08 Ocak 2017

Edebiyatta kış kokusu

Büyük bir uykunun mevsimidir kış. Yalnızca doğa değil, insanoğlu da onunla birlikte bu uykuya hazırlar -bedenini değilse de- ruhunu. İlkbaharın sağaltıcı neşesi, yazın baştan çıkarıcı enerjisi ve sonbaharın hüznünün ardından, kış bir teselli gibi geliverir. Şimdi ruhu uykuya yatırma zamanıdır. Uyumanın ve unutmanın zamanı… Tıpkı Ahmet Muhip Dıranas’ın da dediği gibi “Beyaz dokusunda bu saf rüyanın/ Göğe uzanır - tek, tenha - bir kamış/ Sırf unutmak için, unutmak ey kış!/ Büyük yalnızlığını dünyanın.”

“Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum” der Nâzım Hikmet ise. Çünkü unutabilmek için önce hatırlamamız gerekir. Ve biz o uzun kış ayları boyunca işte en iyi bunu yaparız. Çünkü, Tomris Uyar’ın da “Rüzgârı Düşün” adlı öyküsünde söylediği gibi “Yağan kar, gerilere sürüklüyor düşünceyi.”

Önce her şey onun kokusunu duymamızla başlar. Tıpkı Füruzan’ın “Sabah Eskimişliğin” adlı öyküsünde olduğu gibi; “Havalar birden soğuyacak, sokaklar kış kokmaya başladı.” Ve sonra onun alametlerini görürüz, “Geçen gün yıkılan eski bir yapının ardında kış bulutlarının hazırlığını gördüm.”

Bir şairse bambaşka inceliklerle duyumsar onun gelişini. Pablo Neruda, Kış Bahçesi adlı şiirinde, ruh ülkesinin mevsimlerinde, kış aylarını beklemeye ayırır: “Kış gelmekte. Sessizliğe ve sarıya bürünmüş yavaş yapraklarla devredildi bana o muhteşem yazdırım./ Kardan bir kitabım, geniş bir el, bir kır, bekleyen bir çemberim ben, dünyaya ve onun kışına aidim./ Canlandı dünyanın söylentileri ormanlarda, sonra yanık yaraları misali kırmızı çiçeklerle çılgına dönüp tutuştu buğday, şarabın yazısını takdim etmek için güz geldi sonra: hepsi geçti gitti, yazın son kadehiydi o firari gök, ve o gezgin bulut sönüp gitti./ Balkonda bekledim, büsbütün mutsuzdum, sanki dünyaya ve yalnız kalmış sevgilimin üstüne kanatlarını yaymak için çocukluğun bütün sarmaşıklarıyla gelmişti dün.(…)”

Sait Faik Abasıyanık ise kışı yine tabii ki sevgili adasında karşılayacaktır. “Stelyanos Hrisopulos Gemisi” adlı öyküsünde anlattığı gibi; “Kış, Ada’nın sahillerine lodoslarla beraber gelirdi. Kocayemiş ağaçlarının çamlarla birleştiği adanın lodos tarafında, hiçbir ev yoktur. Orada kocaman vahşi kayalar, tuhaf kuşlar ve derin uçurumlar vardır. Kalpazanlar Kayası’nın üstünden lodos aştığı zaman, adanın poyraz tarafındaki evlerinde sessiz bir hayat başlardı. Göçler gitmiş olurdu. Banyolar sökülmüş; köşkler küskün ve hayatsız dururdu. Küçük sandallar yer yer karaya çekilmiş bulunurdu. İşte balık zamanı bu zamandı. Kocaman gırgır kayıkları sahile başvururlar, torik ve palamut adanın etrafında bütün gün döner dolaşırdı. Kocaman kayıklar, kocaman bir şehre durmadan balık götürür, adaya para pul, bir iki çuval un, birkaç kilo et getirirlerdi. O sene kış ne kadar fazla olmuşsa balık da o nispette az çıkmıştı. Balığın az, kışın çok olması günah çıkartan papazı bile düşündürürdü.

Kışın soğuğu, doğanın giderek çıplaklığa bürünmesi doruk noktasına ulaştıkça, farkında olmadan biz de o ıssızlığı giyinmeye başlarız; koyu renk bir kadife ceket gibi ruhumuza… Füruzan için ‘yarı donmak’tır bu: “Soğuktan hiç hoşlanmam, sıcak bir ev mutluluğun yarısı sayılır. Hele kötü yapılmış yoksul evlerin yapışan kederli soğuğu… Kar oyunlarından ürken kısalmış, eski giysili çocukları o kadar iyi biliyorum ki… En çok üşüyen yerim ıslak ayaklarımdı; uyuştuğu zaman mangala yaklaşma, derlerdi. Yavaş yavaş kanım çözülürdü sıcakta; sonraları bunun yarı donmak olduğunu öğrendim.” Tezer Özlü için ise ruhuna gitme isteği uyandıran bir bunaltı… Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden: “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek... isterim hep.”

Tomris Uyar’sa “Evin Sonu” adlı öyküsünde bizi İstanbul’un en soğuk günlerinden birine götürür ve küçük şeylerde aranan sıcaklık duygusunun altını çizer. “İstanbul sokaklarının ölü bir beyazlık yansıttığı o sessiz kışın en soğuk gününde Nermin, iki çocuğunu yünlere sarmış, Fatih’teki evinden kalkıp ta Çamlıca’ya annesine gelmişti. O gün bütün ayrıntılarıyla aklındaydı: bir sürü küçük küçük, üstelik hiçbir olayla açıklanamayan, bir olaya hazırlık bile olamayacak yüzlerce ayrıntısıyla. Karın hızlandırdığı rüzgârda dağılıp paralanan bağlantısız incelikler: yolların ıssızlığı, topuklar altında çatırdayan toprak yol, insan soluklarıyla buğulanmış bir vapur camından dışardaki karanlığı (deniz ya da akşam) gözleyiş, içerinin güven veren kargaşası (çayfincanları, kaşıklar, ocağa koşuşturan garsonlar), sonra Çamlıca’ya çıkarken şoförün kulağındaki fiyakalı cıgara.”

Öte yandan kışın o karanlık soğuğu belki de en çok okul çocuklarının ruhuna sızar. Tezer Özlü, Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde tek bir cümleyle anımsatır bunu bize. Çok tanıdık bir his yılları aşıp da gelir, yüreğimize çörekleniverir. “Kış aylarında yağmur en çok bizim okulun beton avlusuna yağıyor.” Ama aynı yazar aynı kışın, bambaşka diyarlarda bambaşka bir yüzünü sunabileceğini de gösterir bize. Mevsimlerin değil, özgür olup olmama halinin yağdırdığını görürüz o hüznü bir yağmur gibi yüreğimize. Çünkü kalp hafifse, kış bile bir başka güzellik ve neşe vadeder; “Taşrada karlı günlerde okula kızakla gitmek bir başka coşku. Güneş, ağaçlar üzerine birikmiş kar kümelerini aydınlatıyor. Çocuklar kızağımı itiyor. Sınıflarda yanan küçük sac sobaların ısıtıp ısıtmadığını anımsamıyorum.”

Kışla birlikte karın hükümranlığı başlar. "Beyaz ipek gibi yağdı kar/ bir kız kardan hafif yüreğiyle/ geçip gitti güvercinleri anımsatarak," der Ataol Behramoğlu. Kimine göre bir kuş kanadı gibi hafiftir kar, kimine göreyse yüreğe oturmuş bir demir yük kadar kalın ve sıkıntılı… Maharet ise onu dinlemekten geçer. Sessizliğiyle konuşur kar. Ona baktıkça, dinledikçe bize ayna olur. Suskunluğuyla asıl bizi konuşmaya, içimizi dökmeye kışkırtır ve çoğu zaman da bir arınma sunar. Tıpkı Orhan Pamuk’un Kar adlı romanında da gördüğümüz gibi… “Karın sessizliği, diye düşünüyordu otobüste şoförün hemen arkasında oturan adam. Bu bir şiirin başlangıcı olsaydı içinde hissettiği şeye karın sessizliği derdi. (…) Kar rüyalarda yağdığı gibi uzun uzun, sessizce yağarken cam kenarında oturan yolcu yıllardır tutkuyla aradığı masumiyet ve saflık duygularıyla arındı ve kendini bu dünyada evinde hissedebileceğine, iyimserlikle inandı.”

Karla yükselen aşk

Japon Edebiyatı’nın güçlü isimlerinden Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesi’nde ise bir kentli erkeğin, ülkenin karlarla kaplı bir bölgesine çıktığı yolculukta tanıştığı geyşayla yaşadığı aşkın aracılığıyla aslında kendi kalbindeki ‘karlı ülkeyle’ tanışmasına tanık oluruz. “Tren uzun bir tünelden çıkıp karlar ülkesine girdi,” diye başlar bu güzel roman. Ve biz de yalnızca nefis kar manzaralarını değil, asıl olarak bir yürekteki buza kesmiş peyzajı izleriz bir anlamda… “Gece göğünün altında her yer bembeyaz uzanıyordu. Tren bir işaret noktasında durdu. Vagonun karşı tarafında oturan kız geldi; Şimamura’nın yanındaki pencereyi açtı. Kar kokulu soğuk içeri doldu. Kız pencereden iyice sarkarak, ta uzaktaymış gibi, istasyon şefine seslendi. İstasyon şefi, elinde bir fener, karların üzerinden yavaş yavaş ilerledi. Yüzü ta burnuna kadar atkısına gömülü, kasketinin kulakları inikti. Bu kadar soğuk ha… diye düşündü Şimamura. Demir yolu lojmanları olan basık, kışlamsı yapılar, dağın buzlu yamacına yer yer serpiştirilmişti. Karın beyazlığı daha bunlara ulaşamadan karanlıklara karışıyordu.”

Evet, bu kadar soğuktur ilk başta her şey Şimamura için. Ancak aşkı keşfettikçe, arınmaya başlar. Tıpkı karın arındırarak beyazlattığı, geleneksel yöre kumaşı gibi…

“İplik karda bükülür, bez karda dokunur, karda yıkanır, karda ağartılırdı. İlk çıkrık dönüşünden son makasa kadar her şey karda yapılırdı. Çok eskiden beri böyleydi. ‘Şijimi bezinin varlığı kardandır’ diye yazılmış. ‘Şijimi bezinin anası kardır.’ Bu karlar ülkesinde otlardan dokunan şijimi bezi, karların geçit vermediği uzun kışlar boyunca köy kızlarının elinin emeğidir.

Şimamura bu, kimin sırtına değdiği belirsiz olan elden düşme kimonolarını ‘karda ağartılmaya’ gönderirdi. Kimonoları ta buralara, ilk dokundukları yerlere kadar göndermek güç işti. Gelgelelim Şimamura köy kızlarının döktüğü göz nurunu düşündükçe, ağartılma işinin, o kızların ülkesinde, yollu yolunca yapılmasını isterdi. Beyaz dokumanın kalın kar tabakasının üzerine serildiğini; hem karların, hem de dokumanın doğan güneşle kızıllaştığını düşündükçe, bezdeki bütün kirlerin yok olduğuna inanır, kendisi bile yıkanıp arınmış gibi gelirdi.”

Bazen de düpedüz sihirdir kar. Mucizeler oluşturmaya muktedirdir. Dünyanın en güzel aşk romanı Anna Karenina’da adeta âşıkları kavuşturmak için çabalayan bir aşk perisi gibi davranır. Ve sonra da tüm sihriyle onlara nefis bir arka plan hazırlar. “Korkunç bir fırtına istasyonun köşesinden hücum ediyor ve tekerleklerin arasında tozu dumana katarak ıslık çalıyordu. Vagonların, direklerin, insanların, görünen her şeyin bir tarafı karla örtülüydü ve bu örtü giderek büyüyordu. Bir an fırtına durdu, fakat daha sonra karşı konulamaz gibi görünen dalgalar halinde tekrar esmeye başladı.

(…) Anna ciğerlerini havayla doldurmak için bir kez daha derin bir soluk aldı ve tam kapı dikmesine tutunup vagona binmek için elini manşonundan çıkartmıştı ki, yanı başında asker kaputlu bir başka adam fenerin titrek ışığının önünden geçti. Anna çevresine bakındı ve Vronskiy’in yüzünü hemen tanıdı.

(…) Bu sırada rüzgâr önündeki engeli aşmaya çalışırcasına vagonların üstlerinden karları sağa sola saçmış, kopmuş bir demir levhayı sarsmaya başlamıştı. Kar fırtınasının korkunçluğu şimdi Anna’ya daha güzel görünüyordu.”

Bir aşk hikayesinin doğmasına yol açacak kadar romantik olan kar, ne tuhaftır ki aynı şiddette acımasız, öldürücü ve hatta düpedüz şeytani olabilir. Tıpkı hayat gibi… Sabahattin Ali’nin en bilinen öykülerinden biri olan “Ayran”, karın tüm acımasızlığını serer önümüze. Ailesine ekmek götürebilmek için köyün yakınlarından geçen tren yolcularına kar yağarken ayran satmaya çalışan çocuğun dramı, gece basıp eve dönüş yolunda karın öldürücü yüzüyle başbaşa kalınca bir trajediye dönüşür. “Köyden istasyona giden yol, eriyen karlarla diz boyu çamurdu. İki mızrak boyu yükselen güneş, tarlaları hâlâ örten karların üzerinde pırıltılarla ve göz kamaştırarak yanıyor, fakat yoldaki pis su birikintilerine vurunca donuk sarı bir renk alıp boğuluyordu,” diye başlayan öykü, adeta öykünün sonuna dair de bir önsezi taşır.

Kış ölümü hatırlatır

Çağdaş dünya edebiyatından İranlı yazar Goli Taraghi de benzer bir şekilde Kış Uykusu adlı romanında kışın soğuğuyla ölümü hatırlatır: “Pencere aralıklarından, kapı altlarından, görünmez çatlaklardan rüzgâr doluyor içeriye. Kış geldi. (…) Ne kadar soğuk ve ne kadar yakıcı. Dünya buz tutmakta, dünya benimle birlikte yavaş yavaş ölmekte. Işıkları yakayım. Sandalyemi bahara döndüreyim ve battaniyeye sarılayım.”

Karın saçtığı ışıkla bambaşka bir romanda daha karşılaşırız. Kısa bir süreliğine geldiği dağdaki sanatoryumda, yıllarını geçirmek zorunda kalan Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanının kahramanı Hans Castorp için kar yağmayı sürdürdükçe kıstırılmış halinin, cezaevini andıran duvarlarını daha da kalınlaştıran bir güce dönüşür. Yine de ne Hans ne de biz, karın o soğuk güzelliğinden etkilenmeyi de, her şeye rağmen aydınlığından kaynaklanan bir ümit duygusunu da elden bırakamayız. Kuşkusuz Mann, romanı aracılığıyla karın edebiyatta yarattığı en güzel sahneleri de armağan etmiş olur bize…

“Hep ve her kötü havada, uzakta da olsa, kar insanın gözünün önündeydi hep, çünkü yarlarda ve kayalık vadi girişinde izleri olurdu ve her zaman güneyin en uzak dağ majestelerini karda selamlayan Ratikon zincirinin uçurumlarında, kalıntılar ve izler parıldardı: Ama her ikisi de sürdü, hem kar yağışı hem de ısı düşüşü. Gökyüzü vadinin üzerinde soluk gri ve alçak duruyordu, sessiz ve sürekli inen kar taneleri abartılı ve insanı sakinleştiren bir bollukla düşüyordu ve hava her saat daha da soğuyordu. Hans Castorp’un odasında ısının yalnızca yedi derece olduğu sabah oldu ve sonraki gün yalnızca beş dereceydi. Bu, don idi ve haddini bildi, ama devam etti. Gece buz kesmişti, şimdi gündüz de üşünüyordu, hem de sabahtan akşama kadar, bu arada kar yağmaya devam ediyordu, kısa aralıklarla dördüncü, beşinci ve yedinci gün. Kar artık müthiş birikmişti, nerdeyse sıkıntı olmaya başlamıştı. Şelale yanındaki banka giden iş yolunu, keza vadiye inen yolda yürüyüş yolunu küremişlerdi; ama bunlar dardı, kenara çekilmek zordu karşılaşmalarda yana kar yığınına basmak gerekiyordu ki insan dizine kadar kara batıyordu. Yuları bir adamın elinde bir atın çektiği taştan bir kar ezici bütün gün bu kaplıca caddelerinde dolaştı durdu ve sarı renkte, eski frank usulü posta arabası stilinde bir kayak, önde beyaz yığınları kürerek yana atan bir kar sabanı, kaplıca semti ile ‘Köy’ denen kuzey mahallesi arasında işliyordu. Bu yukardakilerin o dar, yüksek ve ırak dünyası şimdi kalın kürk giymiş ve sarınıp sarmalanmış gibi görünüyordu, beyaz bir başlık giymemiş hiçbir direk hiçbir dal kalmamıştı, Berghof girişine çıkan merdivenler kaybolmuş, eğimli bir düzeye dönüşmüştü, çamların bütün dallarında ağır, komik biçimli yastıklar vardı, orda burda kar yığını  kayıyordu, toz duman olup bulut ve beyaz sis olarak ağaç gövdelerinin arasına iniyordu. Çepeçevre dağlar kar altındaydı, aşağı bölgeler buğuluydu, ağaç sınırını aşan çeşitli biçimlerdeki zirveler yumuşak bir örtünün altındaydı. Hava karanlıktı, güneş solgun bir ışık olarak sis perdesinin arkasında kalmıştı. Ama kar, dolaylı ve yumuşak bir ışık saçıyordu, dünyaya ve insanlara, beyaz ya da renkli yün boşlukların altında burunları kızarmış da olsa onlara yakışan sütlü bir aydınlık.”

Öte yandan kar görkemlidir, güzeldir ve tüm soğukluğuyla, erişilmez bir ışıkla soluksuz bırakır bizi. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunda Lara ve Doktor Jivago ile birlikte karlar altındaki buz tutmuş, bir zamanların yazlık köşkünü birlikte dolaşmayı kaç kez hayal etmişizdir kim bilir. Bir zamanların o zarif yazlık köşkü artık bakımsızlıktan harabe hale gelmiş olsa da, karın yarattığı sihirle masalsı bir buzlar sarayına dönüşmüştür. Lara ve Jivago’nun aşkı mıdır bu yanılsamaya neden olan, yoksa karın sihirli beyaz gücü mü bilinmez. Ama çok da önemi yoktur zaten bilmenin, edebiyatın o kendi büyülü dünyasında…

Karla arınan İstanbul

Her ne kadar, Tomris Uyar, “Şubat, kötü bir rüzgâr olarak geldi bu yıl,” dese de, kar İstanbul’a bambaşka bir hava verir. Şehrin hüznüyle birleşince, ortaya 1001 Gece Masalları’nı andıran bir manzara çıkar. Karın İstanbul’a olan armağanı kuşkusuz, bu kadim şehri yorgunluklarından arındırıp ona zamansız, yaşsız bir çehre sunmasıdır. Ve bu halleri de en güzel Orhan Pamuk anlatır, İstanbul Hatıralar ve Şehir’de…

“Kar çocukluğumun İstanbul’unun ayrılmaz bir parçasıydı. Kimi çocukların yaz tatilini bir yolculuğa çıkmayı iple çekmeleri gibi, ben de çocukluğumda karın yağmasını beklerdim. Dışarıya, sokaklara çıkıp karda oynayacağım için değil, kar altında şehir bana daha ‘güzel’ gözüktüğü için. Bu güzellikten şehrin çamurunun, pisliğinin, çatlaklarının ve bakımsız yerlerinin örtülmesindeki yenilik ya da şaşırtıcılık duygusundan daha çok, karın şehre getirdiği telaş ve hatta felaket havasını kastediyorum. Her sene üç beş gün yağmasına, şehrin bir hafta on gün kar altında kalmasına rağmen, kar her seferinde İstanbulluları ilk defa yağıyormuş gibi hazırlıksız yakalar, yollar kesilir, savaş ve felaket zamanlarında olduğu gibi ekmek fırınlarının önünde hemen kuyruklar oluşur ve en önemlisi bütün şehir aynı konunun, karın etrafında bir cemaat duygusuyla birleşirdi. Şehir ve insanları dünyanın geri kalanından iyice koparak kendi dertleriyle içlerine kapandıkları için karlı kış günlerinde İstanbul hem daha tenhalaşmış, hem de masallardan çıkma eski günlerine biraz daha yaklaşmış gibi gelirdi bana.”

İstanbul’un Boğaziçi’ni en güzel anlatan yazar ise edebiyatımızın dev isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’dır kuşkusuz. “Bir gece evvelinden başlayan yağmur, şimdi kara çevirmişti. Nuran, karlı havada Boğaz’ı çok severdi,” der Huzur’da ve ardından da karlar altındaki İstanbul’u ve Boğaziçi’ni anlatarak bizi başka alemlere taşır.

“Pencereden, karşı sırtları örten karın üstüne akşam, çok hafif ve daüssılalı bir pastel kızıllığı artmıştı. Her şey bu tül kadar ince rengin altında bir rüya hafifliğinde yüzüyordu. Fakat hava pusluydu. Yine yağacaktı. Ara sıra vapur düdükleri onları gömüldükleri köşede arayıp buluyor, içlerini, ıssız dalgalara teslim olmuş kıyıların, boş yalıların, rüzgârla kamçılanan iskele meydanlarının, bir koridor gibi muzlim ve hayattan uzak yolların hüznüyle dolduruyordu.

Bu, İstanbul’un nadir görünen karlı havalarındandı. Sanki bütün mevsimi –lodosların yalancı yazına aldanarak- tembel tembel geçiren kış, birdenbire bu şubat sonunda, tam Şark usulü bir hızla harekete geçmiş ve bütün ihmallerini birkaç gün içinde tamamlamaya azmetmiş gibi, fırtına, sis, kar, tipi, eline ne geçerse hepsini kullanarak şehri altüst etmişti. Bir gün evvel, tulumbanın borusundaki suya varıncaya kadar her şey donmuştu. Bahçedeki ağaçlar üzerlerinden sarkan büyük buz parçalarıyla akşamın boşluğunda çok başka bir alemden gelmiş ağır, yaşlı hayallere benziyorlardı.”

Kış gelir ve adımlarımızı yavaşlatır. Dünya biraz daha yavaş dönmeye başlar. Hatırlamaya çalıştıkça unutur, unutmaya çalıştıkça da daha beter hatırlarız! Bizi neşeli bir baş dönmesine sürükleyecek ılık bir rüzgârdan da, sabahları yüzümüzü gülümsetecek sarışın güneşten de yoksundur kış. Ama çok önemli bir şeye sahiptir. Dinlemesini bileni huzuruyla sarıp sarmalar. Bilgedir kış. Bize yeniden doğabilmek için önce durup dinlenmemiz gerektiğini öğretir. Bir kış ikindisinde, üstümüzde battaniye, elimizde sıcak bir bardak çay ile kitaplarımıza gömülmüşken bir şiir çarpar gözümüze ve işte o zaman kışın kendine has güzelliklerini bir mucize gibi yaşar, o tatlı uyku haline kayarız.

“Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!/ Uyandırmayın beni, uyanamam./ Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,/ Allah aşkına, gök, deniz aşkına/ Yağsın kar üstümüze buram buram...” -Ahmet Muhip Dıranas


Elif Tanrıyar

Geceler ve Hayalin

Gündüz sende dinlenen hayalin
Yol ve gece korkusu bilmeden,
Bana gelir, geceleyin
Bu öyle sürecek senden habersiz,
Günlerin sona erdiği gece
Hayalin beni bulamayacak;
Gece yolcusu bütün hayallerin
İstanbul sorumlusu Yahya Efendiyi
Çarşamba semtinde arayarak,
Gözlerime ne olduğunu soracak.
Hayalin hafifçe gülümser gider;
Ne yağmurda ıslandığı görülmüş,
Ne de beyazda karla örtülüdür
Dolmabahçemi, Unkapanı mı,
Güzergah belirtilmeden,
Bana tek söz etmeden
Sadece gülümser, döner ve gider;
Hayalin her olağanüstü güzel,
Seni ilk tanıdığım yaştadır
Dilerse dağlar ovalar aşar,
Kara yollarında bulur beni;
Mesela gece yolculuklarında
Görülür Bilecik'te susurlukta
Bir gece bıçak penceresinde
Onu Alpler üzerinde gördümdü,
Ertesi gece Zürih'te
Limmat kıyısında gördüm de,
Hayalin ben yaşadıkça.
Gözlerime uğrayıp duracak,
Son geceden bir gün sonra belki
Ümit ederim yasımı tutup,
Senin bedenine kapanacak.

Hüsrev Hatemi

07 Ocak 2017

Öyle ki artık Müslümanlar İslam’dan nefret eder hâle getirildi.

Herhalde yeryüzünde diline en saygısız, en hoyratça davranan toplum bu toplumdur. Dili götüren edebiyattır. Bugün Türk Edebiyatı’nı okumak, anlamak imkânsız bir şeydir. Farklı bir dil olarak çıkıyor karşımıza. Yakınlarda yazılmış eserleri bugünün nesilleri anlamıyor. Bugünün gençleri demek de istemiyorum, genç denince ne akla gelir? 18 ile 25 yaş arası gençtir. Ancak 40-50 yaşlarındaki adamlar da anlamıyor. Okumuş yazmış adamlar da anlamıyor. Birincisi bu dil kötürümleşti, berbat edildi. İkincisi zaten okuyan bir toplum da değiliz. Niye okumuyoruz? Aklımız yok! Çünkü akıl işidir okumak.

*

İbadet talim olayıdır. İbadet hiçbir zaman amaç değildir, araçtır. Ahlâklı yaşamaya götüren, taşıyan bir araçtır. Bu zorluğu asgariye indirmeye çalışıyor bugünkü bir kısım Müslüman programlayıcılar. Müslümanlık aslında her ne kadar Hz. Peygâmber kolaylık dini diyorsa da dinlerin en zorlarındandır. Olağanüstü derecede zor bir dindir.

*

En çok bizim çektiğimiz sıkıntı disiplinsizliktir. Bu sorun insanı kural tanımamaya götürür. Bu sorunu her yerde görüyoruz. Sokakta yürürken, araba kullanırken vs. Bütün hayatımız kuralları çiğnemekle geçiyor. Niye? Disiplinimiz yok çünkü. Disiplinin ucu akla dayalıdır. En zorlayıcı en mütehakkim buyurucu akıldır. Ezer geçer. Disiplini o getiriyor. Aklın gündelik hayattaki yansıması disiplinle oluyor. Din bu iç disiplini getiriyor beraberinde. Vakte, saate uygunluğu getiriyor. Namaz kılan, namaz vakitlerine uyan insanlara bakıyorsun verdikleri söze çok uyuyorlar. Çünkü namaz vakitleriyle bunu içselleştirmiş. Mütedeyyin insan ibadetlerini sallayamaz, yani “Ben şimdi kılmayayım da on saat sonra kılarım,” demiyor. İşte bahsolunan kurmaylar, programlayıcılar bunu ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

*

İngiliz Yahudi Kurmayları’nın derdi bu. Sonuçta böyle bir İslam Protestanlık sentezi fikri var. Öbür taraftan da bir vahşi İslam yaratıyorlar. Bir vahşet! Bir felaket! Bir insanlık ayıbı! İslam ile uzaktan yakından alakası olmayan bir zulüm makinesi yaratıyorlar. Dünyanın dört bir yanında Afrika’da Boko Haram, Somali’de başka bir grup, bu tarafta da Işid adıyla İslam ile hiç alakası olmayan gruplar oluşturuyorlar. Niye? İnsanları İslam’dan nefret ettirmek için. Öyle ki artık Müslümanlar İslam’dan nefret eder hâle getirildi.

*

Hafızası olmayan topluma her istediğini yaptırırsın. Hafızana ne ekersen onu biçiyorsun. Hafızanda bir şey olmadığına göre biçemezsin de.

*

Edebiyatımız bugün sıfırdır. Toplumda hiçbir yankısı yok. Annem okumuş bir insan değildi. İlkokul çıkışlı. Almanya’da ilkokul o zamanlar sekiz yıldı. Annem Alman şairlerinin en kenarda köşede kalmışlarını bile ezbere bilirdi. Büyük şairlerin dile kattıkları özlü sözler vardır, vecize de denir bunlara. Gündelik dilinde kullanırdı onları. Babam edebiyatla ilgisi olan bir insan değildi. Mühendisti. Durur durur bir şeye canı sıkılır veya keyfi yerindedir, bir şairi zikrederdi. Kimi? Fuzûli’yi, Nedim’i, Bâki’yi mesela. Daha yakınlardan Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Mehmet Âkif’i. Bir gün anlamadığım bir şiir söyledi. “Kimin bu?” dedim. “Şîr Nevâî diye birinin,” dedi. “Ali Şîr Nevâî mi?” dedim. “Evet,” dedi. “Sen onu nereden biliyorsun? O Çağatayca söylüyordu, sen Çağatayca’yı anlamazsın ki,” dedim. “Bizim eski yazı fonetik değildi, o Çağatayca söylemişti ve ben onun Osmanlıcasını okuyordum,” dedi. İşte böylesine sinmişti. Baba ocağında vardı bu. Okullarda vardı. Bugün çıkın mektep medrese görmüş, okumuş bir insana “Yahya Kemal’den bana bir beyit oku bakalım,” yahut bırak Yahya Kemal’i “Nazım Hikmet’ten oku!” de hiçbir şey bilmez. Necip Fazıl’ı oku de, haberi yoktur. Birliği bütünlüğü sağlayan edebiyattır, şiirdir.

*

Evet. His kötü müdür? Hayır. Aklın ve düşünmenin denetiminde kaldığı sürece duygu iyi ve hoş bir şeydir. Aklın kontrol edemediği duygular, biraz aşırı bir deyim kullanayım, insanı zinaya götürür. Ne diyor Kur’an, ‘Zina etme’ değil, ‘Zinaya yaklaşma!’ Çünkü yaklaşırsan dizginleyemezsin. Nedir onu dizginleyecek olan? Akıl. Bu sömürü düzeni düşünmeyi topyekûn durdurma kararında. Duygusunun esiri olan insan, nefsinin esiridir aslında. Düşünce insana mahsustur ve duygudan gelmez. Bu anlamda insan hayvandan neş’et eden bir evrim çizgisinin neticesi değildir. Cep telefonlarının insanlığa ne yararı olmuştur? Benim yok, neyim eksik? Arabam da yok. Lüzumlu mu? Değil. Bunu şuradan biliyorum. İnsanlar binlerce yıldır yol alıyor, yer değiştiriyor. Bugün İstanbul’dan Pekin’e 10 saatte gidiliyor. Marko Polo bir yılda gitmiş. Onun yaşadığı, gördüğü ve bunların kendisine kattığı zenginlikleri düşünün, bir de bugün yaşanan seyahatleri. Binlerce insan sürekli yer değiştiriyor. Ne oluyor sonuçta, ne değişiyor. Neye dönüşüyor bu hareket? Dönüştüğü şey şu: Dünyamızı mahvettik.

*

Şimdi Mevlana gelse buraya, oturup konuşsak o mu daha iyi bilir yoksa biz mi? 3 G’yi bilmiyor evet, mikroskobu da bilmeyecektir, fotoğraf makinesinden de haberi yoktur. Ne olacak yani? Zatına halel mi gelecek? 1990’larda gittiğimde Sumatra Ormanları’nda yaşayan insanların bu teknolojilerden hiç haberi yoktu, neleri eksikti? Tam aksine benden daha zengindiler.

*

Çağımızın medeniyeti belden aşağısını hedeflemiştir. Yeme, içme, karşı cinsle ilişki içinde olma, gezme tozma. Bunlar üzerinde yoğunlaşmıştır... Sadece hazzı düşünüyor. Beden acısını giderecek bütün tedbirler alınıyor. ‘Ruh acısı’ derseniz ruh kalmadı ki acısı olsun.

*

Babama felsefe öğrenimine başladığımı söylediğimde bir dayak yemediğim kaldı. İtirazının maddi yönü, gelecek endişesi falan yoktu. ‘Bu milletin tefekkürü mü var ki, tefekkürün en üst seviyesini teşkil eden felsefeye girmek istiyorsun?’ diyordu. Ölümünden sonra birçok konuda olduğu gibi bunda da haklı bulur oldum babamı.

*

Dil de düşünmeden bağımsız değildir. Kültürümüzün katledilmesinin açık belgesi yazının değişmesidir. Bizim, içinden çıktığımız medeniyet camiasını reddetmemiz, bizi açıkta bıraktı.

*

Hatırlamalarımız, bütün düşünmeler gibi kelime üstündedir. Kelimeleri değiştirdiğiniz zaman uygun bir kalıp bulamıyorsunuz. Biz bir defa aslımıza ihanet ettik, bu ihanet sürer gider artık. İhanet ettiğiniz zaman ihanetin durması mümkün değil. Bir defa kabahat işlendiğinde kabahat işleme mekanizması artık yürürlüğe girer. Hiç bir dala yapışamıyoruz, her dal elimizde kalıyor.

*

Bir çeşit Avrupa Topluluğu’nun esasını teşkil eden Şengen Anlaşması’na doğru gidiyorduk. Vizeler kaldırılmış vs. Suriye de Türkiye de bundan büyük kazançlar elde etmeye başlamış, ticaret çok gelişmişti. Bu iyi saattekileri ürküttü. Çünkü Türkiye’nin, Avrupa belasından kurtulmanın yolu açılmıştı. Türkiye’nin kurtuluş yolu eski coğrafyasını tekrardan canlandırmaktır,

*

Tolstoy’un dini yönelişleri ile hayat arasında bağ kurma çabası bir dramdır. Dini yaşamak sanıldığı gibi kolay bir şey değildir. Olağan üstü bilinç taşıyan insanın yaşadıkların ile din duygusuyla yaşayışını bağdaştırmaya çalışıyor. Bu beni çok etkiledi. Olağan bir insan için bu kolay olabilir ama olağan üstü bir insanın en belirgin göstergesi müthiş bir hayal gücüdür. Hayal gücünün genişlediği ölçüde hayatın olağan akışının dışına çıkarsınız. Merak da buradan gelir. Bütün keşifler böyledir. 

*

11 Eylül bir gerekçe sunmuştur, tıpkı Pearl Harbor'da Japon baskınının savaşa gerekçe sunması gibi. Amerika'nın baskından haberi vardı. 2. Dünya harbinde kullanacağı önemli uçak gemilerini çekti ve battal gemileri geride bıraktı ve birkaç bin personeliyle onlar batırıldı. Kendi kamuoyunu ikna etmek için bu yeterli bir gerekçe oldu. 11 Eylül'ü ikinci Pearl Harbor olarak görüyorum.

*

Erdoğan’ın söz dinlememesi. İngiliz-Yahudi dünyasının buyruklarına kulak asmıyor. Sultan Abdülhamid Han’dan bu yana gördüğümüz en milli devlet adamı. Bir kere, İslam dünyasıyla yeniden yakın ilişkiler kurdu, bu çok büyük bir kabahat! Ondan sonra Müslüman özümüzün hatırlanması var. Karşımızdakiler olağanüstü derecede akıllı adamlar.

*

Türk’ün en önemli özelliği asker millet oluşudur. Hunlardan beri belki de çok az toplumda gördüğümüz bir olay bu. Askerlikten başka bir meşgalen yok. Evet marangozun var, aşçın var, hekimin var, o var, bu var ama bunların hepsi özde askerdir. Askerlik bizde eklenmiş bir şey değil, öbür meslekler eklenmiştir. Sivil toplumda, mesela İngilizlerde askerlik bir eklemedir. O kadar ki İngiliz kumandanların zaman zaman, Napolyon savaşlarında mesela, sivil elbiseyle geldikleri görülür. Zafer kazanmada önemli bir etkisi yok. İngilizler kadar savaş kazanmış ikinci bir milleti gösteremeyiz. Ama özünde sivillerdir, bizse özde askeriz. Ama bunu görmüyoruz. Yani bilincinde değiliz, bilinçsizce yürütüyoruz. Osmanlı’da üst rütbeli memurlar paşadır mesela, cepheye gitsin gitmesin. Şimdi bunu onlar görüyor, biliyorlar.

*

Bir denge kurmak zorundayız, bir yerlerden destek almak zorundayız. Sözüm ona müttefikimizin bize kazık attığı çok aşikâr, çok ortada bir şey bu. Daha önceden bunu sezmiş olacak ki Cumhurbaşkanı Erdoğan bir ara ima ediyordu, Şangay Beşlisi’ne girelim diye. Hatta bir fotoğraf vardı, Putin ile yan yana duruyordu, bir iki yıl önce, Putin böyle mahcup bir şekilde gülümsüyor, ne diyeceğini bilemiyor. Yukarı tükürse bıyık, aşağıya tükürse sakal. Gelin alalım sizi Şangay Beşlisi’ne demeye cesaret edemiyor. O da korkuyor Amerika’dan. Amerika ipi bir çekerse Rusya boğulur gider, ilmik gibi boğazında.

*

Kimse Amerika’nın karşısında güçlü değil, öyle olsa Çin çoktan ipleri koparır giderdi.

*

Bir gün buradan bir otobüs geçiyordu ve üzerinde Arap harfleri ile “Mihan Tur” yazıyordu. Otobüsü takip ettim, Laleli'de durdu. Şoföre sordum, Farsça konuştuk. Tebriz İstanbul arası çalışıyormuş. “Ben de geleyim” dedim. “Git içeriden biletini al” dedi. 3 gün sonra ver elini İran. İran en sevdiğim yerlerden biridir. Oradan İsfahan, Şiraz, Tahran derken Afganistan ve Pakistan'a geçtim. Seyahatlerimin birçoğu böyle olmuştur. Oturup da “buraya gideyim” diye plan yapmadım.

*

Türkiye'de bugün 160 adet üniversite var. Bu son derece fazla, çünkü seviye düşüyor. Üniversiteden haddinden fazla insan çıkmamalı.

*

Meslek yüksek okuluna. Müthiş bir ihtiyaç var. Bir ordun var, silme general. Eee ne yaparsın sen bu orduyla. Erin, Astsubay'ın yok. Astsubay çok önemlidir askerde. Bir fabrikada da teknisyen önemlidir. Herkes üniversite istiyor iline, siyasetçiler de üniversite getiriyor. Böyle olursa ülkenin kalkınması mümkün değil. Bu kadar üniversite var ama lüzumsuz konular okutuluyor.

*

Bana kalsa Türkiye'de üç adet Felsefe bölümünden fazlasını açmazdım. İlim adamı yetiştirilecekse bir iki fen - edebiyat fakültesi yeter. Bunlar çok değerli mücevherlerdir. Filozof bilim adamları, bir toplumun en üst kurmaylarıdır. Karar verici mercilerimiz, bilim ile feni yani teknolojiyi karıştırdıklarından sürekli olarak teknolog, teknoloji uzmanı çıkarmaktayız. Bu bir bilim değil. teknolog, teknoloji uzmanı  fen-edebiyat fakültelerinden çıkmaz, meslek yüksek okullarında yetişir. Eğer fen-edebiyat fakültelerinin sayısını 3'e 5'e indirirseniz o zaman bilim adamı çıkar.

*

Kürt meselesi Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bastırılmış bir olaydır. Cumhuriyet kurulurken parmağım kör gözüne bir sorun ekildi. Devletin temeline bir dinamit konuldu. Denildi ki: "Bu devlet bir millet-devlettir, Türk'tür, Türk'ün dışında hiçbir şeye yer yoktur." Bütün unsurlar atıldı. O halde niye Kürt'ü aldın içine. Sen "şurası benim değildir" dedin ve attın. Halep'in mesela Kilis'ten, Urfa'dan ne farkı var? Niye Halep dışarıda da Urfa içeride? Kerkük, Hakkari'den Musul, Şırnak'tan daha mı az Türk'tü de onlar dışarıda kaldı. Cetvelle çizilmiş bir sınır. Onları nasıl dışarıda bıraktıysan Kürtleri de dışarıda bırakacak bir sınır çizilebilirdi.

*

İbadet her şeyi yaradan, her şeye gücü yeten o kudreti memnun etmeye yönelik değildir. İbadet size, ona, buna, insanlara olan davranışlarımı ayarlama yönünden önemlidir. Disiplin altına alıyor insanları. Tam hakkını verdiğin takdirde ibadet zahmetli, zorlu, hayatı karartan bir şeydir. Ahlak disiplin isteyen bir şeydir. Çok zordur insanın kendini başkasına adaması. Ahdine vefa göstermesi olağanüstü bir şeydir. Ancak bu kadar zorlu ibadet sürecinden geçen kendini ona alıştırabiliyor. Bu dünya içindir ibadet, ahiret için değil. Ahirette bedensiz olacağız. İbadet bana bedenime hakim olmayı öğretiyor. Çünkü beden en önemli baskı araçlarından biridir. Bedenin isteklerini bastırmazsan onlar seni bastırmaya başlar. Bu sefer sen onları tatmin etmek için başka insanları bastırmaya başlarsın. Buna sömürü diyoruz.

*

Bugün İslam medeniyetinden söz etmek mümkün değil. Büyük medeniyetlerin sona ermesi topyekün ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Şurada burada o medeniyete ilişkin bir yaşama tarzı bölük pörçük devam ediyor. Son 20 yıldır, garip bir tezat, Turgut Özal'la birlikte bu İslami yaşayış buharlaştı Türkiye'de. Muazzam bir çağdaşlaşma baş gösterdi.

Ben de tezat dedim zaten. Özal'ın böyle bir niyeti var mı yok mu bilemeyiz. Zaten tuhaf bir şeydir, insanların niyetlerine göre şekillenmiyor her zaman. Niyet etmediğiniz bir istikamete de yönlendirebiliyorsunuz. Bunun tarihte çok önemli iki örneği var. Martin Luther Hristiyanlığı kurtarmaya çalışırken batırdı. Gorbaçov Sovyetleri kurtarmak isterken parçalanıverdi.

*

Malzemesini tüketen bir yıldız genişler şişer, kaybettiği malzemeyi yeniden tedarik edecek gücü kalmaz ve gittikçe çöker. Sonunda parlak bir cüce olur kalır. Saçtığı malzemeden yerçekimi yasası gereği yeni bir yıldız ve gezegenler oluşur. Medeniyetlerde de benzer. İslam medeniyeti de yaşadı, gelişti, öldü. Onun bıraktığı bir malzeme topluluğu çokluğu var. İslam medeniyeti Müslümanlık dini ile bir ve aynı şey olmamakla birlikte Müslümanlıktan türemiştir. O din duruyor. Medeniyet çerçevesinde değil ama tek tek bireylerin hayatında varlığını sürdürüyor. Bu dinin bildirdiklerinden ve o dinden doğmuş olan medeniyetin bıraktıklarından hareketle yeni bir medeniyet modeli inşa edilebilir.

Profesör Şaban Teoman Duralı


Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı, Merhaba!

Bugün Tahran’ın etrafında bir mezarlıktaki kabirlerde soğuk Tahran gecelerini sabah eden erkek, kadın ve çocukların hayatlarına dair sarsıcı bir haber okudum. Şu an tüm vücudum utanç ve buğz ile dolu. Size yazdığım bu mektup vesilesiyle, bu coğrafyada otuz küsur yıldır sorumluluk üstlenmiş herkesi bu utanca ortak etmek niyetindeyim.

Biliyorum ki birtakım siyasetçiler bu haberleri siyaset ve seçim odaklı tandırı harlamak için bir bahane olarak kullanacaklar. Ancak bu tandırın sıcaklığı gece mezar köşelerinde, parklardaki ağaç diplerinde ve köprü altında uyuyan çocukların, kadınların ve erkeklerin yorgun bedenlerini ısıtmayacak.

Bu haberde insanın iliğine işleyen soğuk geceleri bir kabir köşesinde sabah eden kişinin, muhabirin acı tabiriyle “ölümü yaşayan” kişinin adı “Arman (Değer)”dı. Bu isim beni bırakmıyor. Kaybolan “değeri” mezarda buldular. Utanç olsun bizlere!

Tarihte muktedirlerin, tebdil-i kıyafet bir şekilde, korumalarından, maiyetinden ve kendilerine biat edenlerden uzak, onların dertlerini ve yaşadıkları zorlukları bir nebze de olsa aracısız görüp anlamak için halkın arasına karıştığını okuduk. Şaşkınlıkla okunacak bugünün tarihinin yazılmasında çeşitlilik yaratmak için yetkililerin en azından, yalnız ve tanınmayacak biçimde halkın arasına karışmasını öneririm. Köylere ve uzak şehirlere gitsinler. Bu mümkün değilse eğer; bu civara, Tahran’ın kenar mahallelerine gitsinler ki canlarını ve gençliklerini bu iklime kurban eden, tokat yemekten yüzleri kızarmış onurlu yoksulları görsünler. Eğer bu da mümkün değilse; bir gün şehrin acil servislerine uğrasınlar, gizlice hayatı harcanmış bir hastayı hastaneye yetiştirmeye çalışan bir ambulansa binsinler, yolda bir hastanın canını kurtarmak için yol vereceklerine, insanların gidecekleri yere daha çabuk ulaşmak için nasıl ambulansın arkasına geçmek için yarıştıklarını ve bunu sonuna kadar nasıl sömürdüklerini görsünler.

Bu, basit, acı ve tekrar eden bir örnek ama bugünkü durumumuzun bir özetidir. Bu gizli acımasızlığın hesabını kim verecek? Biz neden ve ne zaman böyle olduk? Biz insanlar artık vatandaş sevgisini unuttuk, küçük ve gizli şiddeti kendi kilimimizi sudan çekmek için günlük davranışlarımız ve söylemlerimizde bir araç yaptık, yalan söylemeyi evdeki ve dışarıdaki hayatımızı sürdürmek için bir yeti olarak öğrendik ve çocuklarımıza da öğretiyoruz.

Biz dertleri yalnızca unutkanca izliyor ve duyuyoruz. Mirdamad yaya geçidi üzerinde kendini asan ve boş cebinde “gözlerimi tedavi ettirecek param yoktu” notu bulunan babadan kim bahsediyor? İçi yanarak bunları dile getiren azınlık da karalamaya maruz kalıyor. Karalayan bu leke, yetkililerin karanlıkların sorumluluğundan firar edişidir. Bu mu müjdelenen şehir? Değerler şehri bu mu?

Asghar Farhadi



Hasan Ruhani ise Farhadi’nin mektubuna cevap olarak şunları söyledi: “Dün bir sanatçı tarafından kaleme alınmış acı dolu bir mektup okudum. Köprülerin altında karton içinde uyuyanları daha önce duymuştuk; ama mezarda uyuyanları bilmiyorduk. İran gibi muazzam bir ülkede biri nasıl yurttaşların bir kısmının çaresizlikten mezarlara sığındığına tanık olabilir? Bu durum kabul edilemez.”

06 Ocak 2017

"Mü'min kul (ölünce) dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur."

Yorgunum, kırgınım, sıkıntılıyım ama,
Ondan uzaklarda ölmeği istemiyorum.

Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî


Aklımdan çıkmıyorsun dedim
Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya

Cahit Zarifoğlu


Ve bu yorgun, bu üzünçlü yüreği
Benim değilmiş gibi, benim değilmiş gibi
Kimse görmeden şöyle bir yol kenarına bıraksam.

Edip Cansever


Uyumak istiyorum, çok yorgunum,
yorgun ve mutluluğum yaralı.
Çok yalnızım – en sevdiğim şarkı bile
yitti gitti ve geri de gelmiyor.

Selma Meerbaum-Eisinger


Öyle güzel bir yorgun adamdı ki babam,
böyle bir gülüşüyle ve susuşuyla
emeği, ekmeği, barışı
öğretiverirdi tastamam.

Dinçer Sümer


pişman olur muyum bilmem
yorgunum, bildiğim bu yalnızca.

Hermann Hesse


Hüznün kekre cemresi düşünce şiire
Sızlatıyor yüreğini gündönümleri
Ve yorgun dönüşler bıkkın serüvenlerden
hiç kaldırmıyor içi artık o hüzünleri
Bir hırsız gibi dönüyor kente

Ahmet Telli


Bir deli kuzgun gibiyim, yaşlı teleğimle
Göğü siliyorum duraksamadan,
Yorgunluktan değil, öyle sanıyorum
Yalnızlıktandır,
Hızla dökülüyor tüyüm teleğim.

Gülten Akın


Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.

Behçet Necatigil


-Yorgunum şimdi, yorgunum çok!
Birde sen cevap vermiyorsun.
Kolundan tutmak istiyorum, fayda yok;
Bırakıp beni gidiyorsun.

Cahit Külebi


Yorgunsam yorgunluğum benim
Size ne benim yorgunluğumdan?
Üç beş yıl yaşadım şu dünyada
Bir gün koyup giderim.

Cahit Külebi


Bozkırın yalımına direnen
solgun bir gül gibi yüzün
Acının, sabrın ve yalnızlığın
sessizliği sararıyor
yorgun güzünde alnının

Ahmet Telli


O yorgun gözlerinin ağırlaşan yaşları,
Kırgın, uyuşuk hali, hazları kasvet veren,
Hurdaya çıkmış silah gibi, mağlup kolları,
Yansıtıyordu narin güzelliğini hepten.

Charles Baudelaire


balkonuma yuva yapan kırlangıç telaş içinde,
aşk yorgunu denizde mor köpüklü sular duruldu
güneşin türküsü duyuluyor uzaktan,sabah oluyor
ışığı sönüyor iskeledeki yorgun fenerin

Bülent Güldal


‘Rüzgâr suyun üzerinde durdu, ve ben yorgunum,’
sanki kan, çocuk gözüyle, dağılıyordu göğe,
duvara asılan resim, örselenmiş bakışlar
iç-içe geçtikçe!
‘Ve ben yorgunum’ derken bir harf
yuvarlandı kan gölüne, göle. Ossessione!

Seyhan Erözçelik


Her gece yorgun kalbime trenlerin
Biri geldi, biri gitti
Başımda zonkladı vapur düdükleri
Huzurum kalmadı , umudum bitti.

Ümit Yaşar Oğuzcan


Dünya
sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı

Cahit Zarifoğlu


ancak ben yorgun ve perişan
arzu dolu yolu bırakıyorum
yarim şiir, arkadaşım şiir
onun huzurlu eline ulaşıncaya değin gideceğim

Furuğ Ferruhzad


Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Yahyâ Kemâl Beyatlı


Dünya gözlerimi kendi ellerimle örttüm
Değdi yorgunluğuma
Bi ölüm kaldıydı onu da gördüm
Beni pişman etmedi doğduğuma

Can Yücel


Yorgun bedenimi biraz dinlendirince
ıssız kıyıda yürümeye koyuldum yine,
sağlam basan ayağım hep daha geride.

Dante Alighieri


Gurûb vakti eşyanın yorgun huzûrunda
Görüyordu vaktin hacmini bekleyen bir bakış.

Sohrâb Sepehri


Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Yahyâ Kemâl Beyatlı


Suda yorgun, muzî tecelliler
Ediyor bir takarrübü ifşâ:

Ahmet Hâşim


Yorgun kalbim seninle elem nedir bilmesin;

Ümit Yaşar Oğuzcan


Yolları yorgun düşüren yolcuydum ben eskiden, artık geçmiş
ve kalbim yorgun düşen.

Oya Uysal


Yalnız bir adam tanıdım,
Yüreği pamuktan.
Gönlü harap olmuş yorgunluktan.
Ellerindeydi kalbi,

Figen Yıldırım


Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

Erdem Bayazıt


Utandı yorgunluktan alçalan kuşu vuran avcı

Tahir Abacı


Gözlerinin mavi limanında
Dağınık kayalara doğru
masum çocuk gibi koşarım
Geri dönerim,
ama kuş gibi yorgun.

Nizar Kabbani


mübalağa yorgunum bu ölüm bâzârında
gözlerimin akında cesedim ışıldıyor
acım dirhem etmezken ağır geldim hayata
münzevi bir gecede direnmek de hayli zor

Sefa Kaplan


Oturdu, ağır ağır bir sigara yaktı
– çoktandır. azaltmaya çalışıyordu –
içkisinden bir yudum aldı, gerindi,
esnedi, adamakıllı yorgundu.

Roni Margulies


Sessizlik yorgunluktur; yorgunluk değilse kederdir; keder değilse hasrettir; hasret değilse sızıdır; sızı değilse derin bir düşünce, bir anıdır veya bütün bunlardır veya bunlardan bazıları.

Mehmed Uzun


"insanın yüreği yorulacağına bileği yorulsun, bilek yorgunluğu geçiyor da gönül yorgunluğu çöreklenip kalıyor insanın içinde."

?


bir şey söyle, yorgunluğumu alsın
eski sevgiler ışıldayan bir şey
gülüştüğümüz günlerin aydınlığı vursun yine

Hüseyin Yurttaş


Yorgun gülüşünü tanımasan da
Sürgünde söylenmiş şarkılar gibi
Yüreğine sessiz bir yağmur düşürecek
Sana bu gece bir konuk gelecek

Haydar Ergülen


Bir akarsuydu yüzün, gülüşün çırılçıplak
duyguların insan yorgunu. Orada birikip durdun
bir karanfil usulca çizdi bugünün şafağını
şimdi bir kez daha sensizlik
boynumda yeni bir yara.

Veysel Çolak


beni güzel hatırla
sana unutulmaz geceler bıraktım
sana en yorgun sabahlar…
gülüşümü….
gözlerimi…
sonra sesimi bıraktım
en güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka….

Okan Savcı


Özledi sizi yorgun bedenim
Komşumun küçük kızı
Nerde o yaz geceleri, kiraz bahçelerinden
Odama dolan türkülerin

Ahmet Uluçay


geri getirmişti eve. Eğere baş aşağı asılı iki beyaz
tavuk ve çok renkli bir horozla;
o baş aşağı duruşlarındaki rahatlık çok şaşırtmıştı beni –
belki de yorgunluktandı bu,
ya da yazgılarına boyun eğmekten? Kaçınılmazlığın dingin
bilgeliği!

Yannis Ritsos


Evden kaçıp gecenin bir vakti,
Sokağın sonundaki denize sığındım;
Uzun yolculuklardan yorgun, eski bir gemiyle söyleştim

Ali Asker Barut


Bir kitap gibi sonuna geldik
Yürüdüğümüz yolların.
Bir noktada ki, üzgün, yorgun
sığınmışız avuntusuna hatıraların.

Ahmet Altümsek


testisi kırık yorgun bir yolcuyum
hiç bir şey avutmuyor artık
kirpiklerimde yağmurlar duman duman
uçsuz bucaksız bir uçurum kıyısında kaldım

Nuri Can


Çoluk çocuğuyla kendi evinde rahat ve şen
Yaşayarak yaşlanan insandır asıl mutlu olan.
Kendi koyunlarının peşinden gider,
Oğlu da kuzuların arkasından koşar,
Eve yorgun döndüğünde karısı su ısıtır.

Tibullus


Yorgun düşüp uzandım altında asumanın;
Gölgende buldum ey dal bir anne ihtimamı.

Arif Nihat Asya


Sözcüklerimin heceleri döküldüğünde yorgunluktan
ve saçma sapan hatalar başladığında daktiloda
uykuya dalmak istediğim
dünyada olup biten
ve engelleyemediklerime
yas için nöbet tutmak istemediğimde artık

Erich Fried


Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…

Ahmet Erhan


Yüreğimin tam ortasında büyük bir yorgunluk var. Asla olamadığım kişi beni üzüyor, ondan bana kalan anılardan neye olduğunu anlayamadığım bir özlem kabarıyor.

Fernando Pessoa


kinle boğuşan yorgun yüreği
aydınlansın diye anamın.

Orhan Kotan


rakı bardağı gibi uçarı, katılmışlardı neşeyle
peçeli kırık geceye. Adam, yorgun yalnızlığının
içinden, sazların dinlendiği bir an hatırlamıştı
Kemanî Sahak efendinin o unutulmaz unutulmuş
valsini: “Git kendini çok sevdirmeden”.

Enis Batur


Buğday başaklarının
Ayakta durmaktan yorgun düşmüşler gibi
Eğilmişti başları

Erdem Bayazıt


anladım neden yorgunluk
gülümserlik getiriyor insana

İsmet Özel


Kulak verin işe gidenlerin türkülerine
Yorgun argın dönüşlerini seyredin.

Necati Cumalı


Biliyorum, dünyadaki kalbi yorgunluklarımızın ‘’ebedi istirahatgah’’ da çok tatlı bir dinlencesi var. Eğer her yorulduğumuzda bunu hatırlarsak ve ferahlatan, gönüle su serpen fırsatları kaçırmazsak. Huzursuzluğun da yorgunluğun da ümitsizliğin de şifası elimizin kalbimizin ulaşabileceği yakınlıkta. Biliyorum.
Fakat bazen, dünyanın kalbime doldurduklarını nereye boşaltacağımı şaşırıyorum.

Zehra Betül


Savaşımım amansız, ve dönüyorum
yorgun gözlerle
ara sıra değişmeyen
görünüşüne toprağın,
fakat gülüşün vardığında,
yükseliyor göğe ve arıyor beni,
ve açıyor benim için
bütün kapılarını hayatın.

Pablo Neruda


gidiyorum; yorgun, solgun, ağlamaklı
viraneme doğru
sizin şehrinizden Tanrı’ya götürüyorum
perişan ve divane gönlümü

Furuğ Ferruhzad


Bir zamanlar göz yaşını sevmezdin
Şimdi neden yaşardı gözlerin
Hasta mısın, yorgun musun nen var
Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar

Victor Hugo


Yorgunuz artık
Göremeseniz de
Yapraklarımız ağır
Dallarımız bezgin

Oruç Aruoba


Yatak ve yorganın kuru yalnızlığında
Ve aklın dar yalnızlığında
Şehrin ve herşeyin
Ve kalabalığın yorgunluğunda
Saçların ve parmakların
Ve gözlerin ve gecenin bu bulanık çağında
Ve aynaların sığ görünümünde
Bunalıyorum.

Erdem Bayazıt


Tütün isçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl – pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu…

Ahmed Arif


pencerede oturmuş
yaşlı adam
gözleri yorgun
saçları ak
ağzı kötümser
kimin yolunu bekler
ölümünden başka

Attila İlhan


Bilirim dostum, kısa bir yol var,
Bu zavallı vücut yorgun düşecek.
Bilirim: Aşk güçlü ölüm kadar.
Yok olduğum zaman, sen ol sevecek.

Zinaida Gippius


rabbim bana bir cümle
öğret ki amel edeyim
bir cümle
yorgunluk şeytanına karşı
içimdeki firavuna
kulluğumu hatırlatan bir cümle

Suavi Kemal Yazgıç


bu karanlıktan ve suskunluktan yorgun
dedim ki ey uyku, başparmağın yeşil bahçelerin anahtarı
gözlerin, dinginliğin balıklarının karanlık havuzu
ağlayan çocuğumun yarattığı yükü çekip al
ve beni unutmanın peri suretli ülkesine götür

Furuğ Ferruhzad


Bu kadar ürkek, yorgun ve güçsüz,
aç, üzgün, susamış, kör ve yitik olan ben,derinden yaralanmış kalbimle,
nasıl arzulayabilirim,
bütünüyle sana sahip olmayı?

Rabindranath Tagore


Dünyanın en uzun hüznü yağıyor
Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne
Kar yağıyor ve sen gidiyorsun
Ağlar gibi yürüyerek gidiyorsun

Erdem Bayazıt


Bugünlerde ben iyi gibiyim
yorgun gri kaideler arasında
hüzünlü bir yeşilim,
Ya sen…
Sen… Nasılsın?
Göğsündeki ağrılar nasıl?
İyi misin?

Birhan Keskin


Yorgun bedenlerde gizlenen hüzün gibi gizledim seni

Ferman Karaçam


Serüvenlerin yorgun yeniği
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar
Unutma

Ahmet Telli


Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun…

Mehmet Akif Ersoy


Mezarlık

Dün akşam gün batmadan
Yaşlı ölülerin arasına
Bir küçük misafir geldi.
Çocuk bahçesinde kovası kalmış
Kumların üstünde küçük küreği.
Besbelli çok yorgun hemen uyudu.
Doğruldu yerinden yaşlı bir ölü
Örttü üstünü:
Madem ki annesi burada yok,
Bu küçük kız bize emanet,
İlerde yatan bir başka ölü
Yavaşça seslendi:
Başındaki kurdelayı çözüp katlayın
Ütüsü bozulmasın.

Baki Süha Ediboğlu


Yorgun gelmiş bir kedidir insan
hayatı yinelemekten.
Kalbine koy, uyuyakalır
Tırnakları gevşer,
mırıltısı damlar damardan

Mahmut Temizyürek


Kalbim, diyorum
Yorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.

Edip Cansever


Eski, yorgun, kırık olsa da kalbiniz,
o şimdi içinizdeki kimsesiz
kalbinizi yanınıza alın şeyhim
gece yalnız geçilmez!”

Haydar Ergülen


oradan oraya taşınmaktan yorgun kalbim
dinleniyor
kendinde

Ketayun Amuzegar


Kafam yorgun.
Kalbim dinleniyor.

Süreyya Berfe


Elimde bir çanta, şurda burda dolaşıyorum
Hep bir yerlere gideceğim sanki
Güvercinler konuyor saçlarıma bileklerime
Uçuşuyorlar
Bir çınar yaprağı düşüyor ayaklarımın dibine
Kupkuru
Elime alıyorum, çiziyorum üstüne kalbimi
Kalbim, diyorum
Yorgunsa da, yaralıysa da, hepimizin aşkına sevgili.

Edip Cansever


bu tınıyı bir yerden tanır gibiyim
gecenin bıçakları kalbime saplanırken
sözlerinden sesime dökülen yorgunluğu

Ayten Mutlu


Kim katlanırdı, bu yorgun yaşamın yükü altında
Homurdanıp terlemeye,
Ölümden sonraki bir şeyin korkusu olmasaydı?

William Shakespeare


Yorgun bedenlerde gizlenen hüzün gibi gizledim seni

Ferman Karaçam


Bizse ılık güneşlerde
yorgun bir arzu ruhları sardığında,

Giosue Carducci


aşk yorgunu denizde mor köpüklü sular duruldu
güneşin türküsü duyuluyor uzaktan,sabah oluyor
ışığı sönüyor iskeledeki yorgun fenerin

Bülent Güldal


Ah, zaman yorgunu günebakan,
Güneşin adımlarını sayıyorsun.

William Blake


Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın
Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

İnsanlardan buz gibi soğudum,
İşte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.

Cahit Külebi


Ya biz, binde bir karşımıza çıkan dostluk,
arkadaşlık, sevgililik fırsatlarını ne yapıyoruz?
Akşamüstünün bir saatinde,
yorgun gövdemizi yaslayıp mırıl mırıl konuşabileceğimiz,
omzumuza dolanan bir kolun,
başımızı yaslayabileceğimiz bir omzun,
belimizi kavrayan bir elin,
uzun yollara dayanıklı aşkların sahibi karşımıza çıktığında
tanıyabiliyor muyuz onu, değerini biliyor,
biricikliğini, benzersizliğini anlayabiliyor muyuz?

Murathan Mungan


viran eylediğin gün yorgun hayallerini
ayrılıkla, hüzünle, aşkla sınandı ölüm

Nurullah Genç


Ben kimselerin anmadığı adam
Yüz yıl yaşamış gibi yorgun
Daha dün doğmuş gibi çocuk

Afşar Timuçin


Selamını almayacak kimse
Hava sıkkın, kapılar kapalı
Başlar omuzlarda
Eller gizlenmiş
Nefesler bulut, gönüller yorgun ve kederli
Billurlaşmış ağaç iskeletleri
Toprak ölmüş
Gökyüzü kısa
Güneş ve ay toza toprağa bulanmış
İşte kış.

Mehdi Ahavan Salis


yorgunum
savrulmuş harman yeri
bitti
yitirdim bir şeyleri

Ayten Mutlu


Bu bedeni ben taşıyacağım yıllar yılı
Sen arkamdan geleceksin..
Ben yorgun düşeceğim aşkdan
Kalbimi sen yükleneceksin…

Aynur Şakman


Öyle der babam, bizimki gönül yorgunluğu
İner merdivenlerden, göğsüne tutunarak
Ekmek derdi diyorlar, dertlerin en güzeli
Hangi dağı kaldırsam, kabuk bağlıyor toprak.

Nadir Aşçı


Yazmıyorum sana bugünlerde biliyorum
Şaşkınım belki.
Belki, yorgun ama
hâlâ sevdalıyım kadınım sana

Gassan Satar


Fırtına kuşları gibi içinde uçtuğunuz sert rüzgarlarla yorgunsunuz, günahlarınızla, hiç bitmeyen hırslarınızla yorgunsunuz, kavgalarla, düşmanlıklarla, kızgınlıklarla yorgunsunuz, avucunuzda sıktığınız bir ustura gibi sizi yaralayan bencilliklerinizle yorgunsunuz.

Ahmet Altan


– Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun…
Hele dinlen azıcık anlaşılan yorgunsun.

Mehmet Akif Ersoy


Üşümekten değil korku, ısınır olmaktan
Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi

Gülten Akın


Elleri artık titriyor eski gibi değil
Başını sanki dünyayı taşıyormuşçasına yorgun tutuyor.
Burda bir Ahmet Erhan var uzakta

Ahmet Erhan


Ben kalkıp gideyim artık. Denize eğilen bir çam biliyorum. Öğleleri, hayatımız kadar ölçülü bir gölge verir yorgun gövdeye, ve akşamları, deri ve dudak olmaya başladıkları an ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi, garip bir türkü söyler çam pürleri arasından esen rüzgârlar. Bir kere sabahlamıştım o ağacın altında. Taş ocağından kazılıp çıkarılmış gibi yepyeniydim, şafakta.

Ah, bir böyle yaşayabilse insan -ama ne çıkar-

Yorgo Seferis


Gönlünü şu zamanın güzellerine kaptıran yorulur durur.
Ey filan ağır ol ki, güzellik seni oyuncak hale getirmesin.
Ahid veren hiçbir güzel yok ki ahdine hiyarret etmiş olmasın.

İbn Şucâ


Senden söz etmekten yoruldum
Ey düğünün gülü kasidede “Bağlı” kadın
Kimsin sen?
Bitişten başka bitişten başka.
Senden söz etmenin yığıntısı bende

Abdülali Rezaki


Kimin boş vakti varsa
Beni kovalıyor
Yoruluyorum..

Mevlana İdris Zengin


Tek başıma yorulmak istemiyorum,
sen de benimle yorul istiyorum.

Pablo Neruda


Yoruldum yaşamaktan yurdumda,
İçimde engin kırlara açılma özlemi,
Bırakıp gideceğim kulübemi,
Çekip gideceğim hırsız ve hayta.

Sergey Yesenin


sevmek de yorulur

Cahit Zarifoğlu


“Yoruldum, patron.. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından yoruldum. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri.. En çokta insanların birbirine kötü davranmasından yoruldum. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan yoruldum. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”

Yeşil Yol / Replik


Zaman bedenleri yıpratır, dilekleri tâzeler, ölümü yakınlaştırır; umulanı uzaklaştırır, kim ona dost olur, onu elde ederse zahmete düşer, kim onu yitirirse yorulur, darlığa uğrar.

Hz. Ali (r.a.)


koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından

Cahit Zarifoğlu


ölümü düşünmekten yoruldum,
şimdi ölümü düşünerek dinleniyorum:

Cahit Koytak


Söz ver bana Soran.
Yorulmayacaksın değil mi?
Sen meylettiğinde ölümlere.
Bu sürgünlük çiçeğini ve sonbahar gecelerini gönlüne al.
Uyardım gelincikleri, üşüdüğünde gelip yaslanacaklar yüreğine.
Ama serçeler ve nergisler üzerine yemin ederim, artık yapamam dediğinde,
Ben yine gelir sırtımı sırtına veririm.

Fatma Savcı


Fakat acı çekmekten yorulan kâlbim
Bu kuşları hayranlıkla izlerken onlara imreniyor
Bu kuşlar ki hayattan sadece bilirler
Şarkı söylemeyi, sevmeyi ve ölmeyi!

François Coppée


Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönülkuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden gidiyorum

Kazım Koyuncu


Bakmaktan yorulduğum dağın ağırlığı
Usulca yayılıyordu yüreğime
Ben yükseldikçe bir şeyler okunuyordu
Önceden duyulmuş fakat neden böyle yabancı!

Tugay Kaban


Sana şimdilerde kırka bölündüm desem
Her köşede bir uzvumla seni beklesem
Sana tehirden yorulmuş saçlarımla gelsem
Görmesen de sen bu kalbi duyarsın

İdris Ekinci


"Bu iş kalbimi zayıflattı. Hepsini hatırlamaya çalışıyorum… mezarları örterken toprağın sesi… kesilmiş vücutlar ve yüzler… oğullarını asla bulamayan anneler. Hafızam benim yükümlülüğüm. Hafızam benim katkım. Yoruldum, çok yoruldum..”

Zulkarnain Banday


Boyun eğiyorum ve neredeyse mutlu
Hissediyorum kendimi
Neredeyse mutlu, üzgün olmaktan yorulmuş
Biri gibi.

Fernando Pessoa


Açtım kendimi bir zambak arzusuyla.
Bir zambak nasıl isterse çiğini sabahın
Ve gece nasıl gölgeli ve nemliyse,
Öylece açıldı ruhum.
Son arzusuyla yöneldim suya
Köklerimle bir kuyunun ıslak
Duvarlarına tutundum.
Köklerimin bana fısıldadığı yol,
Ölümümdü.
Bitti aşkım
Yoruldum.

Bitirdim aşkımı
Ve onu bir zambağın
Gövdesine sakladım.
Bir zambağın kendini açma arzusuyla,
Kapanma isteği arasında geçen an,
O andı hayatı yapan.
Ölümü ve aşkı içiçe kılıp
Bizi kuyuda tutan o an.

Bejan Matur


yorulup taşımaktan hatıraları
topukları toprakla tanışır hükümdarın

A. Ali Ural


Elimden geldiğince görevimi yaptım
Gülümsedim hıçkırıklarımı boğarak
Sonunda kimsenin yorulmadığı denli yoruldum

Aziz Nesin


Ve dahası kocaman bir sahada tek başına koşmaktan yoruldum.
Aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!..
Sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum.
Şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık
Ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!..

Çisel Onat


Şairlerin flaşları kalpleridir
Dışarıya da parlamalı biraz
Kaldı ki ben içimde gezinmekten yoruldum
Sensin, iyi anlarsın beni

Edip Cansever


Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

Erdem Bayazıt


Bu nâs ile yorulma
Kalbinden ırağ olma
Nefsinle dahi kalma
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler

Erzurumlu İbrahim Hakkı


Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
Yoruldu yüreğim yoruldu.

Bedri Rahmi Eyüboğlu


Yorulmaya değmiyor. Ve mehtapta dışarı çıkmak
bekleyenin yoksa değmiyor.

Cesare Pavese


uzun denizlerde yorulmazdı gözlerimiz
birbirimizin güneşine baktıkça
en yeni yerlerimizi birbirimize borçlandık
çünkü âşıktık, kararlıydık, haklıydık

Murathan Mungan


Çünkü bir ihtimal,
bir daha hiç yalnız kalınmayan bir aşk şekli var.
Ve hepimiz de onu arıyoruz yorulmadan…

Sahir Üzümcü


Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım, boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır.

Aşık Veysel


Burası Anadolu’dur
Zaman yorulur gönül yorulmaz
Ama sen
Sen uzaksın
Sen uzaksın balam, gönül özler
Beklerim, beklerim sabah olmaz.

Bahaettin Karakoç


Rûzigârın önüne düşmeyen âdem yorulur

Lâ-edrî


Yorulmaktır cihân-ı köhneyi ta‘mîre uğraşmak

İzzet Mollâ


Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.

Edip Cansever


O’nu öğer öğerim, yorulmam ve usanmam. Affa sebep umarım;
Şairlikle, devlet memurluğuyla geçen ömrün bütün suçlarını..

İmam Bûsîrî (Kaab bin Zubeyr)


bir nehir gibi akıyorsa büyüttüğümüz düşler
yüzmeye başla, yorulduğunda seni tutmaya geldim

Pelin Onay


Sanki biraz da yorulmuşum kendimden,
sözümden,
bana benden hatıra her şeyden.

Masuma Ahadova


Kaç ölüm tasarlıyorsun çıkmazında
belli, yoruldun kendini denemekten.

Ahmet Oktay


akşamlara doğru yürümenin yoruldu adımları,
buz tuttu hayallere giden
bütün yollar

Fatma Savcı


Anne ben geldim, yoruldum artık
Her yolağzında kendime rastlamaktan
Hep acılı, sarhoş ve sarsak
Şiirler çırpıştıran bi adam

Ahmet Erhan


yoruldum. kendimi kurcalayıp duruyorum. yoruldum. kendimi
sahi ben biraz ölsem. sahi ben biraz ölsem. sahi ben biraz

İsmail Kılıçarslan


Ve Sen Tanrım!
Hâlâ çağırmadınsa İsrafil’i…

İşine karışacak değilim
Ben
Yoruldum sadece
Müsait bir yerde inebilir miyim…

Dilek Kartal


Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

Erdem Beyazit


yoruldum seni beklerken vakit geçirdiğim dublörlerinden
sana yazdığım hikayeyi yanlış okuyorlar her seferinde

Murathan Mungan


Bir yanlışlık oldu, ömür de yoruldu
ömrümüz olmaktan. Hevesin huyu değişti,
yıldızları saymak geçmiyor içimden!…

Hüseyin Atabaş


Dinleneceksin artık ebediyen,
Yorgun yüreğim benim. Öldü artık o son hayâl,
Benim ölümsüz sandığım. Öldü o. Hissediyorum,
Yüreğim, içimizde o tatlı hayâllerden,
Arzu da söndü, yalnız umut değil.
Dinlen sonsuza dek. Fazla
Yoruldun. Yok hiçbir şey heyecanlarını
Hak eden senin, hiçbir şey lâyık değil dünyada
Acılarına senin. Acı ve sıkıntı,
Başka bir şey değil yaşam; ve çamur yalnızca dünya.

Giacomo Leopardi


yaşamaktan mı yoruldun itiraf et öyleyse
yorgunluğu duymak bile yaşama sevinci değil mi
bırak adımızı anmasın kimse

Bayram Balcı


İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur

Attila İlhan


şiir de yorar, şiir de yorulur, hiç başlanmamış, yarım kalmış şiirlerden söz etmiyorum, onlara heves yetmemiştir ya da heves o kadardır. Şu tamamlanmış gibi duran, yayımlanmaya hazır, hatta yayımlanmış şiirler de bazen ‘neyse’ yorgunluğunu taşır.
...
İnsan bazen en çok kendinden yorulur!

Haydar Ergülen


Anne ben çok yoruldum..

Erdem Arslan


Demek hepsi
Burada kalıyor öyle mi?
Boşuna yorulduk desene
Özgür bir yürek olmaktı en güzeli…

Mevlana İdris Zengin


N’olur git biraz
Yoruldu gönlüm

Selma Özeşer


Anlamakla yoruluyorum bazan
İçimde acı bir hüzün var

Annemin yüzünü hatırlıyorum bunaldıkça
Ve Allah’ı.

İlhami Atmaca


Yorulmak, dinlenmekten geçmiyor
An be an çöküyor, insanın içindeki güç
Işığı sönüyor…
Beyaza dönüyor rengi git gide
Hissizleşiyor…

Çisel Onat


Yoruldum küçücük rolümden
Yoruldum boyaya bulanmış yüzümden
Buhurdanların yükünden yoruldum

Nizar Kabbani


Aşk da yorulur çok bedende gezinmekten

Arife Kalender


ilk o geldi rıhtıma demirlediği umutlarıyla
durdu. artık yaşamaktan yoruldum
diye yanıtladı oğlunu

Tuğrul Asi Balkar


Adam olmaktan yorulsam,
yorulsam ki yoruluyorum
kendimden, senden, kanayan
ve temiz bir biçimde kesilemeyen her şeyden,
her şeyden sökülüp gidemeyen bir iz bırakmaksızın koyu ve kirli.

Antonio Lopez


sen de mi demekten yoruldu sezar

Perihan Baykal


bir zaman yorulursun
hayat yorucu
hayat bıktırıcı tekrarlarda

Selim Temo


intihar eden şairleri hatırla
hatırla bazen yorulur insan kendisi olmaktan

Ümit Aydın


Hissedince sana vurulduğumu
Anladım ne kadar yorulduğumu
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi

Sabahattin Ali


O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Nazım Hikmet


yorulduğun eski tüfek kalkışından belli

Babür Pınar


Aşk biraz yorulmaktır
Al götür beni o uzak akşamlara

A. Hicri İzgören


Benim o hep fırtınalarla boğuşan ruhum
Yorulmuyor yaşamaktan.

Midyat’lı bir gümüş ustasıdır, süryani
Ve yüzündeki çıban gibi
Yüreğinde yaralar
Taşımaktan.

Yorulmuyor yorulmuyor
Ağır işçi
Kedere ve aşka çalışmaktan

Behçet Aysan


Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman
acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim.
Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
başından başlayabilirim.

İsmet Özel


senin bir parçan değildim ama beni aldın
yorgundum../..yorulmuştum,
omzunu yasladın

Pelin Onay


yoruldum bir gül olmaktan. Tam solacağım derken,
derin bir iç çekiş değiştiriyor her şeyi.

Mehmet Erte


Yoruldum.
Kimsesi yok kimsenin.

Bejan Matur


Soruldukça yoruldum ben
Yoruldun mu diye sormadığından

Emre Gökçe


Eve dönmek istemiyorum albayım. Ya gelmemişse. Ne dediniz? Yazacak oyunlarımız mı var? Onlarla mı uğraşırız? Nedense bugün içimden gelmiyor. Ben artık biraz çöktüm albayım: Aklıma yeni bir şey gelmiyor. Oyunlar beni de yordu galiba. Tabii Bilge’ye belli etmedim, ama ben herhalde bu oyunlara artık devam edemeyeceğim.

Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay


Ve otel müşterileri, onlar
En inandırıcı ölülerimdir benim
Her biri ölümü her gün yeniden yaşar
Camlara yapıştırılmış yüzler gibi
– Unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz –
Hüzünsüz, anlatımsız, soğuk
Akşamüstü rengindedirler ve yorgundurlar.

Esip Cansever


Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum
-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!

Ziya Osman Saba


Attar’ın öldüğü yaşa geldim
yorgun, öfkeli; içimde belli belirsiz
bir hızla sönen mum: Fitil bitti
bitecek, yağ sürüyorum boşuna:
Belki de yarın olmayacak, diyorum.

Enis Batur


Kimi zaman asarlar kendilerini tütün dumanına
bir akşamın en ince yerinde
yorgun yorgun,

Hasan Ali Toptaş


Belki benim sana böyle sığınan
yapayalnız ve öylesine yorgun
kimliği duvarlarda kalan bir kaçak

Ahmet Telli


Büyük yorgunlukların ardından oturup sigara içerdi
En büyük zevki yalnız kalmaktı

Cesare Pavese


sevişme sonrası içilen sigaralar gibi yorgun ve uykuludur yüreğim

Pelin Onay


Geçti ömrüm iklimden iklime
Yuva yaptım kaç paket cigaranın bacasına
Yorgunum, kahvem çamur gibi
Batmaya da razıyım, artık beni anla
Yeter ki sen beni
Hiç yazamayacağım bir romanın kollarına atma.

Didem Madak


Hepsi ve her şey tuhaf ve yorgun şimdi
Yokluğum seni üzmesin
Gecenin alnına sür atını
Hayat seni korkutmasın
Uçabildiğin kadar uç
Ve şu benim çocuk yüzümü unutma…

Engin Turgut


Yorgunuz, kaybetmişiz, dalgınız, kırgınız, küsmüşüz

Mevlana İdris Zengin


Sen hangi aşkları içinde taşıdın da
Şimdi ölümün
Yorgun tayını gözlüyorsun

Mustafa Özçelik


Dinleneceksin artık ebediyen,
Yorgun yüreğim benim. Öldü artık o son hayâl,
Benim ölümsüz sandığım. Öldü o. Hissediyorum,
Yüreğim, içimizde o tatlı hayâllerden,
Arzu da söndü, yalnız umut değil.
Dinlen sonsuza dek.

Giacomo Leopardi


pencerede oturmuş
yaşlı adam
gözleri yorgun
saçları ak
ağzı kötümser
kimin yolunu bekler
ölümünden başka

Attila İlhan


Yalnız gideceğim oraya
Tanrılara ağlayacağım bu defa
–Tanrılar ağlanmaktan yorgundur oysa–

Bejan Matur


Başımı avuçlarına bırakıyorum
Avuçlarında dinleniyor ruhum, ellerin benim vatanım
Orda soluyor düşler, şiirler…

Else Lasker-Schüler


Bu garip dünyada ben yadırgadım yerimi…
Yıllardan sonra bir gün görüp çektiklerimi,
Tanrım, bir meleğine emredecek: “Yetişir!”
Gözlerimi o saat sessiz kapayacağım.
Beni bekleyedursun artık ılık yatağım,
Bütün yorgunluğumu alacak bir teneşir.
Bir yükü atmış gibi sırtımda bir hafiflik,
Oraya geçmek için aşacağım bir eşik.
Bir lâhza tutacağım bana uzanan eli.
Bir el gözlerimdeki perdeyi sıyıracak.
Onları bulacağım!.. Ve annem şaşıracak:
“Oğlum! Ne kadar da büyümüş ben görmiyeli.”

Ziya Osman Saba


Yorgunluk benim genel halim. Bana, ‘Nasılsın?’ diye soranlara, en sık verdiğim yanıtın ‘Yorgunum,’ demek olduğunu keşfettiğim günden beri, daha bilinçli olarak ‘Yorgunum’. Şu memlekette yaşayıp da yorgun olmamak mümkün mü? Beden yorgunluğu dediğinden ne olacak, iki-üç dinlenmeyle geçer, ama ben aslında vatan yorgunuyum! Ruh yorgunuyum, gönül yorgunuyum, hayat yorgunuyum; öğrenmek, bilmek, anlamak, anlamamış gibi yapmak, düşünmek, hissetmek, tanımak, tanık olmak, katlanmak, anlayış göstermek, görmezden gelmek, üzerinde durmamak, idare etmek, üzülmemiş görünmek, alışmak, alışamamak, sabretmek, katlanmak, beklemek yorgunuyum. Tam da artık bu memlekette hiçbir şey şaşırtamaz beni sanırken, her seferinde yeniden şaşırmak yorgunuyum.

Murathan Mungan


Bu, son savaşımız olacak Olric. Sonu nasıl gelirse gelsin, yorgun ordumuz son savaşını veriyor. Askerler, yorgun ve isteksiz. Zafer ya da yenilgi onlar için aynı anlama geliyor artık. Artık savaşmak istemiyorlar.

Oğuz Atay / Tutunamayanlar


Nasıl tanıyorum bilsen geçtiğin sokakları 
Biraz mahmur oluyor bakışları, fersiz, çaresiz 
Ölü kelebekler görüyorum sokak köşelerinde 
Duvar diplerine bırakılmış acılar 
Yorgun ihtiyarlar bir de, gençliğini arayan

Nurullah Genç


Bir cenaze geçirilmişti. Resulullah (salallahu aleyhi ve sellem): "Hem o istirahata kavuştu, hem de ondan istirahata kavuşuldu" buyurdular. Bunun üzerine, yanındakiler: "Ey Allah'ın Resulü, "istirahata kavuşan" ve "ondan istirahata kavuşan" kimdir, bu ne demektir?" diye sordular. Şu açıklamayı yaptı: "Mü'min kul (ölünce) dünyanın yorgunluk ve ağrılarından kurtulur. Tacir (ölünce) ondan da kullar, memleket, ağaçlar ve hayvanlar kurtulur."

Hz. Muhammed (S.A.V.)


akşam eve yorgun ve yufka 
yüreğimi sorgulamış olarak dönmeme rağmen 
hava karardığı zaman 
kol kanat germiş bir vaziyette durmuyor 
sorgulayıcı bir edayla sarıyordu üstümü çatı 

İsmet Özel


Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi… sonsuz iri güller,
Güller ki kamıştan daha nâlân,
Gün doğdu yazık arkalarında!

Ahmet Haşim


Bir gün baksam ki gelmişsin..
Bir güvercin gibi yorgun uzaklardan yar. 
Gözlerinde bir bitmez, bir tükenmez güzellik 
Saçlarında ilkbahar.

Yavuz Bülent Bakiler


Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı! 
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş…. 

Bekir Sıtkı Erdoğan


Gelmiş ve kalmış o yorgunluklar…

İbrahim Tenekeci


Ve kimim ben, düşe kalka dolaşan 
yorgun ruh, dolaşık gönül, som gurur?
Ve kim, beni omzumdan öpüp o siyah 
yolculuğa çağırır?

Birhan Keskin


Eski, yorgun, kırık olsa da kalbiniz,
o şimdi içinizdeki kimsesiz
kalbinizi yanınıza alın şeyhim
gece yalnız geçilmez!”

Haydar Ergülen


Sen ey güzel sesli kuş tutsaksın benim gibi,
Ağlıyorsun, yorgunsun, perişansın bak kolun kanadın yok.

Pervin-i Bamdad


fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
bir güvercin uçurup kıtalar arasından
çağırdın beni
geçerek birer birer sürgün kanyonlarını

Nurullah Genç


bütün savaşlardan yorgun çıkacağız ve yenik

Baki Ayhan T.


Kime yenilmeliyim söylemiyor toprak
papatyaların kehanetinden yorgunum
yorgunum yüzüme defnedilen mahşerden
niyedir bilmiyorum ama
geceyarısı şeytan deresine vuran
ayışığına teslim ediyorum seni
ilk defa kendimi yenmekten dönüyorum

Şeref Bilsel


Bakışı, gözlemekten öylesine yorgun ki 
parmaklıkları, bir şey tutmaz olmuş artık. 
Binlerce parmaklık durur önünde sanki, 
dünya yok ötede, yalnız binlerce parmaklık.

Rainer Maria Rilke


yorgunsam da bildiğiniz yorgunluklardan değil, 
yine de büsbütün yabancı değilim size
diyeceğim o ki yorgunum, 

Suavi Kemal Yazgıç


*nedir kıyı? 
dalgaların yorgunluğu için yastık.

Adonis


insanlar yorgun, 
hayat tarafından cezalandırılmış, 
ya sevgiyle ya da sevgisizlikle 
sakatlanmış.

Charles Bukowski


Dün geceydi 
Sormadan yanıma aldım seni
Göğsünde soluklandı yorgun bedenim
Korktum haber uçuramadım
Kimseler duymasın dillere dolanmasın.

Seher Keçe Türker


Ve çıktığım her yolculukta
Yorgunluğuma aldırmadan
Düşler kuruyordum.

Bejan Matur


Şimdi kavaklar budanır bizim oralarda
Rahatlar yorgun gövdeleri ağaçların
Dallarda ilkyazı muştulayan o göksel koku
Balkır babamın yüzü gibi
Güneş karşı tepelerde

A. Kadir Paksoy


Soğuk
Ve yorgunum
Gitmeliyim
Ama yorgunum
Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Ali Lidar


Gidelim kelimelerin anayurduna
Susmayı deneriz belki şiirlerin
koynunda
Yorgun adımlarla geçip gidelim
bizi içlerine almayan şehirlerden
Geçip gidelim sevdiklerimizin
Düşlerinden

Şehmus Ay


başlarını koymak için yorgun dizine 
sen hazır tut dizini anne 
o mükemmel güne

Nevzat Çelik


İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev 
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar 
Boyunları bükük 
Yorgun asabi kederli kindar 
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor 

İlhan Berk


Ah hüznü bırak
Yorgunuz bizi bekleyen başka aşklar için,

William Butler Yeats


Ah, Yaşlılık günleri yorgun, bezgin günler,
Uykusuz geceler geçiyor acılarla:
Ey gençlik günlerimin altın zamanları,
Neden dönüp gelmiyorsunuz yeniden bana!

Robert Burns


Yorgunsan, uzatamam sana elimi.
Ya da açsan, seni besleyemem.
Sanki yaşamamışım bu dünyada, hiç yokmuşum.
Unutmuşum sanki seni.

Bertolt Brecht


Akşamları getirdiğim yorgunluk beni anlatmıyor..

Gonca Özmen


Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin

Edgar Allan Poe


çünkü sevmeyi beceremiyorum artık, dünyevi bir aşkla
çünkü bana dokunma
çünkü yorgunum, bitkinim sonsuzca
çünkü çok acı çektim

Edward Stachura


yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!

Reha Yünlüel


Yorgun başımı göğsünde emniyette bileyim;
Artık taslarımız ayrı çeşmelerden dolmasın.

Cahit Sıtkı Tarancı


bu kadar saf bir insanın yorgun görünmesi,

Ahmet Güntan


testisi kırık yorgun bir yolcuyum
hiç bir şey avutmuyor artık

Nuri Can


Ilık bir aydınlıkla yıkayıp yorgun ellerini
Görgülü ihtiyarlar bir bir ortalıktan çekilir

Yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor.

Attila İlhan


senin yorgunluklarını
hastanelere makbuz yaptılar
çekingen duruşunu intihara karşı
kullanıyorlar koğuşlarda

İsmet Özel


Zaman bir kum gibi akıyor ayaklarımın altından.
Kalbim bir saat gibi işliyor.
Aşk takatiyle çok yorgunluğa talibim.

Münire Daniş


Yorgunluğun o çiçekleri sulayan
Koca bir nehir olacak
Baba, acıların sürgün…

Ahmet Erhan


Uyumuş… yorgun… ya da hasta numarası yapar,

T.S.Eliot


Sırata adım atamayacak kadar yorgunum

Cihan Oğuz


şimdi ah… yorgunuz

Yelda Karataş


Yorgunum yaklaşmaktan,
Yorgunum dokunmaktan,
Yorgunum, önce sarılıp, dayanıp,
Sonra yıkılıp dağılmaktan.

Böyle iyi, böyle iyi,
Şimdilik böyle çok iyi!

Cahit Koytak


Yorgun ama hâlâ içinde o yakıp tüketen özlemi
bilinmeyenin.

Cevat Çapan


Çekildi derin bir uykuya
Artık kalmadı yorgunluğu.

Emily Dickinson


Peşinden koşmaktan yorgun düşerim

Necati Cumalı


Bedenim öylesine yorgun babam öylesine ölü

Cahit Zarifoğlu


suya sabuna sapmadan
hınzırca çekiyorum o ipi boğazımdan
gerçek nedir diye sorgulamamalısın artık
mütemadiyen yorgunum

Fulya Codal


Eskisi kadar özlemiyorum seni,
Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda..
Adının geçtiği cümlelerde, gözlerim dolmuyor..
Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.
Biraz yorgunum..
Biraz kırgın..

Özdemir Asaf


Ayrılık acısıdır damarlarımda kıvranan
Yorgunum, yaralıyım; no’lur, bırakma beni
Şahikasın; şavkınla tutuştu hücrelerim
Esirinim; ey nur-i nigahım, yakma beni

Nurullah Genç


Hayat bir ah çekiştir,
Umut serapa bir ufuk,
Geçmişi yüklersek,
Geleceğin yorgun sırtına,
Hüznümüze kapılarını açarsa mutluluk,
Bakarsın bir ateş rüyasıyla ıslanır sokaklar.

Muhsin İlyas Subaşı


Bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne
Ve yorgunluk göz kapaklarımı indirince
Seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim.

N. Vaptsarov


Ağır gözkapaklarım, yorgun gece içinde
Hayalinle apaçık kalsın, dileğin bu mu?

Shakespeare


Annem yok artık. Bu kesin. Gelinecek bir yere gitmedi.
İşte geldim çocuklar demeyecek
Nasılsın yavrum demeyecek
Sobanın yanında oturup uzatmayacak yorgun ayaklarını,

Ataol Behramoğlu


Elleri artık titriyor eski gibi değil
Başını sanki dünyayı taşıyormuşçasına yorgun tutuyor.

Ahmet Erhan


Artık içimi ısıtmıyorsun Aşk
Ey donmuş güneş
Gönlüm ümitsizlik çölü
Yorgunum, aşktan yorgun.

Ey aldatıcı şeytan, şiir
Senin de sevinçli goncan kurudu,

Furuğ Ferruhzad


Gözlerinin mavi limanında
Dağınık kayalara doğru
masum çocuk gibi koşarım
Geri dönerim,
ama kuş gibi yorgun.

Nizar Kabbani


Şimdi çok yorgunum.
Dinlenmek için, kendime çekiliyorum.

V. Kayra


şimdi bir masaldan bir peri
sessizce dinlesin beni,
alsın yorgun başımı
alsın cümlemi
usulca kalbine koysun.
benim cümle taşıyacak halim yok

Birhan Keskin


Sonra birden bire gözlerindeki yılgınlık yerini titrek bir umut ışığına bıraktı.. Bütün gücü ile silkinip, erkeğe yaklaştı :
-Belki de yapabiliriz. Ne dersin?

En az Onun kadar istiyordu erkek de.. Ama, ondan daha çok yol katetmişti.. Daha yorgun, daha bitkindi..”Zor” dedi.. “Çok zor…”

Dilek Kartal


güzelsin, küçük yağmurlar topladın da yüzüne
sana sığındıkça ıslandı yorgun saçlarım

Haydar Ergülen


Ben ölürsem öldü demeyin, yoruldu gitti deyin.

Neşet Ertaş


Ölüme hazır olmak benim arzum
   sadece aklımın ölümüne değil,
yorgun kalbimin, incelen kemiklerimin de.
Asıl korkum hep daha fazlasını isteyen bedenim,
   boğuşacak alevlerle
bırakmayacak beni çıkayım
   zaten açık duran kapıdan.

Ursula K. Le Guin


Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum
Ne kimseye küskün ne de dargınım
Bir ahu gözlüye candan vurgunum
Garip gönlüm kapısında kul gibi

Neşet Ertaş


Yorgundu göz kapakları ve belleği,
o bellek ki rüzgârda inatla aynı sayfalarını
karıştırıp bulan bir defter gibi
büyük kar sessizliğinden seçiyordu görüntüleri.

Enis Batur


Çok usul geliyor kulağıma sesler artık!
Ve bir gün, yorgun, boş yere çekmekten bu ipi
Taşı atıp ucuna asacağım kendimi.

Stephan Mallarme 


insan bir yorgunluktur sevgili babacığım
bunu sen söylemedin, kimseler söylemedi

Mehmet Aycı


Uzun yoldan gelmiş gibi yorgunum
Ne kimseye küskün ne de dargınım
Bir ahu gözlüye candan vurgunum
Garip gönlüm kapısında kul gibi

Neşet Ertaş 


Yoruluyorum artık, hepsi bu. Uykuyla dinlenemeyecek kadar yorgunum artık.

John Steinbeck
Gazap Üzümleri




Bercestelerim

Ağlamak   Anne Aşk Ayrılık Baba Babalar ve Oğullar Bellek Cahit Zarifoğlu Cemal S...