Sen bana boş ver, erik ağacı
Çiçeğini açmaya bak.
Bedri Rahmi Eyüboğlu
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
10 Mayıs 2017
Cesedi Nereye Gömelim
1.
bana bir ev yaptın
şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
ruhumun her yeri yıldız pencereleri
evim yok evim yok artık
evde bir ölü bekleyenim
çatım yok çatım yok artık
gövdemin çatısı gözlerim
cesedi nereye gömelim
incir ağacının altına derim bir daha dirilmesin
yazın sarsın kökleri ince bilekleri
nerde saç nerde kök bilinmesin
bir kesik süt gibi gece
içindeki taşı emzirsin
ve uzakta, mezarların orda
islıklarıyla mermerleri okuyan
akan heykel gibi bir yılan
ama üzmeyelim cesedi
kırmayalım ince belli
beyaz seslerle işlemeli
çay bardakları gibi
cesedi nereye gömelim
balkona derim, gelincik çiçeğinin
toprağını eşeleyelim
gelecek gece
bu sabah olmayacaksa
saman yoluna gömelim
görmeyelim ama yaşadığını bilelim
2.
cesedi nereye gömelim
daha ilk dakika ilk saniye
hele bak soğumuş mu iyice
hem insan kalbinde taşır
ardında sandığı cesetleri
cesedi nereye gömelim
saralım sevdiği müziklere
aryalara örtülere ilahilere
tan vaktini bir ekmek kırıntısı gibi
balkona taşıyan güvercinlere
gece bornozlara gündüz önlüklere
oturup düşünelim istersen önce
cesedi nereye gömelim
çarşaflara yatak örtülerine derim
ama istersen bir daha düşünelim
cesedi nereye gömelim
işin bu kadar mı acele
kaldı ki iyi kötü yaşar bir ceset de
pervazda bir çiçeğin açma sesinde
leylakta iskemlede bir gömleğin renginde
bir sokağın isminde bir yolculuk biletinde
jetonların turnikeye düşmesindeki sevinçte
koşarak çıkılan merdivende isim yazmayan zilde
kilise kelimesinde açılıp kapanan perdelerde
parfüm şişesinde ahşap örgü sepette
bir anahtarda kapı numarasında
çiçeklerle mızrakların tutuştuğu savaşta
3.
bana bir ev yaptın
şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
varsa katili parmak izi saç teli
bir kelimenin dönüşü olmayan sesi
rüyamda bir gök gördüm pazartesi
yıldız gibi saçılmıştı yıldız gibi
bir cinayetin izleri
cesedi nereye gömelim
bahçeye gömsek dolunay gecesi
karanlığın kanat sesleriyle girer mi içeri
gizli darbelerle çökertir mi temeli
ayıklar mı parmaklarıyla kökleri
küreyip alevini düşüncelerin
bir cidara çevirir mi yeri
fışkırır mı tekrar dal uçlarından
yağmur kokusundan biberiye sesinden
çözer mi dalgaların göğe çarpan dilini
metroyu niçin düşünmedim ki
yerin altı sürdürür belki bu sonsuz gidip gelişi
cesedi nereye gömelim
cesedi nereye gömelim
kızarmış peteğine mi akciğerin
raporların içine özetine arge verilerinin
fazin kararttığı yüzüne bankazedelerin
çapraz sorularına mı anketlerin
tarihçesine mi bazı kelimelerin
dolmakalem tüplerine enjektörüne mi iğnelerin
düğme iliklerine süzülüşüne mi tüllerin
arkasına mı sinema biletlerinin
kırık yerlerine mi karşılıklı sandalyelerin
izin versek de yaşayadursa bizimle
bir üçüncü kişi gibi kendi halinde
cesedi nereye gömelim
cesedi nereye gömelim
kaldırdığı tozun altına mı şu cümlenin
ey aşk
ölmedin ama diri değilsin içinde senelerin
Cevdet Karal
bana bir ev yaptın
şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
ruhumun her yeri yıldız pencereleri
evim yok evim yok artık
evde bir ölü bekleyenim
çatım yok çatım yok artık
gövdemin çatısı gözlerim
cesedi nereye gömelim
incir ağacının altına derim bir daha dirilmesin
yazın sarsın kökleri ince bilekleri
nerde saç nerde kök bilinmesin
bir kesik süt gibi gece
içindeki taşı emzirsin
ve uzakta, mezarların orda
islıklarıyla mermerleri okuyan
akan heykel gibi bir yılan
ama üzmeyelim cesedi
kırmayalım ince belli
beyaz seslerle işlemeli
çay bardakları gibi
cesedi nereye gömelim
balkona derim, gelincik çiçeğinin
toprağını eşeleyelim
gelecek gece
bu sabah olmayacaksa
saman yoluna gömelim
görmeyelim ama yaşadığını bilelim
2.
cesedi nereye gömelim
daha ilk dakika ilk saniye
hele bak soğumuş mu iyice
hem insan kalbinde taşır
ardında sandığı cesetleri
cesedi nereye gömelim
saralım sevdiği müziklere
aryalara örtülere ilahilere
tan vaktini bir ekmek kırıntısı gibi
balkona taşıyan güvercinlere
gece bornozlara gündüz önlüklere
oturup düşünelim istersen önce
cesedi nereye gömelim
çarşaflara yatak örtülerine derim
ama istersen bir daha düşünelim
cesedi nereye gömelim
işin bu kadar mı acele
kaldı ki iyi kötü yaşar bir ceset de
pervazda bir çiçeğin açma sesinde
leylakta iskemlede bir gömleğin renginde
bir sokağın isminde bir yolculuk biletinde
jetonların turnikeye düşmesindeki sevinçte
koşarak çıkılan merdivende isim yazmayan zilde
kilise kelimesinde açılıp kapanan perdelerde
parfüm şişesinde ahşap örgü sepette
bir anahtarda kapı numarasında
çiçeklerle mızrakların tutuştuğu savaşta
3.
bana bir ev yaptın
şimdi de yıkıyorsun yaptığın evi
varsa katili parmak izi saç teli
bir kelimenin dönüşü olmayan sesi
rüyamda bir gök gördüm pazartesi
yıldız gibi saçılmıştı yıldız gibi
bir cinayetin izleri
cesedi nereye gömelim
bahçeye gömsek dolunay gecesi
karanlığın kanat sesleriyle girer mi içeri
gizli darbelerle çökertir mi temeli
ayıklar mı parmaklarıyla kökleri
küreyip alevini düşüncelerin
bir cidara çevirir mi yeri
fışkırır mı tekrar dal uçlarından
yağmur kokusundan biberiye sesinden
çözer mi dalgaların göğe çarpan dilini
metroyu niçin düşünmedim ki
yerin altı sürdürür belki bu sonsuz gidip gelişi
cesedi nereye gömelim
cesedi nereye gömelim
kızarmış peteğine mi akciğerin
raporların içine özetine arge verilerinin
fazin kararttığı yüzüne bankazedelerin
çapraz sorularına mı anketlerin
tarihçesine mi bazı kelimelerin
dolmakalem tüplerine enjektörüne mi iğnelerin
düğme iliklerine süzülüşüne mi tüllerin
arkasına mı sinema biletlerinin
kırık yerlerine mi karşılıklı sandalyelerin
izin versek de yaşayadursa bizimle
bir üçüncü kişi gibi kendi halinde
cesedi nereye gömelim
cesedi nereye gömelim
kaldırdığı tozun altına mı şu cümlenin
ey aşk
ölmedin ama diri değilsin içinde senelerin
Cevdet Karal
Mavi Kelebekler
Majko, majko, jos te sanjam
(Anne, anne, hala rüyamda seni görüyorum)
Sestro, brate, jos vas sanjam svake noci
(Abla, ağabey, hala her gece rüyamda sizi görüyorum)
Nema vas nema vas nema vas
(Burada değilsiniz)
Trazim vas trazim vas trazim vas
(Sizi arıyorum)
Gdje god krenem vidim vas
(Nereye gitsem, sizi görüyorum)
Majko, oce, sto vas nema
(Anne, baba, neden burada değilsiniz)
Bosno moja ti si moja mati
(Bosna'm, sen benim annemsin)
Bosno moja majkom cu te zvati
(Bosna'm, sana anne diyeceğim)
Bosno majko Srebrenice sestro
(Bosna annem, Srebrenitsa ablam)
Necu biti sam
(Yalnız olmayacağım)
1943 yılında Josip Broz (Tito) liderliğinde kurulan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, farklı dinleri ve etnik grupları barındıran bir ülkeydi. Tito, soğuk savaş yıllarında iki kutuplu dünyada bağımsız politikalar izlemiş, ülkede onun temsilcisi olduğu yeni bir demokrasi deneyi yaşanmıştı. 1980'de Tito'nun ölümünden sonra, özerk cumhuriyet liderleri arasında anlaşmazlıklar başladı. Federal yapı dengesizleşti, milliyetçi ve ayrılıkçı akımlar baş gösterdi.
1990′ların başında Sovyet blokunun da parçalanmasının etkisiyle, etnik gruplar bağımsızlıkları için birer birer isyan bayraklarını çekti. Slovenya ve Hırvatistan'ın bağımsızlığını tanıyan Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler (BM), Makedonya ve Bosna-Hersek'in bağımsızlığını referandum şartına bağladı. 1992'de Bosna-Hersek'te yapılan referandumda çoğunluk bağımsızlıktan yana oy kullandı ve yeni devlet kuruldu. Ancak bu devleti, başta Sırplar olmak üzere bölgedeki diğer etnik gruplar tanımak istemedi. Böylece ülke, 21 Kasım 1995 tarihinde imzalanacak Dayton Barış Anlaşması'na kadar sürecek bir iç savaşa sürüklendi.
Bosna-Hersek'in yaklaşık dört yıl boyunca sahne olduğu insanlık dışı olayları bütün dünya film izler gibi izledi. Devlet liderleri suya sabuna dokunmadı, insanların güvenliklerini sağlamakla yükümlü örgütler destek olma maskesi altında köstek oldu. Sırplar Boşnak ailelerin evlerine girip sivilleri toplattı. Esir alınan halk dövüldü, erkeklerin çoğu öldürüldü, kadınlar sistematik olarak tecavüze uğradı. Tarifsiz acılar yaşandı.
Sırpların Bosna'da başlattıkları bu soykırımın ardından, Birleşmiş Milletler Barış Gücü bölgeye müdahale etti. Nisan 1993′de Srebrenitsa, Barış Gücü'nün "Güvenli Bölge" ilan ettiği altı bölge arasına katıldı. Güvenli bölge, uluslararası koruma güçleri tarafından gerçekten güvenli bölgeler ya da mültecilerin kaçabileceği yollar yaratılması demektir ve bölgeye yönelik her türlü silahlı saldırı yasaklanır. Bu kararın da etkisiyle, diğer bölgelerdeki çatışmalardan kaçan insanlar buraya göç etti ve 24 bin civarı olan kent nüfusu 60 bin civarına ulaştı.
Ancak bu karar hiçbir zaman uygulanmadı. Srebrenitsa, 1995 yılına kadar Sırplar tarafından tecrit edildi. Kaçınılmaz bir sonuç olarak da, açlık ve hastalıklar ile mücadele eden bir toplama kampına dönüştü.
Dünyanın en büyük ordularından olan Eski Yugoslav Halk Ordusu'nun teçhizatına sahip Sırplar ve küçük çaplı Hırvat birlikleri kenti ateş altında tutarlarken, Boşnaklar bölgeye uygulanan silah ambargosu nedeniyle hafif silahlarla, o da atacak mermi bulabilirlerse direnmeye çalıştılar.
11 Temmuz 1995 tarihinde, kentin güvenliğinden sorumlu Hollandalı komutan, idaresi altındaki BM Potoçari kampına sığınan binlerce Boşnak sivili Sırplara teslim etti. General Ratko Mladiç komutasındaki Bosna Sırp ordusu, tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini, tüm dünyanın bakışları altında sergiledi. Sırplar topladıkları ve günlerce işkenceden geçirdikleri Bosnalı Müslümanları, evlatlarının kardeşlerinin gözleri önünde öldürdükten sonra, cesetlerini yine onlara gömdürdüler. Bosna Hersek'in Srebrenitsa kentinde en az sekiz bin (ölü sayısı hala tam olarak bilinemiyor) insan toplu soykırıma uğradı.
Eski Yugoslavya'da işlenen savaş suçları için Boşnaklar, Srebrenitsa Katliamı'ndan yıllar önce BM'nin başlıca yargı organı olan Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'na başvurdular. Mahkeme, soykırımın önüne geçilmesi için taraflara çağrı yapmakla yetindi. Boşnaklar ikinci başvuruyu 2003 yılında yaptı. Lahey yargıçları, 26 Şubat 2007′de kararı açıkladı:
Srebrenitsa'da yaşananlar soykırım olarak kabul ediliyor, ancak sorumlusu olarak Sırbistan gösterilmiyordu. Gerekçe olarak da delil yetersizliği gösterilmişti. Bu kararın da etkisi ile Bosnalılar, toplu mezarların bulunması için bir komisyon kurdu.
Tam da o dönemde, Srebrenitsa başta olmak üzere, Bosna-Hersek'in belirli bölgelerinde yeni bitki türleri ortaya çıktı. Bir zamanlar kanla sulanan topraklar, rengarenk çiçeklere ev sahibi oldu. Çiçekler rüzgara anlattı renklerini, kokularını, özlerini. Rüzgar da estiği her yerde pul kanatlılara. Anlatılanlar en çok mavi kelebeklerin ilgisini çekmiş olacak ki, kısa sürede nüfuslarında büyük artış oldu.
Bu değişiklik, bilim insanlarının ve komisyonun da ilgisini çekti. Bölge genelinde araştırmalar başladı. Araştırmalar esnasında, Artemisia Vulgaris olarak adlandırılan bir bitki türünün belirli yerlerde adeta topraktan fışkırdığı fark edildi. Yaşanan bolluk ve güzellik, genel olarak bu bitki ile beslenen mavi kelebekleri de kendisine çekmişti. Mavi kelebeklerin nüfusu, artan besin miktarına paralel olarak artmıştı.
Artemisia Vulgaris; Yavşan Otu ya da Misk Otu olarak da adlandırılan bir bitki türüdür. Çoğunlukla mezarlıklarda açtığından, Ölüm Çiçeği olarak da bilinmektedir. Bitkiler karbonu, hidrojeni ve oksijeni hava ile sudan, diğer bütün besinleri topraktan alırlar. Toprağın verimliliğini artıran faktörlerden biri de doğal gübredir. İnsan bedeni toprağa karıştıkça çeşitli mineraller sağlayarak toprağın besleyiciliğini artırır. Bu artış da, yaşamak için söz konusu minerallere muhtaç Artemisia bitkisinin coşarak açmasını sağlar.
Mavi kelebeklerin gösterdikleri yol ile Artemisia bitkisine ulaşan bilim insanları, bu artışın altında yatan nedeni bulmak için bölgede kazılara başladılar. Önce bir kaç bedene rastlandı. Araştırma derinleştikçe toplu mezarlara ulaşıldı. Olay basına yansıyınca, yerel halk da kazılara katıldı. Mezarlar birer birer ortaya çıktı. Kazılara katılan arkeoloji profesörü Margaret Cox'un anlattığına göre; uydu fotoğraflarıyla toplu mezarların yerleri tespit edilebilir olduğundan, cesetler tek tek bilindik mezarlıklara gömülmüş, herhangi bir manyetik değişkenlik taraması yapılamaması için mezarların içine metal parçalar bırakılmıştı. Hatta çoğu mezara, araştırmacıları yıldırmak için bubi tuzakları koyulmuştu.
ICMP (International Commission on Missing Persons - Kayıp Kişiler Uluslararası Komisyonu), Bosna'da bugüne dek toplu mezarların açılması sonucu toplam 17 bin kişinin kimlik tespitinin yapıldığını ve yaklaşık 13 bin kişinin daha olduğunu bildiriyor. Bu çalışmalar oldukça zahmetli olduğundan büyük kısmında iş makineleri ve sonrasında DNA analizi kullanılıyor.
Yine ICMP verdiği bir röportajda, aynı insana ait bir cesedin 50 km'lik bir alanda toplam 13 farklı mezardan çıkarıldığı durumların bile olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, toplu mezarların bu kadar derin kazılmasının ve bedenlerin parçalanıp dağıtılmasının katliamın izlerinin silinmesine yönelik yapılmış bilinçli bir çalışmanın ürünü olduğunu düşünüyorlar.
Ben Srebrenitsa'da yaşamadım. 11 Temmuz 1995 gününü ve sonrasında neler yaşandığını; ne geride kalanların gözünden, ne de topraklarından silah zoruyla sökülüp alınan, sonra paramparça edilerek yine o toprakların altına hapsedilen bedenlerin gözünden görebilirim...
Ancak Sırpların bu katliamdan sorumlu tutulmamasının, katliam hakkındaki belki de en çarpıcı ve doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum. Sırp ordusunun yapmış olduğu katliamın arkasındaki asıl suçluların Sırp halkı olmadığını bilmek ve bildirmekle yükümlü hissediyorum kendimi. Çünkü burada işlenen insanlık ayıbı; çıkarcı politikaların, faşizmin, sadizmin, silah tüccarlarının zaferinin en acı örneklerinden biridir.
Srebrenitsa katliamı, dünyanın insan hakları konusundaki tutumunu tarihe kapkara harflerle yazdırmıştır. Barış kuruluşlarının içinde bile barışa karşı insanların olabildiğinin açık ispatıdır. Katliama seyirci kalan tüm ulusların, katliama azımsanmayacak kadar katkısı vardır. Dolayısı ile bu kıyımı bir milliyete ya da dine mal etmek, bunların hepsini görmezden gelmek demektir. Bir başka insanlık ayıbıdır...
Melda Olcaytu
(Anne, anne, hala rüyamda seni görüyorum)
Sestro, brate, jos vas sanjam svake noci
(Abla, ağabey, hala her gece rüyamda sizi görüyorum)
Nema vas nema vas nema vas
(Burada değilsiniz)
Trazim vas trazim vas trazim vas
(Sizi arıyorum)
Gdje god krenem vidim vas
(Nereye gitsem, sizi görüyorum)
Majko, oce, sto vas nema
(Anne, baba, neden burada değilsiniz)
Bosno moja ti si moja mati
(Bosna'm, sen benim annemsin)
Bosno moja majkom cu te zvati
(Bosna'm, sana anne diyeceğim)
Bosno majko Srebrenice sestro
(Bosna annem, Srebrenitsa ablam)
Necu biti sam
(Yalnız olmayacağım)
1943 yılında Josip Broz (Tito) liderliğinde kurulan Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, farklı dinleri ve etnik grupları barındıran bir ülkeydi. Tito, soğuk savaş yıllarında iki kutuplu dünyada bağımsız politikalar izlemiş, ülkede onun temsilcisi olduğu yeni bir demokrasi deneyi yaşanmıştı. 1980'de Tito'nun ölümünden sonra, özerk cumhuriyet liderleri arasında anlaşmazlıklar başladı. Federal yapı dengesizleşti, milliyetçi ve ayrılıkçı akımlar baş gösterdi.
1990′ların başında Sovyet blokunun da parçalanmasının etkisiyle, etnik gruplar bağımsızlıkları için birer birer isyan bayraklarını çekti. Slovenya ve Hırvatistan'ın bağımsızlığını tanıyan Avrupa Birliği (AB) ve Birleşmiş Milletler (BM), Makedonya ve Bosna-Hersek'in bağımsızlığını referandum şartına bağladı. 1992'de Bosna-Hersek'te yapılan referandumda çoğunluk bağımsızlıktan yana oy kullandı ve yeni devlet kuruldu. Ancak bu devleti, başta Sırplar olmak üzere bölgedeki diğer etnik gruplar tanımak istemedi. Böylece ülke, 21 Kasım 1995 tarihinde imzalanacak Dayton Barış Anlaşması'na kadar sürecek bir iç savaşa sürüklendi.
Bosna-Hersek'in yaklaşık dört yıl boyunca sahne olduğu insanlık dışı olayları bütün dünya film izler gibi izledi. Devlet liderleri suya sabuna dokunmadı, insanların güvenliklerini sağlamakla yükümlü örgütler destek olma maskesi altında köstek oldu. Sırplar Boşnak ailelerin evlerine girip sivilleri toplattı. Esir alınan halk dövüldü, erkeklerin çoğu öldürüldü, kadınlar sistematik olarak tecavüze uğradı. Tarifsiz acılar yaşandı.
Sırpların Bosna'da başlattıkları bu soykırımın ardından, Birleşmiş Milletler Barış Gücü bölgeye müdahale etti. Nisan 1993′de Srebrenitsa, Barış Gücü'nün "Güvenli Bölge" ilan ettiği altı bölge arasına katıldı. Güvenli bölge, uluslararası koruma güçleri tarafından gerçekten güvenli bölgeler ya da mültecilerin kaçabileceği yollar yaratılması demektir ve bölgeye yönelik her türlü silahlı saldırı yasaklanır. Bu kararın da etkisiyle, diğer bölgelerdeki çatışmalardan kaçan insanlar buraya göç etti ve 24 bin civarı olan kent nüfusu 60 bin civarına ulaştı.
Ancak bu karar hiçbir zaman uygulanmadı. Srebrenitsa, 1995 yılına kadar Sırplar tarafından tecrit edildi. Kaçınılmaz bir sonuç olarak da, açlık ve hastalıklar ile mücadele eden bir toplama kampına dönüştü.
Dünyanın en büyük ordularından olan Eski Yugoslav Halk Ordusu'nun teçhizatına sahip Sırplar ve küçük çaplı Hırvat birlikleri kenti ateş altında tutarlarken, Boşnaklar bölgeye uygulanan silah ambargosu nedeniyle hafif silahlarla, o da atacak mermi bulabilirlerse direnmeye çalıştılar.
11 Temmuz 1995 tarihinde, kentin güvenliğinden sorumlu Hollandalı komutan, idaresi altındaki BM Potoçari kampına sığınan binlerce Boşnak sivili Sırplara teslim etti. General Ratko Mladiç komutasındaki Bosna Sırp ordusu, tarihin gördüğü en büyük katliamlardan birini, tüm dünyanın bakışları altında sergiledi. Sırplar topladıkları ve günlerce işkenceden geçirdikleri Bosnalı Müslümanları, evlatlarının kardeşlerinin gözleri önünde öldürdükten sonra, cesetlerini yine onlara gömdürdüler. Bosna Hersek'in Srebrenitsa kentinde en az sekiz bin (ölü sayısı hala tam olarak bilinemiyor) insan toplu soykırıma uğradı.
Eski Yugoslavya'da işlenen savaş suçları için Boşnaklar, Srebrenitsa Katliamı'ndan yıllar önce BM'nin başlıca yargı organı olan Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'na başvurdular. Mahkeme, soykırımın önüne geçilmesi için taraflara çağrı yapmakla yetindi. Boşnaklar ikinci başvuruyu 2003 yılında yaptı. Lahey yargıçları, 26 Şubat 2007′de kararı açıkladı:
Srebrenitsa'da yaşananlar soykırım olarak kabul ediliyor, ancak sorumlusu olarak Sırbistan gösterilmiyordu. Gerekçe olarak da delil yetersizliği gösterilmişti. Bu kararın da etkisi ile Bosnalılar, toplu mezarların bulunması için bir komisyon kurdu.
Tam da o dönemde, Srebrenitsa başta olmak üzere, Bosna-Hersek'in belirli bölgelerinde yeni bitki türleri ortaya çıktı. Bir zamanlar kanla sulanan topraklar, rengarenk çiçeklere ev sahibi oldu. Çiçekler rüzgara anlattı renklerini, kokularını, özlerini. Rüzgar da estiği her yerde pul kanatlılara. Anlatılanlar en çok mavi kelebeklerin ilgisini çekmiş olacak ki, kısa sürede nüfuslarında büyük artış oldu.
Bu değişiklik, bilim insanlarının ve komisyonun da ilgisini çekti. Bölge genelinde araştırmalar başladı. Araştırmalar esnasında, Artemisia Vulgaris olarak adlandırılan bir bitki türünün belirli yerlerde adeta topraktan fışkırdığı fark edildi. Yaşanan bolluk ve güzellik, genel olarak bu bitki ile beslenen mavi kelebekleri de kendisine çekmişti. Mavi kelebeklerin nüfusu, artan besin miktarına paralel olarak artmıştı.
Artemisia Vulgaris; Yavşan Otu ya da Misk Otu olarak da adlandırılan bir bitki türüdür. Çoğunlukla mezarlıklarda açtığından, Ölüm Çiçeği olarak da bilinmektedir. Bitkiler karbonu, hidrojeni ve oksijeni hava ile sudan, diğer bütün besinleri topraktan alırlar. Toprağın verimliliğini artıran faktörlerden biri de doğal gübredir. İnsan bedeni toprağa karıştıkça çeşitli mineraller sağlayarak toprağın besleyiciliğini artırır. Bu artış da, yaşamak için söz konusu minerallere muhtaç Artemisia bitkisinin coşarak açmasını sağlar.
Mavi kelebeklerin gösterdikleri yol ile Artemisia bitkisine ulaşan bilim insanları, bu artışın altında yatan nedeni bulmak için bölgede kazılara başladılar. Önce bir kaç bedene rastlandı. Araştırma derinleştikçe toplu mezarlara ulaşıldı. Olay basına yansıyınca, yerel halk da kazılara katıldı. Mezarlar birer birer ortaya çıktı. Kazılara katılan arkeoloji profesörü Margaret Cox'un anlattığına göre; uydu fotoğraflarıyla toplu mezarların yerleri tespit edilebilir olduğundan, cesetler tek tek bilindik mezarlıklara gömülmüş, herhangi bir manyetik değişkenlik taraması yapılamaması için mezarların içine metal parçalar bırakılmıştı. Hatta çoğu mezara, araştırmacıları yıldırmak için bubi tuzakları koyulmuştu.
ICMP (International Commission on Missing Persons - Kayıp Kişiler Uluslararası Komisyonu), Bosna'da bugüne dek toplu mezarların açılması sonucu toplam 17 bin kişinin kimlik tespitinin yapıldığını ve yaklaşık 13 bin kişinin daha olduğunu bildiriyor. Bu çalışmalar oldukça zahmetli olduğundan büyük kısmında iş makineleri ve sonrasında DNA analizi kullanılıyor.
Yine ICMP verdiği bir röportajda, aynı insana ait bir cesedin 50 km'lik bir alanda toplam 13 farklı mezardan çıkarıldığı durumların bile olduğunu söylüyor. Araştırmacılar, toplu mezarların bu kadar derin kazılmasının ve bedenlerin parçalanıp dağıtılmasının katliamın izlerinin silinmesine yönelik yapılmış bilinçli bir çalışmanın ürünü olduğunu düşünüyorlar.
Ben Srebrenitsa'da yaşamadım. 11 Temmuz 1995 gününü ve sonrasında neler yaşandığını; ne geride kalanların gözünden, ne de topraklarından silah zoruyla sökülüp alınan, sonra paramparça edilerek yine o toprakların altına hapsedilen bedenlerin gözünden görebilirim...
Ancak Sırpların bu katliamdan sorumlu tutulmamasının, katliam hakkındaki belki de en çarpıcı ve doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum. Sırp ordusunun yapmış olduğu katliamın arkasındaki asıl suçluların Sırp halkı olmadığını bilmek ve bildirmekle yükümlü hissediyorum kendimi. Çünkü burada işlenen insanlık ayıbı; çıkarcı politikaların, faşizmin, sadizmin, silah tüccarlarının zaferinin en acı örneklerinden biridir.
Srebrenitsa katliamı, dünyanın insan hakları konusundaki tutumunu tarihe kapkara harflerle yazdırmıştır. Barış kuruluşlarının içinde bile barışa karşı insanların olabildiğinin açık ispatıdır. Katliama seyirci kalan tüm ulusların, katliama azımsanmayacak kadar katkısı vardır. Dolayısı ile bu kıyımı bir milliyete ya da dine mal etmek, bunların hepsini görmezden gelmek demektir. Bir başka insanlık ayıbıdır...
Melda Olcaytu
Sessizlik
Biz o kadar; o kadar ağladık ki beraber,
Gözyaşları doldurdu avucumu şimdilik.
Şimdilik uzun uzun, bambaşka bir sessizlik
Yavaşça alçalarak, yavaşça bizi dinler.
Etrafta kalan sesler kesildi birer birer.
Hatırlamaz olmuşum, herşey uzakta, silik.
Yalnız senin vücudun... Ah işte bir içimlik
Bir su gibi ellerin avucumda serinler.
Vücudunun gölgesi bak yerde gölgemle bir,
Yeni bir nefes gibi sessizlik göğsümdedir.
Sessizlik içerime doluyor yudum yudum.
Dolu bir yelken gibi göğsümde genişleyiş,
Ve öyle için için, ve öyle geniş geniş.
Ben hiçbir şey duymadan, ben yalnız seviyorum.
Ziya Osman Saba
Gözyaşları doldurdu avucumu şimdilik.
Şimdilik uzun uzun, bambaşka bir sessizlik
Yavaşça alçalarak, yavaşça bizi dinler.
Etrafta kalan sesler kesildi birer birer.
Hatırlamaz olmuşum, herşey uzakta, silik.
Yalnız senin vücudun... Ah işte bir içimlik
Bir su gibi ellerin avucumda serinler.
Vücudunun gölgesi bak yerde gölgemle bir,
Yeni bir nefes gibi sessizlik göğsümdedir.
Sessizlik içerime doluyor yudum yudum.
Dolu bir yelken gibi göğsümde genişleyiş,
Ve öyle için için, ve öyle geniş geniş.
Ben hiçbir şey duymadan, ben yalnız seviyorum.
Ziya Osman Saba
O Ve Ben
Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için...
Yaşamak; bütün âdetlerden uzak
Yaşamak...
Hayır değil, değil sıcak;
Dudaklarının hâtırası;
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu
böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı,
Gözlerine bakmalıyım,
Sesini işitmeliyim.
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz
Yapamam, onsuz edemem.
Bana su, bana ekmek, bana zehir
Gibi gelen çirkin kızım.
Sensiz edemem!
Sait Faik Abasıyanık
Ölmemek, delirmemek için...
Yaşamak; bütün âdetlerden uzak
Yaşamak...
Hayır değil, değil sıcak;
Dudaklarının hâtırası;
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu
böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı,
Gözlerine bakmalıyım,
Sesini işitmeliyim.
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz
Yapamam, onsuz edemem.
Bana su, bana ekmek, bana zehir
Gibi gelen çirkin kızım.
Sensiz edemem!
Sait Faik Abasıyanık
Sonnet
Yürüyorum kara toprağın ıssızlığında
Seni nice göresim geliyor, Amarillis'im.
Ben, aydın bir insan eski bir çoban kılığında,
Sen yaşadın diye geliyor bu yerleri öpüp sevesim.
Seyrederim geceyarılarına dek yıldızları
Kimin şerefine donanmış derim böyle gökyüzü?
Hep böyle sensiz mi geçecek bu cennet yazları?
Hep böyle sensiz mi yolcu edeceğim turnalarla güzü?
Yeşil yollarında yürür gibiyim sonrasızlığın
Acılar toplamakta son çiçeklerden gönlüm yığın yığın,
Ne zaman dolacak öpüş sesimizle yıldızların altı?
Biliyorum beklemenin de bir güzelliği var,
Bekledikçe gönül yemişi balla dolar
Bir kovan bal olur sonunda en korkunç bunaltı.
Hasan İzzettin Dinamo
Seni nice göresim geliyor, Amarillis'im.
Ben, aydın bir insan eski bir çoban kılığında,
Sen yaşadın diye geliyor bu yerleri öpüp sevesim.
Seyrederim geceyarılarına dek yıldızları
Kimin şerefine donanmış derim böyle gökyüzü?
Hep böyle sensiz mi geçecek bu cennet yazları?
Hep böyle sensiz mi yolcu edeceğim turnalarla güzü?
Yeşil yollarında yürür gibiyim sonrasızlığın
Acılar toplamakta son çiçeklerden gönlüm yığın yığın,
Ne zaman dolacak öpüş sesimizle yıldızların altı?
Biliyorum beklemenin de bir güzelliği var,
Bekledikçe gönül yemişi balla dolar
Bir kovan bal olur sonunda en korkunç bunaltı.
Hasan İzzettin Dinamo
Lavinia
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.
1957
Özdemir Asaf
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.
1957
Özdemir Asaf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
-
Ah, kiraz çiçekleri Keşke sizin gibi Düşebilseydim. Masaoka Shiki Kiraz devşirmeye gitmiştin hani Çilek kokuyorsun vakte yab...
-
Sandık ki, her şeyi kaldırabilir sözcükler. Söylene söylete tüketemeyiz aşkı da, şiiri de eviçimizde. bir koşu! Konuşa konuştura gitme...
-
Rahman ve rahîm Allah'ın adıyla. "Bütün hamdler, övgüler âlemlerin Rabbi Allah'adır. O Rahmandır, Rahîmdir. Din gününün, hesap ...
-
Rüzgâr, beyaz denizin geniş düzlüğü üzerinde kara bulutları topluyor Deniz ve bulutlar arasında, gururla açılmış bir kanat uçuyor Fırtına ha...
-
Yok senin kendi hayatın. Benim ölümümdür sadece senin hayatın. Ne yaşarsın ne de ölürsün bu yüzden… Hiçbir kadın tutmaz seni göğsüne. Hiçbir...
-
1. Mevlânâ’nın İranî-İslamî düşünce ve sanat alanındaki konumunun üstünlüğü ve kendine özgü dünya görüşünün önemi nedeniyle onun düşüncesind...
-
kurtarılmış bir kalptir taşıdığın senin, ne bakırdan bükülmüş ne de geçirilmiş bir değirmenden kimselere benzemeyen. kurtarılmış bir aşk yaş...
-
Haberin olsun ruhum, Hatırı sayılır bir yangın olacak. * Ah, ne güzel günlerdi. Ama ardından hüzün dolu bir günbatımı geldi... * Söyle kalbi...
-
dizleri titreyenleri alıyoruz yanımıza, düz yolda ayağı tökezleyenleri, aklı tökezleyenleri, yüreği hızlı çarpanları alıyoruz yanımıza, i...





