30 Ağustos 2019

Mektuplarla Tarih

Çalışmanın en başında bahsedilen “Yakılmamış Mektuplar”dan bazıları kadın-erkek ilişkilerinin 1920’lerin İstanbul’unda nasıl başlayıp devam ettiğine ilişkin bol ayrıntı sunar. Alıcı İhsan Bey’in hayatı boyunca sakladığı mektuplarında Fatma Cevdet isimli genç, güzel, eğitimli bir İstanbullu kadın portresini görmek mümkündür. Okuma deneyiminden edebiyat tadı bırakan bu mektuplar yardımıyla ikili arasındaki ilişkinin nasıl başladığını, sürdüğünü, bittiğini görebiliriz. Bir önceki sene İspanyol gribine tutulduğundan doktoru sağlığını bir de röntgenle teyit etmek isteyince, Fatma Cevdet Hanım Tıp Fakültesi’ne gitmiştir. Hastanın sağlığı hakkındaki bu tetkik yeni bir aşkın başlamasına neden olur: “Sizi birinci defa olarak Haydarpaşa İskelesi’nde Hürrem Bey ve daha birkaç arkadaşınızla görmüştüm. İkinci defa da o gün Fakülte’de gördüm. Paşa’nın muavini Necmettin Bey’in odasının önündeki koridorda caddeyi seyrediyordum. Siz geçtiniz, Hürrem Bey de yanınızdaydı. Evde ilk işim Melahat’e sizi sormak oldu.”

 Melahat, Fatma Cevdet Hanım’ın en yakın arkadaşıdır, bu iki kız birbirlerine o kadar sık gidip gelirler ki babası Fatma’yla Melahat’lerin evinin önünden geçerken “ıstavroz çıkarmayacak mısın?” diye takılır. Hürrem’se Melahat’in uzaktan akrabası olması muhtemel tıbbiyeli sevgilisidir. 1920 yılının Ağustos ayı itibarıyla şüphesiz çoğu mektuplar üzerinden kurulu on bir aylık bir beraberlik-leri vardır.

Fatma Hanım’la İhsan’ı birbirleriyle buluşturan bu ilişkilerdir. Tarafların ilk “karşılaşması” zamanın ruhuna uygun şartlarda gerçekleşir; Fatma Cevdet, İhsan’ın kendisini görünce hayal kırıklığına uğrayacağı düşüncesiyle müstakbel sevgilisine görünmek istemez: “Haydarpaşa’da peçemi kapamak istedimse de maatteessüf pek ince olması hasebiyle yine görecektiniz, ondan da vazgeçtim. Beni de gördünüz... Eminim müthiş bir sükût-hayale uğradınız. Ben de sizi kapıdan çıkar çıkmaz görmüştüm, beni dikkatle tetkik ediyordunuz. İşte o zaman titremek sırası bana gelmişti. Sizde ne tesir hâsıl ettiğimi anlayamadım, daha doğrusu tetkike vakit bulamadım.”

 Ancak İhsan’ın bu ilk görüşmede “tetkik” ettiği genç kadının kim olduğunu bildiği pek net değildir. Hatta daha sonraki “görüşme”lerde onu tanımaz: “Perşembe günü Köprü’de görüştük. Daha vapurdayken sizin Köprü’de olduğunuzu görmüştüm. Yanımda da gördüğünüz hanımlar vardı. Aksi taraftan çıktık, sizinle o zaman göz göze geldik. Tanımamakta haklısınız, peçem kapalıydı.”

 Aksilikler bir sonraki “görüşme”de de devam eder. Taraflar yine hanımların ders günü olan Perşembe günü şehre inerken Haydarpaşa İskelesi’ni kullanırlar. Hürrem Bey vapura biner; ama İhsan görünmez. Ancak Köprü’den üç buçuk vapuruyla eve dönerken Fatma, “birdenbire karşısında” İhsan’ı görür. Önünden geçerek vapura biner, İhsan onu kolayca görebilsin diye güvertede kenara oturur. İhsan’sa vapura bindiğinde, ilgili cümlenin sonuna koyduğu ünlemle Fatma’nın da dikkat çektiği gibi, nedense erkekler tarafını seyretmeye başlar. Ama Fatma bu dalgın adama kendisini göstermeye kararlıdır: “Yerimizden kalkarak önünüzden geçtik.” Bütün bunlara rağmen İhsan, Fatma’yı tanıyamamıştır. Haliyle bir sonraki vapur yolculuğunda görme fiilini işteş hale getirmek için kendince bir çözüm bulur: “Bu Perşembe yine ineceğim. Elimdeki notalardan beni tanıyabilirsiniz. Bu sefer çarşafıma dikkat ediniz, bundan sonra beni tanımanız için hep aynı çarşafla ineceğim.”

 Fatma Cevdet’le İhsan’ın buluşması, hakikaten görüşmesi, birbirlerinin seslerini duyabilmesi de bin bir ayrıntılarla hazırlanmış planlarla gerçekleşebilir. İhsan, ilk olarak belki Fatma dışarı çıkar da görüşebilirler diye saatlerce genç kadının evinin çevresinde bekler.

 Gerçek bir görüşme planının yapılması için ilk karşılaşmanın üzerinden aylar geçmesi gerekir. Fatma planı şöyle açıklar: “Şimdi size nasıl görüşeceğimizi izah edeyim: Siz 1.52’de Haydapaşa’dan kalkıp tam ikide buraya gelen trenle gelirsiniz- Daha erken gelirseniz olmaz çünkü yemeği biraz geç yeriz, o gün erken olması için ısrar etsem olmaz, nazar-ı dikkati celbeder. Siz trenin penceresinden pek gözükmeyin. İnince parmaklığın en alt başına gelip durun. Melahat trene bakacak fakat Hürrem Bey parmaklığa gelmesin, siz yalnız gelin. Eğer Melahat’la ikimiz balkona çıkarsak siz de Hürrem Bey’le doğruca deniz kenarına inerek bizi bekleyin. Hürrem Bey deniz kenarını bilirmiş. Şayet ben olmadığım halde balkona Melahat yalnız çıkarsa o zaman her zamanki yerde bekleyiniz. Yani bizim kapının önünde.”

 Şu an için eldeki iki çiftin karşılaşma deneyimleri üzerinden kadınla erkeği tarihin düz kronolojik çizgisi üzerine yerleştiren tarihçi sessiz kalsa bile iki örneğin farklılığı yorumu kendi başına üretir. Fatma Cevdet Hanım seçkin bir ailenin üyesi olmasına rağmen yanında bir refakatçı olmadan sokağa çıkmaz; ama Afyonlu genç kadın Ankara’da Özen Pastanesi’nde tek başına oturmaktadır. Yine çiftlerin tanışma, karşılaşma, ilişkinin boyutu gibi ayrıntıları unutmadan yürüme rotalarını karşılaştırmak bile tarihçiye çekici gelecektir: Kızıltoprak gibi periferi-deki bir semtten deniz kıyısına giden patikalarda veya başkentin iki merkezi arasında uzanan bulvarda yürüyen genç bir çift. Haliyle konu buradan toplumsal değişim, toplumsal dönüşüm, cinsiyet meseleleri, modernleşme vs. gibi birçok büyük anlatıya bağlanabilir. Böylelikle toplumsal tarihe önemli bir katkıda da bulunmuş olacaktır. Ancak aynı temayı farklı zaman dilimleri üzerine koyarak tarih yazmak, en azından mektuplarla, kolaya kaçmaktır. Aynı türden karşılaşmalar pekâlâ anılar üzerinden de yapılabilir. Mektuplardan dahasını isteyense alacağından da emin olabilir.

Her ne kadar kullanıldığında renk verse de mektuplar yukarıda örneklendiği gibi şehrin, sinemaların, pastanelerin küçük veya toplumun büyük tarihine dolgu malzemesi olmaktansa başrolde olmayı hak eden kaynaklardır. Çünkü mektup en nihayetinde bireye aittir. İçeriğini taraflar arasındaki ilişkinin mahiyeti, tarafların gelecekten beklentileri ve her ikisinin de karakterleri belirler. Haliyle mektuplar ilişkilerin tarihi kadar bireylerin tarihini yazmak için kullanılabilir. Büyük tarihin bireydeki yansımaları hakkında olduğu gibi bireylerin tek tek kendilerini inşa etme sürecinde kullandıkları malzemeye dair günümüz araştırmacısına bilgi  verir. Birey inşa malzemesi olarak kendi öznel tarihini olduğu kadar toplumsal tarihini, yani ailesini, yani ailesiyle beraber edindiği kazanımları ya da büyük değişimlerin gündelik hayatına getirdiği somut kazanımları yani okulu, eğitimi nasıl kullanıyor? İzlediği filmler, okuduğu romanlar karakterini, ilişki yürütme biçimini nasıl etkiliyor? Ya da taraflar ilişkinin devamı adına kendilerini karşı tarafa kendini nasıl tanıtıyor? İlgisini, aşkını, duygularını nasıl ifade ediyor? Bu soruların hepsini birden cevaplamak bu kısa çalışmada imkansız. Mektupların merkezde olacağı bir anlatıyı denemekse mümkün.

Hakan Kaynar






Bir iletişim aracı olarak aşk mektubu

V. Bir Örnek: Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılacak Mektuplar


Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp yerine Cumhuriyet rejiminin tesis edildiği aralıkta üç yıl boyunca devam eden bir aşk hikâyesi yalnızca geç Osmanlı mektup kültürünün karakteristik vasıflarını göstermekle kalmaz, aynı zamanda geleneksel toplum yapısındaki dönüşümlerle toplumsal cinsiyetin inşasına da örnek teşkil eder. Son mektubun alıcısına ulaştığı tarihten tam doksan sene sonra yayınlanabilen bu mektuplar, 1920’de başlayarak üç yıl sürecek bir mektup arkadaşlığının aşka dönüşmesinin de canlı tanığıdır. Fatma Cevdet Hanım ile İhsan Bey arasındaki gönül ilişkisini en ince detaylarıyla betimleyen bu mektuplar her ne kadar tek taraflı olarak sadece Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e gönderilen arşivi içerse de mektupların detaylı tasvirlerle ve eğretilemelerle dolu olması dönemin aşk ilişkilerini ve toplumsal cinsiyet normlarının kurgulanışını yansıtması bakımından çarpıcıdır. 

Mektupları ilginç kılan bir başka özellik ise İhsan Bey’in Fatma Cevdet Hanım’ın son mektubunda dile getirdiği isteğini yerine getirmemesidir. Eserin adından da anlaşılacağı gibi Fatma Cevdet Hanım veda mektubunda İhsan Bey’e mektupları yakmasını özellikle rica etmesine rağmen İhsan Bey bunu yapmamış, yıllar sonra tanıştığı ve mektupları günümüz Türkçesine aktaran sahafa kendisinin ölümünü müteakip yakılmak üzere bırakmıştır. Ömrünün son günlerini tek başına bir huzurevinde geçiren İhsan Bey, arkadaşlık ettiği sahaf Bahtiyar İstekli’ye bir kutu bırakmış ve mektupların en üstüne de “ölümümden sonra yakılacak mektuplar” ibaresini düşmüştür. Görünen o ki İhsan Bey, Fatma Cevdet Hanım’la yaşadığı mektup aşkının hatırasını kendi elleriyle yok etmeye kıyamamış, bu görevi bir başkasına devretmeyi tercih etmiştir. İhsan Bey teşebbüs etse de Fatma Cevdet Hanım’ın hatırasını tamamen yok etmenin ağırlığına dayanamayacağını bildiğinden mektupları yakmaya bir türlü eli gitmemiş olabilir.

Buradaki asıl amacın daha ziyade saklı kalmış bir mahremiyeti açığa çıkarma isteği olduğu düşünülebilir. Belki de İhsan Bey uzunca bir ömür sürmüş, kendi öldüğü zaman yaş itibarıyla Fatma Cevdet Hanım’ın da vefat etmiş olacağını hesaplamış ve arkasında bu aşka taraf olabilecek hiç kimse kalmadığından emin olduğunda böyle bir istekte bulunmayı uygun görmüştü. Böylece İhsan’la Fat-ma’nın büyük aşkı, daha doğrusu İhsan’ın Fatma’ya karşı bir ömür boyu bitip tükenmek bilmez aşkı sadece iki şahıs arasında kalmayacak herkese mal olacak yani kamusallaşacaktır. Ancak burada belirtilmesi gereken husus, İhsan-Fatma aşkının meşruluğunun dayanağı olarak İhsan Bey’in değil, Fatma Hanım’ın mektuplarının alınmasıdır. Analize konu olan mektuplar, sadece Fatma Hanım’a ait olup gönderilebilenlerdir. Oysa belki de hem Fatma Hanım’ın hem de İhsan Bey’in yazılmış ama muhatabına yollanmamış ya da yollanamamış mektupları da olabilir. Diğer bir ihtimal de İhsan Bey’in Fatma Hanım’a yazmış olduğu mektupların kopyasını almış olmasıdır. Bu durumda, İhsan Bey hangi saikle sadece Fatma Hanım’ın mektuplarını kamusal alana sunmayı tercih etmiştir? Eğer durum bundan ibaretse, o halde İhsan Bey’in bu tutumunun ahlakiliği de tartışılır hale gelir. Belki de İhsan Bey, gerçekten Fatma Hanım’ın eleştirilerindeki gibi kızlarla gönül eğlendiren, onların duygularıyla oynayan bir erkektir. Ama İhsan Bey’in bu davranışının kökeninde yatan ahlak prensibini tartışırken önem vermediği bir gönül ilişkisinden yadigâr mektupları neden yakmadığı ya da yakamadığı sorusu da karşımıza çıkmaktadır.

Öte yandan, mektupların kitaplaşarak okuyucuyla buluşmasında, yani bir nevi kamusallaşmasında başat rolü üstlenen kişinin İhsan Bey’in sahaf ahbabı İ. Bahtiyar İstekli olduğu görülmektedir. İstekli, İhsan Bey’in mektupları neden yakmadığını ve bu görevi kendisine devrettiğini tartışırken şöyle demektedir: “Amaç sadece mektupların yakılması olsaydı, bunu kendisi de yapabilirdi. Diyelim ki eli varmadı, bunu huzurevi görevlilerine vasiyet edebilirdi… Bütün bunlar, İhsan Bey’in bu mektupları özellikle okumamı istediği sonucuna ulaştırdı beni. Asıl vasiyetinin mektupları yakmam değil, onları okumam olduğunu düşündüm” (İstekli, 2013: XI). İstekli, mektupları okuyunca öylesine etkilenmiştir ki onların sanki kendisine yazıldığını hissetmiştir. Bu duygularla Kızıltoprak’ta, Kalamış’ta, Şifa’da, Haydarpaşa’da, Köprü’de, Galata’da, Boyacıköy’de dolaşarak yaşananları yâd etmiştir (İstekli, 2013: XII). Bununla birlikte, Bahtiyar İstekli mektupların kendisine kalsa belki de bir ömür boyu sırlarını koruyacaklarını belirtmektedir. Yani İstekli, İhsan Bey’in vasiyetine sadık kalmak, dostunun mahremine ait yazıları kamuoyuyla paylaşmamak niyetindedir. Lakin Haluk Oral’ın mektupların yayınlanması yolundaki ısrarlarına dayanamayan Bahtiyar İstekli onların kamusallaşmasına razı olmuştur. 

Anlaşıldığı kadarıyla Fatma Cevdet Hanım ile İhsan Bey, Melahat adlı bir arkadaşları vasıtasıyla tanışmışlardır. Dönemin kaçgöç geleneğini halen devam ettirmeye meyilli olması nedeniyle kamusal mekânlarda bir araya gelemeyen iki genç, birbirilerini mektup yoluyla tanımaya karar vermişlerdir. Bu yönde ilk adım geleneğe uygun biçimde erkek tarafı olarak İhsan Bey’den gelmiştir. Üç yıl sürecek bir mektuplaşma ve muhabbet dönemini başlatan bu ilk girişim, Fatma Cevdet Hanım tarafından da olumlu karşılanmıştır. Yine de Fatma Cevdet Hanım, tedbiri elden bırakmaz ve mektupları müstear isimlerle önceden tespit edilmiş yerlerden alınmak üzere gönderir. Buna sebep olarak dönemin ahlaki baskılarını öne sürer. Hatta “mektubundaki isimleri birinin eline geçerse anla-şılmasın diye yazmamıştım, şimdi Melahat’ta ilave ediyorum, ayrı mürekkeple oldu, affediniz” (İstekli, 2013: 11) diyerek İhsan Bey’den özür dilemeyi de ihmal etmez.

Dikkati çeken bir başka nokta da iki gencin mektuplar aracılığıyla kurdukları mahremiyetlerini tahkim etmek adına tayin ettikleri buluşmalarla ilgilidir. İlişkilerinin daha başlangıcında olan gençler, birbirilerini tanımak için özel bir gayret sarf ederler. Bilhassa kadınların kamusal alanlardaki varlıklarının tesettürü gerektirmesinden ötürü İhsan Bey, Fatma Cevdet Hanım’ı tanımakta güçlük çekmektedir. Fatma Cevdet Hanım’ın bu müşkül duruma bulduğu çare ise elinde sürekli musiki dersleri için edindiği notaları tutmak ve buluşma mekânına hep aynı çarşafla inmektir (İstekli, 2013: 11). Osmanlı toplumsal cinsiyet kültürünün dinî  ve ahlaki vecibeler dolayısıyla kadınla erkeği birbirinden olabildiğince ayrı tuttuğu kaçgöç geleneğine rağmen genç bir kız ve erkeğin flört etmek üzere randevulaşmaları ilgi çekicidir. Fatma Cevdet Hanım’ın randevu mekânına iniş gerekçesi olmak üzere sürekli musiki derslerini öne sürdüğü mektuplardan da anlaşılmaktadır. Aslına bakılırsa genç kızın elinde nota ile dolaşmasının bir tür tanınırlık sembolü haline getirilmesi Osmanlı aşk geleneğinde gözlenen sembollerle ve işaretlerle anlaşma usulünün farklı bir türüdür. O dönemde, Fatma Cevdet Hanım’ın elindeki notalar gibi onlarca farklı nesnenin karşı tarafa işaret vermek ve kendini tanıtmak üzere kullanıldığı öne sürülebilir. Böylelikle erkek, “diğerleri”nin arasından kendisiyle ilişkili olanı seçebilmektedir ki bu durum hem yanlış anlaşılmaların önüne geçmekte hem de ilişkinin devamlılığını temin etmekte kullanılan bir yoldur.

Fatma Cevdet Hanım’ın musiki derslerine devam etmesini Osmanlı-Türk modernleşmesinin cinsiyet rejimiyle ilişkilendirmek de mümkün görünüyor. Bilhassa on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak payitaht İstanbul’da görülen Batılılaşma hareketlerinin ivmelenmesi, kaçınılmaz olarak Batılı kültür aygıtlarının ve yaşam biçimlerinin de yerel halkça benimsenmesi sonucunu doğurmuştur. Gündelik pratiklerine ve alışkanlıkların değişimi kamusal alanın başat aktörü olan erkeği etkilediği gibi Osmanlı kadınının hem özel alandaki konumunun tartışılmasına yol açmış hem de onu kısmen hane dışındaki dünyayla ilgilenmeye yöneltmiştir. Kadınlar için kamusallaşabilmenin yollarından biri de güzel sanatlarla ilgilenmektir. Fatma Cevdet Hanım da modernleşmenin nimetlerinden faydalanmayı bilmiştir. Öte yandan, Türk modernleşme projesinde yer alan küçük öğeler çoğu kez bütünün yerine geçmektedir. Piyano çalmak, Fransızca konuşmak Batılı olmanın birer parçası olabilirler ancak hiçbir zaman Avrupalılığı bütünüyle temsil de edemezler (Yavuz, 2009: 66 v.d.) Bununla birlikte, önemsiz gibi görünen bu noktalar uç uca eklendiğinde modernleşme projesinin bizzat kendini oluşturmaktadır. Üstelik gündelik yaşantıda gözlemlenen değişiklikler, Fatma Cevdet Hanım örneğinde olduğu gibi, cinsler arası ilişkilerin mahreç alması ya da pekiştirilmesine ön ayak olmaktadır.

Öte yandan, her ne kadar burjuva tipi bir aileye mensup olsa ve modernleşme söylemlerinden kendine kâr çıkarsa da Fatma Hanım mektuplaşmalar yüzünden tedirgin olmaktadır. Bu yüzden de İhsan Bey’e yazacağı mektupları ya odasının kapısını sıkı sıkıya kilitlemek suretiyle ya da lambasını söndürüp ev ahalisini uyuduğuna inandırarak mehtabın kendisine sağladığı ışıkta kaleme almayı tercih eder. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, mektubun mahrem bir ilişki biçimi olarak aşkın kurucu öğesi olmasıyla toplumsal cinsiyet ve ahlak normları arasındaki sıkı ilişkidir. Bilindiği gibi Osmanlı toplumsal yaşantısı ataerkil bir örgütlenme etrafında gelişmişti. Bunun bir sonucu olarak toplumsal sistem ve gündelik pratikler erkek cinsine kadınlara ve kızlara tanınandan daha özgür bir hareket alanı temin ediyordu. Bir erkek için sevgiliye mektup yazmakla bir genç kız için muhabbetini anlatacağı bir mektup yazmak farklı şeylerdi. İçtimai ahlakın kadın cinsi üzerinde kurduğu gözetici iktidar mekanizması onun hane içindeki yaşantısını düzenlemekle kalmayarak hane dışındaki hayatının da belirleyici motifi oluyordu. Görünürde kamusal niteliği olmasa da özel alanın kapsamının dışında kalan bir iletişim aracı olarak aşk mektubu, içeriğindeki mahremiyet unsurları ahlaka mugayir addedilebileceğinden bilhassa kadın cinsi için oldukça tehlikeliydi. Fatma Cevdet’in İhsan Bey’e yazdığı mektupların da mahrem içerikli olması dolayısıyla ailesinden gizli biçimde kaleme alınması normal görünüyor. Diğer taraftan, aşk mektubunu ayrıcalıklı kılan niteliği özel olanla kamusal olanı iç içe geçiren ve yakalanma korkusunu cinslere, özellikle de kızlara yaşatan bir iletişim vasıtası olmasında aranabilir. Aşk mektupları, cinsler arası ilişkiler bakımından muhafazakâr karaktere sahip toplumlarda içerdikleri “açık gizlilik” yüzünden baştan çıkarıcı bir rol de oynarlar. Ancak bu cezbedici yönüne karşı kimi kez tehlikeli de olabilirler. Son tahlilde, hiçbir şey bir sır kadar baştan çıkarma ve lanetle çevrili değildir (Kierkegaard, 2013: 15).

Fatma Cevdet Hanım’ın İhsan Bey’e yazdığı mektuplar toplumsal cinsiyeti kuran kültür örüntüleri bakımından adeta birer hazine değerindedir. Fatma Cevdet Hanım’ın erkeklere ve erkekliğe ilişkin genellemeleri, bir kadının gözünden geç Osmanlı toplumsal yaşantısında gözlemlenen erkek kimliğini okumanın da temel anahtarı olmaktadır. Fatma Cevdet Hanım’ın İhsan Bey’in şahsında tüm erkeklere karşı getirdiği eleştirilerin sıklıkla “aldatma”, “kadınları bir oyuncak olarak telakki etme” ve “itimatsızlık” gibi konular çevresinde döndüğü gözlemlenir. Erkeklik kimliğine özgü olduğu düşünülen genellemeler, Fatma Cevdet Hanım’ın farkında olmaksızın muhayyel bir Osmanlı erkekliğini tasarlamasının da yolunu açar. Fatma Cevdet Hanım’ın ailesi kamusal alanda kızlarının iffetine düşkün olsa da özel alanda, bilhassa evlerinde düzenledikleri davetlere birçok erkek misafiri davet etmekten imtina etmezler. Dolayısıyla genç kızın aile dostu bazı erkeklerle arkadaşlık etmesine engel yoktur. Bu arkadaşlıklardan edindiği izlenimlere dayanan Fatma Cevdet Hanım, mektuplarında dönemin erkeklerine ilişkin genellemeler yapmaktan çekinmez. Nitekim 16/17 Kasım 1920 tarihli mektubunda erkeklerle ilgili şu hükümleri öne sürer:

"Söyleyeceğim sözlerden kendinize hisse çıkarmayın ama siz erkekler yok musunuz, eşi bulunur kimseler değilsiniz. Elinize ne geçerse kırmak, parçalamak mutadınız; bu bir kalp bile olsa sizce hiç ehemmiyeti yok. Bu itiyadınıza çocukken elinize geçen oyuncakları kırmakla başlar, bütün hayatınızda hep bunu tatbik edersiniz. Kalp nedir? Aşk nedir? Bunu bilen erkek var mıdır? Yoktur yahut pek azdır!" (İstekli, 2013: 79)

Ne var ki Fatma Cevdet Hanım kamusal mekânlarda bir türlü gönlünün arzuladığı gibi görüşemediği İhsan Bey’i bu genellemelerle darıltır. İhsan Bey bunun farkındadır ve bu yüzden de Fatma Cevdet Hanım’dan daha sık görüşme talep eder. Fatma Cevdet Hanım da mektuplarda erkeklere karşı sergilediği ve tekil muhataplık dolayısıyla İhsan Bey’de cisimleşen öfkenin nedeni olarak flört ettiği erkekle görüşememenin yol açtığı itimatsızlığı öne sürer. 21/22 Haziran 1921 tarihli mektuptaki şu ifadeleri bunu göstermektedir:

"Bana pek uzun gelen bir intizardan sonra mektubunuzu aldım. Okuduktan sonra sizi lüzumsuz şeyler için darılttığımı hissettim. Yalnız ‘itimatsızlık’ bunları bana elimde olmadan yaptırıyor… Bu itimatsızlığı da meydana getiren iddia ettiğiniz gibi görüşememek oluyor…" (İstekli, 2013: 202)

Bununla birlikte, Fatma Cevdet Hanım ve İhsan Bey’in ilişkisini özel kılan sadece mektuplaşmadan ibaret kalmaması, aynı zamanda fiiliyata da dökülmesidir. Yani taraflar karşıdakini hiç görmeden üç yıl boyunca mektup muaşakası yaşamamışlardır. Aksine mektuplarda belirtilen zaman ve mekânlarda seyrek de olsa buluşmuşlar, birbirilerini uzaktan uzağa seyretmişler ve hatta fırsatını bulduklarında küçük sohbetler edebilmişlerdir. Dahası, ilk mektubu yollayan taraf İhsan Bey ise de bu ilişkiyi ilk başlatan taraf esasında Fatma Cevdet Hanım’ın kendisi olmuştur. Bu, çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. Kadının erkeğe merbut bir cins-i lâtif olması hasebiyle daha ürkek ve uysal, mecburi haller istisna olmak üzere özel alanın sınırları dışına pek çıkmayan bir varlık biçiminde tasavvur edildiği geç Osmanlı toplumunda bu tarz bir örneği bulmak hayli zor olsa gerektir. Zira sözü geçen dönemde Türk kadını - hem de kadınlar eliyle de - iyi anne, iyi Müslüman, iyi eş ve namusuna düşkün ev hanımı olarak icat olunuyordu. Oysa Fatma Cevdet Hanım 12/13 Ekim 1920 tarihli mektubunda:

Sizi birinci defa olarak Haydarpaşa İskelesi’nde Hürrem Bey ve daha bir-kaç arkadaşınızla görmüştüm. İkinci defa da o gün fakültede gördüm… Eve avdette ilk işim Melahat’a sizi sormak oldu. ‘Bilmiyorum, haberim yok, sevdiği bir arkadaşı var: İhsan İhsan diyor, o olacak’ dedi. Sonra bu havadis size kadar gelmiş” (İstekli, 2013: 61)

demek suretiyle ilk adımı atanın kendisi olduğunu açıkça belirtmektedir. Şu halde, bu ilişkiyi asıl başlatan taraf genç kızdır.

Dikkati çeken nokta, ilişkinin önünü açan tarafla mektuplarında karşı cinse olan itimatsızlığını mütemadiyen dile getiren tarafın aynı kişi olmasıdır. Mahrem olduğu kadar sosyal bir ilişki niteliği de taşıyan flörtün içerik bakımından belirleyici unsuru olan genç kızın İhsan Bey’in şahsında aralıksız olarak erkeğe özgü güvenilmezliği vurgulamasının altında yatan neden de muhtemelen budur. Zira T. Reik’in de belirttiği üzere, nesnenin eleştirilmesi, büyük ölçüde, öteki kişiye yönlendirilmiş özeleştiridir, kendi kendini yargılama ve vekâleten kendi kendini suçlamadır (Reik, 2006: 105) Flörtte çift uçlu bir ilişki biçimi olması dolayısıyla iki özne ve iki de nesne bulunduğuna göre (kadın=özne, erkek=aşk nesnesi; erkek=özne ve kadın=aşk nesnesi) Fatma Cevdet Hanım’ın eleştirileri görünüşte aşk nesnesine yöneltilen ve fakat esasında öznenin kendisine doğrulttuğu eleştiri oklarına işaret etmektedir.

Mektubun, İhsan Bey ve Fatma Cevdet Hanım’ın ilişkisinde oynadığı diğer bir rol de âşıklar arasındaki buluşmaları tayin edici bir vazife yüklenmesidir. İhsan Bey’in mektuplarını okuma imkânı bulunmadığından burada sadece Fatma Cevdet Hanım’ın randevu düzenlemelerini gözden geçirebiliriz. Âşıkların uygun bir mekânda buluşmaları konusunda Fatma Cevdet Hanım’ın hayli titiz davrandığı görülür. Öyle ki mektuplarında İhsan Bey’e nerede, ne zaman ve nasıl buluşacaklarını detaylıca tarif eder. Fatma Cevdet Hanım’ın 7/8 Kasım 1920 tarihli mektubundaki randevu tarifi bunun açık bir örneğidir:

Şimdi size nasıl görüşeceğimizi izah edeyim: Siz 1.52’de Haydarpaşa’dan kalkıp tam ikide buraya gelen trenle gelirsiniz. Daha erken gelirseniz olmaz çünkü yemeği biraz geç yeriz, o gün erken olması için ısrar etsem olmaz, nazar-ı dikkati celbeder. Siz trenin penceresinden pek gözükmeyin. İnince parmaklığın en alt başına gelip durun. Melahat trene bakacak fakat Hürrem Bey parmaklığa gelmesin, siz yalnız gelin. Eğer Melahat’la ikimiz balkona çıkarsak siz de Hürrem Bey’le doğruca deniz kenarına inerek bizi bekleyin. Hürrem Bey deniz kenarını bilirmiş. Şayet ben olmadığım halde balkona Melahat yalnız çıkarsa o zaman her zamanki yerde bekleyiniz. Yani bizim kapının önünde. (İstekli, 2013: 70)

Fatma Cevdet Hanım, buluşmanın tüm detaylarını gözden geçirmiş ve İhsan Bey’e gerekli talimatları vermiştir. Kamusal alanın tartışmasız hâkimi erkek olsa da flört konusunda kadının fendi erkeği yenmiş, Fatma Cevdet Hanım çoğu zaman özel alanla sınırlı dünyasını genişletmek üzere dizginleri ele almıştır. Bu nedenle de ilişkiye yön vermek konusunda herhangi bir çekince duymadan İhsan Bey’e isteklerini iletebilmektedir. Nihayetinde asıl tehlikeye atılacak taraf kendisi olduğundan bu cesareti kendinde bulmaktadır. Göze çarpan bir nokta ise tarafların gündelik hayatlarını ilişkiye göre düzenlemeleri, bilhassa Fatma Cevdet Hanım’ın kamusal alanlardaki varlığının kuvvetini gösterecek biçimde çevresini ve saatleri dakikalarıyla biliyor olmasıdır. Yukarıdaki pasajda yer alan “yani bizim kapının önünde” ifadesi ise Fatma Cevdet Hanım ile İhsan Bey’in birçok kez yüz yüze görüşme, konuşma imkânını elde ettiklerinin bir delili olmaktadır. Hatta bu buluşmaların en sık gerçekleştiği yeri işaretledikleri ve o mekânın artık kamusal niteliğinden çok “bizim kapının önü” biçiminde anılmaya başladığını görmek kayda değer.

Temelde flört üzerine kurulu olmakla birlikte, mektuplardan toplumsal cinsiyete içkin normların da sık sık tartışıldığı görülmektedir. Bilhassa eğlendirici niteliği olan kamusal alanların Osmanlı toplumunca salt erkeklere özgü mekânlar ya da ahlakça düşük kadınların gidebileceği alanlar olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Osmanlı toplumunda, örneğin bir gazinoya kadınların kabul edilmesi, burada vakit geçirmeleri imkânsızken erkeklerin buralara devam etmesi ve dilediğince eğlenmesi de hoş karşılanabilecek bir olay değildi. Eğer bu tarz mekânlara gelmek isteyen kadınlar çıkarsa bunların da düşük ahlaklı kimseler, gayrimüslim kadınları ya da eğlence mekânlarında çalışmanın yanı sıra fahişelik edenler olacağı yolunda genel bir kanı bulunduğunu iddia etmek yersiz olmaz. Bu durumdan şikâyetçi olan Fatma Cevdet Hanım, 31Mayıs/1 Haziran 1921 tarihli mektubunda: “Moda’da iskelede müzik var, dans var… Türk hanımlarına gazinoya girmeye müsaade varmış. Yalnız dansa izin yokmuş galiba… Bu hususta siz beylere çok öfkeleniyorum… Siz gider gezer, dans edersiniz kimse ses çıkartmaz amma bize gelince ne haddimize!” (İstekli, 2013: 194) demektedir.

Bu mektupların içerik bakımından önem arz eden diğer bir niteliği de dönemin sanatsal, sosyokültürel ve siyasal olaylarının da yer yer analiz konusu edilmesidir. Fatma Cevdet Hanım’la İhsan Bey arasında geçen bir muhabbet de buna bir örnektir. Söz konusu yazışmada bahsedilen kişi ünlü şair Nazım Hikmet olup iki tarafın da alaylarına konu edilmektedir. Fatma Hanım’ın yazdıkları-na bakılırsa İhsan Bey de tıpkı kendisi gibi Nazım Hikmet’i gülünç ve soğuk bir karakter olarak görmektedir:

Mektubunuzun Nazım Hikmet Bey’e ait kısmına birçok güldüm. Siz de onu görünce gülermişsiniz, bu bizde de mevcut. O gün konserde Melahat’la birçok güldük. Nazım’ı bundan birkaç sene evvel -o zaman bahriye nazırı olan- Cemal Paşa’nın yalısında tanımıştım. Küçük oğlunun yevm-i  velâdeti olması hasebiyle ufak bir eğlence tertip olunmuştu. O gece tanıştık. Yazdığı bir şiiri okudu fakat bu sefer ‘Yangın Var’vezninde değil… Olmuyor İhsan olmuyor, askerden şair olmuyor! Nazım Bahriyelidir. Sizi üşütmüş. Üşümek de bir şey mi! Bu beyin yanında, dondurma tenekesi hatt-ı istiva sayılır! (İstekli, 2013: 94)

İfadeler, geç Osmanlı toplumunda modernleştirici aktörlerin sıklıkla askerî elitlerden çıkmasına mukabil Fatma Cevdet Hanım’ın da İhsan Bey’in de sanatsal etkinliklerle askerlik mesleğini bağdaştıramadığını göstermesi açısından önemlidir. Düşünsel bağlamda asker-sivil ayrışmasının kökeninde yatan saikin savaşmakla insani değerler üretmek arasında kurulamayan köprüden kaynaklandığı öne sürülebilir. Fatma Cevdet Hanım ve İhsan Bey bilhassa yirminci yüzyılın ilk çeyreği boyunca evvela Balkan Savaşları’nda alınan yenilgiler ve ardından da Cihan Harbi’nin Osmanlı toplumuna getirdiği yıkım dolayısıyla askerlik mesleğinin duygusallık açısından insanı kısır bıraktığına karar vermiş olabilirler. Başka bir ihtimal de Fatma Cevdet Hanım’ım Nazım Hikmet’in vatan sevgisine hasredilmeyen bu şiirini şairin karakterine yakıştıramamış olmasıdır. Daha evvel  vatana duyulan derin aşkı betimleyen “Yangın Var” şiirini yine Nazım Hikmet’in kendi ağzından dinlemiş olan Fatma Cevdet Hanım’ın, bu şiirin anlattığı savaş hali ve parçalanan imparatorluk temalarının kendisinde uyandırdığı milliyetçilik duyguları dolayısıyla yeni şiiri beğenmemesi ihtimali düşünüldüğünde ikinci şık akla daha yakın görünüyor.

Fatma Cevdet Hanım’la İhsan Bey’in üç yıl süren mektup muaşakası, Fatma Cevdet Hanım’ın 2 Temmuz 1923 tarihli mektubuyla sona ermektedir. İzmir’in düşman işgalinden kurtulduğu sıralarda Fatma-İhsan aşkı da Fatma Cevdet Hanım’ın ailesi tarafından öğrenilmiştir. Aile bu beraberliğe şiddetle karşı çıkmış, Fatma’yı Paris’teki akrabalarının yanına yollamayı teklif etmişlerse de o kabul etmemiştir. İhsan’la aralarında geçen itimatsızlık, ilgisizlik ve sair tartışmaları müteakip Fatma Cevdet Hanım, memleketi İzmir’e dönmeye karar vermiştir. Son mektubu İzmir’e doğru yol aldığı gemide kaleme alan Fatma Cevdet Hanım, İhsan Bey’den tüm mektup ve resimleri yakmasını rica eder. Lakin Fatma-İhsan aşkına son veren bu mektupta Fatma Hanım’ın öyle bir pasajı vardır ki burada tüm metin boyunca üzerinde durulan bir iddiayı, mektubu yazanın aslında bir bakıma aşkını, sevgisini, nefretini ve sair duygularını önce kendisine itiraf ettiğine ilişkin iddiayı doğrulamaktadır:

Belki de sen bir hayaldin İhsan, yalnızlıktan sıkılarak benim icat ettiğim bir hayal… Köprü’de görmeye başladığım, sonra sürekli etrafımda dolaşan, arkadaşlarımla arkadaş, dostlarımla dost olan, sinemada, konserde, tiyatroda etrafımdan hiç ayrılmayan… Tenime dokunduğunda dokunuşunu hissedebileceğim kadar gerçek bir hayal! Bu tatlı hayal sonradan korkunç bir hayalete dönüştü! Karşıma çıkmasını istemeyeceğim bir hayalete!.. (İstekli, 2013: 409)

Görülebileceği gibi Fatma Cevdet Hanım, İhsan Bey’e olan aşkının muharrik kuvvetinin ve asıl taşıyıcısının yine kendisi olduğuna işaret etmektedir. O, İhsan Bey’i bir hayalet olarak görmektedir artık; ama bu hayaleti yaratan da kendi tahayyülünden başkası değildir. Bu yüzden İhsan Bey ile olan ilişkisi Fatma Cevdet Hanım’ın kendisiyle yaşadığı bir iç hesaplaşma anlamına da gelmektedir. Tatlı bir flörtle başlayan ilişki artık acı bir sona mahkûm olmuştur. Taraflar birbirini suçlasa da bu gerçeği değiştirmeyecektir.

İnsan okuduklarından bu dünyada yalnız olmadığını, bazı olayların başına tesadüfen gelmediğini anlar. Her insan yaşamında bazı travmalarla, bazı korkularla, bazı coşkularla yüz yüze gelebileceği gerçeğini öğrenir. Evrende yalnız olmadığını öğrenen birey kendine güç ve umut verir (Öncü, 2012: 149). Mektuplar, kendi kendini yazan metinlerdir. Mektubun esas alıcısı da çoğu zaman onu kaleme alan kişinin bizatihi kendisidir. Exupéry’nin Rinette’ye veda etmeye hazırlanırken yazdığı gibi: “usul usul mektup yazıyorum. Belki de aslında kendi kendime yazıyorum” (Özburun, 2001: 262). Şu halde, mektup en iyi ihtimalle bir iç dökmedir. Kişinin kendi duygularını yine kendine itirafıdır. Âşık, sevgiliye kendini anlatır ama aslında aynaya konuşmakta, kendi kendisiyle yüzleşmektedir (Tosun, 2006: 189). Dolayısıyla aşk mektuplarının en temel özelliği, âşığın kişiliğinden çok onu temsil eden imgeye yazılıyor olmalarıdır. Diğer yandan, Fatma Cevdet Hanım’ın kendiyle yüzleşmesi, bir bakıma aşkın aynaya bakmak gibi bir eylem olduğunu kendisine itiraf etmesi biten ilişkinin onun içsel macerasında nasıl bir akis yarattığını göstermesi açısından çarpıcıdır:

Bendeki mektuplarınızı, fotoğraflarınızı ve onların arasında bulunan bir-kaç hatırayı daha dün gece yakarak yok ettim. Yıllardır bin bir müşkülatla sakladığım, her fırsatta baştan sona yeniden okuduğum mektuplarınızın yanarken çıkardığı alevlerde öfkelerimi, sevinçlerimi son bir defa daha seyrederek hepsiyle vedalaştım. (İstekli, 2013: 410)

Fatma Hanım’ın burada ifade ettiği şey aslında İhsan Bey’in değil yine kendi tabiriyle kendi öfkelerini ve sevinçlerini yok etme isteğidir. Öte yandan, bu son mektuptaki duygu ve içerik kendisinin İhsan Bey’in şahsında muhayyel bir sevgili yaratıp, bütün o mektupları aslında ona yazdığını söyleyerek bir çeşit rahatlama (belki de kendini kandırma) ihtiyacını, eğilimini de ima ediyor. Öyle ise, yaşanırken sonuna kadar sahici olan bu aşkın ağırlığından kurtulmanın tek mümkün yolu, Fatma Hanım için zaten o aşkın hiçbir zaman gerçek olmadığını ilan etmektir! Eğer İhsan Bey cephesinde de durum farklı değilse, bu, ikisinin de birbiri için eksik kaldıkları anlamına gelir. Bu nedenle de flörtleri boyunca birbirilerine yazdıkları mektupların bir yandan da aşk imgesine yazılan tamamlayıcı metinler olduğunu ileri sürmek mümkündür. Sorun şu ki bugün sadece Fatma Cevdet’in İhsan Bey’e yollamış olduğu mektupları okuma imkânı bulabiliyoruz. İhsan Bey’in bu aşkı aynı şekilde görüp görmediğini, en azından o son fasılda durumu kabullenmek ve meşrulaştırmanın bir aracı olarak böyle bir “aslında sen yoktun!” söylemine sığınıp sığınmadığını bilemiyoruz. Elimizdeki tek ipucu, İhsan Bey’in Fatma Cevdet Hanım’ın yaptığı şeyi yapmamış, bu aşka ait mektupları ve resimleri yakmamış veya yakamamış olduğu gerçeğidir. Yoksa İhsan Bey, Fatma Cevdet Hanım’a nispeten aşklarına, en azından kendi duygularına daha sıkı mı sahip çıkmıştır bu tutumuyla? Yahut daha bencilce bir saikle mektupları değil, aslında hayatının çok özel bir safhasını teşkil eden anılarını yok etmeye eli varmamış olmasın? Eğer öyleyse, Fatma Hanım’ın aksine, İhsan Bey aynadaki “ben”e bakmaktan vazgeçememiştir denilebilir mi?


 VI. Sonuç Yerine

Mektup türünün içinde önemli bir yeri olan aşk mektupları, toplumsal cinsiyet kodları çerçevesinde yazılır. Bu nedenle de aşk mektuplarının bir cinsiyeti olduğu iddia edilebilir. Yazıldıkları dönemin hâkim erkeklik ve kadınlık imgelerinden beslenen aşk mektupları, muhataplarına ilişkin gözlemler ya da şahsi yargılardan hareketle karşı cins hakkında verilen peşin hükümlerle doludur. Bu durum da mektubun doğal olarak bir cinsiyeti olduğunu düşündürmektedir. Benliğe, ötekiliğe ve nihai kertede asıl yazılma amacı olan aşka dair bireysel kavrayışı bulunan mektubun, bu haliyle toplumsal kimliklerden etkileneceği de açıktır. Mahrem bir ilişki biçimini simgeleyen mektubun Osmanlı toplumsal yaşantısında önemi büyüktür. Karşı cinsle ilişkilerin kısıtlı şartlar altında sürdürüldüğü ataerkil bir cinsiyet rejimine sahip olan Osmanlı toplumu, bu özelliği nedeniyle birbirileriyle flört etmek niyetinde olan gençleri birtakım sembolik işaretlerden müteşekkil bir alt iletişim kültürü oluşturmaya itmiştir. Mektup da bu kültürde önemli bir yeri işgal etmiş, âşıklar arasındaki şifreli yazışmalar sevgiliye edilecek iltifattan serzenişe varana bir dizi rol üstlenmiştir. 

Aşk mektuplarının temel yazılış amacı bir aşka başlamak, aşkı sürdürmek ya da sonlandırmaktır. Karşı tarafa olan hislerini itiraf etmenin yarattığı içsel etkiyi, belki de mektubu okuyandan çok yazanda aramak gerekir. Her ne kadar hâlihazırdaki sevgiliye ya da potansiyel flörte duyulan derin hislerin bir kanıtı olarak yazılsalar da aşk mektuplarının başat görevi kendilerini yazanı suya baktırmak, orada kendi suretini görmesini sağlamaktır. Burada bir kez daha aşk mektuplarının bibliyoterapik bir niteliği olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Fatma Cevdet Hanım’ın İstanbul’u terk ederken İhsan Bey’e veda etmek üzere yolladığı mektupta: “Sizinle başlayan dram umuyorum ki sizinle bitsin!” (İstekli, 2013: 409-410) temennisinde bulunması, aslında Fatma Hanım’ın acısını biraz olsun hafifletebilmek adına bizzat kendisine itiraf etmesinden başka bir şey değildir. Zaten ilerleyen satırlarda da “Ben bütün bütün bambaşka biriyim artık, hiç tahayyül edemeyeceğin” (İstekli, 2013: 410) demekle kast ettiği şey aslında İhsan Bey’in değil, kendisinin bile tahayyül edemeyeceği bir “hâl”de bulunduğu gerçeğidir.

Mektup içsel dünyaya yapılan bir yolculuktur. Bu yönüyle, Roma tanrısı  Janus gibi çift yüzlü bir karakteri vardır. Aşk mektuplarında sevgiliye ithafen söylenenler, bir aynaya bakarcasına söyleyene yansır. İtiraf edilen aşklar, ilan edilen nefretler, umutsuzluklar ve sevinçler, hayal kırıklıkları, sevgiliden beklentiler karşıya yöneltilen değerler olduğu kadar yazarının kendi kendisiyle girişmiş olduğu bir iç hesaplaşmadır. Aşk mektuplarında söylenmek istenenlerse hep yarım kalmaya mahkûmdur. Zira sevgilinin sevdiğine söyleyecek sözü bir deryayı andırırcasına hiçbir zaman bitmez. Bu açıdan aşk mektupları, bir bakıma ya-zanın kendisine anlattığı sonu getirilemeyen masallardır.

Cem Doğan



28 Ağustos 2019

Terk-i Diyar Ettim Elveda Seni

Terk-i diyar ettim elveda seni
Sevdiğim sağlıkla kal şimden-geri
Aşkın ile yaktın bu can ü teni
Her zaman ağlattın bil şimden-gerü

Nar-ı aşkın ile kül oldum bittim
Ben seni kendime sadık yar sandım
Çok kahrını çektim gayrı usandım
Kafadarın olsun il şimden-gerü

Namerdi dilersen vasfına girmez
Ağlarım gözüme uykular girmez
Hakikatli yar dostsuza el vermez
Var başında sultan ol şimden-gerü

Kal benim sevdiğim huri isen de
Kişi-zade değil peri isen de
Yusuf-i Ken’an ın biri isen de
Yar senden el çektim bil şimden-gerü

Gel yeter cevrettin bari vur öldür
Gözlerimin yaşı bulanık seldir
Dertli gideceği düşman elidir
Düşmandan intikam al şimden-gerü

 Aşık Dertli

Kul Başına Âlemde Gelen Hükm-i Kaderdir

Kul başına âlemde gelen hükm-i kaderdir
Ol hükm-i kader bizlere mîrâs-ı pederdir

Ben hırsızı hırsız beni görmek ne mümkin
Görmez göze duymaz kulağa sor ne haberdir

Ben kapımı [kitler] yatarım el neme lazım
Çok il şugûlü zevkime gayet leke vardır

Lâ havle velâ kuvvete illâ hüve billâh
Aliyyi’il-azîm mümine her yerde siperdir

Mevtimde müneccim diye mensûbum olur
Taşları cavâhir[dir] anın toprağı zerdir

Yoldan geçen ervâhıma bir Fâtiha versin
Kim görse diye tek şu mezar Dertli mezardır

Âşık Dertli

22 Ağustos 2019

Türkiye'de insanlar kitaba para vermez... Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı.

Sahafların kültür ortamında yetişen, akademik çalışmalarını o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa eden Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabının yazarı Prof. Dr. İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Başlıktaki bazılarımızın hemen itiraza yelteneceği bu cümle, 50'li yıllardan itibaren Sahaflar Çarşısı'na gitmeye başlamış, kendisi de bir dönem sahaf dükkanı işletmiş ve Osmanlı sahafları üzerine kitap yazmış bir isme, Prof. Dr. İsmail Erünsal'a ait. Erünsal, asırlardır süregelen bir geleneğin bugün evrildiği noktaya bakarak yapıyor bu tespiti. Zira meslek erbabı da, sattıkları kitaplar da, müşteri ve mecra da değişmiş durumda. Yeni zamanın ihtiyaçları, kendi tercihlerini doğuruyor. Size de olanı kabullenmek düşüyor...

İsmail Erünsal'ın Osmanlılar'da Sahaflar ve Sahaflık kitabı, 15 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü. Mesleğin tarihsel gelişimini, dönemlerin yüksek kıymete sahip kitaplarını ve bu kitaplara kimlerin talip olduğunu bu eser aracılığıyla takip etmek mümkün. Ancak alan ve satanın kimliği, alınan ve satılan metaın sembolik değeri ne kadar yüksek olsa da Cumhuriyet dönemi sahaflığı hakkında yapılmış böyle bir çalışma henüz yok. Yakın tarihin takibini yapmak için hatıralara ve hafızalara muhtacız...

İsmail Erünsal'ın yolu, okuma yazma öğrenmeden önce düşmüş Sahaflar Çarşısı'na. Ve bu ilişki uzun yıllar kesintisiz devam etmiş. Sahafların kültür ortamında yetişen Hoca, akademik çalışmalarını da o ortamlar sayesinde eriştiği evrak üzerinde inşa etmiş. Tesbitlerini, bu birikim ve tecrübeden hareketle yapan İsmail Erünsal'la sahaflığın yakın tarihini ve geçirdiği dönüşümü konuştuk...

Hocam, günümüz sahaf ortamını geçmişle mukayese ettiğinizde karşımıza nasıl bir manzara çıkıyor?

Sahaflık denince bizim aklımızda Nizamettin Bey'in ya da Raif Yelkenci'nin dükkanları ve oralardaki yazmalar, eski Osmanlıca kitaplar canlanıyor. Biz Sahaflar Çarşısı'nda kıymetli eserler satıldığına şahit olduğumuz için sahaflığı öyle biliyoruz. Oysa sahaflık ikinci el kitap satma işidir. Eski sahaflar; kendileri de bir miktar âlim olan ve kitaptan anlayan insanlardı. Kitapları değerlendirebilirlerdi ve dükkanlarında iyi kitaplar tutarlardı. Öyle sahaf da, öyle kitapda kalmadı artık. Şimdi Müneccimbaşı Tarihi ya da Tacü't-Tevarih lazım olsa kolay kolay bulamazsınız. Kitap olsa da talep yok. Sahaflar gibi müşteri de karakter değiştirdi. Kitaplar biraz pahalandı. İnsanlar istenen paraları çıkarıp kolay kolay veremiyor. Ama biz veriyorduk.

Ne değişti?

O zamanki ilim adamı ile bugünkülerin yaklaşımları farklı. Eskiden kitap almak, kütüphane kurmak, o kitabı kütüphanede bulundurmak önemliydi. Başka yerde Tacü't-Tevarih okuyamazdınız çünkü. Kütüphaneye gidecek vaktiniz olacak, gittiğinizde kütüphane açık olacak... Kitapların fotokopisi de yoktu. Şimdi pek çok kitap elektronik ortamda mevcut. Sadece kitap meraklıları kitap alıyor, onların da sayısı çok azaldı. O insanlar okumaktan ziyade koleksiyon tamamlamak hevesindedir. Hatırlarım, Allah rahmet eylesin Kuru Kahveci Mehmet Efendi'nin oğullarından bir tanesi kitap meraklısıydı. Bir divan arardı mesela. 'Sende vardır!' dediğimizde 'Var ama bendeki nüshanın sağ tarafında bir sinek pisliği var. Temizini arıyorum' derdi. Eskiden parası olan insanlarda kültür de vardı. Şimdikiler araba, arsa, yazlık, kışlık alıyor. Zenginlerden kitap toplayan kimse kaldı mı bilmiyorum. Eskiden en az 15 - 20 kişi vardı. Kitapçılar onları bilir, kitap ayırırdı.

Tek başına sahaflığı konuşamıyoruz yani. Sosyo kültürel boyutları çerçeveyi genişletiyor...

Gayet tabii. Araştırmacıların ve kitap meraklılarının geçirdiği değişimden bağımsız değil. Bizim bildiğimiz sahaflar genellikle kitap meraklılarına hitap eden yerlerdi. Küçük dükkanları vardı. Kaliteli kitaplar bulundururlardı. Mesela İbrahim Manav yazma eser satardı. Ancak iki kişinin sığacağı 4 - 5 rafı olan ufacık bir dükkanı vardı. Ama koyduğu bütün kitaplar kıymetliydi. 1930'daki 40'lardaki sayı yoktu biz yetiştiğimizde. Şimdi de bizim zamanımızdaki kitaplar yok. Necati Bey para üstü olarak tanesi 1 liradan Osmanlıca Reşat Nuri Güntekin romanları seçtirirdi. Şimdi o romanların tanesi 100 lira. 

Osmanlı dönemini yazarken pek çok belge kullanmışsınız. Cumhuriyet dönemi için benzer kayıtlar mevcut mu?

O yıllarda ne yaşandığını tespit etmek zor. Harf değişmiş, eski harfin ticareti de yok. Sahaflık gibi bir şey kalmamış tabii. Bırak kitap satmayı, ellerinde bile bulundurmuyorlar. Ancak belli kişilerin koleksiyonlarında bir şeyler var belki. İlk dönemlerde eski kitap pek değerli bir şey değil. Bildiğimiz manada sahaflık ancak 1940'larda, 50'lerde başlamış.

Ne kadar sürelik bir kesintiden söz ediyoruz?

Kesinti de yok aslında. Ders kitabı falan satmışlar. Sonra da öyle devam etmiş. Eskiden de sahafların önemli bir kısmı ders kitabı satardı. 30 dükkan varsa bunların 10 tanesinde falan eski kitap bulunurdu.

Meslek tanımında bir değişiklik olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hacı Muzaffer (Ozak), "Sahaf, ölülerin kitaplarını dirilere satan kişidir." derdi. Değişiklik yok yani. İkinci el kitap satıyorlar neticede.

Peki o geçiş dönemini yaşayanlara ait hatırat türü kaynaklar var mı?

Yok, hayır. Hiçbir şey yok. Bizde zaten hatırat türü zayıftır. Ne Osmanlı döneminde ne de sonrasında böyle bir kayıt tutulmamış. 40'larda, 50'lerde kimse kitap almıyor. Kitaplar yerlerde sürünüyor. Bu kültürün yeniden canlanması zaman aldı. Eşimin ailesi İzmir'deydi, o vesileyle İzmir'e gidip geliyordum. Karşıyaka'da bir iki kitapçıdan eski kitap bulurdum. Kitapçılar bu kitapların kıymetini anlamıyordu. Bir keresinde o dükkanlardan birinde kalın yazma bir eser gördüm. Başı yok, sonu yok. Adam, 'Bunu da al, 5 lira!' dedi. Alıp ne yapacağım. Taşımak bile iş, baktım darılıyor mecburen aldım. Getirdim evde duruyor. Tıpla ilgili Arapça bir kitap. Birgün İbrahim Manav'ın dükkanında otururken bahsi geçti Acem Nihat ben doktorum, getir okurum dedi. Yazmadan anlardı. Getirdim, baktı ve '300 lira vereyim' dedi. 5 liraya aldığımı söylemiştim halbuki! Aradan 3 - 5 sene geçti. Birinin cenazesindeyiz, Nihat yanıma yaklaştı, cebime bir rulo koydu. 'Al arkadaş, bu senin. O kitaptan çok para kazandım!' dedi. Eve gidince baktım ki Hattat Hulusi Efendi'nin bir yazısıymış bana verdiği. Çok meşhur bir talik hattatı Hulusi Efendi. Benim anlamadığım yazmanın hatırası bu. Eski kitaba kimse para vermiyordu ki o zamanlar. O yüzden almak istememiştim. Bilen değerlendirebiliyordu ancak.

Sahaflara ne zaman gidip gelmeye başladınız?

İlkokula gitmeden önce. Allah rahmet eylesin Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı hocaefendi Beyazıt Camii'nde vaaz verirdi. Babam da onu çok severdi. Pazar günleri beni alır götürürdü. 6 -7 yaşındayım. Gidip gelirken Sahaflar Çarşısı'ndan geçerdik. Cemaleddin Server Revnakoğlu'nu orada gördüm. Gözümün önüne gelir. Kırmızı bir elbisesi vardı. Üzerinde acayip bir cübbe, başında külah... İbnü'l Emin'i galiba bir kere gördüm. Bazen sergiden kitap da alırdık. Okuma yazma öğrendikten sonra dini kitaplar almaya başladım. Ilişki öyle devam etti. Fakülteye geldikten sonra da zaten İbrahim'in (Manav) dükkanından çıkmazdık. Dersten sonra gelir orada kitap karıştırırdık. Sonra Enderun'u kurduk. Orası bir ocak oldu. Çok gelen giden olurdu. Uzun bir sure orada vakit geçirdik.

50'lerin sahafları ve sahaf müdavimleri kimlerdi?

Çocuktum, çok net hatırlamıyorum. Raif Yelkenci'nin dükkanını dışarıdan görürdük. Hasır sandalyede oturan bir adam, 'O Raif Yelkenci!' derlerdi. Karşısındaki de bilmem hangi profesör. Dükkanında bir ya da iki sandalye vardı. Fazla kimse girip oturamazdı. Sahaflar Çarşısı'nın alt kapısının girişinde, Kapalı Çarşı'nın duvarındaydı yeri. Üniversiteye girene kadar sahaf dükkanına girecek statümüz yoktu. Ancak kapısından geçerken içeri bakardık. Müdavimlerin hepsi meşhur, piyasanın okumuş yazmış adamlarıydı. Necmettin Hilav Karayolları'nda mühendisti ama Arapça'ya lugat hazırlayacak kadar vâkıftı. Sahaflar Çarşısı'na gelirdi. Hilmi Yavuz, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Niyazi Ahmet Banoğlu, Adnan Erzi... Hepsini orada tanıdım. İbrahim'in (Manav) dükkanında her zaman iki üç kişi bulunurdu. Çay içer, onları dinlerdik.

Sahaflık 30'larda kaybettiği itibarı o yıllarda geri kazanmıştı öyle mi?

Sahaflar hiç bir zaman itibar kazanmadı. Bizim nezdimizde itibarı vardı o ayrı. Türkiye'de insanlar kitaba para vermez. Şimdi kitaplar, tablolar, yazılar para ediyorsa zenginler 'Bende de var!' diyebilmek için satın aldığındandır. Hattat Hamid'e 5 liraya yazı yazdırırdık. İki öğle yemeği parasına Türk ressamlarının tabloları satılırdı. Kimse yüzüne bakmazdı ki!.. Kitaplar da öyleydi. Bu tür şeylerin değer kazanması için toplumun belli bir seviyeye gelmesi gerekir. Geri kalmış toplumlarda tercihler farklıdır. Çok mühim bir belge buluyoruz ama ancak biz seviniyoruz. Tarihin bir bölümünü değiştirdiniz diyelim. Adam için hiç bir şey değişmiyor ki. Eskiden az da olsa okuyan bir kesim vardı, şimdi okumuyor insanlar. 

Sahafların kıymetli kitap satmak yanında bir de kültür muhiti sağlama özelliği var. Bu ortamlara da devam ettiniz mi?

Gayet tabii, o fonksiyonu hep vardı. Osmanlı zamanında da varmış. Sahaf dükkanları aydınların gelip oturduğu, kitap baktığı, sohbet ettiği yerler. Bu kimliği şimdi de devam ediyor. Ancak artık insanlar dükkanlara gitmek yerine internetten alış verişi tercih ediyor. Şimdiki durumda internet alışverişi bir zaruret. Çünkü piyasadaki kitap sayısı çok fazla ve bunların hepsini bir dükkanda bulmanıza imkan yok. NadirKitap.com başlıbaşına sahaflık yapıyor. Siteye girip lazım olan kitabı arıyorsunuz, kimde olduğunu gördükten sonra fiyatlarını mukayese edip istediğinizi alıyorsunuz. Artık böyle olacak. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. 

Sahaf dükkanlarında bir araya gelen muhitin size etkisi nasıl odu?

Çok tabii bir muhitti o. Biz talebeyken MTTB vardı. Ondan önce Aydınlar Ocağı, Milliyetçiler Derneği. Oralarda konferanslar olurdu. Hepsine giderdik. Milliyetçiler Derneği şimdiki Birlik Vakfı'nın bulunduğu yerdeydi. Hemen her akşam oraya gider çalışırdık. Müzisyen arkadaşlar çalar, söyler... Gece, 2'den, 3'ten sonra vapura yetişmek için yürüyerek Kabataş'a giderdik. Öyle bir hayattı. O muhitler bir ihtiyacın ürünüydü. Şimdi o hayatı devam ettirmek mümkün değil. Bugün o ortamlar varlığını sürdürse bile kimse gitmez.

Enderun Kitabevi'ni de o yıllarda kurdunuz değil mi?

Evet, Enderun da bir ihtiyacın neticesinde kuruldu. Bir araya gelecek yer lazımdı. Kitap bulursak rafa koyalım, aldığımız kitabı da yüzde 25 kârla satalım. Beklentimiz o kadardı. Yeni ortamlar doğmaya başlayınca insanlar dağıldı. Her şeyin bir zamanı var, yaşatamazsınız. Sahaflığın da öyle. Eski tarz sahaflığın zamanı doldu, küçük dükkanlardan elektronik ortama geçildi. 

Sahaflarla sıkı ilişkiniz hangi tarihe kadar devam etti?

80'lerin başlarından itibaren sahaflara çok gidip gelememeye başladım. O tarihlerde ortam değişmeye başlamıştı ama eski usul iş yapanlar vardı. İbrahim Manav, Tunç, Hacı Muzaffer, İsmail devam ediyorlardı. Biz iş yoğunluğu sebebiyle gidemez olduk.

Osmanlı sahaflarının katalog yapmadıklarını belirtiyorsunuz kitabınızda. Cumhuriyet dönemi için böyle bir çalışma var mı?

Sahaflarda katalog yoktur. Yurtdışına kitap satan bir kaç müessesenin teksirle çoğalttığı özel çalışmaları vardı sadece. Dükkanlarda kitaplar yığın halinde durur. Sahaflar bilir hangi kitabın nerede olduğunu ama kayıt tutulmaz. Müşteri açısından da işin en zevkli kısmı odur. Gider eşelenirsiniz, karşınıza ilginizi çeken bir şey çıkarsa alırsınız. 

Sahaf müdavimlerinde bir müddet sonra koleksiyonerlik zuhur eder. Siz koleksiyon yaptınız mı?

Yazma kitaplarım var. Basma almadım pek. Zamanında aldıklarımın çoğunu da dağıttım. Yazmaları da çalışsınlar diye meraklılara veriyorum. Benim yazmalardan epey tez yapan oldu.

Koleksiyonerliğe nasıl başlanır ve nasıl yol alınır?

Kitap koleksiyonerliğinin iki türü var ya yazma eser alacaksınız ya da basma. Her ikisinin de kuralları ayrı. Basma eser alan için taş baskı bir tercihtir. Başkası bulak baskısı biriktirir. Çok parası varsa Müteferrika takımı yapar. Akademisyense tarihleri toplar. Edebiyatçıysa tezkireleri, divanları toplar. Ben Osmanlı döneminde basılan divanları toplamıştım. Yazmada sanat değerine göre eser toplamış olsam şimdi çok zengindim. Biz sadece işe yarar mı, kullanır mıyım diye baktık. Bir kısmını da neşrettim. Bunlardan biri Mir'atü'l-Işk, Anadolu'da Melamilikle ilgili kaleme alınan ilk kitaptır. Dünyada tek nüsha.

Sizin bütçenizde biri için erişilebilir miydi fiyatı?

O kitap erişilmezdi aslında. İbrahim Manav'ın esnaflığı sayesinde alabiliyorduk. 'Al, yazarız deftere!' diyordu. Süleyman Nazif'in ailesinden 30 kadar yazma almıştı. 70'lerin sonlarında 27 bin lira gibi bir para vermişti yanlış hatırlamıyorsam. Ben içinden 5 kitap seçtim. '22 bin lira!' dedi. Aldım tabii. O paraya Marmara Ereğlisi'nde deniz kenarında 2 dönüm arsa alınıyordu. 2 - 3 senede ödedim. Ortalama alıcı kitap alırken, tezhibine, cildine, yazısına bakar. Oysa kıymetli yazmaların çoğu yüzüne bakılmayacak durumda. Batılıların aldığı kitaplar da öyle. Bu tür koleksiyonculuk biraz ilgi ve kültür istiyor. Zenginler pek girmiyor bu sahaya.

Yazma esere nasıl değer biçilir?

Yazma uzmanı olmak için elinizden en azından 3-5 bin kitap geçmesi lazım. Bu bir aşk meselesi. İlgili olmanız lazım. Ben ne öğrendiysem merakım sayesinde öğrendim. Bir yazma gördüğüm zaman içim bir garip olur. Hissediyorsun eline aldığın kitapta bir şey olduğunu. Türkiye'de yazmadan anlayan kimse yok. Bir aralar elimde bir İbn-i Arap Şah Tarihi vardı. Onu göstermek için Merhum Hilmi Türkmen'in Süleymaniye'deki deposuna gittim. Yerde bazı kitaplar gördüm. Süleymaniye Kütüphanesi'ne vermiş, bir sene tutmuş, sonunda işimize yaramıyor diye geri vermişler. O sıralarda Marmara Üniversitesi'nde çalışıyorum. Bizim dekan kütüphaneye kitap almak istiyordu. Yerdeki kitaplara baktım, aralarında tek nüsha bir kitap var. Ahmedi'nin Yusuf ile Zeliha'sı. Bildiğimiz Ahmedi değil, Azerbeycanlı başka bir Ahmedi. Süleymaniye'de bir sene kalmış ama anlamamışlar. Hepsini aldım. O kitabı 3 yıl sonra bir katalogda gördüm. Bizdeki nüshadan haberleri yok. Ellerindekinin tek nüsha olduğunu farketmedikleri halde 25 bin mark fiyat koymuşlar...

Sizin sahaflara devam ettiğiniz Osmanlı bakiyesi, devr-i kadîm insanlarından kimler vardı?

Eski devri görmüş insanlardan bir tek Raif Yelkenci vardı o yıllarda. Onun dükkanına girmeye statümüz yetmezdi. Hacı Muzaffer gibi o zamanın kıdemli isimleri ise Cumhuriyet devri adamlarıydı. Ama kitaptan anlarlardı. Nizamettin Aktunç'un dükkanının önünden geçiyordum birgün. 'Hoca gel sana bir kitap ayırdım!' dedi. Çıkardı, '200 lira!' 'Tamam', dedim. Sahafla pazarlık edemezsiniz. Bir kez pazarlık ederseniz bir daha kitap ayırmaz size. 15. asır güzel bir Tezkiretü'l-Evliya. Anlıyor ki ayırıyor! Renkli adamlardı onlar. Herbirinin nev'i şahsına münhasır özellikleri vardı. Her şey gibi sahaflık da zamanla çehre değiştirdi. Şimdi eski kitaplar yok, eski müşteri de yok. Ama yeni bir müşteri ve yeni kitaplar var. Onlara da sahaflık yapacak yeni mecralar var. Hayat tarzlarımız farklılaştı. Buna uygun mecralar doğması da doğal. Benim gibi bir adam internetten kitap okuyor. Eskiden öldürseler okumazdım. 

Prof. Dr. İsmail Erünsal

Söyleşi: Ayşe Adlı
Fotoğraflar: İ. Bahtiyar İstekli

11 Ağustos 2019

Sınır Üstündeki Ev

Eve taşındığımızın ikinci günüydü. Sağ yanımızda bir komşu var. Yol önlerinden geçiyor. Pencerenin önüne oturmuş bir yaşlı a-dam,

- Bu evi tutmasaydınız iyi olurdu, dedi. ihtiyara sert sert baktım:

-  Bizim bildiğimiz bir kiracı bir eve taşındı mı, konu komşu "güle güle oturun"a gelirler. Taşınmasaydımz iyi olurdu, ne demek? Komşuya böyle mi söylenir?

ihtiyar oralı bile olmadan,

- Benden söylemesi, dedi, o eve hırsız girer de ondan söyledim. Bizim eve hırsız girer de öbürlerine girmez mi? Cansıkıntısıyla cigara almak için köşedeki bakkala girdim.

- Ne sözünü bilmez adamlar var, dedim. Bakkal,

- Hayrola? dedi.

- Bizim evin yanında bir bunak oturuyor. Evlerinin önünden geçerken "Sizin eve hırsız girer. Taşınmasaydımz iyi olurdu" demesin mi?

Bakkal,

-  Doğru söylemiş, dedi, taşınmasaydınız iyi olurdu. O eve hırsız girer.

Bitek kelime söylemeden dışarı çıktım. O gün akşama kadar canım sıkıldı. Gece, sol yanımızdaki komşular oturmaya geldiler. Gece yansına doğru tam giderlerken, komşumuz,

- Burası iyi evdir ama, hırsız girer, dedi.

Bunları kapıdan çıkarken söylediği için "neden bu eve hırsız giriyor da sizin evlerinize girmiyor?" diye soramadım. Karım, canımın sıkıldığını görünce, güldü:

-  Ayol, anlamıyor musun, dedi, şimdi kiracılar evden çıkarmanın bin yolunu bulmuşlar. Demek, bir yolu da bu. Eve hırsız giriyor diye korkutup bizi evden çıkaracaklar. Evin kirası ucuz olduğundan

ya kendileri taşınacaklar, ya da bir tanıdıklarını getirecekler.

Aklım yattı ama, yine de gece gözümü uyku tutmadı. Hırsızı, randevu vermiş gibi, ha geldi, ha gelecek diye bekliyordum. Derken uyuya kalmışım. Bir tıkırtı ile fırladım. Fırlamamla yastığın altındaki tabancayı alıp,

-  Kıpırdama, yoksa yakarım!., diye karanlığa doğru bağırmam bir oldu. Eve yeni taşındığımızdan, elektrik düğmesini bir türlü bulamıyorum. Elektrik düğmesini bulacağım diye kendimi o duvardan bu duvara çarpıyorum. Derken ayaklanma bir şey takıldı, şangırtıyla kendimi yerde buldum. Hırsız çelme taktı diye az kalsın tabancadaki kurşunlan herifin karnına dolduracaktım ama, yuvarlanırken tabanca bir yana gitmiş, ben de bir yana... Karanlığın içinden,

-  Hah, hah, hah!., diye insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha yükseldi.

- Ulan, biz korkunç yerli film mi çeviriyoruz, erkeksen karşıma çık alçak! diye bağırdım.

- Herhalde elektrik düğmesini anyordunuz. Kapının sağındadır. Yeni kiracılar elektrik düğmesini bulmak için hep böyle zorluk çekerler.

Ses karanlıktan geliyordu.

-  Ben adamı ne yapanm, sen beni biliyor musun? diye bağırdım.

Karanlıkta görmediğim adam,

-  Bilmiyorum, dedi. Müsaade ederseniz elektriği açıp size yardım edeyim.

Çıt, diye elektrik düğmesinin sesi duyuldu, oda aydınlandı. Ben yere düşünce masanın altına girmişim, karım da karyolanın altına. Karşımda dimdik, benim iki boyumda bir adam vardı. Ayağa kalksam, herifi korkutamayacağım. Yattığım yerden ne olduğumu anlamaz diye, sesimi kalınlaştınp,

- Sen kimsin? diye sordum-.

- Hırsızım.

- Bana bak, ben yutmam, sen hırsız değilsin. Bizi hırsızım diye korkutup evden uğratacaksın. Baksana sen benim gözüme...

Adam,

- Hırsız mıyım, değil miyim, şimdi görürsün, dedi.

Babasının evi gibi her yanı karıştırıp, işine gelenleri almaya başladı. Hem de bir yandan söylenip duruyordu:

- Demek siz burasını yatak odası yaptınız. Sizden önceki kiracılar, burasını oturma odası yapmışlardı. Daha öncekiler de öyle...

-  Bana bak, dedim, sen hırsızlık ediyorsun ama sonra ben seni şikayet ederim.

İşinden başını kaldırmadan,

- Babana kadar git şikayet et, bir de benden selam söyle... dedi.

- Ama ben karakola gidene kadar sen kaçarsın.

- Kaçmam.

- Vallahi kaçarsın. Evde ne var ne yok toplar kaçarsın. Onun için, ben seni bağlayıp, karakola haber vermeye gideceğim.

- îmdaaaat!... diye bir çığlık attı, karım.

Mahalleli de bizim kapının önünde hazır mıymış ne, birden içeri doldular. Komşular hiç aldırış etmeden,

- Aaaa... Bu eve yine hırsız girmiş... diyorlardı. Bazısı da,

- Bakalım hangisi? diye birbirlerine soruyorlardı.

Bizim komşuların içinde hırsızla tanışanlar, halhatır soranlar bile vardı. Hırsız kılı kıpırdamadan hababam öteyi beriyi kaldırıyor.

- Konu komşu, yardım edin de şu hırsızı bağlayalım. Gidip karakola haber vereceğim, dedim.

İçlerinden biri,

-  Vallahi siz bilirsiniz ama, boşuna zahmet ediyorsunuz sanırım, dedi.

Biz ne biçim bir yere taşınmışız, şaşırdım. Karım çamaşır iplerini getirdi. Hırsız da hiç karşı koymadı. Adamı bir güzel bağlayıp, bir odaya koyduk. Üzerinden kapıyı kilitledim. Hemen karakola koştuk. Kanm olanı biteni komisere anlattı. Komiser evin yerini sordu, söyledik.

-Haaaa... O ev mi? dedi.

- Evet, o ev, dedim.

- Biz o eve kanşamayız, dedi. Bizim bölgemizin dışında.

- Peki, biz ne yapacağız? Zavallı adamı boşu boşuna mı bağladık?

- Bir üst yanınızdaki evde otursaydiniz, bizim bölgemize girerdi. O zaman biz karışırdık.

Kanm,

- Üst yandaki ev boş değildi, ne yapalım... dedi.

Bizim ev, iki karakolun emniyet bölgelerinin tam sınırındaymış. Komiser,

- Sizin eve dedi "........" karakol bakar, dedi.

Söyledikleri karakol da uzak. Biz oraya gidene kadar sabah oldu. Oradakilere anlattık. Evimizin yerini sordular. Söyledik. Bir polis,

- Haa... O ev mi? dedi.

- Evet o ev, dedim.

- Bir altındaki ev olsaydı, biz bakardık. Sizin ev bizim bölgemizin dışında kalır.

Kanm,

- Vah, vah, dedi, adamı da sımsıkı bağlamıştık...

- Bizim ev hangi bölgeye girer? diye sordum. Polis,

-  Sizin ev jandarmanın bölgesine girer. Oraya polis kanşmaz. Siz jandarma karakoluna gideceksiniz, dedi.

Yola çıktık. Karım,

- Aman önce eve gidip şu hırsıza bir bakalım, dedi, adam öldü mü kaldı mı?

Öyle ya... İster misin, bir de hırsız, sıkı bağlanmaktan kanı dönmesin de ölsün. Hırsızı tutalım derken, bir de katil olup çıkalım. Eve gittik. Hırsız bağladığımız gibi duruyordu.

- Nasılsın? dedim.

- İyiyim ama, karnım acıktı, dedi.

Kanm hırsıza yemek çıkardı. Tersliğe bakın, evde bamya varmış. Hırsız da bamya yemezmiş. Kanm kasaptan biftek aldı, hemen pişirip hırsızın önüne koydu. Biz hırsızı şikayet için jandarma karakoluna gittik. Olanı biteni anlattık. Jandarma komutanı, evin yerini sordu, biz de söyledik.

- Haaa... O ev mi? dedi.

Bizim evi de herkes biliyordu. Jandarma komutanı,

- Sizin eve jandarma kanşmaz, polis kanşır, dedi.

-  Aman efendim, dedim, nasıl olur. Polise gidiyoruz, jandarma kanşır, diyor, jandarmaya gidiyoruz, polis kanşır, diyor. Bu bizim eve elbet bir karışan görüşen olacak.

Jandarma komutanı bir harita çıkardı.

- Bakın, dedi, siz haritadan anlar mısınız? Bu 140 rakımlı tesviye münhanisi. Burası da su terazisi. Burası da 208 rakımlı tepe. işte jandarmanın bölgesi buradan geçiyor. Eğer sizin oturduğunuz ev, iki metre daha kuzey batıya yapılsaydı, o zaman jandarmanın bölgesine girerdi.

- Canım iki metre için mi? Bakıverin ne olur?

- Ne mi olur? Onun ne olacağını siz değil, biz biliriz. (Haritadan gösterdi). Bakın sizin ev burada işte. Jandarma ile polis bölgesini ayıran sınırın üstünde. Anladınız mı? Bizim bölgeye evinizin bahçesinden ikibuçuk metre kadar giriyor ama, hırsızlık bahçede olmamış.

Yine polise gitmekten başka yol yoktu. Karım,

- Aman bir kere eve girip hırsıza bakalım, dedi, Allah korusun bir ölürse, başımız derde girer.

Eve gittik, hırsıza,

- Nasıl? dedim.

- Yanıyorum, çabuk bir su... dedi. Suyu içtikten sonra:

-  Bakın söylüyorum, dedi. Benim hürriyetimi kısıtlıyorsunuz. Buna hakkınız yok. Buradan bir kurtulursam sizi dava ederim.

- Peki, ne yapalım kardeşim, dedim, bizim evin kimin bölgesine girdiği belli değil ki, seni oraya şikayet edelim. Böyle cenabet yere ev yapılır mı canım? Tam sınırın üstüne yapmışlar.

-  Eeeee... dedi, ben söylemedim mi? Siz beni salıverin, yoksa hürriyetimi kısıtlamak suçundan sizi mahkemelerde sürüm sürüm süründürürüm.

-  Akşama kadar müsaade et, dedim, polise bir kere daha gidelim de...

-  Gitmesine git. Ama biz bu işi kaç zamandır biliyoruz. Önce sizin evin hangi bölgeye girdiğine karar verilecek. Yahut bölgelerin sınırlan değiştirilecek. O zamana kadar heheey...

Bir daha polise gittik. Bir harita da komiser çıkardı.

- Bakın, dedi, jandarma bölgesinin sının burası. Bahçe jandarmada... Evin bir kısmı bizde, bir kısmı jandarmada.

- Yatak odası sizin bölgede kalıyor. Hırsızlık da yatak odasında oldu, dedim.

- Evet ama tesbiti lazım, dedi, hem sonra bu hırsız yatak odasına uçarak girmedi ya, bahçeden girdi. Bahçe jandarmanın... Bu, yeni bir iş değil. Müzakere halinde. Bakalım sizin evi hangi bölgeye verirlerse biz de ona göre işlem yapacağız.

Eve dönüyorduk. Sağımızdaki evin penceresinden yine o ihtiyar seslendi:

- Geçmiş olsun, evinize hırsız girmiş. .

- Girdi, dedim.

- O evde hiç bir kiracı oturmaz da onun için o kadar ucuza veriyorlar. Ev sahibi, kendi oturamıyor, kiracı bulamıyor. Evini yıktırıp, iki metre içeri alacaktı. O zaman tam bölgeye giriyor. Sonra sizi bulunca kiraya vermiş.

ihtiyarın kansı,

- Suç sizin değil, ev sahibinin, dedi. Ev yaptırırken suyu, elektriği, havagazını, manzarayı düşünüyorlar da, hangi bölgeye girdiğini hiç hesaplamıyorlar, insan hiç böyle sınır üstünde ev yaptınr mı?

Bir yıllık da kirayı peşin verdiğimizden evden çıkamazdık. Eve girdik. Hırsız karşımıza geçti, oturdu. Birlikte akşam yemeğini de yedik. Sonra.

- Bana şimdilik Allaha ısmarladık, gene gelirim, dedi.

Şimdi dört beş hırsız evimizin gediklisi oldu. Mahallede onları herkes tanıyor. Hatta onlarla işbirliği de yaptık. Başka, yabancı hırsızlar da dadanmasın diye elbirliği ile evimizi koruyoruz. Bakalım, ne olacak? Ya konturatımız bitene kadar, evde altı hırsız, iki de biz sekiz kişi oturacağız ya da bizim evi bir bölgeye sokacaklar. O zaman da hırsızları bulabilirsek, bölgemize kansan karakola şikayet edeceğiz. Birbirimize pek de alıştık, şikayet de ayıp olacak ya... Çünkü evin bir takım masraflarını da onlar görüyor.

Aziz  Nesin

08 Ağustos 2019

KÖR EDER SENİ MEFTUN OLDUĞUN IŞIK

Demir doğramacıda kaynak yapılırken , kaynağın ışığına bakılmaz demişti elbet, komşumuz Recep abi, yolda yürüyorduk birlikte, sabah 07:00’de geçerken almıştı beni.

İşe başlayacaktım. Heyecanlı mıydım, endişeli miydim hiç bilmiyorum. Anam “boş gezmesi iyi değil, bir iş olsa şakirtlik (çıraklık) eder, bir iş beller hiç olmazsa” diye sağa sola, komşulara rica etmiş. Recep abi de hanımıyla haber salmıştı, “patrona söyledim, tamam dedi, gelsin bizim tükanda çalışsın” diye...

Pazartesiydi, sabahtı. Dükkanı biz açtık, sonra başka dükkanlar...Daraba sesleri, selamlaşmalar, kilit şakırtıları ardından dışarıya taşınan saçlar, demirler, demir eşyalar...

İş elbisesini giyince her tarafı kara, kirli yağlı elbise içinde birdenbire ustaya dönüveren Recep abi: “Haydi bakalım patronun masasını sil, tükanı baştan aşağı süpür, önceden hafif sula ki toz olmaya ortalık, bunları her sabah gelir gelmez yapacaksın” dedi.

Orta okul 1.sınıfı geçmiştim, yaz tatilinin başıydı, çalışıp kazandığım haftalıkları biriktirecektim, ne alacağım konusunda ise hiçbir fikrim yoktu.

Videodaki demir doğrama (şimdilerde “ferforce”) atölyesinin tam karşısındaydı, benim çalıştığım dükkan kapanmış yerine gıcır gıcır bıçaklar satan bir bıçakçı açılmış, diğer bütün dükkanlar aynı, yıllar öncesinde olduğu gibi duruyor, insanlar değişmiş, ama kaynak ışıkları, bakırcılar çarşısının Hz. Davut zamanından beri hiç değişmeyen o kendine has gürültülü sesi aynı, elbiseler demir kiri yine...

Patrona su getiriyor, çay söylüyordum, ustamın "getir" dediği takımları getiriyor, ham demirin tut diye gösterdiği yerini tutuyordum, o da ya düzeltiyor ya da kaynak yapıyordu. Kulağının arkasında kirli bir kurşun kalem...Görseniz Recep Ustanın kulağının arasında bir kurşun kalemle doğduğunu sanırdınız. Çalıştığım süre boyunca hep özendim, ustanın o kendine has kalemli duruşuna.

İlk gün birkaç saat içinde kapkara olmuştu ellerim, demir karası...Öğlene doğru açlıktan midem kazınıyordu, arka taraftaki bakkaldan domates, salatalık, peynir, fırından sımsıcak pide aldırdılar, vay anasına acayip lezzetliydi. 

Üstüme başıma biraz demir karası sürmüştüm çok çalıştığımı zannetsinler diye.

Sürekli kaynak yapılıyordu, bizim dükkanda, sağda doldaki dükkanlarda...”Gardaş aman ha kaynağın ışığına bakma, gözünü alır” uyarısı çok söylendi aslında.

Üçüncü ya da dördüncü haftaydı galiba, inanılmaz parlak bir ışık saçılıyordu demirler birbirine kaynatılırken. Hala hoşuma giden tuhaf bir demir kokusu, eriyen kaynayan yanık bir demir kokusu... ve gözlerinizi alamadığınız, ama bakmamanız gereken güçlü bir ışık...

Kaptırıvermiştim kendimi eninde sonunda. Bir süre sonra gözlerimde karaltılar, gittikçe artan bir iğne batması hissi ve acı... sonunda gözlerimi açamıyordum, gün ışığına bakamıyordum.
“Gözünü kaynak almış” dediler.

Ustam kızgındı: “La Memet sana kaynağa bakma demedim mi eşşoleşek, niye laf dinlemiysin olum”

Her ne olursa olsun bir kez büyüsüne kapılmışsan bir şeyin, bir dünya uyarsa da seni kar etmez, tutulmuşsundur bir kere...
Ve bazen bakmaktan kendini alamayıp kapılıverdiğin şey, seni kör eder. 

Gözlerimi aralamaya çalıştığımda diken gibi batan bir acı, gözlerimi kapatıp karanlığa sığındığımda biraz rahatlık...
Eve ustamla gittik dükkanı kapattığımızda. “Abla” dedi ustam anama “doktora gerek yok, patatesi al, yuvarlak doğra, yatarken gözlerine bağla, iki günde bir şeyi kalmaz, iyileşince tükana gönder”
Gözlerimde anamın tülbentiyle sarılı iki büyük patates, uyumuşum. Sabah sahiden hafiflemişti biraz, bir iki gün daha patatesli gözle uyku... ve derde deva patates...
Sonra mı? İş başı tabii...

Videodaki demir doğrama atölyesinin oradaydım, 11 yaşımda. İyi bir çıraktım.

Erimiş, yanık, kaynayan demir kokusu biliyordu bu anlattıklarımı , şimdi de siz...

Sevgi ve saygıyla


Mehmet Başkak