Bir kitap kadar elverişli değildir hiçbir gemi
Uzak ülkelere götürmek için bizi.
Ve hiçbir atın şaha kalkmış
Bir sayfa şiire ulaşamaz hızı.
En yoksullar bile katılabilir bu tura
Kaçak yolculuk etmelere son,
Ne kadar hesaplı şu
İnsan ruhunu taşıyan fayton..
Emily Dickinson
Türk ve Dünya Şiirleri Antolojim "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"
06 Temmuz 2017
Taş
Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu.
“Şoför bey! Burada ineceğim.”
Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etrafına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.
“Evet, burada!”
Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Acaba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.
Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorulara cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlarla kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.
“Bagajın var mı abi!”
Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap veren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkasına doğru yürümeye başlamıştı.
Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan muavin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.
Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü duyan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.
Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.
Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzaklaşmış olmasıydı!.
Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerinde tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebilmesi artık mümkün değildi!.
Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.
Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir restoranda insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber otlamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gireceksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.
İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.
Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki parmakla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.
Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.
Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!
Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşamak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete gitmek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.
Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.
Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşamak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini hissediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu insan sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sürünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.
Ama artık bitmişti.
Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.
Etrafına bakındı.
Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.
Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşamanın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.
Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.
İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.
Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçekten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini severdi o günlerde.
O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.
Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.
Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.
Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakışları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.
“Veda yamacı!. Merhaba!.”
***
“Burada ne yapıyorsun?”
İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.
“Yaşıyorum.”
“Yalnız mı?”
“Hayır, sadece insanlar yok!.”
“Bunun adı yalnızlık değil mi?”
Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.
***
İhtiyar kulübenin içinden seslendi.
“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”
İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.
İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.
Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübenin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.
“Niye sordun?”
“Yemeği ona göre yapacağım.”
Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyordu.
Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.
“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”
***
- İnsanları sevmiyor musun?
İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.
- Genel bir soru mu?
- Evet.
- Seviyorum.
- O halde niye tek başına yaşıyorsun?
- Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.
- Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.
- Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.
- Anlayamadım!..
- İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.
Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.
- Sigara içer misin?
- Bıraktım.
Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.
- Ben insanları sevmiyorum!..
Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.
- Genel bir cevap mı bu?
- Evet, genel.
- O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.
İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..
Aklı ve duyguları karıştı.
Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,
- Kendime değer veriyorum.
İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,
- Beni anlayamazsın!.
- Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.
Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,
- Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.
İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,
- Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?
- Evet.
Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?
- Hayır
Biraz sustu ve ilave etti.,
- Ne demek istediğimi anladın değil mi?
- Evet.
Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.
Sigarasını bu keyif ile içine çekti.
Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,
- Kaç yıldır buradasın?
- Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.
- İnzivaya mı çekiliyorsun?
- Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.
Pek anlayamamıştı bu cevabı.,
- Neden?
İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,
- Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.
Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.
Hafifçe gülümseyerek âfedersiniz dedi.
İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.
Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.
Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.
Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,
Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,
- Yaşamaktan bıktın mı?
- Sadece yorulduğumu hissediyorum.
- Ölmek istiyor musun?
İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.
- Hayır.
- Doğru mu söylüyorsun!.
İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.
- Sen yalan söyler misin?
- Gerekirse.
İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.
Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,
- Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?
- Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.
- Neden?
- Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.
Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak istemedi. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.
Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.
“Sen korkuyor musun?”
İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..
“Neden korkuyor muyum?”
“Ölümden”.
“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha korkutucu değil mi?”
Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğenmişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiyarın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşılık vermişti.
“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”
Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizlemeden cevap verdi.
“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünmedim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”
“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”
Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya çalıştı.
“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söyleyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Korkmadan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.
İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.
“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”
Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.
“Bana acımanı istemedim!.”
“Ben de isteyerek acımadım!.”
Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, kendisini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak durumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendilerini aldatan bu insanlardı.
“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer insanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”
İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladığı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.
“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”
Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.
“Tabi ki yoktur.”
“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”
“Önemli olan yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”
İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacına yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.
“Galip çıkacağım!.”
İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.
“Nasıl?”
“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”
İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhtiyar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.
“Neyi anlayamadın?”
İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.
“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”
Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık getirmek istedi.
“Ben ölüme boynumu değil, kılıcımı uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”
“Netice?”
“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”
İhtiyar hafifçe gülümsedi.
“Neden gülümsedin!.”
“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”
Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.
“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Neden gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.
Biraz durdu.
Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.
Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu cevabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak istemedi. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.
Mevzuyu değiştirmek istedi.
Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğinden veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duruma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.
“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”
Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.
“Beni anlamıyorsun!. Ölümüme ferman çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”
“Peki, suçun ne?”
“Ne suçu?”
“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”
Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de meraklandığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.
“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”
“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”
“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”
İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla samanı birbirinden ayırmak istercesine sordu.
“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?
Genç adam yine şaşırdı!.
Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.
Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?
Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.
Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece benim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde ölmek!.
“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de anlamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”
“Her neyse” dedi kendi kendine!.
“Nerede öleceksin?”
“Orada, Veda tepesinde!.”
“Veda tepesi mi?”
“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum orayı. Oraya Veda tepesi diyorum.”
İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.
“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”
“Hayır”
“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”
“Ne çukuru?“
İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap verdi.
“Leş çukuru.”
“Anlayamadım.”
“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine gelince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”
Öylece kalakalmıştı.
İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kılmam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.
“Söylesene, sen ne demek istedin.”
“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”
Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihtiyar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü tamamladı.
“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”
Genç adam sustu!.
Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.
Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübenin kapısına çakılı kalmıştı sanki.
Düşünmeye başladı…
İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuştu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.
Doğru söylemişti ihtiyar.
***
Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.
“Masanın üstünde hala taş yok?.”
İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.
“Söylediğim taş, masanın altında!.”
Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.
“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”
“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa var olması yeter demiştin!.”
“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstünde olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”
“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”
“Evet.”
“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altındaydı dersin!..”
Mehmet Alagaş
Taş / İnsan Dergisi Yayınları
“Şoför bey! Burada ineceğim.”
Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etrafına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.
“Evet, burada!”
Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Acaba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.
Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorulara cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlarla kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.
“Bagajın var mı abi!”
Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap veren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkasına doğru yürümeye başlamıştı.
Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan muavin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.
Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü duyan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.
Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.
Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzaklaşmış olmasıydı!.
Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerinde tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebilmesi artık mümkün değildi!.
Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.
Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir restoranda insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber otlamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gireceksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.
İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.
Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki parmakla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.
Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.
Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!
Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşamak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete gitmek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.
Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.
Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşamak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini hissediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu insan sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sürünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.
Ama artık bitmişti.
Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.
Etrafına bakındı.
Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.
Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşamanın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.
Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.
İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.
Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçekten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini severdi o günlerde.
O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.
Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.
Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.
Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakışları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.
“Veda yamacı!. Merhaba!.”
***
“Burada ne yapıyorsun?”
İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.
“Yaşıyorum.”
“Yalnız mı?”
“Hayır, sadece insanlar yok!.”
“Bunun adı yalnızlık değil mi?”
Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.
***
İhtiyar kulübenin içinden seslendi.
“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”
İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.
İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.
Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübenin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.
“Niye sordun?”
“Yemeği ona göre yapacağım.”
Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyordu.
Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.
“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”
***
- İnsanları sevmiyor musun?
İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.
- Genel bir soru mu?
- Evet.
- Seviyorum.
- O halde niye tek başına yaşıyorsun?
- Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi başkasıyla paylaşmak istemiyorum.
- Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.
- Doğru. Fakat herşey paylaşılmaz. Çünkü paylaşmak, parçalamak değildir.
- Anlayamadım!..
- İnsanlarla paylaştığın bir değer, insanlarla paylaştığın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu paylaşmak değil parçalamaktır.
Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.
- Sigara içer misin?
- Bıraktım.
Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.
- Ben insanları sevmiyorum!..
Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendisine!. İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara sorusuz cevap veriyordu.
- Genel bir cevap mı bu?
- Evet, genel.
- O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.
İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin kanıya nereden ve nasıl varmıştı ki! Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini!..
Aklı ve duyguları karıştı.
Açık ve net bir cevap bulamadı sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.,
- Kendime değer veriyorum.
İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendisine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihtiyarın, acizliğini yüzüne vurmak istedir.,
- Beni anlayamazsın!.
- Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.
Bu sefer ikisi de şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.,
- Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.
İhtiyarın bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle cevabını çürütmek istedi.,
- Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?
- Evet.
Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?
- Hayır
Biraz sustu ve ilave etti.,
- Ne demek istediğimi anladın değil mi?
- Evet.
Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce anlatmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duyguları yaşayan bir insanı anlayamazdı.
Sigarasını bu keyif ile içine çekti.
Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.,
- Kaç yıldır buradasın?
- Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil. Her yılın üç-dört ayı.
- İnzivaya mı çekiliyorsun?
- Halvet veya inzivanın hassas gerekçeleri vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.
Pek anlayamamıştı bu cevabı.,
- Neden?
İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.,
- Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş değil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir edasıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada misafir olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.
Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.
Hafifçe gülümseyerek âfedersiniz dedi.
İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak çay daha koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. insanları sevdiğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İhtiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.
Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.
Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!.
Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış,
Bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da ölmek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir müslümandı. Allah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan edemedi.,
- Yaşamaktan bıktın mı?
- Sadece yorulduğumu hissediyorum.
- Ölmek istiyor musun?
İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek istiyordu.
- Hayır.
- Doğru mu söylüyorsun!.
İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.
- Sen yalan söyler misin?
- Gerekirse.
İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbirimize hiç yalan söylemeyelim.
Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.,
- Tamam. Şimdi söyle, ölmek istiyor musun?
- Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.
- Neden?
- Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.
Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak istemedi. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.
Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.
“Sen korkuyor musun?”
İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..
“Neden korkuyor muyum?”
“Ölümden”.
“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha korkutucu değil mi?”
Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğenmişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiyarın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşılık vermişti.
“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”
Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizlemeden cevap verdi.
“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünmedim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”
“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”
Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya çalıştı.
“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söyleyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Korkmadan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.
İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.
“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”
Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.
“Bana acımanı istemedim!.”
“Ben de isteyerek acımadım!.”
Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, kendisini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak durumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendilerini aldatan bu insanlardı.
“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer insanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”
İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladığı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.
“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”
Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.
“Tabi ki yoktur.”
“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”
“Önemli olan yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”
İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacına yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.
“Galip çıkacağım!.”
İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.
“Nasıl?”
“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”
İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhtiyar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.
“Neyi anlayamadın?”
İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.
“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”
Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık getirmek istedi.
“Ben ölüme boynumu değil, kılıcımı uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”
“Netice?”
“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”
İhtiyar hafifçe gülümsedi.
“Neden gülümsedin!.”
“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”
Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.
“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Neden gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.
Biraz durdu.
Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.
Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu cevabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak istemedi. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.
Mevzuyu değiştirmek istedi.
Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğinden veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duruma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.
“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”
Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.
“Beni anlamıyorsun!. Ölümüme ferman çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”
“Peki, suçun ne?”
“Ne suçu?”
“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”
Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de meraklandığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.
“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”
“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”
“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”
İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla samanı birbirinden ayırmak istercesine sordu.
“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?
Genç adam yine şaşırdı!.
Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.
Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?
Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.
Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece benim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde ölmek!.
“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de anlamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”
“Her neyse” dedi kendi kendine!.
“Nerede öleceksin?”
“Orada, Veda tepesinde!.”
“Veda tepesi mi?”
“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum orayı. Oraya Veda tepesi diyorum.”
İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.
“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”
“Hayır”
“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”
“Ne çukuru?“
İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap verdi.
“Leş çukuru.”
“Anlayamadım.”
“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine gelince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”
Öylece kalakalmıştı.
İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kılmam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.
“Söylesene, sen ne demek istedin.”
“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”
Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihtiyar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü tamamladı.
“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”
Genç adam sustu!.
Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.
Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübenin kapısına çakılı kalmıştı sanki.
Düşünmeye başladı…
İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuştu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.
Doğru söylemişti ihtiyar.
***
Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.
“Masanın üstünde hala taş yok?.”
İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.
“Söylediğim taş, masanın altında!.”
Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.
“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”
“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa var olması yeter demiştin!.”
“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstünde olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”
“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”
“Evet.”
“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altındaydı dersin!..”
Mehmet Alagaş
Taş / İnsan Dergisi Yayınları
Canım Ben Andan Buna
Canım ben andan buna, ezeli eşip geldim,
Aşkı kılavuz tutup, o yola düşüp geldim.
Değilim kal ü kıylde ya yetmiş iki dilde..
Yâd yok bana bu ilde orda bilişip geldim
Geçtip hodbin elinden, el çektim dükelinden.
Bu ikilik belinden, birliğe bitip geldim.
Dört kişidir yoldaşım, vefadardır razdaşım.
Üç ile hoştur başım, birine buşup geldim.
O dördün birisi can, biri din, biri iman.
Biri nefsimdir düşman, yolda savaşıp geldim.
Bir kılı kırk yardılar, birin yol gösterdiler.
Bu mülke gönderdiler, o yola düşüp geldim.
Aşk şarabından içtim, on sekiz ırmak geçtim.
Denizler bendin deştim, ummandan taşıp geldim.
Ben andan geldim bunda, yine varırım anda.
Ben ana varasımı, anda danışıp geldim.
Azrail ne kişidir, kasdedesi canıma.
Ben emanet ıssıla, anda bitrişip geldim.
Şimdi Yunus'a ne gam, âşık melamet bednam.
Küfrüm imana şol dem, anda değişip geldim.
Yunus Emre
Aşkı kılavuz tutup, o yola düşüp geldim.
Değilim kal ü kıylde ya yetmiş iki dilde..
Yâd yok bana bu ilde orda bilişip geldim
Geçtip hodbin elinden, el çektim dükelinden.
Bu ikilik belinden, birliğe bitip geldim.
Dört kişidir yoldaşım, vefadardır razdaşım.
Üç ile hoştur başım, birine buşup geldim.
O dördün birisi can, biri din, biri iman.
Biri nefsimdir düşman, yolda savaşıp geldim.
Bir kılı kırk yardılar, birin yol gösterdiler.
Bu mülke gönderdiler, o yola düşüp geldim.
Aşk şarabından içtim, on sekiz ırmak geçtim.
Denizler bendin deştim, ummandan taşıp geldim.
Ben andan geldim bunda, yine varırım anda.
Ben ana varasımı, anda danışıp geldim.
Azrail ne kişidir, kasdedesi canıma.
Ben emanet ıssıla, anda bitrişip geldim.
Şimdi Yunus'a ne gam, âşık melamet bednam.
Küfrüm imana şol dem, anda değişip geldim.
Yunus Emre
Sone CXLIR
Aşık olduğu yer ve zaman aklına geldiğinde gençleştiğini duyumsar.
Anımsadığımda o yer ve zamanı,
aklımı yitirmiştim o yer ve zamanda,
ve Aşk'ın attığı düğümü, bağlamıştı beni sımsıkıya,
öyle ki acılar tatlı ve ağlamak bir oyun gibi geliyordu bana.
Kükürt ve samandandır bedenim tümüyle, yüreğim bir kor ateş,
o içtenlikli sözcükler kulağımın dibinde, içimi yakan;
öyle ki keyif alır,
ve onunla yaşarım, bir başka şey umurumda değil.
O Güneş'tir yalnızca gözlerimde ışıldar;
titrek ışıklarıyla daha, ısıtır beni o günden bu yana,
akşamlarımda, tıpkı bir zamanlar olduğu gibi;
Ve beni aydınlatır ta uzaklardan ve beni yakar,
ve anılarım her zaman taze ve sağlam, işaret eder
bana sürekli o düğümün atıldığı yeri ve zamanı.
Francesco Petrarca
Anımsadığımda o yer ve zamanı,
aklımı yitirmiştim o yer ve zamanda,
ve Aşk'ın attığı düğümü, bağlamıştı beni sımsıkıya,
öyle ki acılar tatlı ve ağlamak bir oyun gibi geliyordu bana.
Kükürt ve samandandır bedenim tümüyle, yüreğim bir kor ateş,
o içtenlikli sözcükler kulağımın dibinde, içimi yakan;
öyle ki keyif alır,
ve onunla yaşarım, bir başka şey umurumda değil.
O Güneş'tir yalnızca gözlerimde ışıldar;
titrek ışıklarıyla daha, ısıtır beni o günden bu yana,
akşamlarımda, tıpkı bir zamanlar olduğu gibi;
Ve beni aydınlatır ta uzaklardan ve beni yakar,
ve anılarım her zaman taze ve sağlam, işaret eder
bana sürekli o düğümün atıldığı yeri ve zamanı.
Francesco Petrarca
05 Temmuz 2017
Reddedilen Kitap: “Fusus ül-Hikem”
İslam bilgini ve düşünürü Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin, Fusus ül-Hikem adlı kitabı gizemli kitapların içerisinde yer alıyor. Arabi, Allah’ı ve peygamberleri anlatan bu kitabının, Hz. Muhammed tarafından yazdırıldığını belirtiyor. Araştırmacı ve yorumcu Şevket Pekel, Fusus ül-Hikem’i inceledi.
İslam bilginlerinin en önemlilerinden biri olan Muhiddin Arabi’nin asıl adı, Ebu-bekir Muhyiddin Bin Ali’dir. İslami felsefeye alışılmışın dışında bir yorum getiren Muhiddin Arabi, 1165 yılında İspanya’nın Murciya kentinde doğdu. O dönemde, Murciya önemli kültür merkezlerinden biriydi. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, ilk eğitimini burada aldı. Hocaları tarafından üstün öğrenci olarak nitelendirildiği için, eğitimini geliştirmesi amacıyla Endülüs’teki Kurtuba kentine gönderildi. Babası ile beraber Kurtuba’ya gelen Arabi, ünlü İslam düşünürü İbni Rüşd’ün talebesi oldu.
İbni Rüşd’ün bilgilerinden çok yararlanan Muhyiddin İbnü'l-Arabî, bu ünlü bilgini derinlemesine etkiledi ve kısa bir zaman sonra öğrenimini tamamlayarak oradan ayrıldı. İbni Rüşd onun için şöyle diyordu: “Ancak kitaplarda rastlanabilecek düzeyde, şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım biri.” Sonra ekliyordu: “Benim okuyarak elde ettiğim ilmi, o görünür halde şekillendirerek elde etti. Bende henüz düşünce halinde olanları ise, ona söylemeden, bana kendi düşünceleri olarak açıkladı.”
“Rüyamda peygamberi gördüm”
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, yazdığı kitaplarda olağanüstü bilgiler verirken, birçok peygamber ve veli ile de görüştüğünü belirtir. Verdiği bilgilere göre bu görüşmeler üç şekilde gerçekleşmiştir:
a) Rüyada görerek,
b) Onları dünyaya davet ederek,
c) Bedenini terk edip, onların bulunduğu yere ulaşarak.
Arabi, 500’den fazla kitap yazdı. Bunların içerisinde en ünlüleri Fütuhatı Mekkiye ve Fusus ül-Hikem’dir. Fusus, onun tüm çalışmaları içerisinde en değerlisi olarak kabul edilir. Kitabın adı, her bölümün başlığından gelir ve “hikmetlerin özü” anlamındadır.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Fusus’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusus ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusus ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.
“Allah, başlangıcı olmayandır”
Fusus ül-Hikem, anlaşılması oldukça zor ve birçok araştırmacıyı uzun zamandır uğraştıran bir kitap. Muhiddin Arabi, peygamberlerle ilgili görüşlerini dile getirirken, kitabının bir bölümünü Allah kavramı üzerine ayırmış. Onun Allah düşüncesine olan yaklaşımı, farklılığı ve daha da önemlisi cesurca görüşler getirmesi bakımından dikkat çekiyor. Arabi, Fusus’ta Allah’ı şöyle tanımlar:
“Tanrı, tektir ve eşsizdir,
Her şey O’ndandır, her şey O’nundur ve her şey O’dur,
O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır,
Allah, ‘bir’ tanımlamasıyla bile sınırlandırılamayandır.
Biz, Allah hakkında, kayıtsız, şartsız (salt) bilim ve hayat sahibidir deriz.
Buna göre, Allah diri ve bilgindir ve biz Hakk’ın ilmi hakkında, O, başlangıcı olmayandır, deriz.”
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Allah’ın öncesi ve sonrası ile ilgili düşüncelerini, güçlü bir biçimde ortaya koyar ve şöyle der: “O, evvel (ilk, başlangıç) olmakla beraber bir başlangıca bağlanamaz. İşte, bu nedenle, O’nun hakkında ‘ahir’ (son) tanımı kullanıldı. Başlangıç ve sonun aynı varlıkta olması, varlığın tekliğini gerektirir. Yani, O’ndan başka bir varlığın olmadığını düşündürür. Çünkü bir şeye evvel veya son diyebilmek için ondan başka bir şeyin daha olması gerekir. Ancak, o zaman, o şeyin evvel ve son olduğu söylenebilir. Öyleyse, O’nu başlangıç veya sondur, diye sınırlandıramayız.” Böylece, Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Allah kavramının sonsuzluğu hakkında bir fikir vermiş olur.
“O’nun İçin bilinmeyen yoktur”
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Allah’ın bütünlüğünü ve O’nun idrak edilebilmesini, objektif bir biçimde ortaya koyarken, O’nun ulaşılmazlığını da açıkça ortaya koyar:
“Bil ki, Allah denilen varlık, kendisi bakımından tek ve eşsizdir, isim ve sıfatları (kudret ve imkânları), bakımından O bir ‘kül’, yani topluluktur veya bütündür. Her yaratılanın ancak kendisine göre bir Rabbi, yani Tanrı’sı vardır. Bu nedenle, Allah’m yaratılana göre bir bütün olması mümkün değildir. Bununla beraber, hiçbir varlık için de, öncesizlik, yani başlangıçsızlık yoktur. O, yani başlangıcı olmayan varlık, parçalanmayı, bölünmeyi kabul etmez. O’nun eşsiz birliği, kendisinde düşünce halinde var olan tüm kudret ve imkânların toplamı demektir. Demek ki, her varlık, kendisinin sahip olduğu değer kadar, yani ulaştığı anlayış, kavrayış ve bilinç kadar O’nu idrak edebilir.”
Arabi’ye göre, insanın Allah’ı tam olarak idrak edebilmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Bunu da şöyle belirtir: “Hiçbir varlık, elde ettiği değerle, O’nun eşsiz birliğini eksiksiz ve mükemmel olarak kendi varlığında bulamaz ve O’na ulaşamaz. Bu mümkün değildir. Böyle olmasaydı, her bilinç sahibi varlık için hem kendisinin (mikrokozmos), hem de evrenin (makrokozmos) hiçbir gizliliği, bilinmeyenliği kalmaz. Yalnız, O’nun için gizlilik ve bilinmeyen yoktur. Geri kalan her varlık için, çeşitli düzeylerde gizlilikler ve bilinmeyenler vardır.”
“Hiçbir varlık Allah’ı idrak edemez. Bu, tam olarak mümkün olsaydı, insan hem kendisinin (mikrokozmos), hem de evrenin (makrokozmos) bütün gizemini ve bilinmeyenini öğrenirdi."
Fusus ül-Hikem’in birçok yerinde rastlanan örnekleme yöntemi bu noktada da ortaya çıkar ve Arabi devam eder: “Düzgün bir ayna karşısında, insanın görünen şekli, bakan kimsenin şeklinden başka bir şey değildir. Bazen, ayna yüzeyi pürüzlü veya eğimli olabilir; o zaman, bakan kişi kendisini olduğundan çok daha değişik görebilir. Yani, çok uzun veya çok şişman gibi… Aslında, aynaya bakanda bir değişiklik yoktur ama görüntüyü sağlayan araç, yani ayna, ona farklı bir görünüm verir. Evrende, birbirinin aynı değerinde olan iki varlık yoktur. Çünkü, her varlık O’nu kendi değerine uygun olarak belirtir. Cam kandil içindeki ışık, bakan kimseye kandil camının rengiyle görünür. Oysa, gerçekte kandil ışığının rengi yoktur. Bunu bilmeyen veya anlamayan ışığın renksizliğini inkâr eder.”
“Allah, yaradılıştan önce neredeydi?”
Fusus ül-Hikem’in en ilginç bölümlerinden birisi, Allah’ın yaradılıştan önce nerede olduğunun anlatılmasıdır. Bu bölümde, Arabi, düşüncelerini coşkuyla iletirken, ortaya gizemli bir deyim atıyor: “Allah, tüm varolanları yaratmadan önce, ‘Ama’daydı. Sonra, arş, yani âlem üzerine yayıldı.” ‘Ama’ sözü, tasavvur edilmesi, düşünülmesi, idrak edilmesi mümkün olmayan, belirsizlik ya da kesin bir bilinmezlik halidir. Arş ise, O’nun yoktan var ettiği ve onlar üzerinde var olan kesin egemenliğinin ifadesidir. Burada önemli olan, “yok” deyiminin kavranabilmesidir.
Nasıl bir kör, hiç görmediği, kendisine anlatılmayan, dokunarak dahi varlığını hayal edemediği, kıyaslama yapamadığı bir olguyu canlandıramaz, düşünemez, anlayamaz ve anlatamazsa; “yok” kavramı da hayal edilmeyen, belirlenemeyen, bilinmeyen olarak kabul edilmelidir. Sözlük anlamı olarak, yok, var olan veya var olmuş bir şeyin karşıtıdır. Bu bize, varlığını bilemediğimiz bir şeyi benzetme, karşılaştırma yoluyla belirlemeye çalışmamızı getirir. Oysa, “ama” sözcüğünden anlaşılan, sözlük anlamından anlaşılan değildir.
“Âlem: Allah’ın gölgesi”
Bir diğer bölümde, Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin âlem, insan ve ölüm hakkındaki düşüncelerini bulu*yoruz. Arabi, tüm yaklaşımlarında dogmatizmi reddetmiş ve fanatik düşünce biçiminin üzerine çıkmaya çalışmıştır:
“Alem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Alemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Alem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Alem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”
Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.
“Ölüm: Yeni bir âlemin başlangıcı”
Fusus ül-Hikem, insanoğlunun en korkulu düşmanı olan ölümü, bir geçiş, bir köprü olarak tanımlar. Arabi’ye göre ölüm, düşünüldüğü gibi değildir: “İnsanı, Allah’ın ölümle yok etmesi, yıkması, O’nun koruduğu şeyi yok etmesi, ortadan kaldırması demek değildir. Ölüm bir çözülmedir. Ölüm, insanın manevi benliğinin, Hak t tarafından kendisine çekilmesidir. Çünkü, her şey O’na döner. O, insanı kendi âlemine aldığı zaman ona, terk ettiği madde dünyasındaki oluşumundan ayrı bir oluşum ve düzen verir. O âleme ait olan ve o âlemin madde cinsinden olan bu yeni oluşum, bulunduğu âleme uygunluk göstereceği için ebediyen dağılmaz ve çözülmek bilmez. Eğer, ölü veya ölen kişi, öldüğü veya öldürüldüğü anda yeni bir yaşama kavuşmasaydı, Allah, kimsenin ölümüne karar vermez ve ölümünü mümkün kılmazdı. Bunların tümü, O’nun elindedir. Öyleyse, ölen kişi için kaybolmak asla yoktur".’ Muhyiddin İbnü'l-Arabî, bu bölümde ölümü sade bir dille, açık bir biçimde anlatmaya çalışıyor. Görüldüğü kadarıyla, özellikle bir nokta dikkat çekiyor. Ölümden sonra bir yaşam vardır, ölüm bitiş değildir. Ölümlü bu dünya terk edildikten sonra, gidilen yerin özelliğine uygun bir yapı oluşur.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî’ye göre İnsan, ölümden sonra, başka bir âlemde, o âleme uygun bir madde cinsinden yeni bir oluşum ve düzen kazanır. Bu nedenle, ölüm asla bir yok oluş değildir
İnsan bedeni, Muhyiddin İbnü'l-Arabî’ye göre, dünyaya ait, ölümle çözülen, dünyada kalan bir bileşkedir. Asıl yaşam sahibi ya da yaşam gücü, bedene can veren ve bedeni vasıta olarak kullanan ruhtur. Ruh, bulunduğu yerin özelliğine göre, özel formlar oluşturur. Bu onun yeteneğidir.
Kur’an-ı Kerim’de, her şeyin O’nu zikretmesi demek, var edilen hiçbir şeyin hareketsiz ve cansız kalmadığı demektir. Öyleyse, ölümden sonra, bazılarının dediği gibi, hareketsiz, beklemede kalınan bir yer ve zaman aralığı yoktur. Olmaması gerekir.
Gelecekte daha çok anlaşılacak
Fusus ül-Hikem’in gizemini çözmek için, uzmanlar araştırmalarını sürdürüyorlar. Aslında, Arabi’nin birçok yaklaşımı, şaşılacak derecede günümüzde ortaya atılan ölüm sonrası yaşam teorilerine uyuyor. Zaman içinde yapılacak çalışmalar sonucunda, bu gizemli kitabın, birçok bilinmeyeni açık bir biçimde ortaya koyacağı belirtiliyor.
Kaynak:
Bilinmeyen Dergisi / Sayı:55 / Karacan Yayınları
Reddedilen Kitap: “Fusus ül-Hikem”
İslam bilginlerinin en önemlilerinden biri olan Muhiddin Arabi’nin asıl adı, Ebu-bekir Muhyiddin Bin Ali’dir. İslami felsefeye alışılmışın dışında bir yorum getiren Muhiddin Arabi, 1165 yılında İspanya’nın Murciya kentinde doğdu. O dönemde, Murciya önemli kültür merkezlerinden biriydi. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, ilk eğitimini burada aldı. Hocaları tarafından üstün öğrenci olarak nitelendirildiği için, eğitimini geliştirmesi amacıyla Endülüs’teki Kurtuba kentine gönderildi. Babası ile beraber Kurtuba’ya gelen Arabi, ünlü İslam düşünürü İbni Rüşd’ün talebesi oldu.
İbni Rüşd’ün bilgilerinden çok yararlanan Muhyiddin İbnü'l-Arabî, bu ünlü bilgini derinlemesine etkiledi ve kısa bir zaman sonra öğrenimini tamamlayarak oradan ayrıldı. İbni Rüşd onun için şöyle diyordu: “Ancak kitaplarda rastlanabilecek düzeyde, şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım biri.” Sonra ekliyordu: “Benim okuyarak elde ettiğim ilmi, o görünür halde şekillendirerek elde etti. Bende henüz düşünce halinde olanları ise, ona söylemeden, bana kendi düşünceleri olarak açıkladı.”
“Rüyamda peygamberi gördüm”
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, yazdığı kitaplarda olağanüstü bilgiler verirken, birçok peygamber ve veli ile de görüştüğünü belirtir. Verdiği bilgilere göre bu görüşmeler üç şekilde gerçekleşmiştir:
a) Rüyada görerek,
b) Onları dünyaya davet ederek,
c) Bedenini terk edip, onların bulunduğu yere ulaşarak.
Arabi, 500’den fazla kitap yazdı. Bunların içerisinde en ünlüleri Fütuhatı Mekkiye ve Fusus ül-Hikem’dir. Fusus, onun tüm çalışmaları içerisinde en değerlisi olarak kabul edilir. Kitabın adı, her bölümün başlığından gelir ve “hikmetlerin özü” anlamındadır.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Fusus’u yazma nedenini şöyle açıklıyor: “627 Hicret yılı, Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da iken. Tanrının peygamberi Hz. Muhammed’i gerçek bir rüya anlamında gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana dedi ki, bu Fusus ül-Hikem kitabıdır. Bunun al ve halka açıkla ve bu bilgilerden herkes yararlansın.” 27 bölümden oluşan bir kitap olan Fusus ül-Hikem’in her bölümünde bir peygamberin kişiliği ve görevlerinin özelliği anlatılır.
“Allah, başlangıcı olmayandır”
Fusus ül-Hikem, anlaşılması oldukça zor ve birçok araştırmacıyı uzun zamandır uğraştıran bir kitap. Muhiddin Arabi, peygamberlerle ilgili görüşlerini dile getirirken, kitabının bir bölümünü Allah kavramı üzerine ayırmış. Onun Allah düşüncesine olan yaklaşımı, farklılığı ve daha da önemlisi cesurca görüşler getirmesi bakımından dikkat çekiyor. Arabi, Fusus’ta Allah’ı şöyle tanımlar:
“Tanrı, tektir ve eşsizdir,
Her şey O’ndandır, her şey O’nundur ve her şey O’dur,
O, hiçbir şeye muhtaç olmayandır,
Allah, ‘bir’ tanımlamasıyla bile sınırlandırılamayandır.
Biz, Allah hakkında, kayıtsız, şartsız (salt) bilim ve hayat sahibidir deriz.
Buna göre, Allah diri ve bilgindir ve biz Hakk’ın ilmi hakkında, O, başlangıcı olmayandır, deriz.”
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Allah’ın öncesi ve sonrası ile ilgili düşüncelerini, güçlü bir biçimde ortaya koyar ve şöyle der: “O, evvel (ilk, başlangıç) olmakla beraber bir başlangıca bağlanamaz. İşte, bu nedenle, O’nun hakkında ‘ahir’ (son) tanımı kullanıldı. Başlangıç ve sonun aynı varlıkta olması, varlığın tekliğini gerektirir. Yani, O’ndan başka bir varlığın olmadığını düşündürür. Çünkü bir şeye evvel veya son diyebilmek için ondan başka bir şeyin daha olması gerekir. Ancak, o zaman, o şeyin evvel ve son olduğu söylenebilir. Öyleyse, O’nu başlangıç veya sondur, diye sınırlandıramayız.” Böylece, Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Allah kavramının sonsuzluğu hakkında bir fikir vermiş olur.
“O’nun İçin bilinmeyen yoktur”
Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Allah’ın bütünlüğünü ve O’nun idrak edilebilmesini, objektif bir biçimde ortaya koyarken, O’nun ulaşılmazlığını da açıkça ortaya koyar:
“Bil ki, Allah denilen varlık, kendisi bakımından tek ve eşsizdir, isim ve sıfatları (kudret ve imkânları), bakımından O bir ‘kül’, yani topluluktur veya bütündür. Her yaratılanın ancak kendisine göre bir Rabbi, yani Tanrı’sı vardır. Bu nedenle, Allah’m yaratılana göre bir bütün olması mümkün değildir. Bununla beraber, hiçbir varlık için de, öncesizlik, yani başlangıçsızlık yoktur. O, yani başlangıcı olmayan varlık, parçalanmayı, bölünmeyi kabul etmez. O’nun eşsiz birliği, kendisinde düşünce halinde var olan tüm kudret ve imkânların toplamı demektir. Demek ki, her varlık, kendisinin sahip olduğu değer kadar, yani ulaştığı anlayış, kavrayış ve bilinç kadar O’nu idrak edebilir.”
Arabi’ye göre, insanın Allah’ı tam olarak idrak edebilmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Bunu da şöyle belirtir: “Hiçbir varlık, elde ettiği değerle, O’nun eşsiz birliğini eksiksiz ve mükemmel olarak kendi varlığında bulamaz ve O’na ulaşamaz. Bu mümkün değildir. Böyle olmasaydı, her bilinç sahibi varlık için hem kendisinin (mikrokozmos), hem de evrenin (makrokozmos) hiçbir gizliliği, bilinmeyenliği kalmaz. Yalnız, O’nun için gizlilik ve bilinmeyen yoktur. Geri kalan her varlık için, çeşitli düzeylerde gizlilikler ve bilinmeyenler vardır.”
“Hiçbir varlık Allah’ı idrak edemez. Bu, tam olarak mümkün olsaydı, insan hem kendisinin (mikrokozmos), hem de evrenin (makrokozmos) bütün gizemini ve bilinmeyenini öğrenirdi."
Fusus ül-Hikem’in birçok yerinde rastlanan örnekleme yöntemi bu noktada da ortaya çıkar ve Arabi devam eder: “Düzgün bir ayna karşısında, insanın görünen şekli, bakan kimsenin şeklinden başka bir şey değildir. Bazen, ayna yüzeyi pürüzlü veya eğimli olabilir; o zaman, bakan kişi kendisini olduğundan çok daha değişik görebilir. Yani, çok uzun veya çok şişman gibi… Aslında, aynaya bakanda bir değişiklik yoktur ama görüntüyü sağlayan araç, yani ayna, ona farklı bir görünüm verir. Evrende, birbirinin aynı değerinde olan iki varlık yoktur. Çünkü, her varlık O’nu kendi değerine uygun olarak belirtir. Cam kandil içindeki ışık, bakan kimseye kandil camının rengiyle görünür. Oysa, gerçekte kandil ışığının rengi yoktur. Bunu bilmeyen veya anlamayan ışığın renksizliğini inkâr eder.”
“Allah, yaradılıştan önce neredeydi?”
Fusus ül-Hikem’in en ilginç bölümlerinden birisi, Allah’ın yaradılıştan önce nerede olduğunun anlatılmasıdır. Bu bölümde, Arabi, düşüncelerini coşkuyla iletirken, ortaya gizemli bir deyim atıyor: “Allah, tüm varolanları yaratmadan önce, ‘Ama’daydı. Sonra, arş, yani âlem üzerine yayıldı.” ‘Ama’ sözü, tasavvur edilmesi, düşünülmesi, idrak edilmesi mümkün olmayan, belirsizlik ya da kesin bir bilinmezlik halidir. Arş ise, O’nun yoktan var ettiği ve onlar üzerinde var olan kesin egemenliğinin ifadesidir. Burada önemli olan, “yok” deyiminin kavranabilmesidir.
Nasıl bir kör, hiç görmediği, kendisine anlatılmayan, dokunarak dahi varlığını hayal edemediği, kıyaslama yapamadığı bir olguyu canlandıramaz, düşünemez, anlayamaz ve anlatamazsa; “yok” kavramı da hayal edilmeyen, belirlenemeyen, bilinmeyen olarak kabul edilmelidir. Sözlük anlamı olarak, yok, var olan veya var olmuş bir şeyin karşıtıdır. Bu bize, varlığını bilemediğimiz bir şeyi benzetme, karşılaştırma yoluyla belirlemeye çalışmamızı getirir. Oysa, “ama” sözcüğünden anlaşılan, sözlük anlamından anlaşılan değildir.
“Âlem: Allah’ın gölgesi”
Bir diğer bölümde, Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin âlem, insan ve ölüm hakkındaki düşüncelerini bulu*yoruz. Arabi, tüm yaklaşımlarında dogmatizmi reddetmiş ve fanatik düşünce biçiminin üzerine çıkmaya çalışmıştır:
“Alem, Allah’ın belirmesidir. O, âlemin ruhu olup, sevk ve idare eder. Evrenin tümü O’dur, O, benim ve O’nun varlığı ile ayakta duran tek varlıktır. Alemin başka gerçek bir varlığı yoktur. Alem, O’ndan ayrı bir varlık değildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden çıkmış ve ona bitişik olduğu halde, sahibinden görünüşte ayrılması imkânsızdır. Nasıl insanın gölgesi, ancak gölgenin düştüğü yer aracılığı ile görünüyorsa, Alem de, Allah’ın gölgesinin üzerine düştüğü madde aracılığı ile idrak edilir, bilinir.”
Kur’an-ı Kerim’de, “Her şey beni zikreder ama siz anlayamazsınız” denilir. Bu ayeti anlamak, ancak maddenin, var olan her şey hakkında bilgilenme yönünde ve evrimimizde aracı olarak kullanılmasıyla mümkün olabilir.
“Ölüm: Yeni bir âlemin başlangıcı”
Fusus ül-Hikem, insanoğlunun en korkulu düşmanı olan ölümü, bir geçiş, bir köprü olarak tanımlar. Arabi’ye göre ölüm, düşünüldüğü gibi değildir: “İnsanı, Allah’ın ölümle yok etmesi, yıkması, O’nun koruduğu şeyi yok etmesi, ortadan kaldırması demek değildir. Ölüm bir çözülmedir. Ölüm, insanın manevi benliğinin, Hak t tarafından kendisine çekilmesidir. Çünkü, her şey O’na döner. O, insanı kendi âlemine aldığı zaman ona, terk ettiği madde dünyasındaki oluşumundan ayrı bir oluşum ve düzen verir. O âleme ait olan ve o âlemin madde cinsinden olan bu yeni oluşum, bulunduğu âleme uygunluk göstereceği için ebediyen dağılmaz ve çözülmek bilmez. Eğer, ölü veya ölen kişi, öldüğü veya öldürüldüğü anda yeni bir yaşama kavuşmasaydı, Allah, kimsenin ölümüne karar vermez ve ölümünü mümkün kılmazdı. Bunların tümü, O’nun elindedir. Öyleyse, ölen kişi için kaybolmak asla yoktur".’ Muhyiddin İbnü'l-Arabî, bu bölümde ölümü sade bir dille, açık bir biçimde anlatmaya çalışıyor. Görüldüğü kadarıyla, özellikle bir nokta dikkat çekiyor. Ölümden sonra bir yaşam vardır, ölüm bitiş değildir. Ölümlü bu dünya terk edildikten sonra, gidilen yerin özelliğine uygun bir yapı oluşur.
Muhyiddin İbnü'l-Arabî’ye göre İnsan, ölümden sonra, başka bir âlemde, o âleme uygun bir madde cinsinden yeni bir oluşum ve düzen kazanır. Bu nedenle, ölüm asla bir yok oluş değildir
İnsan bedeni, Muhyiddin İbnü'l-Arabî’ye göre, dünyaya ait, ölümle çözülen, dünyada kalan bir bileşkedir. Asıl yaşam sahibi ya da yaşam gücü, bedene can veren ve bedeni vasıta olarak kullanan ruhtur. Ruh, bulunduğu yerin özelliğine göre, özel formlar oluşturur. Bu onun yeteneğidir.
Kur’an-ı Kerim’de, her şeyin O’nu zikretmesi demek, var edilen hiçbir şeyin hareketsiz ve cansız kalmadığı demektir. Öyleyse, ölümden sonra, bazılarının dediği gibi, hareketsiz, beklemede kalınan bir yer ve zaman aralığı yoktur. Olmaması gerekir.
Gelecekte daha çok anlaşılacak
Fusus ül-Hikem’in gizemini çözmek için, uzmanlar araştırmalarını sürdürüyorlar. Aslında, Arabi’nin birçok yaklaşımı, şaşılacak derecede günümüzde ortaya atılan ölüm sonrası yaşam teorilerine uyuyor. Zaman içinde yapılacak çalışmalar sonucunda, bu gizemli kitabın, birçok bilinmeyeni açık bir biçimde ortaya koyacağı belirtiliyor.
Kaynak:
Bilinmeyen Dergisi / Sayı:55 / Karacan Yayınları
Reddedilen Kitap: “Fusus ül-Hikem”
Gılgamış Destanı
Ey Sedir Ormanı'na kadar
Endiku'nun yürüdüğü yollar!
Ağlayın ona gündüz ve gece
Ağlayın ona, ey Yaşlılar
Ağıllı Uruk'u geniş sokaklarında!
Ağlayın ona
Peşimizden gelen, bizi selamlayan kalabalıklar!
Ağlayın ona
Dağların dar geçitleri
Onunla birlikte aşmıştık sizleri!
Ağla ona, ey memleket
Sanki anasıymış gibi!
Gılgamış Destanı / Ölmek İstemeyen Büyük İnsan
Jean Bottero
Çeviri: Orhan Suda
Endiku'nun yürüdüğü yollar!
Ağlayın ona gündüz ve gece
Ağlayın ona, ey Yaşlılar
Ağıllı Uruk'u geniş sokaklarında!
Ağlayın ona
Peşimizden gelen, bizi selamlayan kalabalıklar!
Ağlayın ona
Dağların dar geçitleri
Onunla birlikte aşmıştık sizleri!
Ağla ona, ey memleket
Sanki anasıymış gibi!
Gılgamış Destanı / Ölmek İstemeyen Büyük İnsan
Jean Bottero
Çeviri: Orhan Suda
04 Temmuz 2017
Ölümcül Şiirler
“Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur.”
Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.
Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!
“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül. Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.
Bir köpek, elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası. Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?
İlk kez tokat attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya ve sıcaktır şiir…
Babam, devamlı meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı kendi boşluğuna terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.
Belki de sessiz bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, günde bir kez merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve saf insan anlayışına göre fazla bilimsel ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.
Bir dereceye kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey, annem için ise rahatlık (lüks değil), istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.
Babam insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve kapatan bir saygı uyandırmıştı. Bir gün elimde kumbaramla odasına girdim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş ışığını hayallerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.
Kumbaramı açıp bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum. Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir, ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.
Babam nadiren benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.
Babam o günden kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.
Annemin, “Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı. Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, tv dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan hayali seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kızmıyordum, suçlamıyordum da onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.
Hem nereden bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla hızlanıyor…
Babamdan sonra bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz bir sakatın koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin gerçekleşmesini mi yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın seccadesinde namaz kıldı.
Evimiz, babamın gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce yaşamını sürdürdüğünü sezmem zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi yeniden yeniden canlanıyordu sanki.
Ve ben şair oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup, yeni bir hayatın içine gönüllü hapsoluyordum.
Yayın dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan midem bulandı. Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi, yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.
Bir zaman sonra babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Ve babam sürekli beni gözetliyormuş gibi hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek daha kötüydü.
Bir gün babamın ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.
Babam yıllardır Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış. Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.
Sonra, yani çok değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.
Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”
Tam babama göre bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu satırları karıma okuduğumda, bir özür beklercesine yüzüme bakmış, okuma yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir zaman, Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de o teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.
Hızlı hızlı yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim, sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım. Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız yoktur.
Hareketsiz, soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?
Polisi aradım. İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:
- Ölümcül bir şiir yazdım memur bey, dedim.
- Efendim?
- Karımı öldürdüm…
Gerisi, şiiri bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.
Emre Miyasoğlu
Sözlerin canı var sanki. Söyleyen dudakların; duygularını, özellikle de öfkelerini paylaşırlar. Öfke dile gelir, sürekli söylenir durur. Zıttın, bir başka kendin varmış da ona, o öfke anını daima canlı tutmak istercesine tekrarlar sevimsiz cümleyi. Senin gibi herif olmaz olsun! Bir kez söylenmez bir söz, kulaklarda çınlar durur havada asılı kalmış bir çıngırak gibi. Bilir bunu bütün kadınlar; şikâyetçilerdir bir hayat boyu çınlayan kelimelerden ve yine de söylerler ölümsüz sözleri. Firavun’un beyninde dolaşan sinek gibi çıldırtana kadar uçuşur kelimeler, ama bilmezler incitici söz söyleyişin bir anlık öfkeyle ağızdan çıkıştan ibaret olmadığını.
Yayınevinden çıktım. İstiklâl Caddesi’nde yürüyorum, kabalıktan kaçarken kalabalığa yakalanıyorum. İnsanlar, sapandan fırlayan taşlar, mancınıktan uçan kayalar gibi gergin, uçuşuyorlar. Biliyordum. Yayınevinden gelen telefondaki sesin tonundan, davetin soğukluğundan anlamıştım dosyamın geri döneceğini. Ah be kadın, hiç de sırası değildi o cümleyi söylemenin! Senin gibi herif olmaz olsun!
“Şiirleriniz çok güzel, ama çok ölümcül. Üstelik şiir kitapları basamıyoruz bu günlerde.” Yalan! Daha geçen hafta bir kitap çıkmıştı. Hem de önceki kitabım çıktığında benimle ilişkisini kesen, bana tavır alan dergi editörünün şiir kitabı. Çok nazikti yayınevindeki adam, o kadar ki, kabalığını gizleyemiyordu dosyamı geri verirken.
Bir köpek, elinde tostuyla yürüyen bir adamın peşinde… Kuyruğunu sallayarak neşe ve umutla burnunu uzatıyor tosta. Adam ne kovuyor köpeği, ne de tosttan bir parça veriyor. Önümde böyle komik ve hüzünlü bir tablo. Benim elimde şiir dosyası. Arkama baksam, var mı acaba şiirlerime elini uzatan bir çocuk?
İlk kez tokat attım karıma. Yığıldı yere. Arkama bakmadan çıkmıştım yayınevinde esir kalan şiirlerimi almaya. Çünkü daha telefon çaldığında anlamıştım. Ölümcül Şiirler’di zaten kitabın adı. Altı yaşında sevmiştim ölümü, kime ne? Babam gitmişti, kime ne? Ama söylemeyecekti o cümleyi! Her şeyi söyleyebilirdi, ama altı yaşımdan beri kulağımda çınlayan o cümleyi, hayır! Ama bilmezler, nasıl soğuktur dünya ve sıcaktır şiir…
Babam, devamlı meşgul birisiydi. Sürekli ve daima! Kitaplar yığılıydı odasında. Kitaplığa sığmayanlar masasında, berjerde, sandalyede ve yerde tozlanana dek dururdu. Annem uzun yıllar düzen vermeye çalıştığı odanın peşini bırakmıştı sonunda. Babamı kendi boşluğuna terk etmesiyle aynı zamanlara denk geliyordu odasını da umursamaz hale gelişi. Babam yazıyor, okuyor, yazıyordu. İlgisiz değildi aslında, yazarlık onun dünyasını öylesine kaplamıştı ki, onun dışında bir şeye ilgi duyar gibi davranmak ikiyüzlülüğüne düşmüyordu.
Belki de sessiz bir ev uğruna kardeşsiz kalmıştım ben. “Satın alınmış bir ilgi, günde bir kez merhabadan daha mı değerlidir?” diye soruyordu anneme, başını okuduğu kitaptan yalnızca bir an kaldırıp. “İlgisiz, odun gibi adamsın!” diyen annemin kendisini anlayamayacağına emin, yalnızca görev bilinciyle, hatta lütfedercesine açıklama yapardı babam. Bu sakin cevaplarda ve saf insan anlayışına göre fazla bilimsel ya da yapay açıklamalarda mesafeli ve soğuk bir hava sezilirdi ve annem bağıramamanın verdiği baskıyla ağlar dururdu.
Bir dereceye kadar rahat bir hayatımız vardı. Oturduğumuz evden hariç, Mısır’dan küçük yaşta Türkiye’ye gelen dedemden kalan iki evimiz daha vardı. Bunların kirasıydı babamın tek geliri. Babamın işe gitmemesini, rahatına düşkün Arap genine bağladım hep. Zengin sayılamazdık, fakir de değildik. Para babam için edebiyatla meşgul bir adamın açlıktan ölmemesine yetecek kadar gerekli bir şey, annem için ise rahatlık (lüks değil), istediğin zaman istediğini alabilmekti. Babama göre zengin, anneme göre fakirdik ve ben işin içinden çıkamıyordum.
Babam insanlardan, hatta ailesinden uzak oluşuyla bende üzücü, sevgiyi aşan ve kapatan bir saygı uyandırmıştı. Bir gün elimde kumbaramla odasına girdim. Evin diğer bütün odalarından farklı bir kokusu vardı buranın. Güneş ışığını hayallerle bölen sigara dumanı, buruşturup atılmış kâğıtlar, açık kitaplar… Bir çocuk için düzenli ve temiz bir evden daha ilgi çekici bir odaydı. Babam odada yokken, içeri girip kitapların arasında parmakadam oyunu oynar, bir adamın ayaklarına benzettiğim iki parmağımı bir kitaptan diğerine uçururken hayaller kurardım.
Kumbaramı açıp bozuklukları babama uzattım. “Baba, beni lunaparka götürür müsün?” diye sordum. Zamanından çalacağım için ona zarar vermeye hakkım olmadığını düşünüyor, para vererek zararını karşılayacağımı sanıyordum. Bir sorun çıkar da annem sinirlenir, ağlar diye korkuyordum. Hıçkırık sesine dayanamazdım.
Babam nadiren benimle ilgilenir, birkaç dakika beni sever, sonra tekrar işine dönerdi. O gün nasıl içli konuşmuşsam, ertesi gün beni lunaparka götürmüş, kısa da olsa birlikte eğlenmiştik. Çarpışan arabada, hiç alışmadığım o gülümser yüzünü görmeye doyamadan, “Haydi bu kadar yeter. Gitme vakti” sözüyle eğlence bitmişti. Boynum bükük, lunaparkta kalan “neşeli baba” görüntüsünü anılarımda canlı tutmaya çalışarak eve dönmüştük.
Babam o günden kısa bir süre sonra bir gün ansızın kayboldu. Gece odamda uyumaya çalışırken annemin babama söylediği son söz, “Senin gibi herif olmaz olsun!”du. Herif neydi, nasıl olurdu bilemezdim, ama hiç duymamış olmayı dileyecek kadar kötü bir cümleydi bu. Annemin, bir kedinin yüzünüzü tırnaklarıyla yavaş yavaş çizişine benzer bir his veren sesinden daha iç burkucu, uyku kaçırtıcı bir cümleydi. O sabah babam evde yoktu. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yoktu ve ben onun yokluğuna alışmak zorunda kalana kadar, yani bir daha hiç görünmemek üzere kaybolmuştu. Masasının arkasında duvarda asılı duran Norman Rockwell tablosu kopyası, nereye kaybolduğunu açıklıyor gibiydi. Bu resim aynaya bakarak kendi resmini yapan bir adamın tablosuydu. Adamın çizdiği resimde kendini olduğu gibi değil, olmak istediği gibi, daha genç çizişi duygu dolu, çocuksu bir ruh halini gösteriyordu. O resmi, babamın resmi yerine koyup daima sakladım.
Annemin, “Okumamış, ama terbiyeli iyi aile kızı” diye tavsiye ettiğinde güzel ve sakin bulmuştum sonradan karım olacak olan kızı. Anneme, babamdan sonra da hiç ses çıkarmadım, itiraz etmedim. Karım da zamanla anneme benzemeye başladı. Kitapları kuma gibi gördü. Hiçbir zaman söylemedi, ama şairliğimi ciddiye almadığını hissediyordum. Evin düzeni, akrabalarla ilişkiler, tv dizileri ve tabii ki hiç doğmamış çocuklarımızın kulağımızda çınlayan hayali seslerinden başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Kızmıyordum, suçlamıyordum da onu. Hayat buydu. O benden daha haklıydı. Değirmeni döndüren suyun hep aynı olduğunu görünce öfkelenmenin hiç anlamı yok.
Hem nereden bilebilirdi annem, yıllar sonra o kızın da bana, “Senin gibi herif olmaz olsun!” diyebileceğini? Ama dedi işte ve bir şiir müsveddesini bile yırtmaya kıyamayan ben, karıma tokat attım! Yürürken midem bulanıyor. Sanki hâlâ düştüğü yerde yatıyor şimdi. Arkama bile bakmadım öfkemden. Adımlarım pişmanlıkla hızlanıyor…
Babamdan sonra bir kurtarıcı gibi anneme daha çok sarıldım. Sevdim onu şüphesiz, ama ancak çaresiz bir sakatın koltuk değneklerine olan sevgisi kadar sahiciydi bu sevgi. Babam halen bize para gönderiyordu. Ekonomik sıkıntı çekmiyorduk. Annem, babamın gidişini çok sakin karşılamış gibiydi. Terk edilen, istenmeyen bir kadının onurlu davranışıyla umursamaz görünüyordu, ama hiçbir zaman babamın odasını düzeltmedi. Babam varken, ondan istediklerini şimdi gerçekleştirebilirdi, ama yapmıyordu. Ve ben büyüdükçe buna şaşırıyor, aslında istediklerinin gerçekleşmesini mi yoksa babamın yok olmasını mı istemişti diye düşünmeden edemiyordum. Annem hiç boşanmaktan bahsetmedi, hep babamın soyadını taşıdı. Hiç konuşamaz hâle gelip bir gün camın önünde sessizce hayata veda edene kadar babamın seccadesinde namaz kıldı.
Evimiz, babamın gittiği günkü gibi durdu hep. Ne sık sık temizlik yapılır oldu, ne de eşyaların düzeni değişti. Yalnızca o tartışmalar yoktu. Ama annemin içinde o dünyanın sessizce yaşamını sürdürdüğünü sezmem zor değildi. Camdan uzaklara bakarken, yağmur yağarken, kar taneleri camın önündeki saksıyı beyaza boyarken, dünyanın meyvesi ay doğarken annemin dudaklarında hâlâ, “Senin gibi herif olmaz olsun!” cümlesi yeniden yeniden canlanıyordu sanki.
Ve ben şair oluyordum. Sessiz bir çocukluk, içine kapanık bir gençlik ve konuşmak yerine şiir söylemek… Korkuyordum. Eğer konuşursam anneme, “Senin gibi kadın olmaz olsun!” derim sanıyordum. Ya böyle bir şey söylerim de, o da ertesi sabah kayboluverirse? İçimde mısralar sızlıyordu ve şiir zehirli bir sarmaşık gibi tırmanıyordu ruhuma. Zehirlendikçe hayattan kopup, yeni bir hayatın içine gönüllü hapsoluyordum.
Yayın dünyasıyla tanıştım. Mektup arkadaşlığı kurdum. Şiirlerim bazı dergilerde yayınlandı. İlk şiir kitabım iyi bir yayınevinden yayınlanınca şiirlerimi yayınlayan dergilerin kapısı kapandı bana. Anlayamadım önceleri. Sonra küfür ettikleri insanlarla sarmaş dolaş olan şairlerin mahalle çetesi gibi sahte dostluğundan midem bulandı. Yalnızlığıma gömüldüm. Güzel şiir yazmak mı daha önemliydi, yoksa neyin ne olduğunu insanlara kanıtlamak mı? Mücadeleci bir kişiliğim olmadı hiç. Boyun da eğmedim, ama uzaklaştım.
Bir zaman sonra babama benzemeye başladığımı fark ettim. Onun odasında çalışıyordum. Kendi resmini çizen adamın resmi altında oturuyordum. Ve babam sürekli beni gözetliyormuş gibi hissediyordum. Bu saplantı rahatsız ediciydi belki, ama onun yokluğunu kabullenmek daha kötüydü.
Bir gün babamın ismini televizyonda duydum. Nobel alamayanlara bir nevi teselli gibi görülen ödüllerden birini almıştı. Annemin yanındaydım o gün. Doğru mu duydum diye sesini açtım. Annem tepkisiz, öylece bakıyordu televizyona. Hiç konuşamaz duruma geldiği dönemdi. O yüzden daha sonra birkaç gazetecinin annem ve benle röportaj teklifini geri çevirdim. Annemin sessizliği bahaneydi aslında. Benim de babam hakkında söyleyebilecek hiçbir şeyim yoktu.
Babam yıllardır Mısır’da yaşıyormuş. Yayınlanmış bir romanı vardı yıllar önce okuduğum. Güzeldi ama çok az insan biliyordu. Türkçe yazmayı bırakmış, Arapça yazmaya başlamış. Arap dünyasında önce takdirle karşılanan, daha sonra hayranlıkla anılan bir yazar olmuş. Daha sonra ünü dünyaya yayılmış. “Arapça yazan Türk yazar” olarak sunuluyordu haberlerde. Eserleri başta İngilizce, pek çok dile çevrilmiş. Başkasının haberini dinler gibiydim.
Sonra, yani çok değerli edebiyat dünyamız ödül alan yazarını birden sahiplenir olunca İngilizceden tercüme edilen eserlerini okudum. Tabii ki ilk romanı hariç, ona yakın kitabı kısa zamanda bir bir Türkçeye çevrildi. Aynı dili konuştuğum babamın sesini dünyayı dolaştıktan ve iki ayrı dilin süzgecinden geçtikten sonra duyabiliyordum. Bu garip ve hüzünlü bir şeydi. Hayatında pek az kitap okuyan annem, kitapların kapağına kocasına bakar gibi bazen öfkeyle, bazen özlemle bakıyordu, ama hiçbir zaman açıp birini bile okumadı. Tıpkı yanındayken onun varlığını istemesi, ama onu anlamaya hiç yanaşmaması gibi.
Babamı kitaplarından tanıdım. Benim yaşadığım yalnızlığı, anlaşılamamayı, çıkar ilişkilerine dayalı bir edebiyat dünyasında arkadaşsız kalmayı yeğlediğini anladım. Bir oğlun babasını doğurması gibi garip, hatta olağanüstü bir şeydir, onun babasıyla ilgili en basit şeyleri bile bir kitaptan öğrenmesi. Anılarından ördüğü kitabında benimle ilgili cümleleri okurken elimi tutuyor gibi hissettim, heyecanlandım. Benimle ilgili birkaç cümle ne duygulu, ne de duygusuzdu: “Sakin, sessiz, içli bir çocuktu. En büyük pişmanlığım, onu lunaparkta oyuna doymadan eve geri getirmemdir. Yalnızca tek bir öpücükle veda edip bir daha onu görmemeyi pişmanlık diye adlandırmak bile, affedilebilmeyi ummak demektir. Bu umut, suçumu karşı taraftan daha az önemsediğimi kanıtlar. Bir gün olur da bu satırları okursan oğlum, senden özür dilemeyeceğim. Tek temennim var, ben olamadım, sen şair ol.”
Tam babama göre bir tavırdı. Sert, duygusuz biri gibi görünüyordu, ama yapmacık olamıyordu. Bu satırları karıma okuduğumda, bir özür beklercesine yüzüme bakmış, okuma yazma bilmeyen bir dinleyicinin neredeyse okuyanı sorumlu tutmasına benzer bir tavırla, “Hadi oradan. Hem merhametsiz, hem de minnetsiz!” demişti. Anneminkine benziyordu dikkatsizliği. Şair olmamı ummuştu yıllar boyu ve ben sonunda şiirin babamın duasıyla bana verilen bir hediye olduğunu anlamıştım. Ne acıdır insanların alışkanlıkları. Yaşanan acılardır sanki sadece dikkate değer bulunan şeyler ve umursamazlar küçücük bir mucizeyi. Üstelik karımın bakışı, “Önce sen bir baba ol!” der gibiydi. Kısırlığımı yüzüme bir tokat gibi vururcasına öfkeli ve istihzalı gelirdi yan yan bakışları. Bilirim o öyle bir kadın olmadı hiçbir zaman, Allah’ın takdirini olgunlukla karşıladı ve beni de o teselli etti. Ama gözlerinde hiçbir zaman doğmayan çocuklarımız mahpustu ve çocuklarının isyanını bastırmakta güçlük çekiyordu.
Hızlı hızlı yürüdüm, otobüse bindim, kalp atışlarım gittikçe hızlanıyordu. Otobüsten indim, sokakta koşmaya başladım. Bakkal selam verdi kapının önünde, almadım. Otomatiğe bastım, içimi karartan belirsizliği aydınlatacağını umarak. Merdivenleri önce hızlı, sonra gittikçe yavaşlayan adımlarla çıktım. Bilirim, ne zaman kötü bir şey olacak olsa birden adımlarım hızlanır. Kapıyı açtım. Seslenmek istedim karıma, ama vazgeçtim. Salona doğru yürüdüm. Sehpanın yanındaki gölge giderken bıraktığım gibi yatıyor. Bir şiir geldiğinde ansızın, oturup yazmalı insan hayatı umursamadan. Elimdeki dosyayı sehpaya attım. Bağırmak geldi içimden, ama içimde başka bir şey engelledi sesimi. Eğildim. Bile bile eğildim; saçlarını topladım, yüzüne baktım. Başındaki ıslaklık avuç içimi yaktı. Bakmadım. Biliyorum kırmızı bir şiirdir ölüm dedikleri ve görmeye, duymaya ihtiyacınız yoktur.
Hareketsiz, soğuk dudaklarını öptüm. Kanepeye yatırdım. Gözlerimin yaşarması öfkelendirdi beni. Pişmanlık, affedilmeyi ummak ve suçunu hafifsemek mi demek gerçekten?
Polisi aradım. İlgisiz bir memurun sesini duyar duymaz:
- Ölümcül bir şiir yazdım memur bey, dedim.
- Efendim?
- Karımı öldürdüm…
Gerisi, şiiri bıraktığım bir ömrün ilk anıydı.
Emre Miyasoğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






