl bakılacağını da
Parmağıma takılan yüzük narin tenime uyuştuğunda
Şehit cenazelerinde artan alkış sesleri
Güvercin parlamalarını bastırınca
Gözlerindeki yalan görünmesin diye siyah gözlüklerle
Cenazelere katılanlar
Ben göçmen kıza talip olduğumda nasıl da artmıştı

Bütün bunlardan ve şarkıları ürküten huylardan
Nasıl korurum kendimi diye sordum kendime
Aşktı çıkış yolu, yapraktı, yağmura yakalanmaktı
Ve kor, şemsiye yakan ellerle taşınacaktı
İki parmağı buluşturan kurdele öylece durdu bir süre
Yatsı ezanı başlayınca göçmen evinde
Makas hürmetle durdu ve o duruş
Bir vakar olarak alnıma yazıldı
O duruşla seni sevdim,
Üzerine kar yağan o meşhur fotoğrafı var ya Aliya’nın
Elleri duada, şehit Boşnaklar mezarlığında
Onurlu bir yüzü vardı, ağlamasını bastıran
Aramızda sevinen melekleri gördün mü
Benim parmağımdan senin parmağına
Bir yağmur damlası gibi akan
Nergis kokusu taşıyan melekleri onlardı
Belki acım biraz diner, türkümü başlatırım
Türküm bütün hokkabazların bozar ellerindeki sihri
Bir gül gibi açar içime baktığında sen
Senin örtünle saklanırım başkalarının örtülerinden

Said Yavuz

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün

Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana
Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana
Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında
Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında

Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim
Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim
Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim
İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana

Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin
Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından
Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi
Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki
İçince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki

Ey bülbülle hem feryat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Gece gündüz bülbülleyim açmamış gül dalında
Yaktın beni cehennem ateşinde ay yüzlüm güneşim benim
Uzağım şimdi sevgiliden son kez görmüştüm onu surlar üstünde
Yarı nur şeklinde parlamıştı Sina dağının Eymen vadisinde

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün
Ölmesini istemiyorsan bir kez olsun acı da yüzünü göster ona
Kılıç ve hançer darbelerine hedef seçtiğin hayranlarının
Siyah yılanların soktuğu aşk hastalarının mesihisin sen

Seyrine hayran olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Melayê Cizîrî

Yangın Yeri

   “-Mutluyuz di mi Sadık?”
“-Mutluyuz abi.”
“Kirazın kilosu yedi lira olmuş; niye âşık olayım abi!”

Sana koynumun bir yangın yeri olduğunu
Kollarımla bu harı durmadan soluduğumu
Sana hep o haberi bekleyip durduğumu
Söylemeseler de sen bu yağmurdan anlarsın

Sana eskiden güzel akşamlar çizerdim
Topukların soğuk taşları güldürür derdim
Sana uzaktan da olsa bakmaları severdim
Bilmesen de sen bu rüzgârdan kanarsın

Sana şimdilerde kırka bölündüm desem
Her köşede bir uzvumla seni beklesem
Sana tehirden yorulmuş saçlarımla gelsem
Görmesen de sen bu kalbi duyarsın

Sana herhangi bir durmak fiilinden
Sonsuz titremelerin doğup büyüdüğünden
Sana gövdemin şu çürüyen demirinden
Pas döksem de sen bu ateşi tutarsın

Sana yangın yerlerinden bir tütün
Sarıp sarmalayıp da avuttuğum gün
Sana her defasında çarpıp döndüğün
Bent olsam da sen bu duvarı yıkarsın

İdris Ekinci

Göl

Yeşil köşelerim olacak benim de
Çılgınca sevişmelerim

Güzel ayakların sessizliğin derinliğinde
Ve ben bir gölüm hatırladın mı?

Bu avucumdaki iz silinecek
Çünkü geri getirmedi
Loş uçurumlar
Sulara birdenbire bire saplanan kayalıklar
Simsiyah çamlar
İster uzak ister yakın olsun
Bir kalbin dostça açılmalarından

Ey güzel yürek
Batan günün sararttığı manzaralar
Fosforlu bir maviydi rüyalarım
Yeşil yapraklar ve dallar
Yalnız senin için çarpışıyorlar artık.

Sami Baydar

Arcadia

Bana yaşatma tekrar
mahşer günü utancını Allah'ım
kendimle yüzleştirerek.

Artık aya bakmayacağım
yıldıza yakarmayacağım.

Aşkın ne olduğunu biliyorum artık
diri diri gömülmek istemiyorum.

Şurada yalnızca şiirimi yazayım
ölüm çobanların mutlu ülkesi
Arcadia'da bile egemen.

Aynaya bakınca hapsolduğum
mutluluğu görüyorum.
Bana mutluluğun aranacağını
hep aranacağını söylüyor gözlerim.

Acılar dolu kalbimden korkmuyorum
kendimden öğreneceklerimden.
Acı artık varlığıyla güzel
söyleyecek sözlerim gizli artık.

Beni yaratan sensen sevgili yokedecek misin yeniden?
Acı üstün geldi de yaşadım varlığımı.


Sami Baydar

05 Mayıs 2016

Derin değildi, kırıksız atlatır

Davutoğlu Ahmet Hoca efsanesi fena bitti. Harbe dahi giremedi. Duşakabinoğulları’nın askerini kendi ordusu sanmış meğer.

İki sanal âlem çirkefliği, üç dedikodu, efsane finali için pek cılız kaçacaktı. Bu yüzden Davutoğlu kendisini “Anadolu toprakları”nın “kabul edemeyeceği” bir “fitne”nin kahramanı ilan eden Yeni Şafak gazetesine, “Bunlar milletin temsilcisi olamaz” diye haykıran Sabah’a teşekkür etmeli. “Davutoğlu kimin adamı?” diye soran Akit’e, “İplerinin nereye uzandığını biliyoruz” diyen Takvim’e de. Düştün, bari ses çıksın.

Sinsi pelikan muhabbeti tek başına onu bozmazdı. Neleri yuttu, nelere yutkundu, gördük. Nitekim siyasî edebiyatımıza “şapkasını bile almadan gitme”nin de aşağısında bir seviye katmayı becerdi: kapı önüne konmadıkça çıkamama, kovulurken kovanın elini öpme.

Herkesin “hoca”lığını vurgulamaya pek düşkün olduğu Ahmet Bey, doğrusu, bu payenin ekmeğini hak ettiğinden misli misli fazlasıyla yedi. Partisi de onun “hoca”lık sıfatından yerli yersiz yararlandı. Ancak ne kendisinin akademik yeterliliği ne de Türk dış politikasının halihazırdaki doktrini “Stratejik Derinlik” –ve bu doktrinin ortaya konduğu baş eseri— doğru dürüst ele alındı, eleştirildi. Sadece vahim sonuçlarla uğraşıldı.

Kimsenin merak etmediği mevzular

Ahmet Davutoğlu’nun üniversitede ders veren, eserler sahibi bir insan oluşundan hareketle, “hiç değilse yapacağı işe kendini hazırlamış, okur-yazar bir siyasetçidir” diye düşünmüş, onun dışişleri bakanı oluşunu olumlayan satırlar yazmıştım. Elim kırılsaydı, demeyeceğim, çünkü daha sonra Stratejik Derinlik’i didik didik eden bir kitap ( Pan-İslâmcının Macera Kılavuzu. Davutoğlu ne diyor, bir şey diyor mu?) yazmaya girişmiş oluşum, aynı zamanda bu yanlışımı telafi etmek içindi. Şerden ne kadar hayır çıkarabildim, bilmiyorum. Çünkü zavallı öğrencilere mantıksız-tutarsız, bütünüyle ideolojik bir hezeyanlar risalesini sınıf geçme, lisans-üstüne kabul edilme şartı olarak dayatma cüreti gösteren “Hoca” müritleri tabiî teşhir işlemini yok saydı; muhaliflere de, bir şeyin kötü olduğuna karar vermiş bulunmaları yetiyor, bilmeleri, eleştirmeleri gerekmiyor.

Oysa Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik’ini vakitlice kurcalasak, başımıza geleceklere karşı daha hazırlıklı olabilirdik.

Ahmet Davutoğlu bir yönüyle -ve mümkün en naif ifadesiyle- hayal âleminde yaşayan bir insan. Bu tek başına kötü bir şey sayılmaz. Lâkin eğer hayallerin milyonlarca insanı gerçeklikten koparacak, onları varolmamış bir tarihe, varolmayan bir bugüne inandırıp zihinlerini felç edecekse, ülkenin yoksul gençlerini, başka yoksul gençleri öldürmek veya senin hayallerin uğrunda can vermek için savaşlara sürükleyecekse, senin sadece “hayal âleminde yaşıyor” diye tarif edilmen vahim bir yanlış olur. Tarih yorumu diye dile getirdiğin şey -ki, bütün öbür dediklerinin zeminidir- işine gelen her şeyi alıp canının çektiğince karıştırarak elde ettiğin zehirli bir terkipse, eline herhangi bir kap veya şişe verilmemesi, herhangi bir laboratuvara sokulmaman gerekir.

Oysa, laboratuvar ne kelime!, Ahmet Davutoğlu, 1998-2002 arasında, yani 28 Şubat’tan (1997) kısa süre sonra, Harp Akademileri ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde ders verdi. Bu nasıl mümkün olmuştur? Ordu, yabancı dışişleri bakanlarının maruz kalmamak için fellik fellik kaçar olduğu “İslâm Medeniyeti” nutuklarının ders versiyonlarına çok mu meraklıdır? Silahlı Kuvvetler, genç mensuplarına Davutoğlu’nun ne öğretmesini ummuş?

Böyle bir olgunun, AKP ve bizzat Davutoğlu’nun hayat verdiği dış politikasının muhaliflerince bıktırasıya mevzu edilmemiş oluşu acaba nedendir? Sakın burada da derin Türkiye labirentinden çıkış için gerekli anahtarlardan biri saklı olmasın?

Geçiyorum. Madem kimse merak etmiyor, ben de uzatmıyorum.

“Hoca”nın araç çantası

Ahmet Davutoğlu, başarılı bir hamaset külliyatı oluşturan eserleriyle, AKP’ye ve Reis’ine, şimdiye kadar hemen hiçbir Türk sağcısına kısmet olmamış bir “araç çantası” sundu. Kitapla, okumayla, bilgiyle alâkası olmayan sağcı siyasetçi, “Hoca”nın varlığından ve söylediklerinden -yer yer anlamasa da- başka türlü güç aldı. “Haklıyız, güçlüyüz, tarih ve hakikat bizden yana” hislerini tadabildi. “İşi çözmüş” bir “hoca”nın varlığı, bin cehaleti telafiye mahirdi.

Ahmet Davutoğlu’nun yaptığı, İslâm arabasının önüne Türklük atlarını koşup, bunları Osmanlı süsleriyle bezemekten ibaretti. Bilinmedik bir şey demiyordu. Ama hamasî söyleminin hipnotize edici bir yanı vardı. Bugünle içiçe geçirdiği tarihi, Müslüman –Sünni— Türk egemenlerin yoğuracağı bir “yaptık, yine yaparız” hamuruna çevirmişti.

“Özgüven” kavramı, onun hamasî âlemini taçlandırıyordu. Fiilîyatta şuursuzca cüretkârlığa dönmesi kaçınılmaz olan bu mesnetsiz “özgüven”, Davutoğlu’nu hırslı bir reis için cazip kılan şeydi. “Millet”leri topluca bir “dava”nın peşinde kan dökmelere, can vermelere sürüklemeyi hedefleyen bütün ideolojilerde bu kavramın benzerleri bulunur. Bilgiyle arası bozukların sığınağı “inanırsak kazanırız” sloganı, Davutoğlu doktrininin özüdür.

Sloganın sağcı popülist siyasetçi ağzından kulaklara, oradan ruhlara nüfuz edebilmesi için şu inanılacak şeyin elbette güçlü olması gerekir. Bunun için de dinden alâsı yoktur. Ve Osmanlı, Türk ırkçılığından vazgeçmeksizin İslâmcılık yapabilmenin en münasip aracıdır. “Stratejik Derinlik”, Türk’ün minberden okunan “cihan hakimiyeti mefkûresi”dir. İlahı Allah değil devlettir.

Davutoğlu’nun, eklektik güzel sözler geçidinin sonunda Hitler takdirine varması da tesadüf değildir. Tayyip Erdoğan’ın hiç çekinmeden, olumlayarak Hitler’den örnekler verebilmesinde “Hoca”nın “özgüven” katkısı gözardı edilmemeli.

Hiçbir zaman hiçbir konuda hakikat, mantıksal-içsel tutarlılık ve insancıllık-vicdan aramayan Türk sağcılığının hem saray dekorasyonu hem seferberlik nizamı için ideal bir tarzdı, “Hoca”nın yarattığı. O da sandı ki, reçeteyi, dozu, bileşimi sırf kendi bildiğinden, kullanılabilmesi için kendisi vazgeçilmezdir.

Reis’li mekanizmayı çözemedi

Davutoğlu, kurduğu zaman-ötesi yapının esas güç sahiplerince sadece devre-mülk olarak görüldüğünü, mevsim geçtiğinde terk edileceğini, hattâ kendisinin de sokağa atılacağını hesap edemedi. Yalnız onun sanrılar âleminde varolan ve esasında kendi gibilerin iktidarından başka bir somut anlamı olmayan uydurulmuş “medeniyet”, kendisi kurulmadan önceki tarihi bile aydınlatan bir ışıktı. Nuru, “Hoca”yı bir vecd haline sokuyordu. Kurduğu derme çatma çadır gözüne bu yüzden, dünyayı fethe hazırlanan halifenin otağı gibi göründü. Kendisine fatih rolü biçtiğini sanmıyorum; bence daha çok “bilge vezir” rolüne hazırlamıştı kendini. Rol ona verildi sandığı için gözleri öylesine kamaştı ki, üzerine gelen kamyonu göremedi.

Davutoğlu’nun âleminde, Tac Mahal inşaatına hazır beton kamyonları gidip gelebilir.

Strateji-jeopolitik vesair zararlı işlerle uğraşırken, ulusun “millî güç”ünü topyekûn seferber edebilme kabiliyeti nedeniyle -bu işlerle uğraşan herkes gibi- Hitler hayranlığına varmıştı. Ancak hakikatle ilişkisinin bu sefer şunları şu sefer bunları çekip almak ve gönlünce biraraya getirmekten ibaret olması, Nazi iktidar düzenindeki çok önemli bir ayrıntıyı atlamasına yolaçmış belli ki. Adolf Hitler “Führer”di, fatihti, reisti, her işi en tepeden idare ediyordu. Ve aynı zamanda doktrinin sahibiydi. Kavgam’ı, en ufak fırsatta sahneye fırlayıp eseriyle herkesin gözünü kamaştırmaktan büyük haz duyan, kendine hayranlığıyla kendinden geçebilen ve bu arada Führer’e ait iktidardan pay kapmaya yönelik ufak hesaplar güden bir hoca değil, herhangi bir başka insan değil, bizzat Führer yazmıştı. “O Reis, ama fikriyat benim!” diye yerli yersiz tebessümler dağıtan biri Führer’in yanında barınamazdı.

Reis, fikriyattan kitle desteği için faydası olacak kadarını aldı, gerisini sahibiyle birlikte hurdacıya verdi.

Ve “medeniyet”ten kastı…

Ahmet Davutoğlu kimdir, hayatı, eserleri ve ölümcül yanlışı… konularında bu kadar laf yeter. Son bir-iki söz de kendisini nasıl hatırlayacağımız üzerine olsun.

Başbakanlığı döneminde çok cinayet işlendi. Çok. Katliamlar yapıldı. Cenazeler polis araçlarına takılıp sürüklendi, günlerce sokak ortalarında bekletildi, kedi köpeğe parçalattırıldı. Ana karnında bebek vuruldu. Bunlardan rahatsız olur halini görmedim.

Hukuk kavramı paçavra edildi. İfade özgürlüğü paçavra edildi. Gazetecilik suç haline getirildi. Bir toplumun hayat damarlarını oluşturabilecek ne varsa kesilmeye, tıkanmaya çalışılıyor. Bunlardan rahatsız olur halini de görmedim.

Eşitsiz-adaletsiz seçim ortamına rağmen beş milyon insanın oyunu alarak parlamentoya gelen HDP milletvekillerini düşman ilan etti, onların “Meclis’in kapısından bile geçemeyecekleri” gibi laflar etti, onlara oy vermiş bizleri hiçe saydı. Ülkedeki kutuplaşmanın, düşmanlığın giderilmesi, dökülen kanın azalması için bir şey yapmadı. Bunun yerine, kendi ülkesinin şehirleri yerle bir edilir, on binlerce insan göçe zorlanır, üniformalı devlet görevlileri tarafından duvarlara korkunç ırkçı sloganlar yazılırken, her yeri fethetmiş de sırf Kutuplar eksik kalmış havasında esti gürledi.

“Hoca”, bütün bu rezilliklere vicdanı hiç sızlamadan nezaret etti. “Emretti” diyemiyoruz, çünkü, emir bir yana, kendi başına karar vermeye kalkıştığında neler oldu, ortada. İktidar-ikbal uğruna hepsini sineye çekti, ayrılış konuşmasında bile başını dik tutmaya cesaret edemedi, bunlar da ayrı.

Liste çok uzar; uzatmayayım. İki satır kendisine seslenerek bitireyim:

Ben sizi nasıl hatırlayacağım, anlatayım, yüz küsur baskı yapmış baş eseri niyeyse Batı dillerinde bir türlü yayımlanmayan “Hoca”.

Garo Paylan, arkadaşımdır ve doğru düzgün bir insandır. Sizin partilileriniz, sonradan milliyetçi kamuoyunda bu aşağılık hareket ayrıca prim yapsın diye, ikinci Anayasa Komisyonu saldırısında onu hedef seçtiler ve saldırı planını “Ermeni”yi “ortaya alma” üzerine kurdular. (Allah’tan HDP’lilerin uyanıklığı sayesinde buna meydan verilmedi.) Bu sırada ona “Asala piçi”, “Ermeni piçi” diye haykırdılar, ellerine ne geçirdilerse üstüne fırlattılar. Ve siz bu rezilliği yaratan partililerinizin sırtını sıvazladınız, “destan yazdıklarını” söylediniz. Ben de bir İstanbul semtinin okul duvarında eseriniz olan esas destanı gördüm: Yeniyetmenin biri, “Kaçma Ermeni kaçma” yazmıştı.

Sizi bunlarla hatırlayacağım. “Medeniyet”ten sözetme hakkınız işte bu “destan” kadardır.

Ümit Kıvanç

Yanlış Parantez

suyu çekilmiş bir ırmağın
içli bir türküsüdür bizimki
bir ırmak ki
yediyi yetmişi savuran
bir ırmak ki
ürkek tayları yağız atları şahlandıran
bütün sapaklarından
kösnül kokular gelen
garip bir devrandır dönüyor işte
dönüyor değirmenler dönüyor eflâk
çocuklar ki
anlaşılmaz bir şaşkınlık içinde
uzanıyorlar evrene
hep korku hep endişe
soruyorlar nerde harita ve pusula
çocuklar zamansız açılmış parantez içinde

ne desem
toprağın katmanlarından büngüldüyor kirli ark
ne desem
çatlamış bir kere kâdim fanus

Mehmet Gemci