16 Haziran 2016

Artık ayrılığına kendimi alıştırarak avunmağa çalışsam yeridir

Vechi var kasdeylesem hicrinle ülfet etmeğe,

Cenânî

Modern insanın süratli yaşamında bir kırmızı ışıktır sigara. Durdurur, nefes aldırır, düşündürür.

Markut Fanzin'den Selma Şipleme, sigara hususunda bir soruşturma gerçekleştirdi. Fakirin payına da bunlar düştü.

1) Sigara içme serüveniniz nasıl başladı?
İstanbul 4. Levent’te Türkiye Futbol Federasyonu’na yakın bir park vardır. Orada bir arkadaşımla oturup futbol konuşuyorduk. Galatasaray’ın akıbeti canımı sıkmıştı. Çok efkârlanmıştım. Yaktım bir sigara ve Galatasaray o yıl şampiyon oldu. Evet.

2) Size sigara yaktıran şiir dizesi hangisidir?
Şiir sigara yaktırmaz, sigara şiir yazdırır. Necip Fazıl’a atfedilen bir söz vardır. Burada o sözü kullanmak tam yerinde olacak diye düşünüyorum: “Sigara düşünen adamın emziğidir.”

3) Sigaranın yararları nelerdir?
Modern insanın süratli yaşamında bir kırmızı ışıktır sigara. Durdurur, nefes aldırır, düşündürür. Atacağı bir sonraki adım için telaş yapmamasını telkin eder, geçmişten ders çıkarmasına imkân sağlar. Ayrıca nikotinin hafızayı geliştirdiğine dair çalışmalar da mevcut. Patlıcanda da bir miktar nikotin olduğu söylenir. Mesela benim dünyada en sevdiğim besinlerden biri olan patlıcanı bol tükettiğim günlerde sigara içme sayımda ciddi bir azalma oluyor. Sağlığa olan zararı muhakkak ki ortadadır sigaranın ama fakirin yeme-içme alışkanlığı biraz da şöyle: Beni mutlu eden bana zarar vermez.

4) Sigara içmenin raconu nedir?
Ben fabrikasyon sigara içmiyorum. Yani gidip bakkala, markete sigara falan almıyorum. Sokak aralarında sabit bir tütüncüm vardır, oradan gider tütün alırım. Bu genelde Adıyaman tütünü olur. Bir tütün doldurma makinesi, sigara için makaron ve saklamak için tabaka. Her gün 18 adet sigara içerim ve sabah iş yerinde bu sigaraları sarar, hazırlar, tabakama koyarım. Cebimde taşıdığım tabaka bana hızlı yaşama attığım bir tokat gibi gelir. Araba kullanmam mesela. Durup bakmayı severim. Bakarken görmeyi keşfetmek isterim. Sigara öyle veya böyle bu keşfimde yol arkadaşımdır. Yola çıkmak haklı çıkmaktır.

5) Hiç sigara bırakma hattı Alo 171’i aradınız mı?
Ben aramam, onlar beni arasın. Şayet ararlarsa onlara Neşet Ertaş’ın şu sözlerini ileteceğim: “Zengin misin fukara mısın? Zengin isen bırak sen cugarayı, fukara cugara içmezse ne yapacak? Hanım tuz diyor erkeğin yüreği cız diyor. Alektriğin parası verilmemiş, suyun parası verilmemiş, ekmeği zeytini gelmemiş, çocuklar hiç haldan habarden anlamıyor. E canı burnunda. Ne yapacak, cugara da yasak olursa? Esas şu havamızı zehirleyen, atmosferimizi delen şu sokaklarda sel gibi zehir akıtan arabalarımızın egzozlarına bir çare bulun. Fukara cugara içecek ki avradı dövmeyecek.”

Yağız Gönüler

Nutk-i Şerif

Bu aşk bir bahr-i ummândır buna hadd ü kenâr olmaz
Delîlim sırr-ı Kur’ân'dır bunu bilende âr olmaz

Süre geldik ezelîden pîrim Muhammed Alî’den
Şerâb-ı lâ-yezâlîden içenlerde humâr olmaz

Eğer âşık isen yâre sakın aldanma ağyâre
Düş İbrâhîm gibi nâre bu gülşende yanâr olmaz

Kıyamazsan bâş ü câna uzak dur girme meydâna
Bu meydânda nice başlar kesilir hiç sorar olmaz

Hakk ile Hakk olanlara kendi özün bilenlere
Dost yolunda ölenlere kan bahâsı dinâr olmaz

Bak şu Mansûr’un işine halkı üşürmüş başına
Ene'l-Hakk’ın firâşına düşenlere timâr olmaz

Seyfullah sözünde mestdir şeyhinden aldığı destdir
Dîvâne-râ kalem nîstdir ne söylese kınâr olmaz

Seyyid Seyfullah Hazretleri

Çöl

Yağmur oldum, paranoyak oldum
Canım sıkıldı, bir votka içtim
Deniz kıyılarında ağlama noktalarını ben seçtim
Hiç değmedi gözlerim yaşlarına

Sabahı polis korkusuyla aydım
Durdum yaslandım bir iş ilânına
Bin kere evlendim ben bu Hayat’la
Bir kere adam gibi boşanamadım

Telef oldum, uzun bir şiirde
Baktım hiçbir naneye yaramıyor
Yaranamıyor gönlüm bu sulara
Deniz eskisi bir göl oldum

Adım ummandan uzak… belki çöl oldum

Ahmet Erhan
-Şehirde Bir Yılkı Atı-

Buradan Bakınca Gökyüzü

(I)

az şey değil bir kızı bir babadan çekip almak
bir konup bir havalanmış diye tam tepesinden gökyüzü
şarkıya tam başlamışken, uzaktan, ama çok uzaktan
kanat çırpar gibi geçerken bir ölünün düşürdüğü çığlık
sakin bir liman arıyor herkes, yeter ki terlemesin diye
bir el bir avuçta, geriye doğru yazılmış mektupları anarak
yani ölsek te yaşıyoruz, bir bu üstesinden gelemediğimiz
bir de karıştırmadan geçmek köprüleri birbirine
az şey değil üst üste aynı uykuyu uyumak
üstelik daha dün gibi geliyor bana dalından bir meyve düşeli
hepte elma kurtuluyor şehvetin kısık ateşinde üşenmeden
günde kaç rekat pazara dönüp en olgun yerini
hayat bu ya, hangi aynada dursak bizden biri iniyor
alçalıp yükselen bir ovaya doğru sürüp giydiklerini

(II)

bizden biri inliyor tam topuğundan kendini zamana kaptırmış
soluk soluğa atlara
dinmiyor bir acıya doğru kurulmuş cümlelerin sızısı
dinmiyor kanla karışık yağmur
aslında başka çaresi yok, yaşanacak /
günlerin önüne atmalıyız kendimizi
kuşluk vakitlerine
o su öylece aksın nasıl duruyorsa sezdirmeden
bir bardak bir masanın üzerinde dudaksız
hep öyle kalsın gök, aynı yerinde, biz burada daha bir rahatız
ona hiç sürünmeden sabah akşam
giderken bir sürü kuş kalıyor ya üzerinde
gökyüzü ondan güzel ben buradan bakınca
ben buradan bakınca perdeleri kapanmış
küçücük bir köy kalıyor, mezarlara sığınmış
dokununca bir sürü gözüm oluyor, ondan ağlıyorum işte ben
üstüme bir şey almadan
yorgun ikindi gölgelerini unutuyorum dünyanın
sonra kalkmamış çeltik tarlalarını
biliyorum akşama yine gece var
onu yere zembille indirecek evin en yaşlı ninesi
her şey ortalıkta kalacak, arzular, o gezip görülmedik yerler
bir sürü pazartesi…

(III)

bembeyaz çamaşır yağıyor, elini çabuk tut
topla dal uçlarından yağmuru
n’olurdu mümkün olsa bir kadından öteye geçebilmek
aşıp çitlerini dünyanın
cama çarpınca sendeler, dile gelir ıslanırdı
öptükçe tükenen yüzü yağmurun
o kadın oradan çıksa, alıp saçlarını elleriyle öyle
örtmese yağmuru rahatça yağsa
kimbilir ne güzel görülürdü gök eski yerinde olsa
tek odalı evlerin balkonlarından
yukarı salıversek toplayıp bir sürü parçasını çatılardan
aklımızda son kalan yanını
ey gök, çıtını çıkar! dağılsın yüzündeki kalabalık
bir yıldızın batıyor dünya açıklarında!

Hüseyin Akın

Kızım bugün seni bu yuvadan okuluna yollarken seninle biraz da vedalaşıyorum

Kız çocukları kuş yavrularına benziyor. Doğdukları yuvada anne-babalarının gözetiminde hızla büyürler. Zamanı gelir kanatları ile uçma denemelerine girişirler. Kısa bir süre uçarlarsa da yine yuvaya dönerler. Nihayet o gün gelir ve bir daha dönmemek üzere uçup giderler.

İnsan yavrusunun bir farkı, yuvadan uçsa da ailesini ve yuvasını unutmaması, o yuvanın her zaman yuvası olduğunu bilmesi sanırım.

İki yıl önce kızımı üniversiteye yolladığımda kendisine şöyle dediğimi hatırlıyorum, 'kızım bugün seni bu yuvadan okuluna yollarken seninle biraz da vedalaşıyorum. Çünkü sen bu çıkışınla yuvandan da çıkmış oluyorsun. Yoo üzülme! Üzülmen için demiyorum, bu işin doğası böyle, 2 yıl sonra gelecek ve kısa bir süre sonra da ya iş ya da evlilik nedeniyle çıkıp gideceksin.'

Rahmetli babamın benim için 3 defa ağlamasına şahit olmuştum: İlk hatırladığım sünnet olurken; kirvemin kucağında ağzıma lokumlar tıkılırken, babamla göz göze gelmemle ağlamaya başlamam bir olmuştu; çünkü babam ağlıyordu, bir terslik vardı ve bu benim de ağlamam için yeterli bir sebepti.

İkincisinde 20 yaşındayım; yaşayıp yaşamadığıma dair endişeler yaşattığım iki yıllık bir ayrılık sonrası bir akşam, açık dış kapıdan avluyu geçip odanın kapısını açıyor ve sessizce odaya giriyorum. Yer sofrasındaki annemin sırtı kapıya dönük, babam tam karşımda, elindeki kaşığı ağzına götürürken göz göze geliyoruz. Lokmalar boğazında düğümleniyor ve "Ahmedim!" deyip sessizce ağlamaya başlıyor. Ne olduğunu anlamaya çalışan annem arkasını dönüyor ve beni görmesiyle o da "Oğlum!" diye hıçkırarak ağlıyor. Bende sofraya oturuyor, elime kaşığı alıp gözyaşlarına eşlik ediyorum.

Son olarak evlendiğim gün; tören akabinde kolumda eşimle evden içeri girerken bir kenarda babamın ağladığını gördüm. O an bunları sevinç gözyaşları sandığım için bu defa ağlamayıp tebessümle geçiştirdim.

Günlerdir boğazım düğüm düğüm. Kısa kısa ağlama nöbetleri geliyor. Yaz yağmurları gibi görünüyor ama içimde fırtına bulutları, gök gürültüleri ve şimşekler. Hazırım diye bir şey yokmuş. Her fırsatta bu yeni evliliğe, bu yuvaya dair acemice dualar: Rabbim kadelerini güzel eyle, sevdir. Birbirlerine olan muhabbetlerini artır. Sofralarına bereket, hanelerine huzur ver. Hayırlı ve salih evlatlar nasip et. İlâ âhir...


Elemim Bir Yüreğin Kârı Değil

Hakkın Sesleri / Âyet Meâli (Neml, 52)

“İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!..” 
(Kur’an, Neml, 52)

Geçenler varsa İslâm’ın şu çiğnenmiş diyârından;
Şu yüz binlerce yurdun kanlı, zâirsiz mezârından;
Yürekler parçalar bir nevha dinler reh-güzârından.
Bu mâtem, kim bilir, kaç münkesir kalbin gubârından
Hurûş etmekte, son ümmîdinin son inkisârından?

Evet, son inkisârından ki yoktur cebrin imkânı:
Batıp gitmiş nazarlar beklemekten fecr-i nâzânı !
Nasıl, ey yolcu, bin lâ’net gelip ezmez ki vicdânı;
Dudaklar, çâk çâk olmuş, içerken zehr-i hüsrânı,
Uzaktan baktı -koşmak nerde!- milyonlarca yârânı!

Bu ıssız âşiyanlar bir zaman candan muazzezdi;
Bu damlar böyle baykuş seslerinden çın çın ötmezdi;
Şu kurbağalar seken vâdîde ceylânlar koşup gezdi;
Şu coşmuş, ağlayan ırmak ne handan gölgeler sezdi;
Bütün mâzîyi bir tûfan, fakat, hep boğdu, hem ezdi!

Vefâsız yurd! Öz evlâdın için olsun, vefâ yok mu?
Neden kalbin kararmış? Bin ocaktan bir ziyâ yok mu?
İlâhî kimsesizlikten bunaldım, âşinâ yok mu?
Vatansız, hânümansız bir garîbim... Mültecâ yok mu?
Bütün yokluk mu her yer? Bâri bir “Yok!” der sadâ yok mu?

* * *

Gitme ey yolcu, berâber oturup ağlaşalım:
Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım:
Ne yapıp ye’simi kahreyleyeyim, bilmem ki?
Öyle dehşetli muhîtimde dönen mâtem ki!..
Ah! Karşımda vatan nâmına bir kabristan
Yatıyor şimdi... Nasıl yerlere geçmez insan?
Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu,
Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu!
Bu ne hicrân-ı müebbed, bu ne hüsrân-ı mübîn...
Ezilir rûh-i semâ, parçalanır kalb-i zemin!
Azıcık kurcala toprakları, seyret ne çıkar:
Dipçik altında ezilmiş, paralanmış kafalar!
Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir hangi şenâatle oyulmuş gözler!
“Medeniyyet” denilen vahşete lâ’netler eder.
Nice yekpâre kesilmiş de sırıtmış dişler!
Süngülenmiş, kanı donmuş, nice binlerle beden!
Nice başlar, nice kollar ki cüdâ cisminden!
Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkat;
Sonra, nâmûsuna kurbân edilen bunca hayat!
Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler!
Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler!
Teki binlerce kesik gövdeye âid kümeler:
Saç, kulak, el, çene, parmak... Bütün enkâz-ı beşer!
Bakalım, yavrusu uğrar mı, deyip, karnından,
Canavarlar gibi şişlerde kızarmış nice can!
İşte bunlar o felâket-zedelerdir ki, düşün,
Kurumuş ot gibi doğrandı bıçaklarla bütün!
Müslümanlıkları bîçârelerin öyle büyük
Bir cinâyet ki: Cezâlar ona nisbetle küçük!

Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perîşan bırakıp,
Yükselen mevkib-i ervâh! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var...
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!

Hele i’lânı zamanında şu mel’un harbin,
“Bize efkâr-ı umûmiyyesi lâzım Garb’ın;
O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini,
Halka îman gibi telkîn ile, dînin sesini
Susturan aptalın idrâkine bol bol tükürün!..

Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün...
Bana vahdet gibi bir yâr-ı müsâid lâzım!
Artık ey yolcu bırak... Ben, yalınız ağlayayım!

22 Safer 1331
17 Kânûnisânî 1328
(30 Ocak 1913)

Mehmet Akif Ersoy