18 Nisan 2018

Sallanan Eller

Zeynom:

Giderken dalgaların ardından baktım sana yıllardan sonra
Hiçbirşey eskimemiş
Herşey yepyeni
Olabilir mi?

Ne çok duygu yaşanıp geçmiş
Denizde sürüklenen iki somun ekmek
Yemyeşil bir sarmaşık, kökleri kopuk
Ne çok yol, ne az varış

Güneşin kuruttuğu, rüzgârın savurduğu
Karın soğuttuğu, onca iççekiş
Günlerin yavaş akışla oluşturduğu
Ne az yer, ne çok geçiş

Geçmedik belki, gitmedim belki ben
Sen orada uzaktan el sallarken
Rüzgâr sustu, dalgalar durdu
Ne çok gidiş, ne az ayrılış

Gelirken herşeyinle koşup gelsen bana yıllardan sonra
Hiçbirşey değişmemiş
Herşey eskisi gibi
Olabilir mi?

Oruç Aruoba

Yaşlı Profesör

Ona eski günleri sordum,
hâlâ genç olduğumuz,
saf, deli fişek, şapşal, toy zamanlarımızı.

Bir şeyler kaldı elbet, gençlik hariç,
diye yanıtladı.

Ona hâlâ emin misin diye sordum
insanlık için neyin iyi neyin kötü olduğundan.

İllüzyonlar içinde en ölümcülü,
diye yanıtladı.

Ona geleceği sordum,
hâlâ açık seçik görebiliyor muydu.

Çok fazla tarih kitabı okudum,
diye yanıtladı.

Ona fotoğrafı sordum,
masanın üstünde duran, çerçeveliyi.

Bir varlar bir yoklar. Birader, kuzen, baldız,
karım, kucağında kızım,
kızımın kucağında kedi,
çiçek açmış kiraz ağacı ve üstünde
uçuşan bir kuş,
diye yanıtladı.

Mutlu olduğun oldu mu, diye sordum.

Çalışıyorum,
diye yanıtladı.

Ona dostlarını sordum, duruyorlar mıydı.

Birkaç eski asistan,
onların birkaç eski asistanı,
eve göz kulak olan Ludmila,
ki çok yakın, ama uzak da,
kütüphaneden iki bayan, gülümsüyor ikisi de,
okulun karşısında küçük Grześ ve Marcus Aurelius,
diye yanıtladı.

Ona sağlığını, ruh halini sordum.

Kahve, votka, sigara vermiyorlar artık,
ağır hatıraları ve eşyaları taşımam da yasak.
Duyamıyormuş numarası yapıyorum,
diye yanıtladı.

Ona bahçeyi ve bahçedeki sediri sordum.

Geceleri hava açıksa, göğü seyrediyorum oradan.
Doyamıyorum,
ne çok bakış açışı var,
diye yanıtladı.


Wislawa Szymborska
Çeviri: Onur Çalı

Baltalanan İncire Ağıt

Duvarda kaldı köklerin
çıplak, utanmış.
Toprağa saçıldı dalların
kopuk, parçalanmış.

Bir boşluk esniyor
eski yerinde.
Kumru gelince sekiyor
eksikliğinden.

Yongalar arasından
kokulu, kuruyan
bir hava yükseliyor
martılara ulaşan.

Yokluğun bile yokolacak
boşalamadan, baharda.
Ben de giderim artık
buralardan yakında.

Oruç Aruoba

Önce

14 Eylül

Canım –
işte yalnızca bunu yazdım; ne yazacağımı bilmiyorum, düşünmedim de – öylesine, bu sözcüğü yazdım:-
Canım,
içimden akmağa çalışan özlem türkülerini geri itiyorum; onların yeri burası değil. –

‘Karar verme’, ‘istemeyi isteme’ demiştim. Bunlara şunu eklemek gerek : h i ç k u ş k u d u y m a m a. Hem bu ikisinin temeli bu ( ne kararından, ne de isteğinden kuşku duymamalısın), hem de her adımda yeniden kurulması gereken ilişkinin temel taşı.
‘Güven’ demiyorum mahsus: Güven saf birşeydir, epey de güçsüzdür – düşünülmemiş birşeydir, kendiliğinden olur : vardır ya da yoktur. Benim sözünü ettiğim ‘kuşku duymama’ ise bilinçlidir, düşünülerek takınılmış bir tavır, her seferinde yeniden düşünülerek bulunulan bir eylemdir.
Aldatılmaya ardına dek açılmış bir kapı…
Evet – kör güven değil, bilinçli kuşkulanmama…
Örneğin, o ‘ görmek için beklediğim’ gün: Sana olan saf güvenim yıkılıp gitti, paramparça oldu. Beni aldatmıştın, atlatmıştın – en azından, gizlemiştin birşeyi benden.
Biliyorsun, o zaman o uzun öyküyü kurmuştum; senin parça parça sözlerini biraraya getirip, bir ‘senaryo’ yazmıştım. Tek açıklamaydı bu, kafamda, neyi benden gizlediğin konusunda. Elimdeki verilere uyan tek açıklama… Ne yapabilirdim?
Güvenim yitikti – bir daha geri de gelmez güven; bir kez yitince, sonsuza dek yitiktir.
O zaman şu kararı verdi:
“Onun sözlerine inanacağım”.

Sana ‘öykü’yü anlattığımda, bana “Bunların hiçbiri doğru değil” dedin – “Peki” dedim ben de : inanmaya karar verdim, ” Kuşkulanmayacağım” dedim.
Sonra, yolculuğundan ve bir sürü yapacaklarından söz ederken, sana güvenmiyordum –
[…]
– ama “İnan ona” dedim kendi kendime; “Kuşkulanma”…
Bu nasıl bir tutum – kendini aldatma mı? Bilinçli bir körlük mü? Bir kabullenme mi?
Hayır – hiçbiri değil.
Bir bilinçlilik sadece – hem de doğruluk üzerine kurulu bir bilinçlilik.
Bu, ‘hem isteme kararlılığı’, ‘karar verme isteği’ dediğim şeyin bir sonucu, hem de onun gereklerinden biri:-
Senin beni aldattığına inanarak – daha iyisi, bunu b i l e r e k – ne yapabilirdim? – Çekip gidebilirdim hemen
Ama sen “Gitme” diyordun, sözlerinle de eylemlerinle de.
Ne yapabilirdim?
Söylediklerine ve eylemlerine inanmaktan başka çare yoktu – kuşkulanmayacaktım…
İşin zorluğu burada hep : başka türden bir bilinçlilik gerektiriyor bizim ilişkimiz : hazır kalıplar, alışılmış düşünme ve davranma biçimleri hiç işimize yaramadıkları gibi, ket de vuruyorlar ilişkimize.
Her an, hep yeniden kurmamız gereken bir bilinç temeli üzerinde yürüyebilir ilişkimiz ancak. Bu aynı zamanda ö z g ü r bir temel; çünkü ‘karar’ımız , ‘isteğ”imiz, ‘inanc’ımız hep bilinçli olarak ayakta tuttuğumuz şeyler olacağından; ‘doğal’ duygulara ve tutkulara dayanmadıklarından, onları her an kırıp atmak elimizde olacak.

Her an ‘artık istememeğe karar veriyorum’, ‘artık inanmayacağım’, deyip, çekip gidebiliriz, ikimiz de.
Sana o gün arabada söylediğim ve pek “kelek” bulduğun lafın anlamı da burada yatıyor: Bana kararsızlıkla gelmemelisin. Geleceksen, özgürce ve bilinçli bir istekle gelmelisin.
Bunların eksikliğinden dolayı yitirmedik mi yitirdiklerimizi?
– Dünyanın en zor işini yapıyoruz ( ya da yapmağa çalıştık : hâlâ yapıyor muyuz?…) çünkü, o da şu: Şu boktan yeryüzündeki bütün düzenlemelerin engellemeğe çalıştığı, yasakladığı, cezalandıracağı bir ilişkiyi kurmak ve sürdürmek…
Bunu bilinçe ve özgürce isteme kararlılığına, hiçbir kuşkuya yer tanımadan sahip olmazsak, nasıl kalkarız ki bu işin altından?…

– Sana bugün son olarak (?) Oscar Wilde’ın sevgilisine hapisaneden yazdığı upuzun mektupta, birkaç yerde söylediği bir sözü – iki tümceyi- yazıyorum:

The supreme vice is shallowness.
Wahever is realised is right.

En büyük erdemsizlik sığlıktır.
Ne ki bilinçlendirilir / gerçekleştirilir
doğrudur / haklıdır.

Oruç Aruoba
– ile-

31 Mart 2018

Şehadet Ederim Ki Hiçbir Kadın

1

şehadet ederim ki hiçbir kadın
oyunu senin gibi beceremedi
aptallıklarıma on yıl
tahammül ettiğin gibi tahammül edemedi
senin sabrettiğin gibi çılgınlığıma sabredemedi
tırnaklarımı kesmedi
defterlerimi toplamadı
beni çocuk parkına götürmedi
senden başka hiçbir kadın

2

şehadet ederim ki hiçbir kadın
bir yağlıboya resim gibi
fikriyle ve tavrıyla
aklıyla çılgınlığıyla
anında bıkmasıyla
anında bağlanmasıyla
bana benzemez senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senin yarın kadar bile
benim ilgimi çekemedi
senin yaptığın gibi sömüremedi
senin yaptığın gibi özgürleştiremedi

3

şehadet ederim ki hiçbir kadın
bana iki aylık bebek gibi davranmadı
senin gibi
kuş sütü içirmedi
bana güller oyuncaklar vermedi
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
bana deniz gibi cömert davranmadı
şiir gibi büyüleyici olmadı
senin yaptığın gibi şımartmadı
senin yaptığın gibi bozmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
çocukluğumun elli yaşına değin sürmesini
sağlayamadı
senin gibi

4

şehadet ederim ki hiçbir kadın
kadınların kendisi olduğunu söyleyemez senin gibi
kâinatın merkezi
göbek çukurumda diyemez senin gibi

şehadet ederim ki hiçbir kadın
yürürken ağaçlar peşinden gitmez
senin gibi
güvercinler kar beyaz teninin sularından içmez
senin gibi
kuzular koltuk altı atlarından yemez
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
dişilik öyküsünü iki kelmeyle özetlemedi
erkekliğimi bana karşı kışkırtmadı
senin gibi

5

şehadet ederim ki hiçbir kadın
sağ memesinin orada zaman durmadı
senin gibi
devrimler sol memesinin yamacından başlamadı
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
dünyada kanunları değiştirmemiş senin gibi
helalin haramın haritasını değiştirmedi
senin gibi

6

şehadet ederim ki hiçbir kadın
aşk lahzalarında istila etmez deprem gibi
yakmaz.. boğmaz
tutuşturmaz.. söndürmez
ikiye ayırıvermez hilal gibi
senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
ruhumu uzun süre işgal etmez
işgaliyle mutlu etmez
şam'ın gülleri gibi
alıp dikmez
nane
portakal gibi
sen ey
sorularımı saçlarının altına bıraktığım
ama hiç cevabını alamadığım kadın
sen ey
bütün dilleri olan
ama
akılla algılanıp söylenemeyen kadın

7

sen ey saçları denizi
elleri güneşi andıran
varlığı muhteşem
gümüş gibi ak
billur gibi parlak
şehadet ederim ki hiçbir kadın
belinin çevresinde asırlar toplanmaz
binlerce yıldız dönüp durmaz
şehadet ederim ki sevgilim senin gibi hiçbir kadın
kollarında ilk ve son erkeği
büyütmedi

8

sen ey parlak ve şeffaf
sen ey dürüst ey güzel
sen ey kalıcı çocukluk
şehadet ederim ki hiçbir kadın
ashabı kehf hükmünden kurtulmadı senin gibi
putlarını kırmadı
hurafelerini söküp atmadı
ashabı kehf yönetimini yıkmadı senin gibi
şehadet ederim ki hiçbir kadın
kabilenin hançerlerine göğüs germedi
kendisine duyduğum sevgiyi
erdemin özü görmedi

9

şehadet ederim ki hiçbir kadın
tam beklediğim gibi çıkmadı
saçlarının boyu dilediğim düşlediğim gibi çıkmadı
memesinin şekli tasarladığım veya çizdiğim gibi
çıkmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
sigara içince duman bulutları içinden çıkmaz
düşünceye dalınca zihnimde ak güvercin gibi
uçmaz
sen ey hakkında nice kitaplar yazdığım
ama bunca şiire rağmen
yazdığım her şeyden güzel kalan kadın
şehadet ederim ki hiçbir kadın
benimle olabildiğince uygarca sevişmedi
üçüncü dünya tozlarından çekip çıkarmadı
senin gibi...
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senden önce düğümlerimi çözmedi
bedenime çekidüzen vermedi
gitarla konuşur gibi onunla konuşmadı
şehadet ederim ki hiçbir kadın
senin gibi... senin gibi
senin gibi...



Nizar Kabbani
Türkçesi: Mehmet Şayir

Suyun Altından Mektup

Dostumsan
Yardım et senden uzaklaşayım
Yok eğer sevgilimsem
Yardım et senden şifa bulayım

Bileydim aşk bu kadar tehlikelidir
Sevmezdim
Bileydim deniz derin bu kadar
Açılmazdım
Sonumu bileydim
Hiç başlamazdım

Özledim seni
Öğret bana özlem duymamayı
Öğret bana yüreğimin derinliklerinden
Nasıl çekip koparırım köklerini sevginin
Nasıl ölür?
Öğret bana
Gözlerimde gözyaşların
Öğret bana bir kalp nasıl ölür?
Ve nasıl ihtihar eder arzular

Ermişsen
Kurtar beni bu büyüden
Bu inkardan
Aşkın sanki reddediştir
Nolur arındır beni bu inkardan

Güçlüysen
Çıkar beni bu ummandan
Çünkü bilmiyorum ben yüzmeyi
Mavi dalga gözlerinde
Çekiyor beni derinliklerine
Mavi..
Mavi..
Yok maviden başka renk
Ne tecrübem var aşkta
Ne de bir kayığım
Değerliysem senin için gerçekten
Tut elimden
Aşığım sana baştan ayağa

Ben suyun altında soluyorum
Boğuluyorum,
Boğuluyorum,
Boğuluyorum...

Nizar Kabbami

30 Mart 2018

Gön: Ahmed Arif

Bazı mektuplara hak ettikleri uzunlukta cevap verilmemesi bahsinde akla Bettina von Arnim gelir ve elbette Goethe. Ya ruha değen mektup bahsi? Şamîl Esgerov’un Cegerxwîn’e yazdığı mektup derim. 1967 olmalı. Bir gün ben de Esgerov’a bir mektup yazdım. Bir adres buldum. Şöyleydi: Nergiz Neşriyat, BAKÜ. Postaneye gidecekken ölüm haberini okudum. 21 Mayıs 2005’ti. Bir gün önce göçüp gitmişti.

Artık bunu diyecek yaşlara geldiğime göre “bir zamanlar” her mektup meraklı bir ele değerdi, diyebilirim. Sevdiğim kadınlarla aynı masada karşılıklı oturup birbirimize mektup yazdığımızı hatırlıyorum bir de. Erzincan, Gülnar, Polatlı ve Batman arasında zarfsız mazruflar uçuşurdu.

Zarfa OZAN yazan okuru Ahmed Arif’i şahsen tanımıyordu. Ahmed Arif’in de şahsen tanımadığı birine yazdığı bir mektubu vardır. Yazdığı kişiyi, yani gönderileni yazacağım ama bu yazıyı yazarken şairin bütün şiirlerini taradım da tek bir “mektup” sözcüğüyle karşılaşmadım. Tuhaftı.

Ahmed Arif’in söz konusu mektubu yazdığı kişi, ünlü gerilla Cemile Buhayrad’dır. Bu efsanevî kadın 1935’te doğdu. Fransız işgali altındaki Cezayir’de. İlkokulda okutulan “Andımız”da “annemiz Fransa” deniyordu, o “annemiz Cezayir” diye okudu, bugün de öyle. Okuldan uzaklaştırıldı ama ne zaman bu andı duysa “annemiz Cezayir” dedi. Büyüyünce Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katıldı. 1957 Nisan’ında girdiği çatışmada yaralandı, düşmana esir düştü. Omzundaki yarası 17 gün boyunca elektrikle yakıldı. Ne adını söyledi, ne yoldaşlarının yerini. Sonunda yargılanmasına karar verildi. Bilindiği gibi sömürgeciler hukuka çok önem verirler! Mahkeme, Cemal Süreya’nın deyimiyle, “Mösyö Giyotin”le idamına karar verdi. Cemile gülüp geçti. 7 Mart 1958’de boynu vurulacaktı.


Sömürgeci uzaklara da bakar, önüne de, hatta devrimciye de bakar, ama hep silahlıdır!

Bir grup Fransız avukat, özellikle de (sonra eşi olacak ve Müslümanlığı seçip “Mansur” adını alacak) Jacques Vergès, büyük bir kampanya başlattı. Dünyanın pek çok yerinden pek çok insan desteğini bildirdi. Kıyamet koptu. Sömürgeciler onu idam edemediler. 1958’de Rheims’da bir hapishaneye kapatıldı. 1962’de serbest bırakıldı, ama hapisteki 5 yıl boyunca Mösyö Giyotin’in, birçok yoldaşının ensesine inmesine tanıklık etti. İşte o 1962’de sömürgeciler 132’nci yılın sonunda defolup gittiler. İşte Ahmed Arif bu mektubu bu yiğit kadına yazmıştır.

Böyle büyük bir edebiyat olayı gibi uzata uzata yazıyorum ama belki de bu mektuptan en son haberdar olan kişi benimdir! Eğer öyle ise bağışlansın, ama mektubu nasıl bulduğumu anlatmama da izin verilsin lütfen. Bir kitapta. Kapağındaki adı “Hür Cezair”, içerideki adı ise “Hür Cezayir.” Yazarı, daha doğrusu hazırlayanı Avni Çeviker. 1958’de, Ankara’da, Kültür Matbaası’nda basılmış. Demokrat Parti (DP) dönemi. Belirtmek gerekir ki DP, Cezayir sorununda hep Fransa’nın tarafındaydı. Birleşmiş Milletler’deki her Cezayir oylamasında ya Bülent Ecevit’in deyimiyle “çekinser” kalıyordu ya da karşı oy kullanıyordu.

Burjuva siyaseti kolpacıdır, biz şiire bakalım, Sezai Karakoç’un 1958 tarihli “Kutsal At” şiirine mesela: “Cezayir’de atların / Gördüğünü kimse görmedi / Kimse bu ölümlerde / Cezayirli gibi / Ve Cezayirli kadar / Ölmedi.” Cemal Süreya ne diyor peki: “Zaten bizi hergün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar / Bütün kara parçalarında / Afrika dahil.”

Avni Çeviker’in hazırladığı kitapta ise Cezayir kurtuluş mücadelesini destekleyen birkaç yazar ve siyasetçi var. Çeviker bir kısmını gazete ve kitaplardan derlemiş, bir kısmı ise belli ki kitap için kaleme alınmış. Kitapta yer alan isimler şöyle: İhsan Ada (CHP Hatay Mv.), Cihad Baban, Fazıl Hüsnü Dağlarca (“Çirkin Sofra” şiiri), Bülent Ecevit (CHP Ankara Mv.) ve Ahmed Arif. Bundan sonra ise 86 sayfalık bir bölüm başlıyor. Çeşitli alt başlıkları olan bu bölümü Çeviker mi yazmış, birinden mi çevirmiş bilemiyorum. Çünkü herhangi bir not yok, ama çeviri gibi görünüyor.

Ahmed Arif’in mektubu ise “Cemile Buhayrad” adını taşıyor ve kitabın 14 ve 15’inci sayfalarına iliştirilmiş. Üstünde bir tarih yok. Ada, Baban ve Dağlarca’nın yazdıklarının daha önce başka yerlerde yayınlandığını verilen bilgiler nedeniyle anlıyoruz, ama Ecevit ve Ahmed Arif’in metinleri bu kitap için kaleme alınmış gibi görünüyor.

Ahmed Arif kalbini zarf, ruhunu mazruf yapmıştır. Yankılı bir kafesten çıkan sözcükleri onurlu bir halkın göğünde gezer. Altmış yıl sonra yeniden kanatlanan ol mektup, noktası ve virgülü ile şöyledir:

Bir adını biliyorum, bir de yaşını… Yüzünü görmedim ya sen yaşta kızkardeşim var. Mutlak ona benzersin. Başkaca düşünemem. Sen Cezairden bir can’sın, ben Türkiyeden. Ayrı suların, ayrı toprakların çocuklarıyız ama kardeşiz.

Ben, bu kahrolası yazıya oturanda, senin idâmın için hazırlıklar yapılıyordur. Karşında Lejyon’dan bir manga… Dünyamızı, hayatı, bir solucan kadar olsun, anlamaktan, sevmekten korkanların mangası. Onlar, hep öyledirler. Silâhı, insan avını zulmu severler. Kim bunlar? Kimlerin soyundan inip gelirler? Aklım duracak… Belli ki ömürlerinde bir sefer olsun, bir çocuk, bir çiçek, bir türkü sevmemişler. Namusla, yürekle, alın akıyla, seven bir kadının koynuna girememişler. Mertlik, can saygısı, dünya sevdası, bir lahza bile yüreklerine konuk olmamış.

Ve hiç utanmadan da İncîl-î Şerif’i kitâb bilirler. Oysa yaptıklarının hiçbir kitapta yeri yok! Onlar ki her iki cihanda da yüzleri kara! Senin o Meryem’den bin daha aziz, bin daha bakir canının değerini ne bilecekler…

Karşında bir manga. Ölüm mangası. Parayla, yalan-dolanla, o murdar korkuyla aldatılmışlar. Bundan ötürü küstah, bundan ötürü zalim… İncecik, tazecik çocuk kolların, arkadan bağlı. Bilirim gözlerini bağlatmazsın sen. Namlular karşısında dimdik ve espas’sız duruşunu hayalliyorum. Kavgandan bir marş, bir mısrâ mı son sözün? Anana kardeşlerine selâm mı yoksa?

Ondokuz yaşındasın. Sakın, gençliğime doymadım, deme! Şimdiden ölümsüzsün. Niceleri var ki bin yıl yaşasa, sencileyin bir haysiyet katamaz yaşamaya. Yarının CEZAİR’inde, kurtarılmış CEZAİR’de, okullarda bebeler, önce senin adını belliyecekler. Sonra dünyayı!.

İnan, seninle birlik, ya da senin yerine, kurşuna dizilmeyi çok isterdim. Ölümüne nisbet, yaşamak silik ve anlamsız, CEMİLE.

Selim Temo